30 Haziran 2015 Salı

Hilmi Yavuz, Ali Çolak'a konuştu: Yaz, şiirsel bir aydınlanmadır

Hilmi Yavuz, her yıl temmuz başında yazılarına iki ay ara verip İstanbul'a veda ediyor. Muallim Naci'den iktibasla, ‘dehrin ihtilafatıyla uğraşmayı bırakıp, onu mirsad-ı ibretten temaşa etmek' için Ege'nin maviliklerine atıyor kendini. Uzun yıllardır yazları Bodrum'da, Yahşi Yalısı'nda geçiriyor. Şaire göre ‘yaz' tıpkı hava, su, ateş ve toprak gibi hayatın ve sanatın ana unsurlarından biri. ‘Ben şiiri bir yaz gününden öğrendim!' diyen Hilmi Yavuz'a ‘yaz'a yüklediği anlamı, Yahşi'de geçen günlerini, yaz ve yazmak arasındaki ilişkiyi sorduk.

Mutadınız olduğu üzere yine 1 Temmuz itibarıyla İstanbul'u terk ediyorsunuz. Yönünüzü Bodrum'a, Yahşi Yalısı'na doğru döndüğünüzde neler hissediyorsunuz, çocuklar gibi şen mi oluyorsunuz?

Hatırlıyorsundur. Bir şiirimde, ‘Ben hep dönüşlere bakardım' diyordum. Benim için ‘gittiğim yer'ler yoktur, ‘döndüğüm yer'ler vardır daima. ‘Yahşi'ye gidiyorum!' değil, ‘Yahşi'ye dönüyorum'dur. ‘Gitmek', bende hep kopmaları, ayrılıkları ve ayrıldıklarıma bir daha dönememe olasılığının hüznünü çağrıştırır;- ‘dönüşler'se bir yeniden-kavuşma'nın bahtiyarlığını! ‘Yahşi'ye dönüyorum, işte!';- evet, çocuklar gibi şen…

Bu kaçıncı yaz olacak aynı mekânda ve neden hep aynı yer? Konfor mu, alışkanlık mı, korkular mı? Aynı mekân, aynı insanlar ve hatta aynı rüzgârlar… Bıkmıyor musunuz yeknesaklıktan?

Yahşi'yi 1981 yazında keşfettim ve ilk görüşte aşk: ‘Dünyada olmak istediğim yer!' dedim. O ve ondan sonraki yazlarda, sanırım 2000'lere kadar, Yahşi, kumsalları çöl laleleriyle donanmış, sessiz ve tenha, Elitis'i biraz değiştirerek söylersem, ‘mandalina ağaçlarının arasından esen rüzgâr'ın, sahildeki mısır tarlalarının, küçük ve dermeçatma motellerin [‘Alaaddin Motel'i, Moralı Motel'i nasıl unuturum!] bir aradalığı ile yaz'ın ta kendisiydi benim için.

Ben, her şey ‘hep aynı' [‘semper eadem'] olsun isterim. Başkaları yeknesaklığı can sıkıcı, hatta tahammülfersâ bile bulabilir;- ben öyle değilim! Yeknesaklık [monoton hayat, tekdüzelik, her neyse!], Tanpınar'ın Haşim için söylediği gibi ‘hayatı kasten daraltmak' demektir. Seviyorum, hayatı kasten daraltmayı! Algıyı ne kadar daraltırsanız, imgelemi o kadar genişletirsiniz, diye düşünmüşümdür.

İmgelemi genişletmek demişken, aslında tatile değil de yaz'lara gidiyormuşsunuz gibi geliyor bana. Ve yaz, sadece bir mevsim değil sizde, şiirinizin yapıcısı… “Ben şiiri bir yaz gününden öğrendim” diye bir dizeniz vardı… Nedir yaz'ı bunca önemli kılan?

Sen de söylüyorsun ya, ‘ben şiiri bir yaz gününden öğrendim!' Nasıl mı öğrendim? Dünyayı ve eşyayı en berrak, saydam, en yalın haliyle yazlar gösterir bana. Yaz, şiirsel bir aydınlanmadır. Yazın ansiklopedisinden okursunuz karabiber yapraklarının kokusunu! Yazlar, o kokularda, portakalın sesinde okunur;- dolunaya sadece yazları dokunursunuz! Yaz, beş duyunun beşiyle de algılanır. Budur!

Yaz'a bunca bağlılığın bir ‘mesele'si olmalı. Geçmişte yaşanmamış yazların tutkuyla, biraz da hınçla geri alınmak istenmesi mi acaba?

Yaşanmamış yazlar! O kadar çok ki! Yine bir dizemi anayım: ‘Bahçem, atık yazlarla dolu!' Bahçem, belleğimdi elbet. Yaşanmamış olanlar, ‘atık' olanlardı. Tutku evet, ama hınç değil! Onları, deyiş yerindeyse, ‘geri-kazanma' çabası. Anılar da yazın yazılır çünkü; -ve, ‘Geçmiş Yaz Defterleri'ne özenle yerleştirilir…

Yazlara ilk ne zaman uyandınız, nasıl çarpıldınız da bir ana unsur oldu yaz sizde; hava, su, ateş ve toprak gibi…

Evet, çok doğru... Yaz, benim için anasır-ı erbaa'yı, ‘anasır-ı hamse'ye dönüştürür: Beşinci unsur! Bunu hayatımın orta yaşlılık döneminde fark ettim ve Bodrum'da, Yahşi Yalısı'nda! Yaz'ın yoğun ve göz kamaştırıcı bir aydınlık olduğunu, orada keşfettim ve aydınlık tıpkı su gibi, hava gibi, toprak gibi, ateş gibiydi artık. Sana şaşırtıcı gelebilir, -Şebüsterî;'nin ‘Gülşen-i Râz'ını okumuştum ama ‘nurusiyah'ın da ne anlama geldiğini, ‘ilm'el yakî;n' değil, ‘ayn'elyakî;n' olduğunu, tıpkı şiir gibi, yazlardan öğrendim.

Yahşi Yalısı'nda akşamüzerleri balkonda geçen o okur-yazarlık zamanları için bir plan yapıyor musunuz, iş bırakıyor musunuz yaza? Yarım kalmış yazılar, tamamlanacak şiirler… Yoksa gelişine göre mi?

Genellikle büyük niyetlerle gidiyorum: Defterler, kitaplar, notlar! Tıpkı ‘eşref saati' gibi, benim için de ‘eşref yazları' vardır. Akşamüstleri, balkonda o iki ya da üç saat, inanılmaz bir verimliliği sağlamış olabiliyor. Bazen de hiçbir şey yapmadan, sadece müzik dinleyip kitap okumakla geçiyor o saatler…

‘Yaz' çift anlamlı, tevriyeli bir sözcük sizin için; hangi kitaplarınız, şiirleriniz yaz'da yazıldı?

İlk üç kitabım dışında, bütün kitaplarıma yaz aylarında başlandı ve büyük bir kısmı Yahşi'de yazıldı. Hep balkonda ve öğleden sonraları! ‘Moralı Motel'de, ‘Zeferya'da ve 1998'den bu yana da ‘Grand Levent Oteli'nde, 202 numaralı odada-onun balkonunda! Tevriye, bundan dolayı: ‘yaz: yaz'mak'…

Anılar özellikle sabahları mı yazılır, niye?

Bellek, bahçedir, demiştim ya- ondan! Bahçede sabahın sakin ve çiçeklerin ilk açılışları…

Bu yaz için planladığınız bir çalışma var mı? Eylülde nelerle döneceksiniz İstanbul'a?

Var elbette, ama bakalım! Hani derler ya, ‘neye niyet, neye kısmet!'

Yahya Kemal'in Ankara-İstanbul ilişkisini hatırlatarak sorayım… Bodrum'un, İstanbul'a dönüşünü seviyor musunuz?

Dedim ya, ben bütün ‘dönüşler'i severim, ama Yahşi'den İstanbul'a olan ‘dönüş' değil, ‘gidiş'tir benim için. İstanbul'a gidiş…

Hilmi Yavuz'un bir günü…

Bodrum'da Yahşi Yalısı'nda Hilmi Yavuz'un bir günü nasıl geçiyor, günleri, saatleri nasıl bölüyorsunuz? Neler var yaz'ın size sunduğu?

Çok sıradan geçiyor. Sabahları erken kalkıyor ve hızlı tempoyla 1 saat yürüyorum. Odamda kahvaltı ediyor [ki kahvaltı mönüsü hiç değişmez: Ceviz, fındık, 1 kaşık bal, kuru kayısı, altın çilek!], iki kupa su, ilaçlar ve 1 saat uyku! Saat 11.00 sularında denize, yüzmeye… Önceleri 20 dakika, sonra tedricen 40 dakikaya kadar! Sonra yine 1 saat uyku! Bitişikteki Vira Motel'de sabah kahvesi, bir şişe su ve gazeteler. Öğle yemeği, genellikle zeytinyağlılar, salata ve meyve ve bir şişe su! Sonra 1 saat uyku!

Akşam saat 17.00'den sonra iki ya da üç saat balkonda [güneş balkondan gitmiştir!] okur-yazarlık! Saat 20.00'ye doğru akşam yemeği! Sıklıkla balık! Sonra tekrar Vira'da kahve, dostlarla sohbet 24.00'te son haberleri izleme. İlaçlar ve uyku…

Çok sıradan, değil mi?

Benim makamım rast'tır

Geçmiş Yaz Defterleri'nin çoğu bölümünü Yahşi Yalısı'nda 6 numaralı odanın terasında, dağlara bakarak, Mozart (K 299) eşliğinde yazdınız. K 299'un sizdeki karşılığı nedir ve neler esinliyor? Handel, Moustaki, Kenny G. ve Vivaldi de var tabii. Başka neler dinlersiniz? Yıllar içinde bunlara neler eklendi?

1994 ve 1995 yazları benim karabasan yazlarımdı. Mozart'ın K 299'unu, Kenny G.'yi, Moustaki'nin ‘Le Méteque'i ile- onları, hiç durmamacasına, sürekli dinleyerek, sağalttım kendimi.

‘Eklentiler' deyince: Klasik Türk musıkisi deyince, benim makamım, Rast'tır. Bilenler bilir. Tatyos Efendi'nin ‘Bir gönlüme bir hâl-i perişanıma baktım' benim ‘olmazsa olmaz'larımdandır. İyi de söylerim bu şarkıyı. Şerif İçli'nin ‘Hasret dolu âhım'ı [ve bu şarkının son dizesini: ‘Her şey dile gelmiş, bana cânânımı söyler'] ve daha birçoklarını Lemi Atlı'yı, Udî; Nevres Bey'in Dede Efendi'nin ‘Yine bir gülnihâl'ine yazdığı ara-nağmeyi saymalıyım bu arada. Klasik musıkimiz benim için ancak sonbahar ve kış musikisidir- her nedense!

27 Haziran 2015 Cumartesi

162 yıl önce Ayasofya

1847'de Sultan Abdülmecid'in emriyle Ayasofya'yı restore eden İsviçreli mimar Fossati'nin, o yıllarda hazırladığı ve yine padişahın desteğiyle Londra'da bastırdığı “Aya Sofia Constantinople” adlı gravür kitabı 162 yıl sonra yeniden yayımlandı. Orijinal nüshası Osmanlı Arşivleri'nde bulunan eserde, cami olarak kullanılan Ayasofya'ya ait renkli çizimler yer alıyor.

Ayasofya Müzesi, İstan-bul'un fethinden sonra pek çok kez restore edildi ama en çok Abdülmecid Han döneminde yapılan restorasyon ile gündeme geldi. Padişah o devirdeki Avrupa devletleri ile olan siyasi münasebetleri de dikkate alarak 1847 yılında Rus Çarı'nın saray mimarı Gaspare Trajano Fossati'yi tamir işi ile görevlendirdi. İki yıl süren bu tamirat esnasında yaklaşık sekiz yüz işçi çalıştı. Bina neredeyse tamamen elden geçirildi. Kazasker Mustafa İzzet Efendi'nin yazdığı Lafzatullah, Peygamberimiz, Dört Halife ile Hasan ve Hüseyin efendilerimizin isimlerini tasvir eden levhalar asıldı. Camiye hünkâr mahfili, muvakkithane ilave edildiği gibi Fatih devrinde yapılan medrese de baştan sona yenilendi.

Fossati bu tamirat esnasında mozaiklerin üzerini açarak krokiler halinde çizdiği resimleri bir albüm halinde bastırmak istemiş, fakat bu isteğinde başarılı olamamıştı (O mozaiklerden, altı kanatlı melek figürünün yer aldığı Serafim, 2009'da ortaya çıkarılmıştı). Bunun üzerine Ayasofya'nın içini ve dışını gösteren 25 adet çizim hazırladı. Kapağını Sultan Abdülmecid Han'ın tuğrası ile süslediği albümü 1852'de Londra'da bastırdı. Bu albüm üç farklı türde 380 adet yayımlandı: El işçiliğiyle hazırlanan kutulu büyük boydan 80, ciltli olarak tasarlanmış orta boydan 100 ve sulu boya ile hazırlanmış küçük boydan 200 adet yapıldı.

Mimar Fossati'nin 25 Mart 1853 tarihinde Hariciye Nazırı Rıfat Paşa'ya yazdığı mektubundan anlaşıldığına göre bu albümlerin biri Padişah'ın zatına, diğeri devlete hediye edildi. Abdülmecid Han da bu çalışmayı takdir amacıyla Fossati'yi bir pırlanta yüzükle mükâfatlandırdı. Yine aynı mektuptan, saraya albümlerin el ile boyanmış olanlarından 10, büyük boy kâğıt üzerine basılmışlarından 10 olmak üzere 20 adet albüm verildiği anlaşılıyor. Ancak bu albümlerin 15 tanesi satın alındı ve Amerikan elçiliğinin talebi üzerine bir tanesi Washington'da bulunan Meclis-i Maarif Kütüphanesi'ne hediye edildi. Satın alınan diğer albümler ise Ragıp Paşa Kütüphanesi'ne muhafaza edildi. 30 Aralık 1892 tarihinde Sultan İkinci Abdülhamid'in emri ile bu kütüphanede bulunan Ayasofya albümlerinden, Yıldız Sarayı, Erkan-ı Harbiye, Bahriye Dairesi, Hendesehane-i Mülkiye ve diğer kütüphanelere birer adet olmak üzere dağıtıldı. İşte o dağıtılan eserlerden bir tanesi, Sarayburnu Kitaplığı tarafından 162 yıl sonra yeniden yayımlandı. Orijinali Başbakanlık Osmanlı Arşivleri'nde bulunan eserde, cami olarak kullanılan Ayasofya'ya ait renkli çizimler yer alıyor.

1836'da Petersburg'da ‘saray mimarı' unvanını alan Gaspare Fossati, 1831'de çıkan büyük Beyoğlu yangınında tamamen kül olan Rus Çarlığı'nın İstanbul'daki elçilik binasını yeniden inşa etmek için 1837'de İstanbul'a geldi. 1858'e kadar İstanbul'da kalan Fossati, kardeşi Giuseppe Fossati'nin de içinde bulunduğu yerli ve yabancı sanatçılardan oluşan geniş bir ekiple birçok yapı inşa etti ya da onardı. Bunlardan en önemlisi Ayasofya'ydı.

26 Haziran 2015 Cuma

Bu devirde oğluna bile güvenme! [VİZYONDAKİLER]

James Cameron'ın sinemaya kazandırdığı Terminatör serisinin beşincisi Terminatör: Yaradılış'ta seriyi toparlama çabası ağır basıyor. İyi ile kötünün sürekli yer değiştirdiği seride bu kez hiç beklenmedik bir karakter makinelerin tarafına geçiyor.

Önce Mad Max, ardından Jurassic Park, şimdi de Terminatör… 80'lerin ve 90'ların gişe filmlerini 21. yüzyıla taşıma telaşı vites yükselterek devam ediyor. Yıl sonunda Yıldız Savaşları da 2010'lara ışınlanacak. Şimdilik, yeni çağa ayak uydurmada Mad Max: Fury Road diğerlerinden birkaç adım önde; hem ‘çılgın' geçmişini doğru hamlelerle güncelledi hem de bugünün CGI destekli blockbusterlarını aşan bir aksiyon klasiği ortaya çıkardı. Jurassic World ise köklerine sadık kalarak, herhangi bir riske girmeden, aynı hikâyeyi bugünün nesline anlattı. Terminatör için durum biraz farklı…

Terminatör: Yaradılış / Terminator: Genisys, seriyi toparlama kaygısının kurbanı. Daha doğrusu, 2003 (Makinelerin Yükselişi) ve 2009'daki (Kurtuluş) ‘zamansız' devam filmlerinin seriyi götürdüğü rotadan geri döndürmek isterken çıkmaz sokağa giriyor. Bu çaresiz çırpınış, Yaradılış'a patinaj yaptırıyor.

Yıl 2029, insanoğlu ile makineler arasındaki savaşın son demleri… Direnişin lideri John Connor (Jason Clarke) makinelere komuta eden Skynet'in kalbine operasyon düzenler ama geç kalınır. John, 1984'e gidip annesi Sarah Connor'ı koruması için Kyle Reese'i (Jai Courtney) görevlendirir. Ancak Kyle 1984'e gittiğinde -bilinenin aksine- Sarah Connor'ı (Emilia Clarke) korunmaya muhtaç biri değil, bir savaşçı olarak bulur. Olaylar değişmiş ve zaman çizgisi kırılmıştır, Terminatör (Arnold Schwarzenegger) ile Sarah sıkı dost olmuştur. Üçlü, geleceği kurtarmak için makinelerin dünyayı ele geçirdiği 2017'ye gider ve Skynet'in merkez üssünü yok etmeye çalışır. Hesaba katmadıkları şey ise insanlığın kurtarıcısı olarak gördükleri John Connor'ın yaşadığı değişimdir…

İYİLER GEÇMİŞTEN, KÖTÜLER GELECEKTEN

Zamanda yolculuk, Terminatör serisinin motiflerinden biri. Yaradılış, 2029'da başlıyor, hikâyenin başladığı 1984'e gidiyor, bir ara 1997'ye uğrayacak gibi olsa da 2017'de karar kılıyor. Kısacası, zamanda yolculuğu bir oyuncağa çeviriyor. Bir saat boyunca serinin ilk iki filmine saygıda kusur etmeyen, hatta onları aynen tekrar eden Yaradılış, ikinci bölümdeki zaman atlamaları ve Skynet'e dair verdiği ikna edici olmaktan uzak infolarla bünyesindeki kafa karışıklığını perdeye yansıtıyor. Aksiyon, mizah, patlamalar derken serinin asıl meselesi arada kaynayıp gidiyor.

Bilim-kurgunun yanı sıra aksiyon sinemasının sınırlarını da genişleten James Cameron imzalı ilk iki Terminatör hâlâ ayrı bir yerde duruyor. Üzerine üç film çekildi ama hiçbiri Cameron'ın alt metinlerine ulaşamadığı gibi aksiyon ve görsellik yönüyle ikna edici bir yenilik de ortaya koyamadı. Her şeyden önce, dini-mitolojik motifler üzerine kurulan güçlü hikâye anlatımı ihmal ediliyor. Her ne kadar, İncil'in bir bölümünden adını alsa da Yaradılış filmi, insanlığın kurtuluşunun oğluna bağlı olduğunu öğrenen bekâr anne Sarah ile John arasındaki modern Meryem-İsa ilişkisine sırt çevirip yerine sağlam bir yapı kuramıyor. Diğer taraftan, insan-makine çatışması etrafındaki felsefi tartışmalardan kendini soyutlayarak sert bir eksen kaymasıyla kredisini tüketiyor. Hal böyle olunca görselliğe, daha doğrusu CGI efektlerine yüklenmekten ve aksiyon sahnelerine yaslanmaktan başka yol kalmıyor.

Terminatör serisinin alamet-i farikalarından biri de iyi ile kötünün sürekli yer değiştirmesi. Bir filmde iyi olan karakter, diğer filmde kötü olarak karşımıza çıkar. Taraf değiştirmenin odağında bu kez John Connor var. Ancak onunla kalsa iyi; tıpkı zaman yolculuğu gibi, serinin bu özelliğiyle de haddinden fazla oynuyor yönetmen Alan Taylor. İşin mizah boyutunda da ayar kaçmış. İlk iki filmdeki soğuk/ironik mizah anlayışını yeniden diriltme çabasında Yaradılış. Başlarda nostaljik bir tat veren bu tutum, senaryonun içine girdiği çıkışsızlık ve kafa karışıklığıyla birleşince parodiye dönüşüyor. Bazı sahneler, popüler filmleri ti'ye alan ünlü ZAZ üçlüsünün elinden çıkmış gibi.

Önümüzdeki Terminatör'lere bakacağız artık…

25 Haziran 2015 Perşembe

Caz festivali başlıyor

İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından düzenlenen 22. İstanbul Caz Festivali cumartesi günü başlıyor. Joan Baez, Jools Holland, Marcus Miller, Melody Gardot ve Tigran Hamasyan gibi folk, blues ve cazın dünyaca ünlü seslerinin sahneye çıkacağı festival, bu yıl Fenerbahçe Parkı'ndaki ‘Parklarda Caz' ve Kadıköy'deki ‘Gece Gezmesi' etkinlikleriyle Anadolu yakasına da taşınacak.

Nihayet şehrin caz zamanı geldi... İstanbul Kültür Sanat Vakfı'nın (İKSV) düzenlediği 22. İstanbul Caz Festivali, 27 Haziran Cumartesi akşamı 21.00'de Yeniköy'deki Avusturya Kültür Ofisi Bahçesi'nde gerçekleştirilecek açılış töreni ve konseriyle başlayacak. Festivalin bu yılki Yaşam Boyu Başarı Ödülü usta müzisyen, piyanist, aranjör ve besteci Emin Fındıkoğlu'na takdim edilecek. Ödül töreninin ardından Emin Fındıkoğlu, ilk kez seslendireceği bestelere de yer verdiği yeni projesi Emin Fındıkoğlu+12 konseri için sahneye çıkacak.

Cazın genç dehası Tigran Hamasyan, iki özel projesiyle festivale konuk oluyor. Geleneksel Ermeni müziğini yorumladığı “Luys i Luso” başlıklı ilk konseri 30 Haziran Salı akşamı 21.00'de Aya İrini Müzesi'nde gerçekleştirilecek. Usta piyaniste, Harutyun Topikyan yönetimindeki Erivan Devlet Oda Müziği Korosu eşlik edecek. Hamasyan'ın ikinci konseri, 1 Temmuz Çarşamba akşamı 19.00'da Cemal Reşit Rey Konser Salonu'nda olacak. Hamasyan'a basta Sam Minaie, davulda ise Arthur Hnatek eşlik edecek. Şubat ayında çıkardığı son albümü Mockroot ile cazın genç yıldızları arasındaki yerini sağlamlaştıran Hamasyan, konserde yeni albümünden parçalar seslendirecek.

JOAN BAEZ 11 YIL SONRA TEKRAR İSTANBUL'DA

68 kuşağının sembol müzisyenlerinden, efsanevi folk müzisyeni Joan Baez, 11 yıl aradan sonra festivalin konuğu olarak 1 Temmuz Çarşamba akşamı 21.30'da Cemil Topuzlu Açıkhava Sahnesi'nde hayranlarıyla buluşacak. Baez'in bu turnesinde Diamonds & Rust, Donna Donna, Queen of Hearts gibi kendi hitlerinin yanı sıra Suzanne (Leonard Cohen), House of The Rising Sun, Blowin' in the Wind (Bob Dylan), Imagine (John Lennon) gibi klasikleri de seslendirecek. Aktivist kimliğiyle de popüler müziğin en önemli seslerinden kabul edilen Joan Baez, en son 2004 yılında 11. İstanbul Caz Festivali'nin konuğu olarak yine aynı sahnede konser vermişti. 1969 yılında Woodstock'ın yıldız isimleri arasında yer alan ve kariyeri boyunca özgürlük ve insan hakları için yazılan şarkıların vazgeçilmez sesi olarak ölümsüzleşen Baez, 2007 yılında Grammy Müzik Ödülleri'nin Yaşam Boyu Başarı Ödülü'ne de layık görüldü. Baez son olarak Mayıs 2015'te Uluslararası Af Örgütü'nün Vicdan Elçisi Ödülü'nü aldı.

Etkileyici tekniği ve sahne performanslarıyla festival seyircisinin yakından tanıdığı Grammy ödüllü bas dehası Marcus Miller müzikal mirasın kaynağına döndüğü son projesi Afrodeezia ile 2 Temmuz Perşembe akşamı 21.00'de Cemil Topuzlu Açık Hava Sahnesi'nde olacak. Konserde, Miller dinleyenleri cazdan Latin müziğine, afro beat'ten reggae'ye uzanan bir yolculuğa çıkaracak. Sahnede Miller'a, usta perküsyon sanatçısı ve çok yönlü müzisyen Mino Cinelu'nun yanı sıra saksofonda Alex Han, gitarda Adam Agati, tuşlu çalgılarda Brett Williams ve davulda Louis Cato eşlik edecek. Daha önce birçok kez İstanbul Caz Festivali'nin konuğu olarak konser veren Marcus Miller, 30 yılı aşkın müzik kariyerinde çocukluk idolü Miles Davis'in yanı sıra Aretha Franklin, Roberta Flack ve David Sanborn gibi pek çok ünlü sanatçıyla çalışmalarda bulundu; Joe Sample, McCoy Tyner, Elton John, Bryan Ferry, Jay Z ve LL Cool J'in de dahil olduğu 400'ün üstünde albümde bas gitarıyla yer aldı. 15 Temmuz'da sona erecek festival ile ayrıntılı bilgi caz.iksv.org'da.

22 Haziran 2015 Pazartesi

Sanatta koalisyon çoktan kuruldu

Yaz gelince büyük şehirlerdeki galerilerin bir kısmı kapanır, bir kısmı da karma sergiler açar. Bu sene, siyasî; gündemden etkilenen bazı galeriler, ‘karma'ların adını değiştirip ‘koalisyon' yaptı. İlk sergi çarşamba günü başlıyor.

Yaz güzel bir mevsimdir ama kültür-sanat camiası için ölü geçer. Konserler dışında, tiyatro, sinema salonları ile sanat galerileri boşalır. Büyükşehirlerdeki sanat galerilerinin bir kısmı kapanır, Ege ve Akdeniz sahillerindeki şubelerine taşınırlar. Mine Sanat Galerisi, Nurol Sanat Galerisi, Evin Sanat Galerisi bu galerilerden bazılarıdır. Galerilerin diğer bir kısmı da ‘yaz karma'ları adı altında yeni sergiler açar. Gelenekselleşen sergiler bile vardır. Bu sene, siyasi gündemden etkilenen bazı galeriler, ‘karma'ların adını değiştirip ‘koalisyon' yaptı. Galata'daki D'art Sanat Galerisi, “Koalisyon” adlı seramik sergisini 24 Haziran'da açıyor. 16 Mayıs-6 Haziran tarihleri arasında düzenlenen İstanbul Seramik Sanat Günleri'ne katılan 200'den fazla sanatçının 41 eseri yaz boyunca galeride görülebilecek.

Yaz sergilerinin birkaç amacı olduğunu söyleyebiliriz. İlki, genelde galeriler, kendi özel koleksiyonlarıyla genç sanatçıların enerjisini birleştirip camiayı yeni isimlerle tanıştırmayı arzular. İkincisi, galeri boş durmasın fikridir. D'art Sanat Galerisi'nin sahibi Duygu Bağlan, “İstanbul'da yaz gelince galeriler kapanıyor, tatil yörelerinde açılıyor. Bizim galeri kapatmak gibi bir lüksümüz yok. Bu nedenle kendi aramızda da olsa koalisyon oluşması hoş oldu. Henüz siyasiler bir araya gelip bir hükümet kuramadılar ama biz sanatçı koalisyonunu çoktan kurduk.” diyor. İstanbul'da dört ayrı mekanda gerçekleştirilen ve 6 Haziran'da sona eren İstanbul Seramik Günleri'nde sergilenen eserlerden 41'nin ‘koalisyon'da bir araya getirilmesinin önemli bir nedeni var. Bağlan, sebebini şöyle açıklıyor: “Bizim en büyük hedefimiz seramiğin de satılacağını göstermekti. Seramik Günleri'nde bunu tahminimizin çok ötesinde yaşattık sanatçılara. Çok güzel satış oldu. Yüzde 60 yabancı, yüzde 40 yerli alıcımız vardı diyebilirim. Yabancılar başka bir ülkeden eser aldıklarında gümrük sorunu yaşıyorlar ama Türkiye'den bir-iki sanat eseri aldıklarında bir şey ödemiyorlar. Keşke bunun detayını öğrenip daha çok teşvik edebilsek. Seramik sanatını alıcıyla daha fazla buluşturabilmeyi amaçlamıştık, bunu başardık, galerimizde de aynı enerjiyle yaz boyunca devam edeceğiz.”

Diğer koalisyonlardan...

Tem Sanat Galerisi, yaz etkinliklerine 22 Eylül'e kadar Nişantaşı'ndaki iki katlı mekanında açacağı çağdaş ustalardan genç sanatçılara uzanan karma resim, heykel ve fotoğraf sergileriyle sürdürüyor. 15 Haziran'da açılan ilk sergide Adnan Varınca, Gökşin Sipahioğlu, Ömer Kaleşi, Alecos Fassianos (Yunanistan), Nevin İşlek, Güngör İblikçi, Yuri Kuper (Rusya), Hale Sontaş, Mehmet Güler, Zeki Fındıkoğlu, Hüseyin Ertunç, Abdulkadir Öztürk, Angelos Panayiotidis (Yunanistan), Fuat Acaroğlu, Gülden Artun, Nur Özalp, Talat Enlil, Devabil Kara ve Özlem Özkan'ın eserleri yer alıyor. (www.temartgallery.com)

Mine Sanat Galerisi, Bodrum Yalıkavak'taki şubesinde çağdaş sanatın önemli isimleri Halil Akdeniz, Bedri Baykam, Bubi ve Yusuf Taktak, ‘Dört Taraf' isimli sergiyle 25 Mayıs'tan bu yana ağırlıyor. (www.minesanat.com)

Kılınçarslan, Eğitim, Kültür ve Sanat Vakfı (KAV), bünyesinde bulunan KAV Sanat Galerisi ve KAV Genç Sanat, bu yıl üçüncüsü düzenlenen karma sergiler 10 Haziran'da açıldı. KAV Sanat Galerisi'nde Adnan Turani, Altan Çelem, Aydın Ayan, Bünyamin Balamir, Cihat Aral, Çiğdem Buçak Telli, Devrim Erbil, Emin Öztürk, Gülten İmamoğlu, Gürol Sözen, Hanefi Yeter, Reyhan Abacıoğlu, Saim Erken, Süleyman Saim Tekcan, Tansel Türkdoğan, Tunç Tanışık ve Utku Varlık gibi farklı kuşaklardan 20'ye yakın usta sanatçının eserleri görülebilir. (www.kavvakfi.org.tr)

20 Haziran 2015 Cumartesi

Sınırları kaldıran buluşma

Bu yıl 22. kez düzenlenen İstanbul Caz Festivali “Ustalarla Buluşmalar” serisinin çok özel bir konuğu var: İranlı söz yazarı ve şarkıcı Mahsa Vahdat. Sanatçı, Norveçli piyanist Tord Gustavsen ve vurmalı çalgılar ustası Fahrettin Yarkın ile birlikte 9 Temmuz Perşembe akşamı 19.30'da İstanbul Erkek Lisesi bahçesinde olacak. Konser öncesi Yarkın ve yeni albümü “Traces of an Old Vineyard” yayımlanan Vahdat ile bir araya geldik.

MAHSA VAHDAT: HAYATIMDA NE OLDUYSA MÜZİĞİME TAŞIDIM

Kardeşiniz Marjan Vahdat ile yaptığınız albümlerden sonra Amerikalı sanatçı Mighty Sam McClain'le bir araya geldiniz ve yaptığınız müzikte bir farklılık oldu. Bu değişimin sebebi ne?

Çünkü ben ve kardeşim ağlamaya, gülmeye, tartışmaya, kavga etmeye çocukken birlikte başladık. Daha sonra sahnede de birlikteydik, müziğe birlikte başladık. Ve bu yüzden de çok fazla bağımız var. Müziğimiz birlikte gelişti, birbirimize ilham verdik ve her anlamda birlikte büyüdük. Bazen insanlar hangimizin o, hangimizin ben olduğunu karıştırdıklarını söylüyor. Benzerliklerimiz yüzünden ‘bir' gibiyiz. Taşıdığımız kültür, gelenek, halk ve bölgesel müzik anlamında da aynıyız. Mighty Sam McClain'le yaptıklarımız ise daha çok iki medeniyet arasındaki aşk düetleri gibi. Daha önce hiç tanışmamıştık, stüdyoda bir araya geldik ve şarkı söylerken başka türden benzerlikler olduğunu keşfettik. Farklı kültürlerden olsak bile özlem, aşk, sevinç, keder şarkılarını söylemek, ortak noktalar bulmak mümkün oldu. Bazı yerlerde kesişip, bazı yerlerde kendi kültürüyle beslendi bu şarkılar. İnsan olarak zaten benzerliklerimiz var, müzikal olarak da bazı benzerliklerimiz oluştu. Ama kardeşimle olan başka bir hikâye tabii ki. Kalpten bağlıyız birbirimize.

Peki, kardeşinizle yeni bir albüm yapmayı planlıyor musunuz?

Evet, ama üç albüm yaptık, birlikte geçirdiğimiz uzun yıllarımızın ürünüydü. Şimdi daha çok solo albümlerimiz üstüne çalışıyoruz. Gelecekte yeniden birlikte bir şeyler yapacağımıza eminim.

Şarkılarınız aynı anda hem ümit hem de keder taşıyor. Bir söz yazarı olarak da dinleyicilerinize vermek istediğiniz ne?

Benim için önemli olan, dinleyicilerime göstermek istediğim şey, kendimim. Benim hayatımı, kaygılarımı, umutlarımı yansıtan bir müzik olmalı bu. Yani benim içimdeki benden ayrılamaz. Ve dinleyiciler de sözlerini anlamasalar bile bu duyguları, kederi ve umudu anlayabiliyorlarsa çok mutlu olurum. Yıllar içinde hayatımda ne olursa olsun bunu müziğime yansıttım. Kendimden ve özellikle ülkemin insanlarından ilham alıyorum; bir kadın şarkıcı için İran'da yaşamanın zor olduğu zamanlarda orada yaşadım. Ama ülkemde olmayı seviyorum. Çünkü onların duygularını da yansıtmayı seviyorum.

Son albümünüzde de Mevlânâ'dan, Ömer Hayyam'dan ve Hafız-ı Şirazi'den şiirler seslendirdiniz. Neden bu üç şair, özel bir bağınız mı var?

Tabii ki, bu şiirlerle büyüdüm. Babam, büyük annem her zaman anlatırdı, okurdu. Büyüdükçe de daha fazlasını aradım. Bu şiirler benim bir parçam, onlarda her zaman hazine buldum. 700-800 yıl önce yazılmış olmalarına rağmen, bizim toplumumuzda mesajları çok yeni. Ve onlar hâlâ yaşıyor; şiirleri, felsefeleri, düşünceleri çok dinamik. Bazen Rumi, Hayyam ya da Hafız okuduğumda, bu şiirlerin dün yazıldıklarını düşünüyorum. Her okuduğumda ya da şarkı olarak söylediğim her seferde farklı bir katmanını keşfediyorum. Yeni nesillerin onlarla iletişimde olmasını da çok önemli buluyorum. Bu şairler bizim için, yüzyılların izlerini taşıyan sığınaklar gibi.

FAHRETTİN YARKIN: KÖKLERİ SAĞLAM OLAN MÜZİK DÜNYAYA ADAPTE OLABİLİR

Ustalarla Buluşmalar konseri için nasıl bir geceye hazırlanıyorsunuz? Neler olacak?

Daha önce Mahsa Hanım'ın nasıl bir icra yaptığını, nasıl ilerleyeceğimizi görmek adına albüm kayıtlarını almıştım. Şu anda neler yapabileceğimiz üzerine karşılıklı görüşüyoruz. Tabii ki, konser öncesi, üç gün boyunca provamız olacak. Aslında bakarsanız her ne kadar İran müziği ağırlıklı görünse de Norveçli bir piyanist ve Türk bir vurmalı enstrümanlar sanatçısı ile bir sentez çıkmış olacak. Konserde ayrıca Türk topraklarından da sürpriz eserler olacak.

Kullandığınız enstrüman caza pek yakın gelmiyor…

Aslında en yakın benim. Türkiye'de ilk caz festivalleri yapılırken Amerikalı cazcılarla ilk çalanlardanım. Yurtdışında birçok caz festivalinde çaldım. Yani caz çok uzak değil; olaya cazın hangi gözlüğüyle baktığınız önemli. Caz ucu çok açık bir müzik. Her toplumun yaşamış olduğu zorluklardan çıkan bir müzik türü vardır. Amerika'da da bu birçok zorluklardan türemiş. Esas içeriğinde de doğaçlama söz konusu. Bizim topraklarımızda da doğaçlama yapıldığı için çok uzak değil. Bu yüzden benim için de son derece yakın gözüken bir proje.

Bu tür buluşmaları nasıl değerlendiriyorsunuz; müziğe nasıl bir katkısı var?

Kendi öz müziklerini, sesi, enstrümanları koruyarak dünyayla adapte edebilecek seviyedeki insanların bunu yapmaları gerekir diye düşünüyorum. Ama tabii bu buluşmaları yapmak da kolay değil. Türkiye'deki ilk buluşmalardan birini yapan benim. Hemen hemen on yıl önce İş Sanat'ta Zarbang isimli İranlı bir grubu getirmiştim. Konseri dinlediğinizde onda da çok fazla caz alıntıları bulacaksınız. Onu söylemeliyim. Bu buluşmalar son derece sağlıklı. Olmalı, daha fazla olmalı hatta. Yurtdışında da İranlı, Hintli gruplarla, Amerikalı müzisyenlerle bir arada bulunduğum için bunların iyi sonuçlar verdiğini gördüm. Müzik dünyasında şöyle güzel bir söz vardır: Ot, kök üstünde büyür. Sağlam bir kökünüz varsa, ot büyür. Demek ki yaptığınız işin kökleri yere sağlam basıyorsa, dünyayla adapte olması da son derece kolay.

Müziğin evrenselliği bir anlamda böyle mi oluyor?

Bir şeyleri taklit etmektense kendi kökünüzden gelen müziği başka yerlere aktarabilmek... Benim de kendime düstur edindiğim bir şeydir. Amacımız da o. Bu çalışmaların içerisinde çok bulundum. Türkiye'den ilk ve son defa Ermenistan'a Türk müziği yapmaya gittik. Yeter ki aralar düzelsin. Erivan'da bir konser yaptık. Nasıl yaptığımızı gelin bana sorun; nasıl bitirdik o konseri… Bu tip çalışmalar olmalı tabii ama sonuca hemen varmıyor. Sadece siyasi yönlendirmelerle, müzik özellikle daha doğrusu sanat bir yere varmaz. Siyasilerin de kendilerine göre fikirleri vardır ama biz dünya insanı olarak birebir yaşıyoruz. O yüzden özellikle müzikte bazı sınırlar çizilmesine tamamen karşıyım.

19 Haziran 2015 Cuma

Hüzün de hayata dâhil [VİZYONDAKİLER]

Oyuncak Hikâyesi serisi, Sevimli Canavarlar ve Yukarı Bak gibi üst düzey animasyonların arkasındaki Pete Docter'ın yönettiği Ters Yüz, ünlü animasyon stüdyosu Pixar'ın yeni ürünü. Sinemanın vazgeçemediği büyüme hikâyelerinden birini konu alan film, Oyuncak Hikâyesi gibi bir animasyon klasiği olmaya aday.

Çocuklarının yedeğinde ‘kerhen' sinemaya giden ebeveynlerin yerini onların elinden tutarak, çoğu zaman da onlardan çok gülerek animasyon filmi izleyen anne-babalar aldı artık. Bu durumu, ebeveyn profilindeki değişikliğe, dönüşüme bağlayabilirsek de bundan daha çok, animasyonlardaki teknolojik ve içerik değişiklikler ile açıklamak daha makul. Hayal dünyasını genişleten görselliğiyle çocuklara, içeriğiyle de büyüklere sesleniyor yeni nesil animasyonlar. Teknik imkânlarda belli bir standardı yakalayan animasyon türü genellikle mizah ve orijinalliği ön planda tutuyor. Büyükleri de hedef tahtasında tuttuğu için, klasik ifadesiyle ‘güldürürken düşündüren', hayata ve insana dair sözler söyleyen animasyonlar daha geniş kitlelere ulaşıyor. Dolayısıyla tematik farklılık, teknolojik üstünlükten daha önemli.

Bahsettiğimiz bu içerik ve tematik orijinalliği sağlayan Ters Yüz / Inside Out, tıpkı Oyuncak Hikâyesi gibi bir animasyon klasiği olmaya aday. Çocukluğa ve insan ruhuna dair söyledikleriyle küçükler kadar büyükleri de yanına çekecek film, bir çocuğun iç dünyasını yansıtıyor. Küçük Riley için hayat, babasının San Francisco'da yeni bir işe başlamasıyla değişir. Amerika'nın orta-batısındaki sakin yaşamı geride bırakan Riley'yi San Francisco gibi büyük bir şehirde yeni bir ev, okul ve arkadaşlar beklemektedir. İçindeki duygular Neşe, Korku, Öfke, Nefret ve Üzüntü ise yeni duruma uyum sağlamakta zorlanır. Riley'nin zihnde yaşayan, günlük hayatında ona tavsiyeler veren duyguları yeni hayatında ufak bir kaosa neden olur…

KLASİK OLMAYA ADAY

Sinemanın vazgeçemediği büyüme hikâyelerinden birini konu alıyor Ters Yüz. Oyuncak Hikâyesi serisi, Sevimli Canavarlar ve Yukarı Bak gibi üst düzey animasyonların arkasındaki Pete Docter'ın yazıp yönettiği film, ünlü animasyon stüdyosu Pixar'ın yeni ürünü. 2006'da Disney bünyesine katılan Pixar, Ters Yüz'de hem Disney'in bildik aile hassasiyetine sadık kalıyor hem de kendi geçmişindeki sıra dışı animasyonların çizgisini yakalıyor. Bir çocuğun doğumundan başlayarak ergenlik öncesi döneme kadar kişiliğini şekillendiren olay ve durumlar etrafında gelişiyor hikâye. Bu bildik temayı orijinalleştiren, yaşananları Riley'nin kafasının içinden, beş temel duygusunun gözünden takip etmemiz. Neşe'nin kreatif direktör konumunda olduğu ekipte Korku, Öfke ve Tiksinti arasında öne çıkan bir başka karakter Üzüntü. Neşe'nin film boyunca engellediği, Riley'nin hayatından uzak tutmaya çalıştığı Üzüntü, finalde kilit bir konuma yükseliyor. Bu durum, hüznün de hayata dâhil olduğunu fısıldıyor.

Son yıllarda animasyon dünyasına sirayet eden ‘kimlik arayışı' Ters Yüz'ün de önemli motiflerinden. Aile, dostluk, dürüstlük, maskaralık/eğlence gibi anıların tasnif edilip yerlerine konduğu iç dünya, farklı renklerdeki ana karakterlerin her birine göre şekillenen sahne tasarımları film ekibinin ince işçiliğinin ürünü. Bir çocuğun iç dünyasına dair tasvirler ve kullanılan renkler göz kamaştırıcı. Rüya biriminin sinemayla ilişkilendirilmesi ve Hollywood endüstrisine göndermelere kapı aralanması filmin zekice bir başka buluşu. Anne ve babanın iç dünyalarındaki sahneler, yetişkin seyirciyi kahkahaya boğacak kadar tanıdık! Ayrıca, kaybedilen anılarla ilgili sahnelerde, ne kadar çok ve belki de kıymetli anıyı unutup gittiğimizi hüzünle fark ediyoruz. Bu yönüyle Ters Yüz, küçükleri eğlendirirken, büyükleri hüzünlendirecek bir yapım.

Muhtemelen devam filmi çekilecek Ters Yüz, her şeyiyle tastamam bir aile seyirliği. Küçüklere sunduğu eğitici-öğretici imkânlar yanında büyükler için bir muhasebe fırsatı ve çocukları anlamada anahtar niteliğinde. Her şeyden öte, insan ruhuna bir yolculuk… En iyisi, Affan Dede'ye para sayıp çocukluğunu satın alan Cahit Sıtkı gibi, çocukluğunuzu da yanınıza alıp Ters Yüz'ü izleyin.