29 Eylül 2015 Salı

Aspendos'a mutfak mermeri döşediler

Gün geçmiyor ki restorasyon hatalarına bir yenisi eklenmesin. Son olay, Antalya Aspendos Antik Tiyatrosu'nda yaşandı. Tarihî; tiyatronun basamakları orijinal koyu gri taş yerine beyaz mermer kullanılarak restore edildi. Ortaya çıkan görüntüye tepkiler var.

Antalya'nın Serik ilçesinde iki tepe üzerinde milattan sonra 2. yüzyılda Marcus Aurelius döneminde inşa edilen Aspendos Antik Tiyatrosu, geçen hafta sona eren Uluslararası Aspendos Opera ve Bale Festivali öncesinde restorasyon için 7-8 ay kapalı tutuldu. Restorasyonu Antalya Rölöve ve Anıtlar Müdürlüğü tarafından gerçekleştirilen tiyatronun oturakları ve basamaklarının aslına uygun restore edilmemesi tepkilere neden oldu.

Aspendos'taki restorasyonu gördüğünde çok üzüldüğünü belirten Antalya Kent Konseyi Turizm Çalışma Grubu Başkanı Recep Yavuz, son zamanlarda ülkemizde restorasyon faciaları yaşandığını söyledi. Bunların birkaçının, Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın müdahalesiyle tekrar elden geçirildiğini belirten Recep Yavuz şöyle dedi: “Hakikaten dönemi yansıtmayan, biraz karışık, anlamsız restorasyonlarla karşı karşıyayız. Restorasyon kendi dönemini yansıtan ve o eserin korunmasına sağlayan bir çalışma olmalı. O dönemi yansıtan derken, üstü fanuslarla kaplanmış bir İshakpaşa Sarayı, sanki sera görüntüsü veriyor. Veya geçtiğimiz günlerde gündeme gelen Şile Kalesi'nin restorasyonu var. Kaş'ta bir tiyatronun içine dökülen betonlar... Bunların hepsi o eserin değerini zedeliyor. Tabii ki bunlara müdahil olunuyor, birtakım düzeltmeler oluyor ama Aspendos'ta yaşadığımız da çok üzücü.”

Aspendos'taki oturak yerleri ve merdivenlerin mutfak mermeri tarzında kaplandığını ifade eden Yavuz, sözlerini şöyle sürdürdü: “Aspendos'un taşının rengi koyu ve açık gri. Tabii ki bunu bilim adamları ve işinin ehli kişiler daha iyi bilecektir ama bir izleyici, turizmci ve kokartlı bir rehber olarak şunu söyleyebilirim; girdiğiniz anda restore edilen yerin göze çarpmaması gerekir. Zaten restorasyonda amaç budur. Siz oraya gittiğinizde zaten direkt o bembeyaz mermerleri görüyorsunuz ki çok can sıkıcı. O basamaklar yokken tiyatronun görünümü çok daha iyiydi.” Aspendos'un UNESCO Dünya Miras Listesi'ne aday ve dünyanın en önemli kültürel eserlerinden biri olduğuna dikkat çeken Recep Yavuz, restorasyonlarda çok daha itinalı olunması gerektiğini sözlerine ekledi.

Aspendos'a turlar düzenleyen rehber Alper Erpolat da, tarihi mekânı gezdirmek için getirdikleri turistlerden de bu yönde eleştiriler aldıklarını belirtti. Orijinaline yakın bir renk bulunabileceğini ama neden bunun tercih edildiğini bilmediğini belirten Erpolat, “İlk tepkiler renkler çok bozuk ve fotoğraflarda çirkin bir görüntü yaratıyor, şeklinde oluyor.” dedi.

Aspendos Antik Tiyatrosu, UNESCO Dünya Miras Listesi'ne aday ve dünyanın en önemli kültürel eserlerinden biri.

Aspendos ilk değil, restorasyon kurbanı çok

Yıllardır ihmal edilen tarihi eserlerin, iyi niyetlerle yola çıkılarak restore edilmesi elbette önemliydi, fakat bir kısmının sonuçları beklendiği gibi olmadı. Restore edilmese daha iyiydi, dedirtecek kadar hatalar yapıldı. Sivas'ta, Selçuklu sultanlarından I. izzettin Keykavus'un kabrinin bulunduğu türbe, Ankara Hamamarkası'ndaki 400 yıllık tarihî; Zeynel Abidin Camii, Sivas'taki Gök Medrese ve Kale Camii, Van depremi sonrasında restore edilen kısmı yıkılan Hüsrev Paşa Camii, Ağrı İshak Paşa Sarayı'nın cephelerdeki ve çatıdaki uygulama hataları... Liste uzayıp gidiyor.

Kasımda dünya liderlerini ağırlayacak

15-16 Kasım'da gerçekleştirilecek ve Obama, Merkel, Putin gibi dünya liderlerinin katılmasının beklendiği G-20 Liderler Zirvesi'ne bu yıl Türkiye ev sahipliği yapacak. Serik'e bağlı Belek Turizm Bölgesi'nde düzenlenecek zirve kapsamında Aspendos Antik Tiyatrosu da bulunuyor. İki gün sürecek zirvede, Belek'e 6 kilometre uzaklıktaki antik tiyatroya bir gezi düzenlenecek ve akşam da konser verilecek.

26 Eylül 2015 Cumartesi

Restore edilen tarihî cami 10 yıl geçmeden çöktü

2005'te restore edilen Ankara Hamamarkası'ndaki 400 yıllık tarihî; Zeynel Abidin Camii'nin duvarı çöktü. Restorasyon hatalarını, oluşan çatlakları daha önce iki kez duyurduk, fakat kimse ilgilenmedi. Yıkımın nedeni, kalitesiz malzeme ve ‘az zamanda çok iş yaptık' mantığıyla yapılan özensiz ve hızlı çalışma...

Ankara'nın eski yerleşim yerlerinden Altındağ Hamamarkası semtindeki tarihi Zeynel Abidin Camii, 2005 yılında restore edildi. Fakat su gideri yapılmadığı için yağmur ve kar suları caminin temeline aktı. Restorasyonun üzerinden 7 yıl bile geçmeden camide çatlaklar oluştu. Zaman'ın iki kez gündeme getirdiği çatlaklara önlem alınmayınca tarihi caminin bir duvarı geçtiğimiz haftalarda tamamen yıkıldı. Artık namaz kılınmayan cami önlem alınmazsa yok olma tehlikesiyle karşı karşıya.

17. yüzyılda yapıldığı bilinen Zeynel Abidin Camii ve Türbesi, Altındağ Sakarya Mahallesi Cevizaltı Sokak'ta bulunuyor. 2005 yılında Ankara Büyükşehir Belediyesi ile Vakıflar Genel Müdürlüğü arasında yapılan protokolle caminin aslına uygun restore edilmesi kararlaştırıldı. Zeynel Abidin Camii'nin restorasyon işi, özel bir şirkete verildi. Dört ay süren çalışmanın ardından cami ve türbenin açılışı, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek'in eşi Nevin Gökçek, dönemin Büyükşehir Belediyesi Meclis Başkanı Seyfi Saltoğlu ve dönemin Vakıflar Genel Müdür Yardımcısı Ahmet Tanyolaç'ın katılımıyla gerçekleştirildi. Mihrap dışında bütün bölümleri restore edilen caminin iç ve dış duvarları, çamur sıva ile sıvandı.

Tanyolaç, açılışta yaptığı konuşmada restorasyonun aslına uygun yapıldığını, caminin artık koruma altına alındığını ve bundan sonra herhangi bir sorunla karşılaşılmayacağını belirtti. Ancak camiyi restore eden firmanın hem kalitesiz malzeme kullanması hem de özensiz çalışması sonucu caminin duvarlarında çatlaklar oluştu. Su giderleri yapılmadığı için kar ve yağmur suları caminin temeline aktı. Ahşap ve kerpiçten yapılan caminin duvarları ve temeli bu suya dayanamadı. Caminin her tarafında büyük çatlaklar, kırılmalar oluştu. Zaman'ın gündeme getirdiği çatlaklara önlem alınmadı. Bunun sonucunda tarihi caminin kuzey duvarı geçtiğimiz haftalarda tamamen çöktü.

Mahalle sakinleri, restorasyon firmasının açılıştan bir süre sonra ortadan kaybolduğunu belirterek, şunları kaydetti: “Firmanın işin ehli olmadığı ortaya çıktı. Vakıflar Bölge Müdürlüğü'ne başvurduk, restorasyonu yapan firmayla ilgili bilgi alamadık. Camide de firmaya dair herhangi bir belge bulunmuyor. Firmanın restore ettiği diğer iki cami geçtiğimiz yıl yeniden bakıma alındı. Zeynel Abidin Camii göz göre göre yıkıldı.”

24 Eylül 2015 Perşembe

Ebru teknesiyle geçen bir ömür

Ebru sanatının büyük üstadı Mustafa Düzgünman, vefatının 25'inci yılında özel bir sergiyle anılıyor. Sefaköy Kültür ve Sanat Merkezi Sergi Salonu'nda açılan “Tekne Başında Geçen Bir Ömür” adlı retrospektif sergi, aynı zamanda ebru sanatının bugünlere nasıl geldiğine dair bir arşiv niteliğinde.

Adına ister geleneksel, ister gelenekli, isterse İslam sanatları deyin, ebru, hat, minyatür, kat'ı, cilt gibi kadim sanatların bugün bazı mecralarda esamesi bile okunmaz. Kimse görmez, görmek istemez, sergi salonlarında yer açmaz, kültür-sanat sayfalarında, dergilerinde bile yer vermez. Elbette bu tavır o sanatların değerini düşürmüyor. Bilen biliyor, anlayan anlıyor, hak ettiği değeri teslim ediyor. O isimlerden biri de yıllarca Yapı Kredi Bankası ve Akbank'ın sanat danışmanlığını yapan Vedat Nedim Tör idi. Tör, büyük ebru üstadı olarak tarihe adını yazdıran Mustafa Düzgünman'ın, henüz yolun başında bir sanatçıyken Yapı Kredi Bankası Kazım Taşkent Galerisi'nde bir ebru sergisi açmasına, ebruyu Türkiye'ye ve dünyaya tanıtan 15 dakikalık kısa bir film çekilmesine vesile olmuştu. Olayın nasıl geliştiğini Düzgünman, Zeki Kuşoğlu'nun 1986'da kaleme aldığı anılarında şöyle anlatıyor:

“1967'ye kadar ebrucu olarak pek tanınmıyordum. O tarihte Galatasaray Yapı Kredi Bankası Kâzım Taşkent Galerisi'nde bir ebrû sergisi açtım. Bu sergi bankada şef olan arkadaşım Süha Tuna'nın teşvikiyle olmuştu. O zaman bankanın sanat müşaviri olan Vedat Nedim Tör özel alâka gösterip bir İtalyan film şirketine yüz bin lira verip on beş dakikalık bir ebrû filmi çektirdi. O dönemin sinemalarında, filmlerden önce kültür hizmeti olarak iki sene müddetince gösterildi... Sergi büyük rağbet görüyordu. Çünkü bâkir bir sahaydı ve ilk defa gösteriliyordu. Böylece efkâr-ı umumiye ebrûnun ne olduğunu anlamaya başlamıştı. Çocuklarına ve işyerlerine ebrû ismini koymaya başlamıştı insanlar. Arkasından Amerikan Kültür Merkezi'nde bir sergi daha açtım. Ardı geldi. Amerika'dan, İngiltere'den, Almanya'dan, Fransa'dan, Hollanda'dan gelen meraklılar yaptığım ebrûlara büyük ilgi gösterip, alıp memleketlerine götürüyorlardı.”

‘Gazete kâğıtlarına bile ebru yapardı'

Ebrunun bugünlere gelmesine vesile olan Mustafa Düzgünman, ölümünün 25. yılında (12 Eylül 1990) Küçükçekmece Belediyesi Sefaköy Kültür ve Sanat Merkezi Sergi Salonu'nda (SKSM) açılan “Tekne Başında Geçen Bir Ömür” retrospektif sergisiyle anılıyor. Erkan Doğanay'ın küratörlüğünde hazırlanan sergide, Düzgünman'ın ebru, cilt, musiki ve fotoğraf gibi alanlarda yapmış olduğu çalışmalarından örneklerle birlikte özel eşyaları sergileniyor.

Üsküdar'da doğan Düzgünman, sadece ebru değil, devrin cilt sanatkârı ve dini musikisi icracısıydı. Babasının Üsküdar'daki aktar dükkânında çalıştığı sıralarda Hünkâr müezzin başı Hafız Muhittin Tarık Bey ve Üsküdar Çarşamba Rufaî; Tekkesi şeyhi Hayrullah Tacettin Efendi'den ders almış, besteler yapmış ve pek çok dini besteyi kayda geçirmişti. İlerleyen yaşlarında Medresetül Hattatin'de (Hattatlar Medresesi) yetişmiş Necmeddin Okyay'ın öğrencisi olmuştu. 1940'lı yıllarda yani II. Dünya Savaşı devam ederken ebruya başlayan sanatçı, kâğıt bulamadıkları için gazete kâğıtlarına ebru yaptığını hatıralarında anlatıyor. Çiçekli ebruda hocasını açtığı yolda yürümüş, hem kendini hem de ebru sanatını geliştirmişit. Bugün ebru denilince anılan isimleri de o yetiştirdi. Niyazi Sayın, Alparslan Babaoğlu, Fuat Başar, Sadreddin Özçimi bu sanatçılardan birkaçı. Ama buna rağmen “Bana sorarlarsa, ben hâlâ Necmeddin Hoca'mın çırağıyım,” demeyi tercih etmişti...

Besteleri icra edilecek

“Tekne Başında Geçen Bir Ömür” sergisine paralel bir panel ve konser düzenlenecek. 3 Ekim'de SKSM Konferans Salonu'nda gerçekleştirilecek panele Mustafa Düzgünman'dan hem musiki hem de ebru dersleri alan günümüzün en önemli neyzenlerinden Niyazi Sayın, Uğur Derman, Alparslan Babaoğlu, Sabri Mandıracı, Fatih Çıtak katılacak. Panelden sonra saat 16.30 ise udi Agah Terzi yönetiminde Düzgünman'ın bestelerinin icra edileceği “Mustafa Düzgünman Besteleri” konseri verilecek.

22 Eylül 2015 Salı

Kayıp zamanın izinde bir ressam

Tabloları saklı bir hazine gibi ortalarda görünmeyen Fransız izlenimci ressam Gustave Caillebotte'un eserleri, özel koleksiyonlardan ve müzelerden bir bir çıkmaya başladı. Washington Ulusal Sanat Müzesi'nde açılan Ressamın Gözü adlı sergi, son yirmi yılda Amerika'da açılan en büyük Gustave Caillebotte retrospektifi. 19. yüzyıl Paris'inin burjuvazisinden sıradan insanlarına uzanan sergi, Marcel Proust'un eşsiz romanı Kayıp Zamanın İzinde'nin görsel bir hali...

Marcel Proust, 19. yüzyıl Paris'inin gerçek bir panoramasını sunduğu “Kayıp Zamanın İzinde” adlı romanında “Gerçek cennetler, unuttuklarımızdır.” der. Fransız izlenimci ressam Gustave Caillebotte (1848–1894), Paul Cézanne, Edgar Degas, Claude Monet ve Pierre Auguste-Renoir gibi izlenimcilerin aksine biraz gölgede kalmış, ‘unuttuklarımız'dan. Tabloları saklı bir hazine gibi olan sanatçının eserleri, koleksiyonlardan bir bir çıkmaya başladı.

Washington Ulusal Sanat Müzesi'nde açılan Ressamın Gözü, son yirmi yılda Amerika'da açılan en büyük Gustave Caillebotte sergisi. Sanatçının birçok eseri özel koleksiyonlarda yer alıyor, bu yüzden müzelerde onun eserlerini görmenin zorluğu, sergiyi özel kılıyor. Sanatçının 1875-1885 yılları arasındaki gerçekçi tablolarının yer aldığı sergi, Proust'un Kayıp Zamanın İzinde'sinin tablolara işlenmiş görsel bir hali... Sergide, ressamın fotoğrafçılık sanatına olan merakının izleri rahatça görülebiliyor.

Hukuk eğitimi alan Caillebotte, daha sonra ressamlığa yönelir. Kendi dönemindeki izlenimciler tarafından biraz burun kıvrılan ve eleştiriler alan sanatçı, Edgar Degas ve Auguste Renoir gibi ustaların tablolarını beğenip onu teşvik etmesiyle sergilere katılır. Varlıklı bir aileden gelen Caillebotte, hayatını resim yaparak geçirir. Pek çok empresyonist ressamın eserini satın alır ve onları destekler. Bu yönüyle önemli bir koleksiyoner olarak tarihe geçer. Genç yaşta hayata veda ettiğinde, geride büyük bir koleksiyon bırakır.

PARİS'İN BULUŞTURDUĞU ZITLIKLAR

Caillebotte'un 19. yüzyıl Paris'inin merkezde olduğu tabloları, burjuvaya ait izlenimler, şehir hayatı, günlük yaşam ve modernliğe adım atan kentin buluşturduğu zıtlıklara karşı incelikli bakışı işliyor. Kâğıt oynayan, kitap okuyan ve piyano çalan burjuvaziyi resmeden sanatçının sadece bu sınıfa değil işçilere, boyacılara, satıcılara da yer vermesi, onu diğer izlenimcilerden farklı kılıyor. Caillebotte'un da katıldığı bir sergiyi ziyaret eden Emile Zola, “Caillebotte, sergidekilerin en göze çarpanı.” demişti.

Sanatçının altmışa yakın eserinin yer aldığı sergi, içerisi, dışarısı, doğadan manzaralar, portreler gibi tematik bölümlere ayrılmış. Paris Caddesi, Yağmurlu Bir Gün adlı tablosu, serginin en can alıcı eseri olarak dikkatleri çekerken, önünde biriken kalabalığın tabloya hayranlık dolu bakışlarını ıskalamak imkânsız. Bu ünlü eserinde, modern Paris'i resmeden sanatçı, kendi dönemi için öncü bir bakış açısı geliştirerek fotoğrafa yakın bir resim dili kullanmış. Caillebotte'un diğer eserlerinde de bu yakınlığı görmek mümkün. Resme dikkatli bakıldığında farklı sınıflardan insanların hayatlarının uzun bir caddede kesiştiği açıkça ortada. Resim, Charles Baudelaire'in sık sık işlediği kalabalıkla yıkanmak imgesine yakın duruyor. Şairin “Hiç değil, o aptalca gururlarını bir an olsun kırmak için, şu dünyanın mutlularına bazen, onların mutluluklarından daha yüksek, daha büyük ve daha ince mutluluklar olduğunu öğretmek gerek.” sözleri de sergi boyunca bir ses olarak size eşlik ediyor.

Balkondan Paris'i izleyen adam resmi de değişen şehre tepeden bakan ve gözlemleyen bir ruh halini gösterirken, böbürlenen bir ruh halini kenara bırakan ressamın gözlerinden dünyaya bir bakış atıyor. Tablolarında pek çok sınıftan insana yer veren ressam, bu tutumuyla eleştirilir. Washington Ulusal Sanat Müzesi'nin, gölgede kalmış bir ressamın usta işi eserlerini yeniden gündeme getirdiği sergi, 4 Ekim'e kadar açık.

19 Eylül 2015 Cumartesi

‘Karagöz'ün dili tutuldu!

İktidarın baskın eli, Karagöz'e kadar ulaştı. Ankaralı Karagöz sanatçıları, politik baskıdan ve belediyelerle yaptıkları anlaşmaların iptal edilmesinden korktukları için gösterilerinde ‘hicivli' metinler yerine ‘eğlenceli' olanları tercih ediyor.

Karagöz oynatan usta ve genç sanatçılar da iktidar baskısından nasibini almaya başladı. Adının açıklanmasını istemeyen Ankaralı iki sanatçı, politik baskılardan ve belediyelerle yaptıkları anlaşmaların iptal edilmesinden endişe ettikleri için gösterilerinde hiciv yerine suya sabuna dokunmayan oyunları tercih ettiklerini söylüyor.

Belediyelerin düzenlediği şenlik ve festivallerle Ramazan etkinliklerinde Karagöz oynatan sanatçılardan biri, “Gerçek Karagöz metinleri okuyamıyoruz. Karagöz normalde yanlış olan her şeyi, herkesi eleştirir. Biz bunu yapamayız. Bakanlıktan her yıl 6 bin TL destek alıyoruz. Oyunlarımızda iktidarın eksik ve yanlışlarını eleştirsek desteğimizi keserler. Belediyeler anlaşmalarımızı iptal eder. Bizi piyasadan silerler.” dedi. Adının açıklanmasını istemeyen ikinci sanatçı ise karşı karşıya kaldıkları durumu şöyle özetliyor: “Eski metinlere güncel espriler katarak okuyoruz. Sivri haldeki konuşmaları yumuşatıyoruz. Karagöz, geçmişte sarayda, kahvede ve sokakta oynatılmış. Biz şu an saraydakini oynatıyoruz. Gerçek Karagöz'ü yapmaya kalksak, bizi yaşatmazlar.”

Karagöz sanatçıları, merhum Turgut Özal, Erdal İnönü ve Süleyman Demirel gibi siyasetçilerin mizaha gösterdikleri anlayışlı tavrı bugünkü siyasilerden görememekten yakınıyor. Özel tiyatrolara verilen, kostüm ücretlerine bile yetmeyen ödeneklerinin kesilme endişesi ise gözlerini korkutuyor.

HİCİVLİ METİNLERİ DEĞİŞTİRİYORLAR

Karagöz ve kuklacıların yaşadığı bu sorunu ve dile getirdikleri iddiaları Milletlerarası Kukla ve Gölge Oyunu Birliği (UNIMA) Türkiye Milli Merkezi Başkanı Vural Arısoy'a sorduk. Arısoy, sanatçıların sesinin kısıldığını doğruluyor. Belediyelerin, farklı siyasi görüşteki Karagöz ve kukla sanatçılarına sahne vermediğini ifade eden Arısoy, “Özel tiyatrolara verilen devlet desteğine birçok tiyatro başvurdu. Birinin sosyal medyadan paylaştıkları, iktidarın hoşuna gitmezse bakanlık desteği kesebiliyor. Gerçek Karagözcüler iş yapmakta zorlanıyor. Dün akşam bir usta beni aradı. Eşini hastaneye yatırmış, beş parasız kalmış.” diyor. Ehliyetsiz kişilerin Karagöz gösterisi adı altında Karagöz'ü yozlaştırdığını da belirten Arısoy, ekliyor: “Belediyenin siyasi çizgisine veya oyunun sergilendiği ortama göre Karagöz'ün normlarıyla oynama pahasına metinler değiştiriliyor. Ayrıca Karagöz sanatçılarının tamamı profesyonel sanatçılar olduğu halde amatör tiyatrolar kapsamında muamele görürler. 4 bin ile 8 bin TL arasında devletten destek alıyorlar. Bu parayla Karagözcüler tasvir yapmak için deri bile alamaz. Karagöz, muhafazakâr bir hükümetin muhafaza edemediği sanat dalı oldu.”

Karagöz gözden düştü, katledildi!

Metin Özlen (UNESCO'nun 2010'da Yaşayan İnsan Hazinesi seçtiği Karagöz ustası): “Osmanlı'da oynatılan Karagöz oyunlarının tamamında bir mesaj var. Kimi oyunlarda tasavvuf var, kimi oyunlar halka hitap ediyor. Kimi romantik oyunlar sadece hanımlar için oynatılmış, kimi pedagojik oyunlar çocuklar için oynatılmış. Bunlar zamanla kaybolmuş. Eski Karagöz metinlerinin değiştirilmemesi, bozulmaması lazım. Günümüze uygun olsun istiyorsanız ve kendinize güveniyorsanız hicivli yeni bir metin yazın… Maalesef korku var. Ben Allah'tan başka kimseden korkmam, doğruları konuşurum. Karagöz oynatmaya ara verdim. Neden? Çünkü, ben Karagöz oyununun kısıtlanmasına karşıyım. ‘Öyle demeyelim, böyle demeyelim' derseniz, kuşa çevirirseniz, bu Karagöz olmaz. Onun için bugün Karagöz gözden düştü, katledildi.”

17 Eylül 2015 Perşembe

Mağdurların yasını tutan sanatçı

Türkiyeli sanatseverlerin 2003'teki 8. İstanbul Bienali'nde, Karaköy Perşembe Pazarı'nda iki bina arasındaki boşluğu 1600 ahşap sandalye ile doldurduğu eseriyle tanıdığı Kolombiyalı heykeltıraş Doris Salcedo'nun, 1980'lerden günümüze çeşitli işlerinin yer aldığı retrospektif sergisi Guggenheim New York'ta sergileniyor. Sömürgecilik, ırkçılık ve sosyal adaletsizlik konularına işaret eden sanatçının eserlerinin, mülteci sorununun çokça konuşulduğu bu günlerde söyleyecek çok sözü var.

İç savaş nedeniyle yaşadığı topraklardan ayrılmak zorunda kalan yüz binlerce mültecinin en büyük hayali, şu günlerde bir Avrupa ülkesine ulaşabilmek. Daha iyi bir yaşam hayaliyle yola düşen mülteciler, bir taraftan kapılarını mültecilere açmayan ülkelerin duyarsızlığına öte taraftan, onları saatlerce tren vagonlarına kilitleyen zihniyete maruz kalıyor. Bu zorlu yolculuğu binbir çileyle bitirenleri ise mülteci kimliğinin üzerlerine kondurduğu tepeden bakışı kırmak bekliyor, zira arada büyük sınırlar ve önyargılar var.

Politik işleriyle ünlü Kolombiyalı heykeltıraş Doris Salcedo, bu mülteci olma halini ve sınırları 2008'de Londra'daki Tate Modern'deki 167 metre boyundaki çatlakla dile getirdiğinde büyük yankı uyandırmış ve bu yer yer derinleşen çatlak, ülkeler arasındaki sınırların tehlikelerine dair önemli bir çıkış olarak hafızalara kazınmıştı.

POLİTİK SANATIN ŞİİRSEL DİLİ

Türkiyeli sanatseverlerin 2003'teki 8. İstanbul Bienali'nde, Karaköy Perşembe Pazarı'nda iki bina arasındaki boşluğu 1600 ahşap sandalye ile doldurduğu eseriyle tanıdığı Salcedo'nun 1980'lerden günümüze çeşitli işlerinin yer aldığı retrospektif sergisi ise Guggenheim New York'ta sergileniyor. Sömürgecilik, ırkçılık ve sosyal adaletsizlik konularına işaret eden sanatçının eserleri, mülteci sorununun çokça konuşulduğu bu günlerde kuşkusuz muhataplarına çok şey söylüyor.

Salcedo, 1958'de Kolombiya'nın politik şiddet ile kıvrandığı zamanlarda dünyaya gelir. Uyuşturucu kartelleri ile hükümet güçleri arasında kalan yüz binlerce sivilin öldüğü bu kanlı dönemlerin gölgesinde sanat eğitimi alan sanatçının 1980'lerde yolu New York'a düşer ve burada işler üretir. Sanatıyla, ülkesindeki bu kötücül hallerinin kaydını tutan ve buralara pek çok göndermede bulunan Salcedo'nun sandalyelerde, dolaplarda ve masalarda kısaca eşyada bulduğu bu ses ya da çığlık, kendi geçmişinden izler taşıyor. Senelerdir Kolombiya'da işkence, adam kaçırma, tecavüz ve cinayet gibi sarsıcı hikâyeleri toplayarak kendi eserlerinde bu insanların bir nevi yasını tutuyor.

Salcedo'nun Guggenheim New York'taki sergide çimentolarla kaplanmış sandalyeleri, insan saçlarıyla kaplanmış masaları büyük ilgi görürken, sanatçı eserleriyle acıya ve travmaya dikkat çekiyor. Galerideki demir çubuklara geçirilmiş beyaz gömlekler, bunu sarsıcı bir şekilde başarıyor. 1988'de askerler tarafından desteklenen suikastçıların kaçırdığı ve daha sonra öldürülen tarım işçilerine gönderme yapan eser, bu acılı hikâyeyi yeniden kurguluyor. Çimentoyla kaplanmış mobilyalar ise tarihin bu ağır yüküyle yüzleşmeye çağırıyor izleyeni. Salcedo'nun bu politik eserleri empati kurmaya açık bir dile dönüşürken, sanatsevere beraberince götüreceği değerli bir deneyim sunuyor.

GÜL YAPRAKLARIYLA OLUŞTURULAN DUYARLIK

Salcedo'nun, ölüm ile hayat arasındaki bağa göndermede bulunduğu ve gül yapraklarını bir dantel gibi birbirine bağlayarak örtü gibi yere serdiği A Flor de Piel (çiçek gibi cilt) adlı eseri ise üzerinde uzun uzun düşünülmeyi hak ediyor. Sanatçının, kaçırıldıktan sonra işkenceyle öldürülen Kolombiyalı bir hemşirenin sarsıcı hikâyesinden esinlenerek yaptığı eser, müzenin üst katında o hemşirenin ardından geç kalınmış bir cenaze merasimi, bir ağıt gibi karşılıyor ziyaretçileri. Salcedo'nun bir deri görüntüsü veren bu eserine uygun gördüğü isim de önemli, zira “a flor de piel” İspanyolcada, duyarlılık, hüzün ve hemen dikkat çeken duygu anlamına geliyor. Salcedo, gül yaprakları kullanmanın epey zorlu ve maceralı bir uğraş olduğunu dile getirirken, böyle güçlü ve kederli bir hikâye için bu çiçeği tercih ettiğini anlatıyor. Sanatçının bu şiirsel dili güçlü bir anlatım sunarken, öte taraftan sanatın, tarihin o acılı ve ağır yüklerine karşı nasıl etkili bir ses olabileceğinin açık ifadesi oluyor. Salcedo'nun Guggenheim New York'ta retrospektifi 12 Ekim'e ziyaretçilerini insanlığın acılarıyla yüzleştirmeye devam edecek.

15 Eylül 2015 Salı

Festival ‘Koza'sına çekildi

Artan terör olayları ve üst üste gelen şehit haberlerinin ardından oluşan toplumsal hassasiyet gerekçe gösterilerek açılış ve kapanış törenleri ile film gösterimleri iptal edilen Uluslararası Altın Koza Film Festivali, dün sessiz sedasız başladı. Ümit Ünal başkanlığındaki jüri üyeleri, seyircinin alınmadığı gösterimlerde yarışma filmlerini izlemeye başladı. Jüri, yaptığı değerlendirme sonunda, ödül alan filmleri yazılı olarak duyuracak.

Bu yıl 22'ncisi düzenlenen Uluslararası Altın Koza Film Festivali, sessiz sedasız başladı. 14–20 Eylül tarihleri arasında gerçekleşecek festivalde açılış ve kapanış törenleri artan terör olayları ve şehit haberlerinin ardından iptal edilmişti. Halk gösterimleri iptal edilen etkinlikte sadece kısa ve uzun metrajlı filmlerin gösterimleri yapılacak. Jüri üyeleri filmleri izledikten sonra ödül alan filmler yazılı olarak duyurulacak. Başkanlığını Ümit Ünal'ın yaptığı; Deniz Akçay Katıksız, Ali Düşenkalkar, Gökhan Atılmış, Selen Uçer, Rahman Altın ve Mehmet Demirhan'dan oluşan jüri dün, Real Alışveriş Merkezi'ndeki Adana Cinemaximum sinemalarında yarışma filmlerini izlemeye başladı.

Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Hüseyin Sözlü, festival programındaki değişiklikle ilgili yaptığı açıklamada, ‘son günlerde hem şiddetini artıran hem de hedef kitlesini genişleten bölücü terör olaylarının Türk milleti üzerindeki etkisinin Dağlıca baskını ve Iğdır'daki saldırı sonrası tahammülü mümkün olmayan, önlenemez bir boyuta taşındığına' dikkat çekti. Sözlü, ‘böylesi bir infial ve yas ortamında “festival konser ve törenlerini” yapmanın söz konusu olamayacağını' belirtti.

Hazırlıklarına heyecanla başladıkları 22'nci Uluslararası Altın Koza Film Festivali için de sinemanın, toplumu hapsedildiği karanlıktan çıkaracak bir ışık huzmesi işlevi göreceği, sanat çevrelerinin bir nevi vizyon atölyesi olarak değerlendirebileceği dolu bir program öngördüklerini dile getiren Sözlü, “Ancak, son olarak Dağlıca ve Iğdır'da uğradığımız kalleş saldırı ve aldığımız yürek dağlayıcı şehit haberleri, Adana ile bütünleşen Uluslararası Altın Koza Film Festivali için duyduğumuz coşku ve heyecandan geriye tarifsiz bir burukluk bıraktı. Bu koşullarda festivalin geleneksel açılış ve kapanış törenlerini, konser ve diğer faaliyetleri iptal etmeye karar verdik. Bu yıl Uluslararası Altın Koza Film Festivali sadece sinema boyutuyla dar kapsamlı olarak tören ve konserlere yer verilmeksizin devam edecektir.” dedi.

22. Uluslararası Altın Koza Film Festivali kapsamında gerçekleştirilecek Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması'nda 15 film jüri önüne çıkıyor. Jüri dünden itibaren yarışmaya başvuran 58 eserden finale kalan 15 filmi izleyerek değerlendirmeye başladı.

Altın Koza yarışma filmleri

Abluka – Emin Alper

Anayurdu – Senem Tüzen

Çalsın Sazlar – Nesli Çölgeçen

Dolanma – Tunç Davut

Eksik – Barış Atay

Gece – Erden Kıral

Kar Korsanları – Faruk Hacıhafızoğlu

Kasap Havası – Çiğdem Sezgin

Misafir – Mehmet Eryılmaz

Nefesim Kesilene Kadar – Emine Emel Balcı

Saklı – Selim Evci

Sarmaşık – Tolga Karaçelik

Toz Bezi – Ahu Öztürk

Yarım – Çağıl Nurhak Aydoğdu Kılıç

Yemekteydik ve Karar Verdim – Görkem Yeltan