29 Aralık 2015 Salı

Çok satanlar listesi renklendi

Online kitap devi Amazon, 2015'in en çok satan kitapları listesini yayımladı. İdeal okur bu listelere itibar etmese de bu yılın en çok satanlarında şaşırtıcı bir tablo var. Bir yandan boyama kitapları dünyanın en çok satan kitapları arasına girerken, kadın yazarların da gittikçe daha çok okunması dikkati çekiyor.

Yılın bitmesine birkaç gün kala, yayın dünyası 2015'in çok satan kitap listelerini yayımlamaya başladı. İyi okurun bu listelere itibar ettiği söylenemez fakat listelerin yılın eğilimlerine ayna tuttuğu kesin. Dünya online kitap satış pazarının büyük kısmını elinde bulunduran Amazon, 2015'in en çok satan kitapları listesini geçtiğimiz hafta yayımladı. Amazon'un listesi şaşırtıcı bir tablo ortaya çıkardı. Yılın en çok satan kitapları listesinde ilk kez boyama kitapları yer alırken, kadın yazarların da başarısı dikkati çekiyor. Yılın en çok satan kitabı İngiliz yazar Paula Hawkins'in ‘tüyler ürperten bir gerilim' diye tanıtılan romanı Trendeki Kız oldu.

2015'in en çok satan kitaplarının ilk dördü kadın yazarlardan oluşurken, ilk yirmilik listede ise dokuz kadın ve on bir erkek yazar yer alıyor. Yetişkinler için boyama kitaplarına olan tüm dünyada yayıncılık endüstrisini bir anda hareketlendirirken, renklere meraklılar boyama kitaplarını bu sayede çok satan kitaplar listesine çıkardı. İskoçyalı çizer Johanna Basford'un Esrarengiz Bahçe adlı yetişkinler için boyama kitabı Mart 2013'ten bu yana dünya çapında 1,5 milyondan fazla satış rakamına ulaştı. Amerika ve Britanya'da çok satan ve Türkçede de geçtiğimiz nisanda yayımlanan kitaba ilgi şaşırtıcı. Basford'un Gizemli Orman adıyla Türkiye'de de yayımlanan kitabının yanı sıra Stres Azaltan Desenler: Yetişkinler İçin Boyama Kitabı (Blue Star) da Amazon'un en çok satan ilk yirmi kitap listesinde. Luckiest Girl Alive adlı ilk kitabıyla ilk yirmide yer alan Jessica Knoll da önemli bir başarı yakaladı.

Amerikalı yazar Harper Lee'nin, yayımlanan tek romanı ‘Bülbülü Öldürmek'ten 55 yıl sonra yayımladığı kitabı edebiyat dünyasında biraz hayal kırıklığına sebep olsa da epey sattı. Geçtiğimiz mayıs ayında Türkçede, İthaki Yayınları'ndan çıkan Paula Hawkins'in ‘Trendeki Kız' adlı polisiye-gerilim romanı bir başka yazara da aynı zamanda para kazandırdı. A. J. Waines'in ‘Trende Bir Kız' adıyla yayımladığı kitabı Hawkins'in romanı ile karıştıran pek çok okur oldu. Amazon'da kitap hakkında yapılan yorumlar karıştı ve “Hiç olmadığı kadar fazla para kazanıyorum.” diyen Waines'in romanı 30 binlik satış rakamına ulaştı. Amazon'un listesi, kitap dünyasının 2015'in okuma eğilimini gösterirken, tarihe de bir not düşmüş oluyor.

26 Aralık 2015 Cumartesi

Yayınevini sahiplerine iade edin

Nefret ve intikam operasyonlarında gasp sırası yayınevine geldi.

Bağımsız bir şirket olan ve önceki gün polis tarafından basılan Ufuk Yayınevi'ne İstanbul Anadolu Adliyesi'ndeki 2. Sulh Ceza Hakimi tarafından kayyım atandı. Mali Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü ekipleri kayyım tebligatını yayınevine getirdi. Tebligatta bilgisayarlardan çıkan bir dua listesinde 944 kişinin isminin bulunduğunu belirten hakimlik, çalışanların ‘hizmet, himmet ve abi' gibi ifadelerini kullanmalarını suç delili saydı. Tebligatta yayınevine kayyım atama gerekçesinin Kaynak Holding'le aynı binada hizmet vermek olduğunu belirten Ufuk Kitap Genel Müdürü Bülent Kaynaroğlu, böyle bir durum olmadığını ifade etti. Kayyım atamasının hukuksuz olduğunu, arama yapılmadan bir gün önce tayin edildiğinin şimdi anlaşıldığını belirten Ufuk Kitap Genel Müdürü Bülent Kaynaroğlu, “Hangi suç delili olarak bir atama yapıldığı belli değil. Kaynak Holding bizim müşterimiz. Biz de onlardan hizmet satın alıyoruz. Kitap satıyoruz. Dolayısıyla böyle ticari bir ilişkimiz var. Bunun dışında bir ilişkimiz yok. Bir üst mahkemeye itiraz edeceğiz.” dedi.

Yayıncılık Anayasa'nın teminatı altında

Türkiye Yayıncılar Birliği Başkanı Metin Celal Zeynioğlu, yayın özgürlüğünün Anayasa ile teminat altına alındığını hatırlatarak kayyım kararının hukuksuz olduğunu belirtti. Zeynioğlu, “Bu el koymaların sonucunda yayınevlerinin içeriklerine müdahale edildiği ve bazı kitapların sansürlenmesi, satışının durdurulması, imha edilmesi yoluyla yayınlama özgürlüğünün engellendiği haberleri de endişe vericidir. Süreli ve süresiz yayıncılığın özgürlüğünün Anayasa teminatında olduğunu ve bu Anayasal hakların korunmasının gerekliliğini tekrar hatırlatırız. Bu operasyonun durdurulmasını ve el konulan yayınevlerinin sahiplerine iade edilerek yayın faaliyetinin sürdürülmesine izin verilmesini talep ediyoruz.” açıklamasında bulundu.

İfade özgürlüğüne açık bir saldırı

Prof. Dr. Sedat Laçiner de kitap basan yerlerin hedef alınmasını ifade özgürlüğüne dönük ihlaller olarak değerlendirerek, “Tuhaf bir durumla karşı karşıyayız. Kitap basan bir yerin nasıl bir suçu olabilir ki? Her şeyi ortada, basıyor, satıyor. Zaten şu an hapishanede 34 gazeteci olduğu söyleniyor. Bunlar Türkiye'nin demokrasi karnesini aşağı doğru çeken uygulamalar. İfade özgürlüğüne açık bir saldırı var.” dedi.

2000 yılında yayın hayatına başlayan Ufuk Yayınları, bu süre zarfında 150'yi aşkın kitabı okuyucusuyla buluşturdu.

Mülkiyet hakkı ortadan kalktı

Ufuk'ta üç kitabı yayımlanan gazeteci yazar Mustafa Akyol da tepkisini şöyle dile getirdi: “Bu kesinlikle hukuksuz bir iş. Türkiye'de mülkiyet hakkı, mülkiyet güvenliği ortadan kalmış oluyor. Toplumda iktidara muhalif olan veya iktidarın diş bilediği hangi kesim varsa onun da şirketine, yayınevine, medya kuruluşuna iki gün sonra kayyım atanarak el konabilir. Bu hem mülkiyet hakkına hem de ifade özgürlüğüne saldırıdır. Biraz Cumhuriyet'in ilk dönemlerinde gayrimüslim vakıflara el konma sürecini hatırlatıyor bana. Bunların iade edilme talebi bugün hâlâ 90 yıldır konuşuluyor. Türkiye'de mevcut iktidarın bazı uygulamaları giderek Cumhuriyet'in ilk dönemlerini hatırlatmaya başladı. Bu da bu Cumhuriyet'in ilk dönemlerinden 90 yıl boyunca şikayet etmiş muhafazakarlar için aslında hazin bir son.”

24 Aralık 2015 Perşembe

İstanbul'un bilinmeyen ‘habitatları'

İstanbul Modern Fotoğraf Galerisi'nde dün açılan “Habitat” sergisi, Türkiye güncel fotoğraf alanının önde gelen 13 sanatçısının yaşam alanları üzerine farklı yaklaşımlarını bir araya getiriyor.

Kürşat Bayhan'ın beş yılda ortaya çıkan, Eminönü'ndeki bekar odalarını çektiği ‘Evden Uzakta' projesi, Kerem Ozan Bayraktar'ın “Klimalar” (2015) serisi, Barbaros Kayan'ın, kentsel dönüşüm alanlarından İstanbul'un Ayazma bölgesinde yaşayan 15 ailenin hikâyesine odaklandığı “Ayazma” fotoğrafları, gece şehirde yaşamaya çalışan insanları çeken Desislava Şenay Martinova, “Gecenin Varlıkları”, Ali Taptık'ın 2010'dan beri devam ettiği “Bir Bitki Örtüsüne Doğru” adlı projesi için çektiği kareler sergide görülebilir. Zeynep Beler, Görkem Ergün, Beril Gür, Çağlar Kanzık, Oğuz Karakütük, Gündüz Kayra, Neslihan Koyuncu, Serkan Taycan sergide yer alan diğer sanatçılar. Merih Akoğul, Orhan Cem Çetin, Murat Germen ve Sıtkı Kösemen'in danışmanlığında, küratörlüğünü Sena Çakırkaya'nın üstlendiği Habitat, 22 Mayıs 2016'da sona erecek.

22 Aralık 2015 Salı

Sokağa çıkamayan çocukların hikâyesini çekti

Dünya sinemasından çok sayıda bağımsız filmi bir araya getiren !f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali, bu yıl bir ilke imza attı. 18 Şubat'ta başlayacak festivale günler kala programda yer alan ‘Azad' adlı kısa film, geçtiğimiz perşembe günü internet üzerinden paylaşıldı. Gündemdeki sokağa çıkma yasaklarına bir çocuğun gözünden bakan ‘Azad' adlı kısa filmi üç günde 83 bin kişi izledi.

Harabeye dönen evler, öğretmensiz okullar ve kepenk kapatmış dükkânlar arasında ne kadar süreceği bilinmeyen bir bekleyiş devam ediyor. Çatışma seslerine her gün sokağa çıkma yasakları da ekleniyor. Giderek artan bu sıkıntılar farklı bir coğrafyada değil, Türkiye'nin doğu illerinde yaşanıyor. Yönetmen Yakup Tekintangaç'ın çektiği ‘Azad' adlı kısa film de bu sorunlara bir çocuğun gözüyle bakıyor. 18 Şubat'ta başlayacak 15. !f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali, bölgede yaşanan sokağa çıkma yasakları gündemdeyken programına aldığı Azad'ı geçtiğimiz hafta internetten yayınlama kararı aldı. Seçkisindeki filmi günler önce internetten paylaşan festival ekibi, böylece bir ilke imza attı. 16 dakikalık filmin yayını üç günde 83 bin izleyiciye ulaştı.

Annesiyle birlikte İstanbul'a göç etmek zorunda kalan Azad'ın hikâyesi sokağa çıkma yasaklarıyla eve hapsolan insanların yaşadıklarını anlamaya odaklanıyor. Annesi, her gün işe gittiği için kapıyı Azad'ın üzerine kilitler. Tek başına kalan Azad, dört duvar arasında zaman geçirmenin yollarını aramaya başlar. Senaryonun yaşanmış bir hikâyeyle ortaya çıktığını söyleyen Yakup Tekintangaç, “İstanbul'a göç eden bir arkadaşım vardı. Çalışmak zorunda olduğu için çocuğu evde yalnız kalıyordu. Çocuğunun çok sevdiği ve tek eğlencesi olan bir enstrümanı vardı. Ama onu da komşulardan dolayı çalamadığını söylemişti. Anlatılanlar bana çok dokundu. Bir çocuğun oyuncağı yerine koyduğu enstrümanını çalamaması ve o dört duvar arasına sıkışması nasıl bir duygu olabilir diye çok düşündüm.” diyor.

‘AZAD', BASKIYA KARŞI BİR UMUT

Çekim sürecinde yasakların gündemde olmadığını dile getiren yönetmen, filmi geçen yıl çekmiş: “Filmi çekerken, bugün yaşanan sokağa çıkma yasakları söz konusu değildi. Filme denk gelmesi bize konunun ne kadar evrensel olabileceğini gösteriyor. Her an başımıza gelebileceğini de görmüş olduk. Açıkçası ‘Azad' ismini özellikle seçtim çünkü Azad, özgürlük demek. Çevremizde bu kadar özgürlük sorunu varken isimle yaşadıklarımızı ironik bir metaforla anlatmak istedim. Nice Azad'ları kaybediyoruz bu memlekette. İnsanları fiziksel olarak kısıtlayabilirsiniz ancak zihinsel olarak kısıtlayamazsınız. Azad, ülke olarak yaşadığımız baskıya karşı bir umut.”

Yakup Tekintangaç, filmi yaparken Kürtçe bilen bir çocuk bulmakta zorlandığını söylüyor. En son, arkadaşının yeğenine bakmak için bir gün Esenyurt'a gider. Sokakta etrafını çocuklar sarınca onları deneme çekimine almaya karar verir. Sonrasını yönetmenden dinliyoruz: “O sırada uzaktan Fenerbahçe forması giymiş bir çocuk geldi. Kameranın önüne geçti ve birden şarkı söyleyip halay çekmeye başladı. Filmde müzik çok önemliydi. Onu seçtim ve Azad'la hiç prova almadım. Öğretmen olmamın verdiği bir avantaj da vardı. Seti onun için oyuna çevirdim.”

Araba parasını filme yatırdı

Daha önce ‘Qapsûl' ve ‘Polistan' adlı iki kısa film çeken 1980 doğumlu Yakup Tekintangaç, aslında kimya öğretmeni. Yaz tatillerinde film çeken yönetmen, sinemaya İstanbul'da devam etmek için Van'dan tayinini istediğini dile getiriyor. Tekintangaç, Azad'ı öğretmen maaşıyla çekmiş. Genç yönetmen, çekim sürecini şöyle anlatıyor: “Projeyi tamamladıktan sonra Kültür Bakanlığı'ndan destek aldım. O yaz bir buçuk ayım mekân bakmakla geçti. Bir gün Kasımpaşa'da satılığa çıkarılmış boş bir ev buldum. Sahibini ikna ettim ve birkaç aylığına evi kiraladım. Bakanlıktan aldığım destekle ancak ekipmanları ayarlayabilmiştim. Ev bomboştu ve içini eşyalarla döşemek için para gerekiyordu. Ben de araba almak için biriktirdiğim parayı kullandım.”

19 Aralık 2015 Cumartesi

Bosnalı kız Soykırımı unutturmamak için İstanbul'da

20 yıl önce, Avrupa'nın göbeğinde yaşanan soykırımı unutmamak ve hatırlatmak zorundayız. ‘Bosnalı Kız' bunun için İstanbul'da. Bosna Savaşı'nda lise öğrencisi olan Šejla Kamerić'in, video, fotoğraf, yerleştirme ve heykel sergisi “Bim Bam Bom Çarpınca Kalp”, sanatçının savaşa dair çarpıcı deneyimlerine ve anılarına dayanıyor.

“Dişsiz?.. Bıyıklı?.. Leş Gibi Kokuyo?..” Üç şıklı bu soruya cevap arayan kişi, Hollandalı bir asker. Ucube gibi tarif edilen acaba kim olabilir? Bosna Savaşı'nda (1992-1995), Birleşmiş Milletler Koruma Gücü'nün görevlendirdiği asker, Srebrenitsa'daki kışlanın duvarına bu üç soruyu yazıyor, hemen arkasından da cevaplıyor: “Bosnalı Kız!”. Oysa oraya, BM tarafından zulüm altındaki halkı korumak için gönderilmişti. Evet, kızların hali bir savaş gerçeğiydi. Fakat daha gerçek olan bu metnin yüzünüze çarpması. Tıpkı duvara toslar gibi. Soğuk bir duşa maruz kalır gibi. Tecavüze uğrayanları, çoluk çocuk, kadın-erkek demeden öldürülüp toplu mezarlara gömülenleri, keskin nişancılara hedef olanları daha söylemedik bile. 1995'in Temmuz'unda Srebrenitsa'da çoğu erkek ve oğlan çocuğu olmak üzere 8 binden fazla kişi öldürülmüştü.

Savaş sırasında lise öğrencisi olan Bosnalı sanatçı Šejla Kameric, kendi portresi üzerine yerleştirdiği orijinal grafitinden oluşan ‘Bosnalı Kız' eseri, sanatçının en bilinen çalışmalarından biri. Eser, 2003'te Saraybosna sokaklarında, 2007'de Berlin'de, bu yıl içinde Srebrenitsa'da sergilendi. 28 Şubat 2016'ya kadar ise sanatçının diğer işleriyle birlikte Beyoğlu'ndaki Arter'de görülebilecek.

90'lı yılların sonundan itibaren kamusal alanlar için eser üreten Kameri'in, savaşa dair anlatacakları çok, deneyimleri çarpıcı. Arter'in dört katına yayılan küratörlüğünü Başak Doğa Temür'ün yaptğı sergi, bilgi, belge ve acıyı tercüme etmeye çalışan işlerle dolu. Özellikle üç çalışmayı izlemeli: ‘Bir şeyden her şeyi öğren', ‘Kırmızısız Geçen 1395 Gün' ve Geriye Kalanlar…

SABUNLAŞAN CESETLER

Kameric, Londra'da gerçekleştirilen “Adli Tıp: Suçun Anatomisi” (2015) isimli sergi için ürettiği “Ab uno disce omnes” (Bir şeyden her şeyi öğren) videosunu iki senede hazırlıyor. Morglara, DNA laboratuvarlarına, toplu mezarlıklara, infaz bölgelerine gidiyor. Uluslararası Kayıplar Komisyonu ile işbirliği yapıyor. 88 saat kayıt ve 32 bin görüntüden sonra oluşturulan videoda, savaştan fotoğraflar, haberler, hukuki ve askeri belgeler, adli tıp raporları, tanıklıklar, kayıpların listeleri var. Sanatçının Tuzla ve Sejkovaca'daki morglarda çektiği görüntüler kan dondurucu. Kimlik tespiti için bekleyen, yerlere serilmiş yüzlerce insan kalıntısı… Peki bu cesetler nasıl bu halde kalabilmiş? 434 insanın gömüldüğü Tomasica'da toplu mezardan çıkarılan bedenler, toprağın yapısı nedeniyle sabunlaşıyor, yani derileri ve dokuları tamamen yok olmuyor. Tecavüz kampına götürülen Kalinovikli kız kardeşler, 13 yaşında öldürülen çocuk ve Focalı Sırp'tan gelen isimsiz mektup da videodaki hikâyeler arasında. Mektup şöyle başlıyor: “Bay Masovi size bu mektubu 1992 yılında 80 Müslüman'ın Foa'daki KP Dom'dan (merkez hapishane) alınıp Piljak yakınlarındaki bir çukura atıldığını bildirmek için yazıyorum.”

Bu çalışmanın bir de web ayağı var. Herkesin kendi belgelerini yükleyebildiği, http://abunodisceomnes.wellcomecollection.org adlı site, hükümetlerin ellerindeki belgeleri yayınlamaları için bir baskı oluşturmuş ve toplu mezarların yerleri ile kayıp listelerinin yayınlanmasını sağlamış. Kameric'e göre savaşın üç tarafı (Sıplar, Boşnaklar, Hırvatlar) hâlâ hikâyeyi kendi bakış açısına göre anlatıyor. Kamerić, tarafsız ve bağımsız bir video yapmaya çalışıyor.

KESKİN NİŞANCI YOLU

Başrolünde Maribel Verdu'nun oynadığı, “Kırmızısız Geçen 1395 Gün”, bir saat sürüyor. Saraybosna, savaş sırasında 1.395 gün kuşatma altında kaldı. Ve bu süre boyunca yüksek binalara ve çevredeki yamaçlara konuşlanan keskin nişancılar, çocuklar dahil 10 bin kişiyi öldürdü. Verdu filmde, Keskin Nişancı Yolu olarak bilinen rotada yürüyor. Sokaklarda nişancılardan kaçarak karşıdan karşıya geçmeye çalışan ama bu deneyimi gerçek hayatta yaşamamış tek kişi o. Diğer yaşlı teyzeler ve amcalar, o anın canlı tanıkları. Kameric'in babası da o yolda öldürülenlerden biri. 2011'de çekilen filmde, Saraybosna Filarmoni Orkestrası da yer alıyor. Çünkü onlar da keskin nişancılara rağmen Saraybosna Milli Kütüphanesi'nde konser vermeyi başarmış ve dünyanın gözünü Bosna'ya çevirmişlerdi.

Sanatçının 2006'da yaptığı yerleştirmesi Geriye Kalanlar'a (Remains) ise savaşta tecavüze uğradıktan sonra kendini asan Ferida Osmanovic'in fotoğrafı kaynaklık ediyor. Bir ağaç dalında canına kıyan kırmızı hırkalı, beyaz etekli Ferida…

Rüya Evi, Haziran Her Yerde Haziran, 30 Sene Sonra, Uyursam İkiye Katlanacak, Savaş Başladığında Havuz Başında Takılıyorduk, Burada, Amerikan Rüyası, Care 1, 2 & 3, Kırılgan Ümit Hissi, Temel İhtiyaçlar, Kayıp, Gündüzdüşleri, Kameric'in savaşa odaklandığı diğer işleri... Çok uzak değil 20 yıl önce, yanı başımızda yaşanan soykırımı unutmamak ve hatırlatmak zorundayız. ‘Bosnalı Kız' bunun için İstanbul'da. (www.arter.org.tr)

BABA EVİNDEN GERİYE KALAN...

Bu iki küçük kızın fotoğrafı, sanatçının 2007'de yaptığı What Do I Know (Ben Ne Anlarım Ki) dört kanallı bir video yerleştirmesinden. Eser, sanatçının yazdığı “Ben Aşktan Ne Anlarım Ki” başlıklı kısa bir hikâyeye dayanıyor. Filmin esin kaynağı ve çekim yeri, sanatçının baba evi. Prömiyerini 2007'de Venedik Film Festivali'nde yapan film, 2008'de de Adana Altın Koza Film Festivali'nde en iyi kurmaca film ödülü almıştı.

Best Frend Forever

Bir şeyden her şeyi öğren

Geriye kalanlar

Kırmızı Halı

Kırmızısız Geçen 1395 gün

Rüya evi

17 Aralık 2015 Perşembe

15 yılda kitaplar kalınlaştı

İngiltere'de yapılan bir araştırmaya göre yazarlar artık uzun romanlar yazıyor. Ödüller, çok satan kitaplar, gazete ve dergilerin kitap listelerinden yola çıkılarak geçtiğimiz hafta yayımlanan araştırma, kitapların sayfa sayısının arttığını ortaya koyuyor. 1999'da yayımlanan kitapların ortalama uzunluğu 320 sayfa iken bu rakam 2014'te 400 sayfaya çıktı.

Edebiyat tarihi, Savaş ve Barış (1.400 sayfa), Anna Karenina (800), Karamazov Kardeşler (1.000) ve Kayıp Zamanın İzinde (7 cilt ile toplam 4.000 sayfa) gibi oldukça uzun romanların yanı sıra Venedik'te Ölüm (109), Yaşlı Adam ve Deniz (136), Hayvan Çiftliği (160) ve Katip Bartleby (63) gibi çok da uzun olmayan kitaplara sahip. Bu eserlerin ortak noktası ise klasik olmaları. Bir kitabın niteliğini sayfa sayısı elbette belirlemez ve edebiyatın rakamlarla arasının iyi olduğunu söyleyemeyiz. Fakat günümüz yazarlarının kitaplarının gitgide kalınlaştığı bir gerçek.

Ödüller, çok satan kitaplar, gazete ve dergilerin kitap listelerinden yola çıkılarak geçtiğimiz hafta yayımlanan araştırma, kitapların sayfa sayısının arttığını ortaya koyuyor. Araştırmacı James Finlayson'ın online e-kitap ve dergi platformu Flipsnack için hazırladığı çalışmaya göre, 1999'da yayımlanan kitapların ortalama uzunluğu 320 sayfa iken bu rakam 2014'te 400 sayfaya yükselmiş. Kitapların uzunluğu 15 yıl öncesine oranla yüzde 25'lik bir artış göstermiş. Kitapların gittikçe kalınlaşmasını, yayıncılık endüstrisinin dijitale kaymasına bağlayan Finlayson, kitabı satın alma sürecinde, online satış sitelerine daha çok yönelen okurun, kitabın sayfa sayısıyla ilgilenmediğini belirtiyor. Kitapçıdan alışveriş eden okurun ise eline aldığı eserin sayfa sayısına bakarak bir yargıda bulunduğunu aktarıyor.

Guardian gazetesinden Richard Lea ise 1969'dan beri verilen saygın edebiyat ödülü Man Booker'a layık görülen kitapların kalın olduğuna dikkat çekiyor. İlk beş yılda ödül alan kitapların kalınlığı ortalama 300 iken, son beş yılda bu rakam 520'ye ulaşmış. Ödülün bu yılki sahibi Jamaikalı Marlon James'in A Brief History of Seven Killings adlı romanı ise 700 sayfa.

KISA OLANIN CAZİBESİ

Kalın kitaplar pek çok ülkede yayıncıları tereddütte bırakır, ve yazar adayları bu yüzden reddedilebilir. Kimi yayıncılar da yazarlarını uzun yazmak konusunda teşvik edebiliyor. Günümüzde bazı yazarların kurmacadaki ustalıkları, okuru sayfa sayısına bakmaksızın eline aldığı kitabı bitirmeye sevk ediyor. Bu tür yazarlar, okurun bu eğiliminin farkındadır. Bu yüzden okur ve yazar arasında kitabı sonuna kadar okumaya dair gizli bir anlaşma vardır.

Kimi yayıncılar ve yazarlar ise okurun beklentilerini dikkate alır. Haruki Murakami'nin 2009'da Japonya'da yayımlanan üçlemesi 1Q84, Türkçede 2012'de tek cilt halinde, 1.022 sayfa olarak basıldı. Yazar, ülkesinde kitaplarını daha çok tren yolculuğu yapanların okuduğunun farkındadır. Taşımada kolaylık olması için, kalın romanlarını iki veya üç cilt halinde yayımlıyor. Murakami'nin şu tespiti de kayda değerdir: “Uzun roman yazmak, hayatta kalma eğitimi gibidir. Fiziksel güç, sanatsal duyarlılık kadar gereklidir.”

İnternet çağında gittikçe kısalan metinler ve okurun bu yöndeki talebi, kısa ve yüzeysele duyulan cazibe olarak yorumlanabilir. Bu dijital çağda, kitaplar sayfa uzunluklarından çok ‘megabayt'lar ve yüzdelik dilimlerle ifade ediliyor. Fakat, kalın kitaplara karşı hâlâ bir önyargı var. Goodreads gibi sitelerde kitabın uzunluğuna göre kurulan kitap kulüpleri dikkat çekiyor. Kitaba ödediği paranın karşılığını almak isteyenler ise okurdan öte, tüketici kimliğini öne çıkararak, kalın kitaplara yönelebiliyor.

BİR KİTAP NE ZAMAN BİTER?

Edebiyatta, her dönemin kendine göre eğilimleri var. Pek çok yazar buna kulak vererek edebi üretimini gerçekleştirebilir. Ernest Hemingway, incecik kitabı Yaşlı Adam ve Deniz'in bin sayfadan daha uzun olabileceğini söyler ve kendisini bundan alıkoyan bir sınırdan bahseder: “Edebiyatta o zamana kadar yazılıp takdir görmüş eserlerin koyduğu sınırlar içindesiniz.”

Peki yazar bir eserini ne zaman bitirmesi gerektiğine nasıl karar verir? “İnsan yazdığı romanın kendi bütünlüğünün noktalandığı ana kadar onu bitirmekle yükümlü.” diyen Selim İleri, şöyle devam ediyor: “Has edebiyat, öz edebiyat açısından bakarsak, bir romanın uzunluğu, kısalığı mutlak suretle onun kendi iç yapısı, mimarisi ile ilintilidir ve o çerçeve içerisinde değerlendirilmelidir.” Eserine ne zaman bitirmesi gerektiğini tarif etmekte zorlandığını söyleyen Ayfer Tunç ise, “Bir his oluşuyor, metin daha fazla sözcük kaldırmaz oluyor, sanki bir cümle daha eklense kıvamı kaçacak. O zaman bitmesi gerekiyor.” diyor.

15 Aralık 2015 Salı

Çizgi romanın yeniden keşfi

Çizgi romanların satışları dünyada ve Türkiye'de giderek artıyor. Geçtiğimiz yıl Amerika ve Kanada'da 935 milyon dolarlık çizgi roman satıldı. Man Booker ödüllü yazar Margaret Atwood, önümüzdeki yıl bir çizgi roman yayımlayacağını duyurdu. Klasik kitapları çizgi roman olarak okura sunan yayıncılar ise raflarda bu türe daha çok yer açılmasını sağladı.

Avrupa ve Amerika'da kütüphanelerin ve kitabevlerinin en hızlı büyüyen bölümü çizgi roman rafları. Eleştirmenlerin bir dönem, tür olarak tanımlamada mesafeli durduğu bu kitaplar, edebi ve sanatsal değer açısından kabul edilmeye başlandı. Türkiye'de de hatırı sayılır bir okur kitlesi olan çizgi romanların satış getirisi 2014'te Amerika ve Kanada'da 935 milyon dolara ulaştı. 2013'e göre bu pazarda yüzde 7'lik bir artış söz konusu. İngiltere'de ise geçtiğimiz yıla oranla satış rakamı iki katına çıktı. Yayıncıların yeniden keşfettiği çizgi roman pazarı, klasik ve güncel yazarların eserlerinin yayımlanmasıyla daha da büyüyor. Dünya edebiyatının önemli isimlerinden Man Booker ödüllü Kanadalı yazar Margaret Atwood ise önümüzdeki yıl bir çizgi roman yayınlayacağını duyurdu.

OKUR KİTLESİ GENİŞLEDİ

Uzun bir tarihi olsa da çizgi romanlar 1930 ve 1960'lı yıllarda oldukça popüler hale gelir. 1970'lerde akademik dünyanın ilgisini çekerek, bu türden kitapların nasıl adlandırılması ve hangi rafa konulması gerektiği konusunda büyük bir tartışma başlar. Yüksek sanat olarak başladığı yolculuğunda çizgi roman, popüler kültürün bir aracı haline gelir. Bir sanat formu olarak değerlendirilmeye başlayan çizgi romanların son yıllardaki bu yükselişini ise metin ve çizgi kalitesinin artması ve okura sunduğu çeşitlilik ile açıklamak mümkün. Marcel Proust'un Kayıp Zamanın İzinde adlı serisi; Paul Auster'ın Cam Kent'i; Paulo Coelho'nun Simyacı'sı, Oscar Wilde'in Dorian Grey'in Portresi; Jane Austen'in Gurur ve Önyargı'sı; Ray Bradbury'nin Fahrenheit 451'i; Dostoyevski'nin Suç ve Ceza'sı ve Franz Kafka'nın Dava'sı okurların ilgi gösterdiği eserler arasında.

Geçtiğimiz aylarda dünyanın en büyük kitapçılarından Barnes&Noble, çizgi roman raflarını artırdığını duyurmuş ve bunu, türe ilgi gösteren okurların çokluğuna bağlamıştı. 2012'de iki çizgi roman İngiltere'de verilen Costa Edebiyat Ödülü'ne aday gösterilmişti. 2014'te öykü ve çizgi roman türlerinde yayın dünyasını biraz da şaşırtan bir yükseliş oldu. Ortaya çıkan tablo kurmaca edebiyatı biraz geride bırakırken, kitapçılar da iyi edebiyat dediğimiz eserlerin yanı sıra çizgi romanlardan medet ummaya başladı. Büyük yayıncıların da bu alanda üretim yapmasıyla günden güne artan yeni üretimler ve yayıncılık anlayışı çizgi roman piyasasını hareketlendirdi. Özellikle kadın okuyucuları hedef alan yayıncılar, yeni yayıncılık teknolojilerini de kullanarak bu kitleye hitap edecek çizgi romanlar piyasaya sürdü. Galaksinin Koruyucuları (2014), Herkül (2014), Ninja Kaplumbağalar (2014), Karınca Adam (2015), Yenilmezler: Ultron Çağı (2015), Fantastik Dörtlü (2015) ve Kingsman Gizli Servis (2015) gibi çizgi romanların sinemaya aktarılması da bu türe olan ilgiye bir işaret niteliğinde.

UNUTULMAYACAK BİR KAHRAMAN

Pek çok günümüz yazarının yolu bu çizgi romanlarla bir şekilde kesişmiştir. Nobel Edebiyat Ödülü'nü bir gün alacağına birçok kimsenin inandığı İspanyol yazar Javier Marías'ın çocukluğunu çizgi romanlar okuyarak geçirdiği ve hatta bunlardan etkilenerek kısa hikayeler yazdığı bilinir. Margaret Atwood'un Angel Catbird adlı yarı kuş yarı kedi bir süper kahramanı anlattığı çizgi roman kitabını yayımlayacağını duyurması da güncel yazarların bu türe olan merakını gösteriyor. Kitabın kimlik soruna gönderme yaptığını dile getiren Atwood, hikayenin sıcak, samimi ve mizah dolu olmasının yanı sıra hareketli olduğunu belirtiyor. Kapağı yayınlanan üç serilik kitabın ilki 2016'da okurla buluşacak. Atwood'un Tufan Zamanı, Başka Dünyalar ve Ağacın En Tepesinde gibi Türkçede yayımlanmış kitapları var.

Türkiye'de NTV ve Everest gibi yayınevleri klasik ve güncel kitapların çizgi romanlarını geçtiğimiz yıllarda büyük bir heyecanla yayımlarken, şimdilerde bu heyecan biraz durulmuş gibi. Fakat Avrupa'nın pek çok ülkesinde edebi çizgi romanlar okullarda öğrencilere edebiyatı ve okumayı sevdirmek için bir araç olarak kullanılıyor. Çünkü resimle kelimelerin birleştiği ve okura hikâyeyi hemen yanı başında canlandıran çizgi romanların sunduğu deneyim oldukça renkli ve hareketli bir dünya vaat ediyor. Çocukluğu ve gençliği çizgi romanlarla geçen okurların yeniden yükselen bu kitaplara kayıtsız kalması zor gibi görünüyor.