27 Şubat 2016 Cumartesi

Picasso ve Dali'nin ustası geldi

Metafizik sanatın kurucusu Giorgio de Chirico'nun “Dünyanın Gizemi” sergisi, geçtiğimiz çarşamba Pera Müzesi'nde açıldı. Chirico, 1919'da bir dergide yayımlanan yazısında “Geleceğin resminin amacı ne olacaktır?” diye sorup şöyle demişti: “Şiirin, müziğin ve felsefenin amacı neyse o.” Dünyanın Gizemi, ressamın bu sözünü görünür kılıyor.

Giorgio de Chirico, ilginç bir sanatçı. Bir kere, Picasso ve Dali gibi ustalara ilham vermiş sıra dışı bir usta. Bir başka ilginç konu da Chirico'nun ailesinin İtalyan olmakla birlikte, köklerinin Osmanlı topraklarına uzanması. De Chirico'nun büyükbabası Bab-ı Âli'de Rus çarlığı adına resmi tercüman olarak çalışmış. Babası Evaristo, İstanbul'da dünyaya gelmiş, Londra'da öğrenim görmüş bir inşaat mühendisi ve önce Türkiye'de, daha sonra Yunanistan'da demiryolu yapımında çalışmış. Annesi Gemma Cervetto ise büyük ihtimalle İzmir doğumlu…

Giorgio de Chirico, Hektor ile Andromakhe (1970)

Pera Müzesi, hem resim tarihi için büyük önem taşıyan, hem de yaşadığımız topraklarla bağı bulunan, 20. yüzyılın sıra dışı sanatçılarından, metafizik sanatın kurucusu Giorgio de Chirico'yu (1888-1978) ağırlıyor. Roma, Giorgio ve Isa de Chirico Vakfı işbirliğiyle İstanbul'a getirilen sergi, sanatçının yaklaşık 70 resim, 2 litografi serisi ile 10 heykelini bir araya getiriyor ve sanatçının 1909 tarihli erken dönem eserinden 1970'lerin ortalarına, son dönem yapıtlarına dek geniş bir panorama sunuyor. Sanatçı bu sergi vesilesiyle, ölümünden yıllar sonra, babası Evaristo de Chirico'nun doğduğu kent olan İstanbul'u ziyaret ediyor.

Davud'un Eliyle Metafizik İç Mekan

Giorgio de Chirico, 1888'de, Yunanistan'ın Volos şehrinde doğdu. Çocukluğu Yunanistan'da geçti ve Yunan miti, de Chirico'nun estetik bakış açısının en sürekli ve en belirleyici özü oldu. Münih Güzel Sanatlar Akademisi'nde öğrenim gören de Chirico, Nietzsche ve Schopenhauer'in felsefelerine ilgi duydu. Metafizik dönem resimleriyle, Rene Magritte, Paul Delvaux, Man Ray, Pierre Roy, Salvador Dali gibi sürrealistler üzerinde etkisi oldu. Serginin küratörü Fabio Benzi, de Chirico'nun sanatsal serüvenini aktarırken, onun 1910'da geliştirdiği ve “metafizik sanat” olarak nitelendirdiği bakış açısına değiniyor ve şunları söylüyor: “Bu bakış açısı, Picasso, Matisse, Kandinsky, Balla ve Malevich'in bakış açılarıyla birlikte, çağdaş sanatın en önemli payandalarını oluşturur.”

Merkurius'un Derin Düşünüşü

De Chirico 1919 yılında bir dergide yayınlanan yazısında “Geleceğin resminin amacı ne olacaktır?” sorusunu sorup şöyle cevaplamıştı: “Şiirin, müziğin ve felsefenin amacı neyse o.” 1 Mayıs'a kadar devam edecek olan Dünyanın Gizemi, ressamın bu sözünü görünür kılıyor. (www.fondazionedechirico.org, www.peramuzesi.org)

Sağdan sola Huma Kabakçı, Pera Müzesi Müdürü Özalp Birol, Esra Aliçavuşoğlu

Farklı kuşakların koleksiyonerliğe bakışı

Pera Müzesi'nde “Dünyanın Gizemi”yle birlikte açılan bir diğer sergi, merhum Nahit Kabakçı'nın, kızının adını vererek oluşturduğu Huma Kabakçı Koleksiyonu'nda bir seçki sunan “Anı ve Süreklilik: Huma Kabakcı Koleksiyonu'ndan Bir Seçki”. Küratörlüğünü Huma Kabakçı ve Esra Aliçavuşoğlu'nun birlikte yaptığı sergi, farklı kuşakların koleksiyonerliğe bakışına da ışık tutuyor. İki kuşak tarafından sürdürülen, modern ve çağdaş sanat eserlerini içeren nitelikli bir özel koleksiyonu ele alıyor. Türkiye'den ve dünyadan 45 sanatçının 70'e yakın yapıtını bir araya getiren sergide Aliye Berger, Sabri Berkel, Mübin Orhon, Sarkis, Canan Tolon, Fahrelnissa Zeid, Ferruh Başağa, Canan Dağdelen gibi dikkat çekici pek çok isimin yanı sıra Joseph Beuys, Damien Hirst, David Hockney, Max Ernst gibi çağdaş sanatın önde gelen imzaları var.

26 Şubat 2016 Cuma

Sanatta ‘dijital devrim'in tarihçesi

Avrupa'nın önemli sanat merkezlerinden Barbican Centre'ın düzenlediği Digital Revolution (Dijital Devrim) sergisi Londra, Stockholm ve Atina'nın ardından İstanbul'a taşındı. Yuri Suzuki, Pasha Shapiro ve Ernst Weber gibi sanatçıların yeni çalışmalarının yer aldığı sergi, önceki gün Zorlu Performans Sanatları Merkezi'nde açıldı.

Günümüzden yaklaşık bir asır önce Amerikan Patent Dairesi Başkanı Charles H. Duell, “Artık yeni bir şey yok. İcat edilecek her şey icat edildi.” sözünü söylerken şüphesiz ki bugün ulaştığımız teknolojik imkânları tahmin etmiyordu. Sadece son 15 yılda dijital dünyada kat edilen mesafe, hayatlarımıza her anlamda yön verdi. İnternet, sosyal medya, dijital müzik, görsel efektler, yapay zekâ, 3D baskı ve giyilebilir teknolojiler gibi çok sayıda yeni kavramlarla tanıştık.

Bizi çevreleyen teknolojik dünyanın 70'li yıllardan bu yana sanatla birlikte yaşadığı dönüşüm geçtiğimiz aylarda Avrupa'nın önemli sanat merkezlerinden biri kabul edilen Barbican Centre'da ‘Digital Revolution' (Dijital Devrim) adlı sergide bir araya getirildi. İlk ana bilgisayarların bulunduğu dijital arşivden ödüllü interaktif tasarımlara kadar çok sayıda bölümün yer aldığı sergi Londra, Stockholm ve Atina'nın ardından İstanbul'a taşındı. Zorlu Holding'in ana sponsorluğunda Zorlu PSM'de önceki gün açılan sergiyle ziyaretçiler bugüne kadar Türkiye'de gerçekleşmiş en kapsamlı teknoloji sergilerinden birine tanık olacak.

GERÇEKLİĞİ YENİDEN BELİRLİYOR

Serginin basın toplantısına Zorlu PSM Genel Müdürü Murat Abbas ile Zorlu Holding CEO'su Ömer Yüngül konuşmacı olarak katılırken, Barbican Centre'ın uluslararası temsilcisi Neil McConnon görüntülü bağlandı. McConnon, küratörlüğünü yaptığı sergi için “Dijital Devrim, gerçeklik kavramını yeniden belirleyen ve bunu deneyimlemek için yeni yollar bularak izleyicisine ilham veren bir sergidir. Bu çalışmada, kısa tarihine rağmen dijital dünyanın odak noktasındaki önemli figürlerle çalışma fırsatı bulduk.” diyor. Dijital Devrim, hayal gücünün sınırlarını zorlayan birçok sanatçının tasarımına ev sahipliği yapıyor. Teknoloji ile sanatı buluşturan sanatçılar arasında film yapımcısı, mimar, tasarımcı ve müzisyenler yer alıyor.

ERNST WEBER'DEN U2'NUN KLİP YÖNETMENİNE...

Umbrellium (Usman Haque ve Nitipak Samsen), Universal Everything, Yuri Suzuki, Pasha Shapiro ve Ernst Weber gibi sanatçılardan gelen yeni çalışmalar ve DevArt adlı dijital sanat işlerinin bulunduğu serginin en ilgi çeken bölümlerinden birinde Chemical Brothers, U2 ve Kanye West gibi isimlerin video klip yönetmenliğini yapan Chris Milk'in imzası var. Sanatçı ‘Treachery Of Sanctuary / Mabede İhanet' adını verdiği interaktif çalışmasında katılımcıların kendi bedenlerinin yansımalarını kullanarak doğum, ölüm ve başkalaşım hikâyesini anlatıyor.

Christopher Nolan'ın Inception ve Alfonso Cuaron'ın Gravity filmlerindeki dijital teknolojinin görsel efektlerin yapım aşamasındaki etkisi izlenebilirken uygulamalı olarak da tecrübe edilebiliyor. Sergi ayrıca will.i.am, Yuri Suzuki, Pasha Shapiro ve Ernst Weber tarafından gerçekleştirilen analog ve dijital müzik arası ‘Pyramidi' adlı çalışmayı da ağırlıyor. Serginin dikkat çeken deneysel çalışmalarından biri de Zach Lieberman'ın ‘Play The World / Dünyayı Oynat' eseri. Ayaklı hoparlörlerden oluşan bir çemberin ortasındaki 88 tuşlu klavye ile dünyadaki tüm radyo istasyonlarına bağlanabilen sinyaller yayan çalışma müziğin dijital konumunu gösteriyor.

25 Şubat 2016 Perşembe

Duayen galericiler sanat piyasasını değerlendirdi: 'Tehlikeli bir sanat ortamındayız'

22 Şubat 2016, TEM Sanat ve Mine Sanat, galericilikte 30 yılı geride bıraktı. Galeri Baraz geçen yıl, Maçka Sanat ise bu sene 40. yılını dolduruyor. Türkiye'de özel galerilerin tarihi çok eski değil, sayıları da az. “Ben sanatseverim, tüccar değilim” diyen Besi Cecan (TEM Sanat), "Tehlikeli bir sanat ortamındayız." diyen Mine Gülener (Mine Sanat) ve artık Kurtuluş'taki merkezinde sergi açmayan, Anadolu'ya yönelen Yahşi Baraz, galericiliğin geldiği noktayı değerlendirdi.

Sanat galericiliğinde 30 yıl az değil. Hele, Türkiye gibi henüz yolun başındaki bir sanat ortamı için iyi bir istikrar sayılır. Mart 1985'te kurulan Mine Sanat, bir yıldır sergileriyle ve hazırladığı üç ciltlik kitapla 30. yılını taçlandırdı. Geçen hafta açılan, İstanbul'daki yeni ve yedinci yerleri ‘7 MEKAN' ile de galericilikteki istikrarını sürdürmeye devam ediyor. 18 Ocak 1986'da kurulan TEM Sanat ise otuzuncu yaş gününü, açılışını aynı güne denk getirdiği 'Devabil Kara' sergisiyle kutluyor.

Kurtuluş'taki mekânında 300'den fazla sergiye ev sahipliği yapan Yahşi Baraz ise artık burada sergi açmıyor. 40. yılını da sessiz sedasız geçirdi. Baraz, epeydir ‘Anadolu şehirlerinde sanatı geliştirmek' için işbirliği içinde. Sakarya Sanat Galerisi'ne sergiler hazırlıyor, danışmanlık yapıyor. Görüştüğümüzde 29 Mart'ta açacakları karma serginin hazırlığı içindeydi.

1980'ler, Türkiye'de özel galericiliğin yavaş yavaş hareketlendiği yıllardı. Adalet Cimcoz'un 1950'lerin sonunda Beyoğlu'nda açtığı Türkiye'nin ilk özel sanat galerisi Maya'nın kısa serüveninden sonra kimse özel galeri açmaya cesaret edemedi. Galeri Baraz (1975), Maçka Sanat (1976), Bakraç Sanat'ın (1979) girişimleri ve 80'lerin başlarından itibaren banka galerilerinin artması Cimcoz gibi 'sanatsever', 'sanatçı dostu' galerilere cesaret verdi. TEM Sanat, Mine Sanat, Galeri NEV, Doku Sanat, Urart Sanat galerilerinin kuruluşu bu yıllara denk geliyor.

Türkiye'de çağdaş sanat ortamı artık çok gelişti, ilerledi. Sergiler, fuarlar, galeriler arttı fakat farklı bir hava hakim. Eskiden sanatçı-galerici ilişkisi daha çok özveri üzerine kuruluydu. Galerilerin şekli bile bu amaca hizmet ederdi. TEM Sanat gibi daha çok eşyası; perdesi, masası, aile albümü olan, birkaç kedisi bulunan, sıkılmayacağınız, oturup çay kahve içebileceğiniz daha samimi yerlerdi galeriler. Yenileri, bir pazar alanı olarak tasarlanıyor.

“Ben sanatseverim, tüccar değilim.” diyen Besi Cecan (TEM Sanat), "Tehlikeli bir sanat ortamındayız." diyen Mine Gülener (Mine Sanat) ve "Yanlış yatırımlar yapılıyor." diye Yahşi Baraz (Galeri Baraz) gibi ‘sanat ve sanatçı dostu' galeri sahiplerinin de nesli tükeniyor. Onlara kulak vermek lazım:

Besi Cecan (TEM Sanat Galerisi'nin kurucusu): ‘Ben sanatseverim, tüccar değil'

"O yıllarda ben bir şirkette dış ilişkiler müdürüydüm. Devamlı seyahat ediyorum, kamyon ve treyler satıyorum. Emekli olduktan sonra, ailemden de bir miktar miras kalınca kendimi sanata verdim. Çünkü ben sanatseverim, tüccar değil. İlgilendiğim sanatçılar vardı. Mesela 30 kuşağı sanatçılarından Ali Avni Çelebi'nin perişan hali beni çok üzmüştü. Büyük bir usta oysa. Fındıkzade'de beş katlı asansörsüz bir binada oturuyordu. Eşi de Parkinson hastası. 80 yaşındaydı o zaman. Galerilere resim yapıyor ama hiçbir zaman karşılığını alamamış ve artık resimden nefret eder hale gelmişti. Odun taşıyor, kömür taşıyor, kahvehanede pişti oynuyordu. Beni galeri açmaya iten sebeplerden biri budur.

İlk etapta yurt dışına gitmeye karar verdim. Elimde fotoğraf makinemle yedi şehri dolaştım. Paris, Berlin, Torino, Floransa… Buralardaki galerileri etüt ettim, notlar aldım. Edindiğim izlenimlerle Nişantaşı'nda TEM Sanat'ı açtım. Zincirli asma sistemini İtalya'dan aldım. Sonra, ben burada perdenin üzerine resim asıyorum. Avrupa'da bütün galeriler o zaman öyleydi. Bu benim işime geldi. Çünkü dört duvar arasında yaşayamam, bütün günümü burada geçiriyorum. Benim ilk amacım satmaktan ziyade sanatı sevdirmek. 30 sene ayakta kaldığıma göre demek ki satmışım ve sanatçılara destek olmuşum da…

Resim alan önce sanatsever olacak, sonra koleksiyoner. Ben sanatsever üretmeye çalışıyorum. Piyasamızda toplayıcılar var. Onlar benden resim almazlar. Çünkü pazarlık yapmam. Bu onlara uymaz. Sanatçımı korumak zorundayım. Pazarlık bizde bir spor gibi. Benim sanatçımla da, koleksiyonerle de aramda dürüstlük vardır. Fahiş fiyatla hiçbir zaman resim satmadım. Satsaydım burada olmazdım. 30 yıldır Nişantaşı gibi bir yerde mekanımı korudum. Dayandım. Her ay mutlaka bir sergi açtım. Yazın da açığız. 12 ay sanatçılarıma hizmet veriyorum.”

Mine Gülener (Mine Sanat Galerisi'nin kurucusu): ‘Acı bir yozlaşma yaşanıyor'

“Türkiye'de tarihini bir kitapla anlatan bir-iki galeri var. Biz onlardan biriyiz. İlk galerimi Altıyol'da açtım. Anadolu yakasında çağdaş sanat galerisi yoktu o yıllarda. Burası kültür faaliyeti daha az olan bir bölgeydi. Dolayısıyla direndik. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'nin hocaları da bana çok destek oldu. Kuruluşumda büyük katkısı olan Özdemir Altan, Adnan Çoker, Mustafa Ata, Yusuf Taktak, Zekai Ormancı olmazsa Mine Sanat olamazdı. Onlar da Türkiye'de çağdaş sanatın köprüyü geçmesini istiyorlardı.

Altıyol'dan sonra Bahariye, Caddebostan'dan derken Nişantaşı'na geldik ve artık buradayız. Biz tamamen idealist düşüncelerle galericilik yaptık. Bir arkadaşım bana ‘şövalye' adını koymuştu. O dönemde resim hiç satılmıyordu. İnsanları galeriye sokabilmek için kapıda dururduk. Nedir, ne değildir, ücretli mi, girelim mi, girmeyelim mi diye bir çekimserlik vardı. Zorla içeri alırdık insanları ve saatlerce anlatırdık yaptığımızı. Galeri zaten bir eğitim kurumu benim gözümde. Bir kişiyle 4-5 saat konuştuğum olurdu. Koleksiyoner de yetiştirdik. Tamamen amatör ruhla başladık, hep galeriye masraf ettim. İlk on yıl hiç resim satamadım. Eşimin müzik mağazası Melodi Müzik bizi ayakta tuttu. Bugüne kadar çizgimden hiç ödün vermedim. Fakat bir zamanlar müzikte yaşanan yozlaşma artık plastik sanatlara bulaştı. Acı bir şekilde yozlaşma yaşanıyor. Maalesef sahte resim piyasası gelişti. Tehlikeli bir sanat ortamındayız. İnsanlar hangi sanat eserini alacağını yarı biliyor, yarı bilmiyor. Bir geçiş dönemi yaşıyoruz.”

Yahşi Baraz (Galeri Baraz'ın kurucusu): 'Büyük bir kaos var'

"1970'li yıllarda Amerika'da bir galeride çalıştım, çok sevdim bu işi ve Türkiye'de yapayım dedim. Ama Türkiye sanatta daha yolun çok başındaydı. Müzeler, sanat galerileri açılmamıştı, birkaç koleksiyoner vardı, resim alım satımı yok gibiydi. Basın, sergilerle hiç ilgilenmezdi. Bir Akademi'nin (Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi) içinde sanat ortamı vardı. Bir de Taksim Sanat Galerisi. İnsanlar da sergilere ilgisizdi. Atölyesini Akademi'nin dışında kurmuş ressam yoktu. Sadece hocalık yapan ve o şekilde ayakta duran birtakım sanatçılarımız vardı. Hepsi benden 35-40 yaş büyüktü. Galeriyi açtığım zaman 30'lu yaşlardaydım. Ressamlar, hiçbiri de galeriyle çalışmamıştı. Dolayısıyla diyalog kurmak zor oldu. Çoğu resim yapmayı bırakmıştı. Resim yapın, sergi açalım diye yönlendirmeye çalıştık. Sabri Berkel'ler, Mahmud Cuda'lar, eserlerine ne kadar değer biçeceklerini bilemezdi. Mesela Neşet Günal 800 Dolar'dı, bugün 1 Milyon Lira'ya bulamazsınız.

Son on yılda yurt dışında Türkiye'yle ilgili büyük bir reklam yapıldı. Türkiye çok büyük bir gelişme içinde diye. Ekonomi gelişti, milli gelir arttı. Şimdi dursa da bu dönemleri gördük. Bu propagandanın etkisini ben yaşadım, yurt dışında Türkiye'den geldiğimi duyan bizi milyoner zannetti. Amerikalılar, Avrupalılar… Bu galericilerin de hoşuna gitti ve burada pazar araştırması yaptılar. Buraya gelen galericilerin hiçbiri Türk ressamıyla, Türk resmiyle ilgilenmiyor, bir-iki tanesi hariç. Poul Casmin var, Taner Ceylan'ı satıyor, bir Fransız galerisi var, Ramazan Bayrakoğlu'nu satıyor. Yani kendi ressamlarını pazarlamaya çalışıyorlar.

Bizim için dezavantajları oldu bu durumun. Birçok koleksiyoner, yıllarca topladığı resimleri sattı, o parayla yabancı resim aldı. Ve bu devam ediyor. Yabancı galerilerden milyonlarca dolarlık resim alındı. Bu durum Türk sanatçılarını çok etkiledi; biz mahvolacağız, bütün para yabancılara gidiyor, pazarımız bozuldu diye endişeleri oldu. Bu olabilir fakat şöyle bir gelişme oldu. Belirli ressamların dışındaki; Burhan Doğançay, Erol Akyavaş, Ergin İnan Fahrelnisa Zeyd, Nejad Devrim, beş altı ressam daha sayabiliriz bunların dışındaki birçok ressam şu an ekonomik krizde. Hiçbir şey satamaz durumdalar. Türk alıcılar belirli ressamlara para yatırıyor, diğerlerini yok farz ediyor. Bu bir süre devam edecek.

Bugünkü bir tehlike şu aslında: Yeni açılan galeriler, bir seçki yapmadan, hangisi sanatçıdır diye düşünmeden, herkese sergi açtırıyorlar. Bu bir kaos yarattı. Galerileri idare edenler de sanat kültüründen yoksun. Bunun getirdiği de başka bir kaos var. Çok aldatıcı sergiler açılıyor, yanlış yatırımlar yapılıyor. 20 sene sonra bugün açılan sergilerin hiçbirinin adını dahi duymayacaksınız. 2-3 kişi zor kalır.

Türkiye'nin son bir yıldır yaşadığı siyasi durum da bizi çok etkiledi. Satışları aşağıya çekti. Bütün sanat piyasası böyle. Bazı açık artırma merkezlerinde her şey satıldı gösteriyorlar ama öyle olmadığına yüzde yüz inanıyorum. Piyasayı canlandırmak için söylenir böyle şeyler. Gerçekliği pek yoktur. Şu anda sanat piyasası çok sıkışık, daha da sıkışacağını tahmin ediyorum. Bugünler yine çok iyi günler."

23 Şubat 2016 Salı

Alabama'nın bülbülü sustu

Bülbülü Öldürmek'in yazarı Harper Lee, dün hayatını kaybetti. 1961'de Pulitzer Edebiyat Ödülü'nü kazanan yazar, ikinci ve son romanı Tespih Ağacının Gölgesinde'yi 14 Temmuz 2015'te yayınlamıştı. 55 yıl sonra kitap yazan Lee, son münzevi yazarlardandı.

Harper Lee, bir gün otobiyografisini yazarsa adını ‘Where My Possessions Lie' (Eşyalarımın Olduğu Yer) koyacaktı. Hayatında iki evi ve iki kitabı vardı. ‘Alabama'nın başkenti' olarak da anılan Monroeville'de ablası Alice ile birlikte kalıyordu. Monroeville ile New York'taki küçük dairesi arasında yaptığı tren yolculukları, son kitabı Tespih Ağacının Gölgesinde (Go Set A Watchman) kitabına da yansır.

1926'da Nelle Harper Lee adıyla doğan 1961 Pulitzer Ödülü sahibi yazar, dün hayata gözlerini yumdu. 89 yaşında bu dünyadan ayrılan Lee, 1960'ta yayımlanan Bülbülü Öldürmek adlı romanıyla çağdaş Amerikan edebiyatının en ünlü yazarlarından biri olmuştu. Edebiyat tarihinin ‘tek kitaplık yazarlar' sınıfından geçen yılın temmuz ayında ayrıldı. Bülbülü Öldürmek'in 20 yıl sonrasını konu alan Tespih Ağacının Gölgesinde, Lee'nin sadık okurunda küçük çaplı bir şok etkisine neden oldu. İlk kitapta ırkçılığa karşı mücadele eden Atticus'un sonraki yıllar Ku Klux Klan toplantılarına katılan bir karaktere dönüşmesi okurları düş kırıklığına uğratmıştı. Bülbülü Öldürmek'in devamı olarak pazarlansa da aslında Tespih Ağacının Gölgesinde, ilk kitabın bir ‘taslağı' sayılabilir. Hikâye malum, Bülbülü Öldürmek'in yayıncısı J.P. Lippincott'un editörü Tay Hohoff, Lee'ye “Sen bu karakterlerin geçmişini yaz.” dediğinde Bülbülü Öldürmek ortaya çıkar ve Tespih Ağacının Gölgesinde yazarın çekmecesinde yıllarca bekler.

GÜNEY ALABAMA'NIN JANE AUSTEN'I

1960'tan sonra yıllarca inzivaya çekilir Harper Lee. Bu sürede röportaj tekliflerini geri çevirir. Chicago Tribune'den Marja Mills'in hazırladığı Komşu Evdeki Bülbül: Harper Lee ile Yaşam (The Mockingbird Next Door: Life with Harper Lee) adlı kitap, yazarın münzevi hayatına ilişkin yazılmış gerçeğe en yakın metin. Bülbülü Öldürmek yayımlandıktan dört yıl sonra, 1964'te “Umarım yazdığım her kitap bir öncekinden daha iyi olur. Tek istediğim Güney Alabama'nın Jane Austen'ı olmak.” der Harper Lee.

Düzenli olarak kazları ve ördekleri beslemeye giden, balık tutan yazar, uzun yıllar beraber yaşadığı kardeşi Alice ile birlikte fotoğraf çektirmek istemezdi. Çünkü kendilerinden uzakta yaşayan diğer kız kardeşleri Lousie'nin fotoğrafı görüp kendini kötü hissedebileceğinden endişe ederlerdi. On yıl öncesine kadar elektronik bir daktilosu yoktu Harper Lee'nin. Uzakta olduğunda kız kardeşiyle telgrafla, nadiren de telefonla iletişim kuruyordu.

Yazarın 1960'tan sonra tam da şöhretinin doruğundayken 55 yıl boyunca sessizliğe gömülmesinin nedenleri vardır elbette. Bu karara varmadan önce yeni şeyler yazmayı dener ama bir yandan da çevresindekilere, zirveye çıktıysan sonra gidebileceğin tek yön aşağıya doğrudur, diyerek suskunluğunun ilk sinyallerini vermeye başlar. Bülbülü Öldürmek'i ithaf ettiği, kendisinden 15 yaş büyük ablası Alice de, “Bir kere doruğa ulaşmışsanız, artık yazmak konusunda ne hissedebilirsiniz? Kendinizle yarışıyormuşsunuz gibi gelmez mi?” diye açıklar kız kardeşinin suskunluğunu. Basının ilgisinden de rahatsızdır; “kitabın adını bile doğru yazamayan kendisi hakkındaki yarım yamalak gerçeklere dayalı haberler”, inziva kararında etkili olur. Bülbülü Öldürmek'ten sonra neden kitap yayımlamadığını şöyle açıklar Lee: “Birincisi Bülbülü Öldürmek'le gelen baskı ve tanıtımı bir daha yaşamak istemiyordum. İkincisi, söylemek istediğimi zaten söylemiştim, bir kere daha asla söylemeyecektim.”

İki kitaplık büyük kariyer

Alabama doğumlu yazar Harper Lee, Huntington Koleji ve Alabama üniversitelerinde okudu. Bir süre Alabama'nın Oxford kentinde eğitim gördükten sonra, Eastern Air Lines'ta işe girdi. Birkaç kısa hikâye yazan Lee, 1960 yılında ünlü Bülbülü Öldürmek romanını yazdı. 1961 Pulitzer Edebiyat Ödülü kazandı, kitap bir yıl sonra Gregory Peck'in başrolünü oynadığı aynı adlı filmle beyazperdeye aktarıldı ve üç Oscar ödülü kazandı. Romanın başarısında olayların çocuk ruhuna ve hayal gücüne uygun bir şekilde değerlendirilmesi etkili oldu. 55 yıl boyunca inzivaya çekilen yazar, Tespih Ağacının Gölgesinde (Sel Yayıncılık) adlı ikinci ve son romanını 14 Temmuz 2015'te yayımladı. Truman Capote'nin çocukluk arkadaşı olan Harper Lee, Capote (2005) filminde bu rolüyle Oscar adayı olan Catherine Keener, Infamous'ta ise Oscar ödüllü Sandra Bullock tarafından canlandırıldı. Bülbülü Öldürmek romanı Türkiye'de uzun bir süre Altın Kitap Yayınevi tarafından basıldı. Roman, 2014'te Ülker İnce çevirisiyle Sel Yayıncılık tarafından basılmaya başlandı.

Kitap Zamanı'nda yayınlanan 'Harper Lee ile yaşamak' başlıklı yazı için: http://kitapzamani.zaman.com.tr

1960'ta yayımlandığında Pulitzer'le ödüllendirilen ve eşine az rastlanır bir ilgiyle karşılanan Bülbülü Öldürmek'in yazarı Harper Lee'nin, 55 yıl sonra Kasım 2015'te yayımladığı ikinci ve son romanı Tespih Ağacının Gölgesinde' kitabı için http://kitapzamani.zaman.com.tr

20 Şubat 2016 Cumartesi

Politik nedenler, Doğu ve Batı sanatını birbirinden ayırıyor

ZERO'nun kurucularından Heinz Mack, 85. yaşını ve sanatta 60 yılını SSM'de bugün açılan “Mack: Sadece Işık ve Renk” sergisiyle kutluyor. Sanatçı, kendine hep şu soruyu sormuş: “Doğu sanatı, bütün dünyada Batı sanatı kadar ne zaman tanınacak?”

Sakıp Sabancı Müzesi'nde, Eylül 2015'te açılan “ZERO: Geleceğe Geri Sayım” sergisinin devamı diyebileceğimiz “Mack: Sadece Işık ve Renk” sergisi bugün aynı mekanda açılıyor. Alman modernizminin öncülerinden Heinz Mack'ın 1950'lerden 2015'e kadar yaptığı resim, heykel ve kinetik eserlerinden 120 seçki, beş ay boyunca SSM'de görülebilecek.

Sakıp Sabancı Müzesi'nde dün yapılan basın toplantısına (soldan-sağa) serginin küratörü Royal Academy of Arts Londra eski Sergiler Direktörü ve sanat tarihçisi Sir Norman Rosenthal, Heinz mack, S. Ü. Sakıp Sabancı Müzesi Müdürü Dr. Nazan Ölçer ve Tahincioğlu Holding Yönetim Kurulu Başkanı Özcan Tahincioğlu katıldı.

Sergi, ZERO'nun devamı, çünkü Mack, II. Dünya Savaşı'ndan sonra ‘bir umut' diye ortaya çıkan ve etkisi on yıl devam eden bu sanat akımının, Otto Piene ve Günther Uecker ile birlikte kurucusu. Mack, geçen yıl müzenin terasına yerleştirilen altın renkli 9 sütundan oluşan “Dokuz Sütun Üzerindeki Gökyüzü-The Sky Over Nine Columns” eseriyle aklımızda yer etmişti. Land art (arazi sanatı) alanında, 1960'tan beri ürettiği bu ve benzeri eserler, yeni serginin merkezinde yer alıyor. Müzenin ortasına çöl kumlarıyla yapılan iki yerleştirme, Mack'ın Sahra Çölü'ne diktiği heykellerin bir uzantısı. Farklı malzemelerden yaptığı anıtsal heykeller, ışık objeleri, rotorlar, rölyefler ve “Kromatik Takımyıldızlar” adını verdiği büyük boyutlu tablolar da diğer çalışmaları.

İSLAM SANATLARINI YAKINDAN TAKİP EDİYOR

Heinz Mack, İslam sanatlarını yakından takip ediyor. 1960'larda Sahra Çölü'ne, Kuzey Kutbu'na keşif gezileri yapmış. Mezar taşlarımızı hatırlatan taş heykelleri, kubbe formlu mermerleri ve Avrupa'da son yıllarda ilgi gösterilen ‘İslam sanatlarının geometrisi'ni anımsatan çalışmaları var. S.Ü. Sakıp Sabancı Müzesi Müdürü Nazan Ölçer de sanatçının Düsseldorf'taki atölyesine bir ay önce yaptıkları ziyareti anlatırken bu konuya dikkat çekiyor: “Mack, sanat yaşamında Doğu ve Batı kültürlerinin peşinde koştu. Aralarındaki ilişkiyi, birbirlerinden nasıl beslendiklerini eserlerinde dile getirdi. Öğrencilik yıllarında yaptığı eserlerde bile; özellikle eski Doğu kültürünün Batı sanatına etkilerine rastladık. Sergimizde onlara yer verdik. Terasımızdaki 9 sütunu Doğu ve Batı kültürlerinin buluştuğu yerlerde sergileyebilmek için yaptığını söylemişti bana. 2014'te Venedik Bienali'nde sergilendi, şimdi bizde.”

Türkiye, ZERO ile birkaç ay önce tanıştı. Heinz Mack sergisiyle biraz daha yakınlaştı. Çünkü karşımızda, kendisine hep “Doğu sanatı, bütün dünyada Batı sanatı kadar ne zaman tanınacak?' diye soran bir sanatçı var.

Heinz Mack: “Doğu sanatı, bütün dünyada

Batı sanatı kadar ne zaman tanınacak?”

“ZERO akımı, sanat dünyasında yeniden gündeme geldi. New York'taki ZERO sergisini 200 binden fazla kişi gezdi. Hollanda'daki sergiyi 282 bin ziyaretçi etti. Berlin'deki sergiyi ise 60 bin kişi gördü. Bütün dünyadaki ZERO sergilerini aşağı yukarı 700 bin kişinin gördüğünü söyleyebilirim. Berlin'deki sergiye Doğu ile Batı arasındaki geçiş adını verdim ben. Bütün sanat anlayışım bu sergide dile getirilmiştir. Dünya sanatının Doğu kısmını bu sergide belgelemek istemiştim. SSM'deki sergi, bu açıdan harika bir yanıt oldu. Kendime hep şu soruyu sordum: Doğu sanatı, bütün dünyada acaba Batı sanatı kadar ne zaman tanınacak? İki kültürün birbiriyle karşılaşması çok önemli ama ne yazık ki, -büyük bir terbiyesizlik olduğunun da altını çizerek söylüyorum- politik nedenler, coğrafi sınırlar bu sanatları birbirinden ayırıyor. Ben hiçbir zaman coğrafi sınırlarla ilgilenmedim. Eserlerimi, olağanüstü kültüre sahip bu ülkede göstermekten dolayı gurur duyuyorum.”

18 Şubat 2016 Perşembe

İngilizler ‘Diriliş'i seçti Oscar yarışı kızıştı

İngiliz Film ve Televizyon Sanatları Akademisi (BAFTA) Ödülleri'nde ipi Diriliş / The Revenant göğüsledi. Film, yönetmen, erkek oyuncu, görüntü yönetimi ve ses dallarında ödüle uzanan Diriliş, Oscar öncesi ‘burun' farkıyla öne geçmiş görünüyor.

Türk basınında ocak-şubat aylarının iki değişmezi vardır. Birincisi zam haberleri, ikincisi de ‘Oscar'ın habercisi' haberleri. En az beş farklı ödül ‘Oscar'ın habercisi' tamlamasıyla haber yapılır. Gelenek yine bozulmadı elbette. Söz konusu ‘haberciler' içinde en kayda değeri İngilizlerin verdiği BAFTA Ödülleri'dir. Önceki akşam 69. kez verilen İngiliz Film ve Televizyon Sanatları Akademisi (BAFTA) Ödülleri'nde ipi Diriliş / The Revenant göğüsledi. Film, yönetmen, erkek oyuncu, görüntü yönetimi ve ses dallarında ödüle uzanan Diriliş, Oscar öncesi ‘burun' farkıyla öne geçmiş görünüyor.

OSCAR'IN BÜTÜN HABERCİLERİ!

BAFTA, son 10 yılda 7 kez Oscar ile aynı filme ödül verdi. Geçtiğimiz yıl Boyhood'u tercih ederek, Birdman'i ödüllendiren Oscar'dan ayrılan BAFTA, bu yıl Alejandro G. Inarritu'yu seçti. Diriliş, yarışta öne geçmiş görünse de Oscar habercilerinin verdiği işaretler biraz karışık.

Aslında her şey, Toronto Film Festivali'nde başlıyor. Oscar'lık projeler, eylül ayında Toronto'da sezonu açıyor. Burada ödül alan filmler Oscar yarışına önde başlıyor. Geçtiğimiz eylül ayında Toronto izleyicisinden en iyi film ödülü alan Gizli Dünya / Room, beklendiği gibi, en iyi film dâhil dört dalda Oscar'a aday gösterildi.

BAFTA'dan sonra en çok gözde ‘haberci' Altın Küre. Bu yıl Altın Küre'de en iyi film ödülü Diriliş'e gitti. Fakat zannedildiğinin aksine Altın Küre, sık sık Oscar ile ters düşüyor. Son 10 yılda Altın Küre'de En İyi Film seçilen sadece 3 yapım Oscar'a ulaştı. Yani, Altın Küre biraz ‘yalan haberci'!

Oscar'ın en güçlü habercisi, hiç şüphesiz PGA (Yapımcılar Birliği Ödülleri). Son dokuz yıldır Hollywood ‘patronları'nın ödüllendirdiği yapımlar Oscar'ı da alıyor. Yapımcılar, bu yıl 2008 ekonomik krizini tane tane anlatan Büyük Açık'ı seçerek şaşırtıcı bir hamle yaptı. Eleştirmenler Birliği ise yapımcılardan önce davranıp Spotlight'ı Oscar yarışında iddialı hale getirdi. Yönetmenler Birliği, tercihini Diriliş'ten, yani Inarritu'dan yana kullanırken; senaristler ibreyi yeniden Spotlight'a çevirdi. Senaristler Birliği Ödülleri'nde (WGA) özgün senaryo dalında Spotlight, uyarlama senaryoda ise Büyük Açık ödüle ulaştı.

‘Haberciler' bu kadarla da bitmiyor. Oscar ödüllerini belirleyen Akademi'nin 6 bini aşkın üyelerinin çoğu oyunculardan oluşuyor. Oyuncular Birliği (SAG), her ne kadar Diriliş'teki performansıyla Leonardo DiCaprio'yu ödüllendirse de Toplu Performans dalında Spotlight'ı seçti.

Oscar habercilerinden gelen sinyaller, yarışın Diriliş, Spotlight ve Büyük Açık arasında geçeceğini gösteriyor. Son tahlilde, Oscar tarihi, en iyi film seçiminde hikâyenin filmin sinemasal ve estetik değerinden önemli olduğunu gösteriyor. Akademi üyelerinin teamülü 28 Şubat akşamı da tekrar ederse en iyi film ödülü Diriliş'e değil; Spotlight'a ya da Büyük Açık'a gidecektir.

69. BAFTA Ödülleri

Film: Diriliş 


Yönetmen: Alejandro G. Inarritu (Diriliş)


Erkek Oyuncu: Leonardo DiCaprio (Diriliş)


Kadın Oyuncu: Brie Larson (Gizli Dünya)


Yardımcı Erkek Oyuncu: Mark Rylance (Casuslar Köprüsü) 


Yardımcı Kadın Oyuncu: Kate Winslet (Steve Jobs)


Orijinal Senaryo: Tom McCarthy, Josh Singer (Spotlight)

Görüntü Yönetimi: Emmanuel Lubezki (Diriliş)

Belgesel: Amy

İngiliz Filmi: Brooklyn

Uyarlama Senaryo: Adam McKay, Charles Randolph (Büyük Açık)

Animasyon Filmi: Ters Yüz

Yabancı Dilde En İyi Film: Asabiyim Ben / Relatos Salvajes

Yapım Tasarımı: Colin Gibson, Lisa Thompson (Mad Max: Fury Road)


Görsel Efekt: Chris Corbould, Roger Guyett, Paul Kavanagh, Neal Scanlan (Yıldız Savaşları: Güç Uyanıyor) 


Makyaj ve Saç: Lesley Vanderwalt, Damian Martin (Mad Max: Fury Road)


Kostüm Tasarımı: Jenny Beavan (Mad Max: Fury Road)


Ses: Lon Bender, Chris Duesterdiek, Martín Hern·ndez, Frank A. Montaño, Jon Taylor, Randy Thom (Diriliş) 


Müzik: Ennio Morricone (The Hateful Eight)

14 Şubat 2016 Pazar

'Fotoğraf çekseydim, objektif olamazdım'

Fotoğraf tarihi üzerine yaptığı araştırmalarla tanıdığımız Engin Özendes “Türkiye'de Fotoğrafa Modern ve Çağdaş Yaklaşımlar” isimli yeni bir kitap hazırladı.

Fotoğraf, Özendes'in 40 yıldan fazla bir zamandır profesyonel işi. Buna rağmen fotoğraf çekmiyor. Bütün meşgalesi ve ilgisi fotoğraf üzerine düşünmek, okumak, yazmak ve konferanslar vermek. Kurulduğu 2004 yılından 2012'ye kadar İstanbul Modern Sanat Müzesi'nin fotoğraf sergileri küratörlüğünü yaptı. Ayrıca, Osmanlı dönemi fotoğrafı ile ilgili geniş bir koleksiyona sahip. Engin Özendes ile dünden yarına Türkiye'de fotoğrafı konuştuk.

Fotoğraf, icadından kısa bir süre sonra Osmanlı'ya geldi ve benimsendi. Bir Doğu toplumu olan Osmanlı'da fotoğrafın bu kadar hızlı yayılmasını nasıl yorumlarsınız?

Bir sultan hatta halife ile yönetilen Doğu ülkesi olma durumu, Batılılar için büyük bir merak. Başta İstanbul olmak üzere Osmanlı topraklarına gelen ilk fotoğrafçılar, mimarlar, arkeologlar, ressamlar merak ettikleri yerleri görmek, gördüklerini saptamak için geliyor. Üstelik saraydan büyük ilgi görüyorlar. Hal böyle olunca, burada Batı eğitimi görmüş Ermeniler, Venedik ruhban okulunda resim eğitimi almış olanlar ve daha başkaları da fotoğraf ile ilgilenmeye başlıyor. İstanbul'da ilk stüdyolar böyle doğuyor.

İsimler üzerinden gidecek olursak, kimler öne çıkıyor bu ilk dönemde?

İstanbul'da ilk stüdyosu olanlar Kargopoulos, Abdullah Biraderler, Sébah Joaillier. Dikkat ederseniz onların fotoğraflarında hep İstanbul'un güzel görüntüleri, sokakları, caddeleri, yani Batı'da olmayan sosyal yaşam var. Turistlere satılıyor çekilen fotoğraflar.

Cumhuriyet'le beraber fotoğrafın tarihsel seyri nasıl oluyor?

Fotoğrafın sanatsal ve ticari olarak ayrılması Cumhuriyet dönemindedir. Sanatsal olarak Othmar Pferschy ve ondan sonra gelen kuşak gibi, Ara Güler'den diğerlerine kadar fotoğrafın tamamen sanat ve belgesel olarak tanımlanması Cumhuriyet ile başlar.

Fakat sonrasında Türkiye'de fotoğraf, gazetecilik disiplininden çok, gezi ve turizm bağlamında gelişiyor...

Fotoğrafçıya iş verilen bir gazete yok ki! Bir basın-foto ajansı kuruluyor, Müeddep Erkmen, Hilmi Şahenk, Selahattin Giz var işin içinde. Bu adamlar bir gazeteye bağlı çalışmıyorlar, öyle bir kadro yok çünkü. Büyük bir otobüsün arkasını karanlık odaya çevirip gündüz şehre dağılıp fotoğraf çekiyor, gazetelere servis yapıyorlar. Gazetelerden talep olmayınca başladığı gibi bitiyor o iş.

1950'lerden alırsak, ‘sanat fotoğrafı' disiplinin gelişimi nasıl oldu?

Ozan Sağdıç'ın çok güzel bir lafı vardır, “Othmar bize fotoğrafa bakmayı öğretti.” der. Cumhuriyetin daha başında Othmar Pferschy'nin devreye girmesi farklı bir fotoğraf anlayışını Türkiye'ye getirdi. Ondan sonra Ara Güler dönemi var, hâlâ kapanmış değil. Ardından Ozan Sağdıç, Gültekin Çizgen, Ersin Alok geliyor. 1970-1980 arası 6 fotoğrafçı sayabilirdik. Okulların gelişmeye başlaması, ders olarak okutulması, başta Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi olmak üzere diğer üniversitelerde bölümlerin açılması fotoğraf sanatını çok etkiledi. Yeni bir nefes, yeni bir bakış ortaya çıktı.

Fotoğrafın Türkiye macerasında İstanbul Modern'in ve sizin oradaki misyonunuzun önemi de büyük.

İstanbul Modern kurulurken Şakir Eczacıbaşı benden rica etti, ‘Fotoğraf bölümünün başında olur musun?' diye. Daha inşaat devam ederken başladım çalışmaya. İlk sergiyi evden hazırladım. Kuruluş aşamasında Mehmet Kısmet, Ara Güler, Bülent Erkmen, Şakir Eczacıbaşı, Ali Akay ve ben vardık. Önce bir araya gelip arşiv oluşturduk. 400 küsur fotoğraf topladık ve müzenin açılışında ilk sergimizi açtık. Oradaki koleksiyonu sürekli geliştirdim; 312 fotoğrafla başladığımız koleksiyon ben ayrılırken 7.308'di.

Fotoğraf tarihinde inanılmaz katkılarınız var, ama son kitabınızda fotoğrafın geçmişinden çok, geleceğine odaklanmışsınız...

Fotoğraf benim dünyam. Bunun arasında seçim yapmıyorum. 1999'da Pamukbank'ın benden rica ettiği bir kitap vardı, yazdım. O aslında bu kitabın başlangıcı niteliğindeydi. Orada dönemin fotoğrafçılarını görürsünüz, bu kitapta ise bütün dönem fotoğrafçıları var, bu çok daha kapsamlı bir çalışma oldu.

Türkiye'de fotoğrafın geleceği ile ilgili öngörünüz nedir?

Öyle bir öngörü söyleyemem. Bugün hangisi fotoğrafçı hangisi çağdaş sanatçı ayırmak kolay değil. Medyanın bu kadar karıştığı yerde çok daha çağdaş, çok daha farklı işler çıkıyor. Ama basın fotoğrafçılığının belli bir görevi var, olayı aktarırken en iyi biçimde anlatabiliyorsa başarılıdır.

İnsanların kişisel gelişimlerini doğru yönde götürecek yol ve kurumlar neler? Ajanslar, yayınlar, galeriler, müzeler mi; kendi bağlantıları mı?

İlk başta kendi bağlantıları, ardından okumak. Fotoğrafla ilgiliyse resim de okuyacak, heykeli de okuyacak, enstalasyonu da okuyacak; müzik dinleyecek, Batı müziği ya da Türk müziği, hep farklı sanat kollarıyla fotoğrafı ilişkilendirebilecek, sinemayı bilecek. Öncelikli olarak kişisel beslenme. Sonra tabii ki sergileri izlemek çok büyük yardımcı ve öğretici yollardan biri.

40 yıldır fotoğraf araştırıyorum

“Hiç fotoğraf çekmedim, özellikle çekmedim. Çocukluğumdan beri fotoğrafa ilgim vardı. 1976'da araştırmaya başladım, o tarihten beri fotoğrafı araştırmaya devam ediyorum. Fotoğraf çekiyor olsaydım benim bir bakış açım olacaktı, objektif olamazdım. Objektif olmayı seçtim ve bugün 19. yüzyıldan kalma Abdullah Frères'in sokak fotoğrafı da, Serkan Taycan'ın Marmara'dan Karadeniz'e yaptığı yürüyüşlerde çekilen fotoğraflar da benim için çok önemli.