31 Ocak 2016 Pazar

Sascha Goetzel: Batılılar Türkiye'de kaliteli müziği görünce şaşırıyor

Önümüzdeki günlerde Avrupa turnesiyle Viyana, Münih, Frankfurt ve Nürnberg'de konser vermeye hazırlanan Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası'nın daimi şefi ve sanat yönetmeni Sascha Goetzel ile konuştuk. Buluşmamız ne yazık ki Sultanahmet'teki bombalı saldırının hemen ertesi günüydü.

Bundan tam 43 yıl önce Viyana'da gerçekleşen bir yeni yıl partisinde, mavi gözlü küçük Sascha –ki o zaman sadece üç yaşındadır- etrafında dans eden 50'ye yakın insanın tam ortasına geçip bir sandalyenin üstünde eline aldığı küçük bir çubukla onları yönetmeye başlar. Daha o gün, herkes Sascha'nın gelecekte ünlü bir şef olacağını düşünür. Hikâye işte tam burada başlıyor. Bundan sonra Sascha keman sanatçısı babasıyla gittiği her konserde ‘ortadaki adam' olmak istediğini söylüyor. Nedenini kendisi de bilmiyor hâlâ. “Bir çeşit büyü, sihir gibi” diyor bu tutkusuna bir ad koymak isterken. Orkestra şefi olmak için ilk adım olarak müziği ve tabii ki profesyonel seviyede bir enstrüman çalmayı öğrenmesi gerektiğinden, o da babası gibi en sevdiği çalgı aleti kemanı seçer. Kariyerinin ilk adımları böylece atılmış olur.

Bir keman sanatçısı olarak başladığı bu yolculukta, aralarında Zubin Mehta, Izthak Pearlman ve Riccardo Muti gibi dünyaca ünlü isimlerden şeflik eğitimleri alır. Daha sonra her yıl yüzlerce şef adayının başvurduğu Tanglewood Müzik Festivali'ne Seiji Ozawa tarafından davet edilmesiyle kariyerine bir şef olarak devam eder. Yaklaşık yirmi yıldır dünyanın çeşitli yerlerinde orkestra yöneten Goetzel, 7 yıldır da Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası'nın (BİFO) sanat yönetmenliğini ve sürekli şefliğini sürdürüyor. Viyana'daki eviyle İstanbul'daki konserleri arasında mekik dokuyan Goetzel ile konuştuk...

Bildiğiniz gibi Sultanahmet'te bir bombalı saldırı oldu. Sadece Türkiye'de değil, dünyanın her yerinde terör tırmanıyor. Bütün bunlar karşısında neler hissediyorsunuz?

Biliyorsunuz, biz müzikle insanların kalplerine, ruhlarına hitap ediyoruz. Nerede bir konser yapıyorsak, oradaki insanlarla aramızda bir bağ oluşuyor. Ve bir şef olarak, Türkiye'de, Almanya'da, Fransa'da ya da Japonya'da yönetirken, çoğunlukla o ülkenin insanlarından oluşan orkestra üyeleriyle de… Yani biz sanatçılar, insan ırklarının birleşebileceğini, barış içinde yaşamak adına bir yol bulabileceklerini göstermek için daha fazla çaba sarf etmeliyiz. Müzik bilmeden de anlayabileceğimiz bir dil. Yani bir konsere gittiğinizde, bilmediğiniz bir müziği dinleyip sevebilirsiniz ya da tabii ki sevmeyebilirsiniz. Ama müzik sizinle doğrudan konuşur. Bu sebeple biz müzisyenler, barış resminde bir mozaik taşı olabilirsek çok çok mutlu oluruz.

MÜZİK İNSAN RUHUNU İYİLEŞTİREBİLİR

Dünyadaki insanlar, terör, ırkçılık, İslamofobi gibi sebepler yüzünden günden güne ayrıştırılıyor. İnsanları ve toplumları müzikle bir araya getirmek mümkün olur mu?

Müzikle dünyayı daha iyi bir yer haline getirebileceğimize inanın. Bazı insanlar beni saf görebilir, hayalperest ya da çocuksu bulabilir. Ama bu beni etkilemez çünkü dünyanın her yerinde müzikle insanların sakinleştirilebileceğini, kalplerinde bir ışık yakılabileceğini tecrübe ettim. Elbette onlara yiyecek veremeyiz, bedenlerini doyuramayız. Doktor da değiliz, vücutlarını iyileştiremeyiz. Ama ruhlarını iyileştirebiliriz. Müzik iyileştirebilir.

Yani, iyileşmiş bir ruh için daha fazla müziğe ihtiyacımız olduğunu mu düşünüyorsunuz?

İnsanların duygularını gerçekleştirebilmelerine izin vermeye ihtiyacımız var. Müzik insanların ruhları arasında kurulacak köprüde katalizör görevi görür. Daha çok müziğe ihtiyacımız olduğunu söylemiyorum. Müziğin önyargılar olmadan birbirlerinin ruhlarını hissetmelerine imkan verdiğini düşünüyorum. Barış İçin Müzik çocuklarıyla çalışırken de aynısı. Bir araya geldiklerinde ilk başlarda gergin oluyorlar ama beş dakika içinde rahatlamaya başlıyorlar. Müzik onlara özgür olduklarını, yargılanmadıklarını, kısıtlamadıklarını hissettiriyor. Yani felsefi açıdan baktığımızda insanlara müzikle pek çok şey öğretebilirsiniz.

MÜZİĞİ FARKLI KULAKLARLA DUYARIZ

Orkestrayı yönetirken müziği duyabiliyor musunuz?

Evet. Duymak zorundasınız. Tabii ki bizim farklı kulaklarımız var. Tonlama kulağımız var; tonlamayı dinliyorsunuz, doğru mu yanlış mı diye. Ses kulağımız var; her bir müzisyen ve enstrümanı dinliyorsunuz nasıl ses üretiyor diye. Saf müzikal kulağınız var; her bir bölüm bütüne uyuyor mu diye. Bazen bütün kulaklarınızı açarsınız ama bu fazla konsantrasyon gerektirir. Bunu çok uzun süre yaparsanız provalarda çok yorulursunuz. Ama konserde her şey açıktır. Bunu provalarda da yaparsanız sizinle birlikte orkestra da çok yorulur. Sürekli durmanız gerekir, ‘Burası yanlış'. ‘Gecikme oldu', ‘Burada ses iyi değil' vs. Böylece müziğin akışını sağlayamazsınız.

Örneğin Chopin'den bir beste çalacaksınız. Türkiye'deki orkestra ile söz gelimi Çin'deki orkestranın o besteyi çalması arasında farklılıklar oluyor mu?

Evet oluyor çünkü insanların dili farklı. Türkçe konuştuğunuzda, Çin'deki insanlardan farklı bir ifade etme şekliniz oluyor. Bu nedenle bir şef orkestra ile bir araya geldiğinde yapması gereken ilk şey o orkestra için müziğin doğal konuşma dilini anlaması gerekir. Burada doğru ya da yanlış diye bir şey yok, sadece anlamak var. BİFO'ya geldiğimde de ilk olarak insanların müzik dilini çözmeye çalıştım. Onlara, müziği daha kaliteli bir hale getirebilmek için farklı neler yapabileceğimizi öğrettim. Bu adım adım ilerleyen bir süreç. Sesi, yalnız başınıza değil bütün müzisyenlerle birlikte değiştirebilirsiniz. Orkestranın karakterini değiştirmemeniz çok önemli. Karakter değişmemeli çünkü bu onların ruhudur. Ama kaliteyi artırabilirsiniz.

Bir orkestrayı tanımak için ne kadar zamana ihtiyacınız var?

Sahnedeyken kendinizi korumaya almamanız gerekir. Eğer alırsanız bir duvar örersiniz. Bu duvar iki tarafı da etkiler. Kendinizi korumaya alırsanız ne istediğinizi de anlatamazsınız. Bu da iyi bir şey değildir. Kulaklarınız size bütün teknik detayları, ruhunuz ise enerjiyi anlatır. Ve empati ile onları analiz edersiniz. Hem analitik hem de duygusal olmanız gerekir. Bu ilk yarım saat, 45 dakikada olur. İlk aradan sonra artık orkestrayı daha iyi tanıyorsunuzdur ve çalışmaya başlayabilirsiniz.

Büyük iş…

Eğer çok fazla kontrol etmek isterseniz işe yaramaz. Başlarda orkestradaki bazı insanları şefin her şeyi kontrol etmesini isterler. Onlara ne yapmaları gerektiğinin söylenmesini beklerler. Tabii ki böyle de yapılabilir. Ama eğer müzikte ‘sihir' seviyesine ulaşmak istiyorsanız onların sizin için çalmayı arzu etmelerini sağlamalısınız.

Peki siz baskıcı bir şef misiniz?

Eğer onları zorlarsanız gönüllü olarak yapacaklarından farklı bir müzik elde edersiniz. Onları bu şekilde çalmaları için motive etmeye çalışıyorum. Bazılarının bir duvar ördüklerini hissedersem son aşamada onlara ne yapmaları gerektiğini söylüyorum.

TÜRKİYE'DE BÜYÜK BİR POTANSİYEL VAR

Türkiye'de klasik müzik ortamı için ne düşünüyorsunuz?

Türkiye'de inanılmaz bir yeteneğin olduğunu düşünüyorum. Çok iyi müzik okulları, çok iyi öğretmenler var. Batı üniversitelerinden Türkiye'ye gelenler müziğin seviyesini gördüklerinde her zaman şaşırırlar. ‘Bu inanılmaz. Hiçbir zaman Türkiye'de bu kalitede müzik dinlemeyi beklemezdim.' derler. Ben de onlara, daha çok öğrenmelerini söylüyorum. Türkiye'de sadece klasik müzik alanında değil genel anlamda müzikte büyük bir potansiyel var.

Neden bu seviyede bir müzik duymayı beklemiyorlar?

Çünkü şimdiye kadar uluslararası arenada üst seviyede performans gösteren sadece Türk solistler olmuş. Sadece solistler… Ama şunu anlamanız gerekiyor ki; Batı toplumu için sanat kültüründe en yükse seviye klasik, senfonik orkestradır. Yüz kişi aynı anda sanat yaptığında bu müziğin en yüksek formudur. Yani çok iyi düzeyde orkestrası olan bir ülke, uluslararası alanda müzikal olarak saygınlık kazanır. Sadece bir solist olursa onun yeteneği öne çıkar. Ama yüz kişinin aynı anda sahnede olması, onların muhteşem bir müzik kültürüne sahip olduklarını kanıtlar.

29 Ocak 2016 Cuma

Emine Ceylan'ın elem çiçekleri açtı

Emine Ceylan, altı yıl aradan sonra farklı bir sergi açıyor. Tophane-i Amire'de bugün başlayan “Elem Çiçekleri”, fotoğraf, resim ve enstalasyondan oluşan çok yönlü bir sergi. Fotoğraf sanatında 30 yılı geride bırakan ve bugüne kadar 14 sergi açan Ceylan için Elem Çiçekleri yeni bir başlangıç.

Emine Ceylan, her zaman şaşırtan sanatçılardan. Hindistan fotoğrafları, kızı Asiye'yi model olarak kullandığı ve oldukça ses getiren ‘Zaman Yolculuğu' kareleri, kardeşi Nuri Bilge Ceylan ile birlikte açtıkları “Babam İçin” sergisi… Hepsinde farklı bir sanatçı vardı karşımızda. Altı yıldır atölyesine kapanan Ceylan, şimdi de sürpriz çalışmalar hazırladı. Hedefi sergi açmak değildi, çalışmaktan duyduğu zevk, yeni bir işe başlama tutkusu, başarmak ya da başarısızlık... Bu duyguları deneyimlemek istedi. Cesare Pavese'nin “Bir sanatçı için en korkunç şey, başlama duygusunu yitirmesidir.” sözüne inat, o duyguyu yitirmeden sabahın erken saatlerinden gece yarılarına kadar çalıştı, çalıştı, çalıştı ve ortaya, Baudelaire'den ödünç aldığı isimle ‘Elem Çiçekleri' çıktı.

Tophane-i Amire Kültür Sanat Merkezi'nde bugün başlayacak olan “Elem Çiçekleri”, fotoğraf, resim ve enstalasyondan oluşan çok yönlü bir sergi. Ceylan, Baudelaire'in temel aldığı melankoli duygusunun kendisiyle, fotoğraflarıyla ve resimleriyle ortak birlikteliğe sahip olduğunu düşündüğü için sergisine bu ismi verdiğini söylüyor.

Elem Çiçekleri, iki bölümden oluşuyor. Tophane-i Amire'nin beş kubbe olarak adlandırılan büyük salonunda, 6 yıllık emeğin ürünü olan yağlıboya resimler, karışık teknikle hazırlanmış görseller ve resimleriyle bütünlük arz eden büyük boy siyah-beyaz fotoğraflar yer alıyor. Tek kubbe olarak adlandırılan 250 metrekarelik küçük salonda ise “Yalnız Kadınlar Arasında” adını verdiği enstalasyon izlenebilecek.

KÜÇÜK GELİNLERİN ACISI İLHAM VERDİ

Emine Ceylan'ın yağlıboya tablolarında kendi hikâyesi, hayatındaki insanlar, sevdikleri var. Köy yaşantısı, abla-kardeş, anne-kız sevgisi, eşekler ya da kayınvalidesi... Ceylan'ın eşi, ressam Alaattin Aksoy'un annesi Asiye Aksoy da bu hikâyenin bir parçası. İlk kez denediği enstalasyonda ise kadınların yalnızlığına değiniyor sanatçı. Hayatlarındaki anlamı yitirmiş, ebedi yalnızlığa mahkûm olmuş, belki de lanetlenmiş kadınlar… “Yalnız Kadınlar Arasında” adlı enstalasyonun çıkış noktası, Güneydoğu'da intihar eden küçük gelinler. “O küçük gelinler beni çok sarstı. 2014'te intihar eden Siirtli Kader'den çok etkiledim. Fakat bu enstalasyon kadın şiddeti üzerine değil sadece, kadınların yalnızlığı üzerine bir deneme.” diyor Ceylan.

Sergide yağlıboya resimlerin yanı sıra karışık teknikle hazırlanmış görseller ve büyük boy siyah-beyaz fotoğraflarda yer alıyor.

Elem Çiçekleri, bugüne kadar 14 kişisel fotoğraf sergisi açan Ceylan için milat sayılabilir. Sanatçı, artık sadece fotoğraf çekmeyecek, resim yapacak, enstalasyon hazırlayacak. Ölüm, yokluk, yolculuk, zaman, melankoli temaları üzerine çalışan Ceylan'ın yağlıboya tabloları da resimleriyle örtüşüyor. Onun sanatını en güzel Fransız şair Paul Claudel'in bir sözü ifade ediyor: “Zaman hiç kaybolmaz, kaybolan biziz.”

Çok yönlü bir Emine Ceylan kitabı

Elem Çiçekleri sergisi, Ceylan'ın son altı yıldaki üretimlerinden oluşuyor ama sergiye eşlik eden 480 sayfalık kitap, sanatçının bütün dönemlerini yansıtan retrospektif bir eser gibi hazırlanmış. Baştan sona Ceylan'ın tasarımı olan kitabın her bölümünün başında, sanatçının kendisi ve aileden birinin yazdığı yazılar yer alıyor. Kızı Asiye, kuzenler Akın Aksu, Tahir Musa Ceylan bu isimler arasında. Kitapta annesine ve babasına yazdığı şiirsel denemelerine de yer veren Ceylan, “Çok içsel, kişisel ve bana özgü bir kitap oldu.” diyor.

“Eski zaman insanları gibiyim”

Emine Ceylan, bunca yıl sanatın içinde ama hep popülerlikten uzak durdu. On tane iş yapıp sergi açan, fuarlarda fıldır fıldır eser satma telaşına düşen birçok sanatçının aksine asude ve sessiz bir yaşamı tercih etti. Daha da önemlisi, onun çalışma anlayışı ve disiplini. İğneyle kuyu kazmaya ve derinleşmeye inanan kaç sanatçı var? Altı yıldır atölyesinden resim yapan sanatçı bakın ne diyor: “Resimleri çalışırken altı yıl boyunca kimseye göstermedim, kapanıp çalıştım. Hiç kimse, ne kardeşim gördü, hatta kocam ressam, o bile görmedi. Ama sergi açmak için, bir hedefe varmak için resim yapmadım. Çalışmak, bunu başarmak istediğim için yaptım. Bunları hiç sergilemeyebilirdim. Resmin en zevkli yanı bence yaparken, sunuş kısmını sevmiyorum. Çünkü, ne yazık ki anlamsız geliyor. Artık çok farklı duyarlıklar var günümüzde. Ben farklı bir kulvarda yürüdüğümü düşünüyorum. Sosyal medyanın ön planda olduğu, daha yüzeysel tüketimin önemsendiği bir toplum haline geldik. Ben buna hitap etmiyorum. İğneyle kuyu kazmaya ve derinleşmeye inanan bir insanım. Eski zaman insanları gibi. Şimdi anlık tüketimler var. Instagramı sanat sanıyorlar, anlık paylaşımları beni yükseltmiyor, keyif vermiyor. Ama kendi başıma çalışırken içine girdiğim mücadele, başarı, başarısızlık… Bunlar daha heyecan verici.”

27 Ocak 2016 Çarşamba

Don Kişot'un Ankara seferi

Don Kişot'un yazarı Miguel De Cervantes, ölümünün 400. yılında ülkesi İspanya başta olmak üzere tüm dünyada anılıyor. Elli ayrı dilde yapılacak 2 bin anma programının Türkiye ayağında “Don Kişot'un İzleri” sergisi var. Ankara Çağdaş Sanatlar Merkezi'nde 1 Şubat'ta açılacak sergide, Picasso ve Salvador Dali'nin yanı sıra 400 sanatçının Don Kişot resimleri yer alıyor.

Elindeki sıradan silahlarla dünyadaki kötülüklere, görünen-görünmeyen düşmanlara karşı savaş açan şövalye ruhlu Don Kişot'un hikâyesi, yüz yıllardır okurların ilgisine mazhar oluyor. İspanyol yazar Miguel de Cervantes Saavedra'nın yazdığı eser, dünyada en çok yayınlanan ve okunan romanların başında geliyor. Cervantes (1547-1616), ölümünün 400. yılında dünyada bir dizi etkinlikle anılıyor. Etkinliklerin en önemlileri Don Kişot sergileri. Bu amaçla Ankara'da 1 Şubat'ta açılacak “Don Kişot'un İzleri/ The Traces of Don Quixote” sergisi bugüne kadar Türkiye'de açılan en kapsamlı sergi olacak. Sergide Salvador Dali'den Pablo Picasso'ya kadar 200 sanatçının 400 eseri sanatseverlerin ilgisine sunulacak.

Sergide Türkiye'den sanatçıların eserleri de yer alıyor. Selçuk Demirel, Utku Varlık, Onay Akbaş, Prof. Devrim Erbil, Abidin Elderoğlu, Habip Aydoğdu, Yalçın Gökçebağ, Prof. Adnan Turani, Metin Yurdanur, Prof. Özdemir Altan, Prof. Fevzi Karakoç, Prof. Zafer Gençaydın'ın aralarında olduğu 40'a yakın ünlü Türk ressam Don Kişot için hazırladığı resim ve heykellerle sergiye katkıda bulunuyor.

EN BÜYÜK DON KİŞOT KOLEKSİYONU

Ankara'da sergilenecek Don Kişot koleksiyonu, dünyanın en büyük koleksiyonu olarak kabul ediliyor. 400 eser, Almanya'nın Goslar Modern Sanatlar Müzesi'nin Don Kişot Evi'nde yer alan ünlü koleksiyondan getirildi. Don Kişot Evi, Ortaçağ'dan kalma eski bir yapı. Don Kişot Evi'nde, Theodor Karl Peter Schenning'in özenle biriktirdiği, 18. yüzyıldan günümüze kadar Don Kişot üzerine yazılmış kitaplar, çizilmiş resimler ve üretilmiş özgün heykeller bulunuyor.

Serginin küratörü İbrahim Karaoğlu, “Sergiye katılan her sanatçımız kendi Don Kişot'unu yarattı. Kendi ruhlarındaki Don Kişot'u üflediler yapıtlarına.” diyor. İbrahim Karaoğlu, Bettina Ruhrberg küratörlüğünde ve Meryem Schultz, Jörg Kastner, Mustafa Güneş koordinatörlüğünde hazırlanan “Don Kişot'un İzleri” 6 Mart'a kadar görülebilecek.

21 Ocak 2016 Perşembe

Prof. Dr. Filiz Ali: ‘Müzisyenler, şanssız sanatçılardır'

Piyanist ve müzik eleştirmeni Prof. Dr. Filiz Ali, her yıl yayın dünyasına bir kitap kazandırıyor. Ali, babasına ait elindeki tüm belgeleri geçen yıl yayınlayarak tamamlamıştı, bu yıl Müzisyen Portreleri'ni yazdı. Yıllarca akademisyenlik yapan Filiz Ali, hem kitabını anlattı, hem son tartışmaları değerlendirdi.

‘Dünyadan ve Türkiye'den Müzisyen Portreleri'ni (Cem Yayınevi, 1995) yayımlamıştınız. Müzisyen Portreleri'nin (YKY) ondan farkı ne?

O kitabın baskısı yıllardır yoktu. Hem o yazılardan sonra ben kaç sene daha müzik eleştirilerine devam ettim. Yazılar arasından bir seçki hazırladım. Eski portrelere bazı ilaveler yapıldı. O kitap 20. yüzyıl kitabıydı. Dolayısıyla genç sanatçılara yer verememiştim. Bu kitapta Zeynep Gedizlioğlu gibi benim öğrencim olan genç bir besteci de var. Bir de eski portrelerin yeniden okunmasını istiyordum. Çünkü kültürel hayatımızın en önemli eksikliği, çok değerli insanlarımızın ölümünden kısa bir süre sonra unutulmaları, ihmal edilmeleri. Hayatları boyunca yeterince kayıt da yapmamışlarsa çok yazık oluyor onlara. Çok değerli kayıtlar da kayboldu. Müzisyenler diğer sanatçılardan şanssızdır.

Yazılarınızı okuyunca Türkiye'de müzik eleştirmenliğinin ne durumda olduğunu merak ettim?

Liberalizmle birlikte sanatta da tanıtım çok büyük önem kazandı. Eleştiri, tanıtıma döndü. Eleştiri nedir? Bir sanat eserini, bir konseri, ele aldığınız vakit, onun teknik, yorum ve stil inceliklerini yetkin ve uzman bir dilin okura anlaşılır bir şekilde anlatabilmesidir. Bu kolay bir iş değil. Hem üslubunuz okuru sıkmayacak, hem kullandığınız teknik jargon yabancı olmayacak. Aynı zamanda sanatçıyı da yönlendirecek, belki. Eleştiri derken olumsuz bir şeyden bahsetmiyorum. Eleştiri, incelemedir esasında. Sanatçıyı mikroskobun altına koyup incelemek. Bu tür yazılar, yayın organları tarafından istenmemeye başladı.

Neden istemediler?

Gazeteler, dergiler, daha ziyade tanıtım yazısı istediler. Mesela bir festival var. Pek çok sanatçı Türkiye'ye gelecek ve konser verecek. O sanatçılar hakkında yazıların önceden yazılmasını istediler. Tamam yazdık, sanatçıyı tanıttık, gayet güzel. Ama konser değerlendirmeleri gitgide azaldı.

Brahms, bir konserin orta yerinde salonu terk edince, “Niye çıkıyorsunuz, daha konser bitmedi ki” diyorlar. Ünlü bestecinin cevabı, “Benim için bitti.” oluyor. Sizin de salonu terk ettiğiniz oldu mu?

Çoook… Müzisyenlerin deformasyon dediğimiz kusurları oluyor, bende de var. Bir yerden sonra yorum, istediğiniz gibi değilse ya da yeterince yetkin değilse sıkılıyorsunuz. Arada bir oluyor böyle şeyler. Ama çıkmak doğru değil. Yorumcuya ayıp olur, haksızlık olur. Sahnede sanatını icra etmek için emek veren insana saygı göstermemiz lazım.

Son yıllarda ünlü klasik müzik sanatçıları geliyor Türkiye'ye. Andre Rieu, Farid Farjad gibi sanatçılar birkaç kez gelip konser verdiler, salonlar doldu. Bu konserlere ne diyorsunuz?

Her ikisi de klasik müziği popülerleştiren sanatçılar. Klasik müzik eskisi gibi konser salonuna tıkılıp kalmadı, dışarı taştı, taşması gerekiyordu. Çünkü 21. yüzyıl insanın sabrı yok. Her şey bir an önce olsun bitsin, eğlenelim, gözümüze güzel görünsün, etraf da hoş olsun derken açık hava konserleri düzenlenir oldu. Avrupa'da, Amerika'da o kadar çok açık hava konserleri yapılıyor ki. Benim bildiğim Amerika'da iki yer vardı yıllar önce. Hollywood'da ve Boston'da. Şimdi öyle değil, Berlin'de, Londra'da parkta binlerce kişi klasik müzik dinliyor. Klasik müziğin belirli bir kesime hitap ettiği önyargısı kırıldı.

Müzik ilgimiz ve bilgimiz Mozart ve Beethoven'ın ötesine neden gidemiyor peki?

Bir kere en çok onlar icra ediliyor. Her yerde duyabilirsiniz. Bizde de artık kullanılıyor. Mesela geçenlerde bir TV dizisinde fon müziği olarak Chopin çalıyorlardı. Şaşırdım. Kış Uykusu'nda baştan sona Schubert'in sonatından bir bölümü dinlersiniz. 19. yüzyılın sonuna kadar yaratılan eserler, insanlara çok daha yakın geliyor, hâlâ. Koskoca bir yirminci yüzyılın müziğini kabul etmedi büyük bir kesim. Çünkü o yüzyıl, sadece müzik açısından değil, insanlık açısından da büyük değişikliklere, felaketlere, korkunç olaylara sahne oldu. İki büyük dünya savaşı, katliamlar, ihtilaller, iç savaşlar bitmek bilmedi. Onun müziğinin Mozart, Beethoven gibi yumuşacık olması mümkün değil.

Akademisyenlere söz söylemeye hakkımız yok

1128 akademisyenin imzaladığı ‘Barış İçin Akademisyenler Bildirisi'ne edebiyat ve sanat camiasından çok destek geldi. Siz de imzacılar arasında mıydınız?

Ben hayatımda o kadar az imza attım ki… İmza atmamam desteklemediğim anlamına gelmiyor. Akademisyenlere söz söylemeye hiç hakkımız yok. Akademisyen olabilen kişiyi öpüp başımıza koymamız lazım. Üniversitelerde hoca kalmadı. Üniversiteye hoca lazım ki, bu çocuklara bir-iki bir şey öğretsin. Çocuklar üniversiteye zaten bomboş geliyor. Kendi tarihini, Osmanlı tarihini, dünya tarihini bilmiyor, coğrafya bilgisi yok. Bırak Mısır'ı İstanbul'da Taksim'i bilmeyen öğrencim vardı. AKM'yi hayatında hiç duymamış. Topkapı Sarayı'na hiç gitmemiş, Ayasofya nedir bilmiyor. Gelmiş 21 yaşına. Ama gündelik olayları takip ediyorlar, onlar da bir kulaktan girip bir kulaktan çıkıyor.

Yıllarca akademisyenlik yaptınız, bu bildiri ve sonrasında gelişen olaylar size ne hissettirdi?

Sadece akademisyenler değil, aklı fikri düşüncesi olan insanların içinde bulunduğumuz bu durumlara üzülmeleri ve barış istemelerinden daha doğal ne olabilir? Bu bildiriyi imzalayan akademisyenlerin, bir kere düşüncelerini seslendirme hakları var. Herhangi bir şekilde haklarında kovuşturma yapılması haksızca geliyor. Kınanabilir, eleştirebilirsin de ama suç olarak görmek hangi rejimde var.

Bildiri, ‘PKK'nın eylemlerine bir şey söylemiyor, tek taraflı' diye eleştirildi. Bu eleştiriler haklı mı?

PKK bir terör örgütüdür. Terör örgütü ile terör örgütünün karşısında devlet var. Devletin sorumluluğu vatandaşını korumaktır. Ölümlerin olmaması için gayret göstermesi gerekir. Eleştiri doğru ama bildirinin yayınlanması suç değil.

Babamın yazdığı mektupları yıllardır bekliyorum

Babanızın yayımlanmayan bir yazısı, mektubu kaldı mı?

Kalmadı. Ama babamın başkalarına yazdığı mektuplar ortada yok. Senelerdir bir yerlerden çıksın diye bekliyorum.

Sahaf festivallerinin, fuarların en çok sorulan iki yazarı var: Sabahattin Ali ve Oğuz Atay. Sizce hangi yönden günümüz insanını etkiliyorlar?

Oğuz Atay çok farklı bir yazar, Sabahattin Ali çok farklı. Ama ikisi de çok samimi ve hissiyatları yüksek. ‘Ah, aynen benim gibi düşünmüş' diyor okuyanlar. Oğuz Atay'ı şahsen hiç tanımadım, bilmiyorum. Ama babam söz konusu olduğunda şunu söyleyebilirim: Kimselere benzemeyen tipler vardır hayatta ama çok azdır sayıları, babam da öyleydi. Mozart da kimseye benzemiyordu.

Babanızın eşyalarının son durumu ne?

Artık bu kadar zaman geçti aradan, ailem istediği vakit vermemişler, borcu var diye. Satıp para mı kazanacaklar gömlekten! Bir yerde olduğunu da sanmıyorum, dağılmıştır. Artık peşini bıraktım bu işlerin. 2002'den bu yana mecliste Sabahattin Ali hakkında CHP milletvekilleri Kemal Anadol ve Mustafa Gazalcı tarafından verilen bütün soru önergeleri AKP tarafından reddedildi. Ümidim yok devletten artık. Vaktiyle Kırklareli Adliyesi'ndeki dosyaları istemiştik. Su bastı filan dediler. Ya su basıyor, ya da yangın çıkıyor, o dosyalar bulunmuyor. Ateş düştüğü yeri yakıyor. Kimin başına geldiyse böyle bir olay, o isyan ediyor sadece. Yanındaki etmiyor.

19 Ocak 2016 Salı

‘Eyüplü Hattatlar' yenilendi

Mehmet Nermi Haskan'ın 1995'te yayına hazırladığı eseri ‘Eyüplü Hattatlar', 20 yıl sonra Doç. Dr. Süleyman Berk tarafından baştan sona yenilenerek yayımlandı. 212 hattatı yakından tanıtmayı amaçlayan kitapta, hattatların eserlerine, mezarları ve mezar taşı kitâbelerine, evlerinin şimdiki durumuna ait fotoğraflara yer veriliyor.

Osmanlı'dan bugüne ne kadar hattat yetişmiş, hangi dönemlerde yaşamış, ne kadar eser vermiş gibi sorulara eksiksiz cevap vermek bugün mümkün değil ama Eyüp'te yaşayan hattatlara dair kaynak bir eser elimizde var. Merhum Mehmet Nermi Haskan'ın 1995'te yayına hazırladığı ‘Eyüplü Hattatlar' kitabını Eyüp Belediyesi 20 yıl önce yayımlamıştı. Hattat Doç. Dr. Süleyman Berk, eseri gözden geçirerek yeniden yayına hazırladı. Yine belediye tarafından basılan ve geçen hafta çıkan eser, baştan sona değişmiş. Berk, kitaptaki resimlerin tamamına yakınını değiştirmiş, çok sayıda fotoğraf ve biyografiye de birkaç hattat daha eklemiş. Hattat-ressam Turan Sevgili tarafından resimleri yapılan 6 hattat; Filibeli Bakkal Ahmed Ârif Efendi, İsmail Zühdi Efendi, Mahmud Celaleddin Efendi, Çarşambalı Mehmed Ârif Bey, Aziz Efendi ve Sultan Reşad Türbesi'nin hatlarını yazan Ömer Vasfi Efendi'nin portreleri de kitaba renk katmış. Sevgili'nin, 70 hattatın portresini yaptığı bir koleksiyon da var.

‘Eyüplü Hattatlar' kitabı aslında, daha önce dört cilt yayımlanan ‘Eyüplü Meşhurlar' kitabının birinci cildiydi. Mehmet Nermi Haskan, kitabı hazırlarken Eyüp'te yaşayan, Eyüp'te medfun bulunan ya da bir şekilde Eyüp'le bağlantısı olan herkesi araştırıyor. Yeni baskıda 2 cilde indirilen ve büyük boy kuşe kağıda basılan eserin ilk cildinde yine hattatlar ve musikişinaslara, ikincisinde ise dini şahsiyetlere yer veriliyor.

212 hattatı yakından tanıtmayı amaçlayan eserde, hattatların eserlerine, mezarları ve mezar taşı kitâbelerine, evlerinin şimdiki durumuna ait fotoğraflar var. Eyüp, eskiden kültür-sanat ve dini hayatın yoğunlaştığı ve Eyüp Sultan'dan dolayı herkesin onun gölgesine gömülmek istediği bir yerdi. Bu yüzden Piyer Loti'ye çıkarken geçtiğimiz mezarlıkta hattatların kabirlerine sık rastlıyoruz. Elbette kitapta yer alan hattatları Eyüp'le bağını koparamayız ama tam da Eyüplü diyemeyiz.

Kitabın ikinci bölümü olan ‘Eyüplü Musikişinaslar'ı, Mehmet Güntekin yayına hazırlamış. Bu bölümde herhangi bir değişiklik yok, fakat Güntekin, 1995'te yayımlanan ilk kitap için üç sene çalışıldığını, Haskan'ın yıllarca süren çalışmalarının ürünü olan müsveddelerini eline alan ilk kişi olduğunu belirtiyor. İrfan Çalışan'ın yayın yönetmenliğinde hazırlanan eser, önemli bir boşluğu dolduruyor.

16 Ocak 2016 Cumartesi

Sezen Aksu, 40 yıllık sahne hayatına ağlayarak veda etti

Sezen Aksu, 40 yıllık sahne hayatına dün akşam ağlayarak veda etti.

Sezen Aksu, bu yaz dinleyicilerinin karşısına Sezenli Yıllar adını taşıyan ve dört konser olarak planlanan sahne şovuyla çıkmıştı. İlk iki konser, geçtiğimiz temmuz ayında Harbiye Açıkhava Sahnesi'nde gerçekleştirildi. Son iki konser ise ekimde yapılacaktı fakat şehitler nedeniyle ertelenmişti.

‘Sezenli Yıllar'ın son iki konserinin ilki, dün akşam Maslak'taki Volkswagen Arena'da gerçekleştirildi. İkincisi bu akşam 20.30'da aynı mekanda yapılacak. Minik Serçe, dün akşamki konserinde, sahneye son kez çıktığını söyledi ve sevenlerine gözyaşlarıyla veda etti.

Minik Serçe'nin sahneye adımını attığı andan itibaren durgundu, keyfi pek yok gibiydi. Meşhur esprilerini çok az yaptı. Sahnede yavaş hareket ediyordu, temkinliydi. Evde elini incittiğini söyledi ama annesinin rahatsızlığı, ülkesinin durumu, son zamanlarda çok fazla yıpratılması onu yorduğu belliydi. Her zamanki gibi izleyicisi ona destek verdi. “Yeter ki kalbiniz kırılmasın” diye tribünden ses yükselince, derin bir ah çekti ve “Benim kalbim kırılmış ne ki, ülke ortadan ikiye yarıldı!” dedi. Sahneye çıkmadan önce herkesin kendisini tembihlediğini ve çenesini tutacağını anlattı ama yine yapamadı, yapmadı.

Yaklaşık üç buçuk saat sahnede kalan sanatçı, son parçasından sonra “Her bitiş yeni bir başlangıçtır. Yarın İstanbul'daki son konserimi vereceğim, üretmeye devam fakat söz verdiğim birkaç konseri de yaptıktan sonra sahneye veda ediyorum. Bugün 40 yılın anısına ortak paylaşımda bulunduğunuz için şükranla doluyum. Benim oyuncak bebeğim olmadı, kendimi bildim bileli şarkı söyledim, alkışı sevdim. Kadınları, erkekleri, romanları, özellikle de başkaldıranları daha çok sevdim. Hayat sana teşekkür ederim. Müziği aşkla yapan buradaki insanlarla veda güzel oldu.” dedi. İtiraz istemedi. Şakayla karışık beni sinirlendirmeyin, uyarısı yaptı. Döndürüp döndürüp şarkıları dinleyin, yeter 40 yıldır buralardayım, diyerek herkesi güldürdü.

Minik serçenin vedası herkesi çok üzdü. Sanatçı, son anda gözyaşlarını tutamadı, ağladı, ağlattı. Zaten paramparça olmuş , umuda en çok ihtiyaç olduğu anda ülkesini Sezen'siz bıraktı. Ama hepimiz biliyoruz ki, sanatçılar sahneden uzun süre ayrı kalamaz. Dönüşü heyecanla beklenecek…

14 Ocak 2016 Perşembe

Yazar Sinan Sülün: Dünyayı kurtarmak istiyorsan önce bu fikirden vazgeçmelisin

Yazar Sinan Sülün, 2011 yılında yayımlanan ses getiren ilk öykü kitabı Karahindiba'dan sonra geçtiğimiz ay Kırlangıç Dönümü isimli romanıyla yeniden okurla buluştu. “Dünyayı kurtarma fikrinden vazgeçtikten sonra yazar olmaya karar verdim. Dünyayı kurtarmak istiyorsan önce bu fikirden vazgeçmelisin.” diyen Sülün ile romanı konuştuk.

Öyküyle başladınız, şimdi bir romanla okur karşısındasınız. Öykünün imkânları yeterli gelmedi mi?

Bizde öykücü olan, öykücü kalsın gibi bir beklenti var galiba. Bir biçim öngörülerek yazılamayacağını düşünüyorum. Bir derdim vardı, yazdım, yayınevine götürdüm; bu öykü dediler, peki dedim. Bir derdim vardı, yazdım, götürdüm yayınevine; bu roman dediler, yine peki dedim. Yani ben bir dertten mustarip yazıyorum. Biçimi hiç düşünmüyorum.

Öykücülerin roman, romancıların öykü yazması genelde o kadar iyi karşılanmaz. Bunun için ne dersiniz peki?

Bence yazar kalbinin söylediği şeyi yapmalı, içinden geleni dinlemeli. Aşk gibi... Bunun çok planlanan, hesaplanan bir şey olmadığını düşünüyorum. Aşk da kalbimizin çok ücra bir yerinden geliyor. İster kişiye duyulan aşk olsun, ister ilahi, ister dosta duyulan. Yazmak da oradan geliyor, ikisinin kaynağı aynı yer olunca bu çok hesaplanamaz bir şey. Eleştirilerin yersiz değil ama öğrenilmiş bir şey olduğunu düşünüyorum. Zamanı lineer ve neden-sonuç ilişkisiyle kabul ederseniz, bu soru haklı. Ama ben zamanın lineer ve neden-sonuç ilişkisiyle işlemediğini, hatta her şeyin sonuçtan nedene gittiğini düşünüyorum. Neden öyküden sonra roman, bilmiyorum...

Romana gelelim, iyinin çok iyi olduğu, kötünün de kötü olduğu karakterler var. İyiliğin ve kötülüğün iç içe geçtiği karakterler yazmayı neden tercih etmediniz?

Ali'nin bir yerde babaannesinden aktardığı bir şey var, “Her insan içinde iyiyi ve kötüyü taşır, önemli olan kötüyü bertaraf edip iyi olabilmektir, kıymetli olansa iyiyi de bertaraf edip hiç olabilmektir.” Aslında düşüncem ve kitabın felsefesi bunu anlatıyor. Bir tarafıyla şu da var; dediğin doğru, tırnak içinde bir ‘klişe', zengin kız fakir oğlan, ya da devrimci solcu çocuk burjuva bir aileden gelen kız... Ama klişeler iyidir. Bir derdi ve meramı anlatmak için, herkese ulaşabilmek için ve görünürün altındaki görünmeyeni anlatmak için klişelere ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. İyilerin tamamen iyi, kötülerin tamamen kötü olduğu... Hasbelkader böyle bir şey var, ama bir tarafıyla da yok aslında. Ali çok iyi, Nergis ve Hüseyin de öyle. Ali bizdeki, hepimizdeki iyiliğin vücut bulmuş hali. Ama Ali gibi insanlar var mı dersen, ben bu iyi insanları tanıdım.

Bu bir yandan da romantize, idealize edilmiş bir solcu romanı. Bu tür romanların, hatta belki güzellemelerin günü geçmedi mi?

Solcu güzellemesi nerede var? Bence hiçbir yerde yok. Arkadaşları solcu evet ama Ali belli bir kalıba girmiyor. Ali siyasetüstü bir yerden, sadece merhametle bakıyor. Merhametli olmak solculara özgü bir şey değil, ama ne yazık ki bu ülkede solcular bunu üzerine aldı. İşte burası benim tehlikeli bulduğum bir yer. Ali bir şey değil. Ali iyi olmaktan, hiç olmaktan bahsediyor. Bunun için solcu olmaya gerek yok. Merhametli olmak yeterli. Evet solcular var romanda ama Hikmet Hoca, “Benim tanıdığım en devrimci insan bir köylüydü.” der. Çocukları sabah evden alıp okula götüren... Bence bir güzelleme yok, varsa da merhametli insanlara var.

Rüya sahneleri kitabın en sert bölümleri. Bu kâbuslar nasıl bir boyut kazandırdı size göre?

Ali görünürde bir âşık, merhametli ve iyi bir adam. Ama bu adamın bir de geçmişi var. Bu geçmişi iki türlü anlatabilirdim, ya o döneme gidip çok realist bir şekilde, ya da rüyalar yoluyla. Rüyaları yazarken psikologlarla, araştırmacılarla çalıştım. Ali gibi bir adam nasıl bir rüya görecek ve neler olacak? Ali on senesini hapiste geçiriyor. Hapishanelerde Hayata Dönüş Operasyonu gibi birçok olay oluyor. Sanrılar görüyor, işkenceye maruz kalıyor, zaten hapse de suçsuz yere girmiş... Bunların yansımalarını gerçekçi bir şekilde versem çok sert olacaktı. Vermesem, Ali'de bir şey eksik kalacaktı. Rüyalar o derinliği sağlayabilmek için gerekli bölümlerdi.

Son bölümlerde Ali'nin yakın arkadaşı Deniz'in bir tiradı var. “En yakınımızdaki insanı bile kurtaramazken dünyayı nasıl kurtaracaktık.” diyor. Neden böyle düşünüyor?

Deniz'deki durum şu: İnsanlar dünyayı kurtarmayı düşünür. Ben de üniversitedeyken dünyayı kurtarabileceğimi düşünüyordum. Çok sonra anladım, kendimi kurtaramazken dünyayı nasıl kurtarayım. Dünyayı kurtarma fikrinden vazgeçtikten sonra yazar olmaya karar verdim. Dünyayı kurtarmak istiyorsan önce bu fikirden vazgeçmelisin. İyi bir dünyanın siyaseten yapılamayacağına inanıyorum. John Holloway'in dediği gibi, “Sistemde çatlaklar yaratmak gerekiyor.” Ataşehir'de, penceresinde sardunya yetiştiren insan da devrimcidir, işe gitmeyip o gün parkta kitap okuyan ve kapitalizmi protesto eden kız da. Hepsini bir arada düşünmemiz lazım.