27 Mayıs 2015 Çarşamba

Bizde sadece hamasi Osmanlıcılık var

‘Osmanlılarda Sahaflık ve Sahaflar’, ‘Osmanlı Kültür Tarihinin Bilinmeyenleri’ kitaplarıyla tanıdığımız Prof. Dr. İsmail Erünsal, 30 yılı aşan emeğin ürünü olan “Osmanlılarda Kütüphaneler ve Kütüphanecilik” (Timaş) kitabının yeni basımını yayımladı. Bu vesileyle Erünsal’ı İSAM’da ziyaret ettik. Osmanlı kütüphaneciliğini, günümüzdeki Osmanlı algısını ve kitapları konuştuk.

Kitabı konuşmaya şuradan başlayalım isterseniz, ‘Osmanlı’da kütüphanecilik’ deyince ne anlamalıyız?

İlk dönemlerden İstanbul’un fethine kadar, kütüphaneler medreselerin ya da camilerin bir köşesindeki raflardı. 50, 100 bazen 150 kitap medrese talebelerine hizmet ederdi. Fatih’le birlikte tabii, eğitim sistemi gelişiyor. Daha sonra Kanuni döneminde medreselere bağlı kütüphane hâkimiyeti başlıyor. 17. asrın sonlarına doğru Köprülü Kütüphanesi’yle birlikte müstakil kütüphane binaları çıkıyor. Sonra medrese kütüphaneleriyle şahsi kütüphaneler baş başa gidiyor. Kütüphaneciliğin zirveye çıktığı dönem ise Birinci Mahmut dönemi. İstanbul’da 4-5 kütüphane kuruluyor. Sınır boylarında bile kütüphaneler var. Abdülhamit döneminde eğitimin çok fazla teşvik edilmesi, yayılmasıyla on bin mektep açıldığı söyleniyor. Her medrese içine bir kütüphane kuruyorlar. Cumhuriyet’e kadar böyle devam ediyor.

Günümüz kütüphanelerine baktığımızda nasıl bir tablo var?

Türkiye’de kütüphanecilik son derecede ihmal edildi. Son zamanlarda önem verilmeye başlandı gerçi. Kütüphaneciliğin en büyük sorunu mekânların artık yetmemesi, mezarlıklar gibi… Senede 60-70 bin kitap basılıyor Türkiye’de, dünyada 4-5 milyon. Bunları alıp da bir yere koymak mümkün değil. Şunu düşünemezsiniz, ben güzel bir kütüphane binası yapayım, içine de 100 bin kitap koyayım. 100 bin kitap ne ki! Amerika’daki mütevazı bir üniversite kütüphanesinin kitabı birkaç milyon. Biz şimdi bu çaptaki kütüphanelere birdenbire yetişemeyiz.

Biraz da okurlardan bahsedelim. Osmanlı’da kütüphanelerden faydalanan insanlar kimlerdi?

Kütüphane okuyucusu bizde ulema sınıfı, medrese talebeleri, bir de bürokratlar. Onun dışında halkın pek kütüphaneyle ilgisi yok. Örnekleri fazla değil ama 15. ve 16. asırlarda halkın gidebileceği mahalle kütüphaneleri var, ben 3-5 tane görebildim. Mesela Cihangir’de bir camide, Perameçler Kethüdası, bir kütüphane kurmuş, 40-50 kitap var içinde. Leyla ve Mecnun, Tahir ile Zühre, Kesik Baş Hikâyesi, bütün halk hikâyeleri ve dini hikâyelerin hepsi var. Tabii bu kütüphaneler zamanla kayboluyor. Muhakkak daha fazlası vardır. Halktan da giden oluyor mudur, mutlaka oluyordur ama bunlar potansiyel okuyucu değil.

Peki, halkın okuryazarlık oranı?

Düşük. Tabii Abdülhamit döneminde büyük bir yükselme var, herkes okuma yazma öğreniyor. Eski sahaflar hemen yayıncı oluyor. Birer matbaa temin ediyorlar ve yüzlerce kitap çıkarıyorlar. Bu dönemde basılan kitaplara baktığınızda şaşırır kalırsınız. Dünyada en bilmediğiniz, adını duymadığınız yerlere yapılan seyahatlerle ilgili çevrilmiş kitaplar var. Ve millet okuyor… Ondan önce böyle bir şey yok. Dünyada da okuryazarlık oranı düşük ama eski dönemlerde. Hatta Batı’da işçi sınıfının kitap okuması tehlike olarak görülüyor. Osmanlı’da ise kitap hiçbir zaman tehlike olarak görülmüyor.

TABELADAKİ OSMANLICA İSİMLER AVAMİ BİR ŞEY

Her yıl binlerce yeni kitap yayınlanıyor. Bunca yayına rağmen okumaya ilginin azalmasını neye bağlıyorsunuz?

Bu çok önemli bir sorun. Eskilerin fıkra gibi anlattığı bir şey vardı. Yurtdışına gittiğinizde bir Türk’le karşılaşmak istiyorsanız, metroda kitap okumayan biri varsa Türk’tür derlerdi. Bu alışkanlığı veremedik, anaokulundan başlamak lazım. Bizim zamanımızda ilkokullar iyiydi. Teşvik ederlerdi. Şimdikilerde böyle bir şey yok. Büyük bir proje yapılması lazım, biz bu millete nasıl kitap okumayı sevdiririz, nasıl okuturuz? Tabii en büyük düşman tablet, telefon gibi aletler. Herkesin elinde. Adam kitap okumaya ihtiyaç hissetmiyor, boş vakti yok!

Osmanlı’nın ilim, irfan gibi asıl ilgilenmemiz gereken değerleri yerine günümüzde içi boş bir Osmanlı anlayışı yükseliyor. Osmanlı’ya bakışta ne gibi sıkıntılar var?

Osmanlı’yı bilmiyoruz ki… Osmanlı’ya bakışta çok büyük sıkıntı var. Bizde yapılan şeyler özenme. Tabelalara bile bir dönem İslami isimler verildi, şimdi de Osmanlı’yı çağrıştıran isimler veriliyor. Avam bir şey tabii bu. Osmanlı’yı bilmiyoruz. Nasıl çalıştığını, nasıl işlediğini… O dönemdeki hayatı bilemiyoruz. İnsanlar nasıldı, nasıl yaşıyordu? İnsanlar ne yapıyordu? Sadece hamasi Osmanlıcılık var bizde. Ecdadımızla sadece övünmek bir, ikincisi de aleyhte bir şey söyleyememek. Peygamber devri değil ki! Onun dışında her dönemi tartışabilmeliyiz.

İstanbul kitap fırını

Yangında yok olan kütüphaneler var mı?

Çok var. Ali Emirî;, İstanbul için kitap fırını diyor. Çok kitap yanmıştır İstanbul'da. Ahşap ve birbirine bitişik evler olduğu için, bir yangın başladığı zaman bir ucundan bir ucuna giderdi. Bütün camilerin, külliyelerin etrafı ise boştu. Medreseler taş binalarda ve mahalleden uzak olduğu için kütüphaneler fazla zarar görmemiş. Yangında yanan büyük kütüphaneye rastlamadım ama yanan çok şahıs kütüphanesi var. Bunların içinde 2-3 bin kitabı olan şahsi kütüphaneler bile var.

22 Mayıs 2015 Cuma

Şimdi kefaret zamanı [VİZYONDAKİLER]

63 yaşındaki Liam Neeson, yeni aksiyon filmi Gece Takibi’nde (Run All Night) geçmişin yüklerinden arınmaya çalışan sorumlu ‘aile babası’ rolünde. Katalan yönetmen Jaume Collet-Serra’nın imzasını taşıyan film, bildik kodlara sahip olsa da formülleri doğru işlettiği için kendini izletiyor.

Yıl geçmiyor ki Liam Neeson’ı iki-üç aksiyon filminde birden izlemeyelim. Daha ocak ayında Takip 3 filmiyle karşımıza gelen 63 yaşındaki oyuncu, yine bir aksiyon filmiyle salonlara misafir.

Schindler’in Listesi (1993), Michael Collins (1996) gibi politik, tarihi-dram filmlerinin oyuncusu 50’sinden sonra aksiyona yöneldi. Artık o karakter oyuncusunun yerinde kötü adamlara dünyayı dar eden bir aksiyon yıldızı var. Bunun sorumlusu kim derseniz, sürpriz bir isme çıkıyor yollar. Liam Neeson’ın Jason Statham’ın ağabeyi versiyonunda bir aksiyon yıldızına dönüşmesinde Christopher Nolan’ın payı var. Evet, Nolan 2005’te Batman Başlıyor filminde ona Ducard rolünü verince içindeki aksiyon ışığı da ortaya çıktı. Gençliğinde boksör ve futbolcu olan İrlandalı oyuncuya aksiyonun kapılarını ardına kadar açan film ise 96 Saat (2008) oldu. Yoksa Aşk Her Yerde / Love Actually’nin (2003) karısının yasını tutan romantiği olarak aşk filmlerinin kalbi kırık oyuncusu olup çıkacaktı. 2009’da karısının ölümüyle sarsılan Neeson için Aşk Her Yerde’de oynadığı karakterin altı yıl sonra kaderi olması ise ayrı bir bahis.

Liam Neeson, Gece Takibi’nde (Run All Night) geçmişin yüklerinden arınmaya çalışan sorumlu ‘aile babası’ rolünde. Uzun süre mafya babası Shawn Maguire’ın (Ed Harris) en iyi arkadaşı ve tetikçisi olan Jimmy (Liam Neeson), iyice gözden düşmüştür. Eski şöhreti geride kalan Jimmy’yi kadim dostu Shawn Maguire’dan başka kimse umursamaz. Geçmişteki suçlarından dolayı polis de hâlâ peşindedir. Yeraltı dünyasının kirli işleriyle uğraşırken ailesinden uzaklaşan Jimmy, kendisiyle bağlarını yıllar önce koparmış oğlu Mike’ın (Joel Kinnaman) Maguire ailesinin hedefi haline geldiğini öğrenince bir tercih yapmak zorunda kalır: Suç dünyasındaki ailesi mi yoksa gerçek ailesi mi?

KATALAN-İRLANDALI İŞBİRLİĞİ

Gece Takibi, Katalan yönetmen Jaume Collet-Serra ile Liam Neeson’ın üçüncü birlikteliği. Daha önce Kimliksiz (2011) ve Non-Stop (2014) filmlerinde birlikte çalışan ikili, Gece Takibi’nde bildik kodlara sahip olsa da sıkı bir aksiyon filmine imza atıyor. İkilinin son birlikteliği de öncekiler ayarında. Tam olarak tatmin etmese de kendini izleten bir aksiyon filmi Gece Takibi. Liam Neeson, yakın dönemin benzer filmlerinde (Kanunun Ötesinde, Takip serisi, John Wick) olduğu gibi geçmişi sırtında kambur gibi taşıyan, her şeyden el etek çekmiş bir ‘veteran’ı oynuyor. Westernin kemikleşmiş temalarından olan yeminini bozmuş eski bir savaşçının sahalara dönmesi için ahlaki olduğu kadar kişisel bir sebep de gerekir. Jimmy’de ikisi birden var. Daha fazlası da… Jimmy hem oğlunu ve onun ailesini korumak ister hem de oğluna karşı ihmal ettiği babalık görevini yıllar sonra da olsa yerine getirmeye çalışır. Diğer taraftan, Maguire ailesi adına işlediği cinayetlerin ağırlığından, bir nevi, geçmiş günahların yükünden kurtulmak için kefaret ödemesi gerektiğini düşünür. Kişisel meseleye ahlaki bir boyut da katınca sonrası aksiyon sineması... Kısa formül şöyle: Hepsini öldür!

Shawn Maguire ile Jimmy’nin savaşına oğulların mücadelesi eklenince küçük de olsa bir çeşitlilik geliyor hikâyeye. Filmin ana ekseni ‘babalar ve oğullar’a doğru kayıyor kısa bir süre. Gece Takibi, polisiye-aksiyon türünün takipçilerine yeni bir şey vaat etmiyor. Bildik kodlarla donatılmış hikâye, klişe olay örgüsüne rağmen, formüllerin iyi işletilmesi sonucu kendini izletiyor.

21 Mayıs 2015 Perşembe

Kadın Eserleri Kütüphanesi 25 yaşında

1990’da kurulan Balat’taki Kadın Eserleri Kütüphanesi 25 yaşına girdi. Aile arşivleri, nadir eserler, kadın konulu tezler, makaleler ve daha birçok doküman bulunduran kütüphane, bilgi ve belge merkezi olmaya devam ediyor. Kütüphane, yirmi beşinci yılında pek çok projeyi de hayata geçirecek.

İstanbul’un Balat semtinde, belki çoğu kimsenin habersiz olduğu, yanından gelip geçenlerin de pek fark etmediği bir ‘hazine’ var: Kadın Eserleri Kütüphanesi… Bağışlanan aile arşivleri, nadir eserler, kadın konulu tezler, makaleler, dosyalar ve daha pek çok belge bulunuyor içinde. Füsun Akatlı, Şirin Tekeli, Aslı Davaz, Füsun Ertuğ ve Jale Baysal tarafından 1990’da kurulan Kadın Eserleri Kütüphanesi ve Bilgi Merkezi (KEK), bu yıl 25. yaşını kutluyor. Kütüphanenin tarihi binasının bahçesinde 25 Nisan’da kadın örgütleri temsilcileri, sanatçılar ve kütüphaneye yıllar içinde destek veren gönüllülerin katıldığı 25. yılı kutlama gecesinin ardından, planlanan etkinlikler yıl boyunca hayata geçirilecek.

Kadın hareketinin rüzgârını arkasına alan, dayanışma ve önemli bir politik eylem olarak sivil toplum desteğiyle kurulan Kadın Eserleri Kütüphanesi, bilgi ve belge merkezi olmaya devam ediyor. Uluslararası sempozyumlara ev sahipliği yapan kütüphanede birçok panel, imza, okuma günleri, müzik dinletileri, sergi ve söyleşiler için alternatif bir mekân görevi üstleniyor. Yönetim Kurulu Başkanı Fatmagül Berktay’ın ifadesiyle kütüphane, kadın hareketi ve sivil toplum adına çok önemli bir yere sahip ve görevini başarıyla yerine getiriyor.

Şair Metin Altıok ile yazar Füsun Akatlı’nın kızı Zeynep Altıok Akatlı, annesinin kurulmasına öncülük ettiği kütüphanenin yönetim kurulu üyesi olarak elinden gelen her türlü desteği verdiğini söylüyor. “Annem kadınlar adına böyle bir kütüphane açılmasını sağlamış. Şimdi ben bu kütüphanenin yönetim kurulu üyesiyim ve bu benim için son derece gurur verici.” diyen Akatlı, 25 yıldır hizmet veren kütüphanenin daha uzun ömürlü olması için çalıştıklarını belirtiyor. Zeynep Akatlı, Avrupa Birliği standartlarında “Kadın Thesaurus”u ve “Fragen” gibi projeleri Türkiye’de başarıyla yürüten kütüphanenin, yerli ve yabancı kadın örgütüyle birlikte kadın hareketinin güçlenmesine de katkıda bulunduğunu anlatıyor. Bütün bu başarının ise kütüphane dostlarının ve gönüllülerinin karşılıksız emeği ve bağışlarıyla gerçekleştiğini söylemeden geçmiyor.

25. YILA ÖZEL PROJELER

Zeynep Altıok Akatlı, kütüphanenin tıpkı 10 yıl önce olduğu gibi bu yıl da Boğaziçi Üniversitesi Batı Dilleri ve Edebiyatları bölümüyle birlikte 29-30 Mayıs’ta “Kadına Karşı-Doğu Batı/Savaş Barış Tanımayan Şiddet” başlıklı uluslararası sempozyum düzenleyeceği bilgisini veriyor. 29-30 Mayıs’ta gönüllülere “Kadınların Bilinci, Kadınların Belleği” konulu eğitim verilecek. Sempozyumda KEK Genel Kurul üyelerinden Tülin Tankut’un hazırladığı KEK belgeseli yayınlanacak. Aslı Davaz’ın girişimiyle Arzu Pekin’in yazarlığını yaptığı vakıf kitabının yayımlanışı ve “Kadın Belleği Dijitalleşiyor” projesi de 25. yıl dolayısıyla hayata geçecek projeler arasında. (www.kadineserleri.org)

20 Mayıs 2015 Çarşamba

Gelmemeniz önemle rica olunur!

Önümüzdeki hafta sonu Beyoğlu’nda sadece iki gün sürecek bir sergi açılıyor. Davetiyesinde ‘Gelmemeniz önemle rica olunur!’ yazan sergiyi görmek isteyen ama güvenlik nedeniyle göremeyecek olan siz okurlarımızdan şimdiden özür dileriz!

İstiklal Caddesi Deva Çıkmazı’ndaki ‘Casa Garibaldi’ binası bugünlerde çok hareketli. Bina, bir yandan restore ediliyor, diğer tarafta birileri resim asacak uygun duvar arıyor, İstanbul Arkeoloji Müzeleri de en altta kazı çalışmaları yürütüyor. 1863 yılında inşa edilen bina, tarihinde böyle bir telaş görmemiştir. Sadede gelirsek, İtalyan Birliği’nin kurulmasını sağlayan Giuseppe Garibaldi’ye kadar uzanan bir tarihi bulunan İtalyan İşçi Derneği​‘nin merkez binası, İtalya Başkonsolosluğu’nun da teşvikiyle 1 Mart 2012’de restorasyona girmişti. Türkiye Seyahat Acenteleri Birliği’nin (TÜRSAB) desteğiyle yapılan ve bu yıl sonunda tamamlanması planlanan çalışmalardan sonra Beyoğlu, yeni bir kültür merkezi kazanacak. Önümüzdeki hafta sonu yani 22-23 Mayıs’ta ise tarihi binada sadece iki gün sürecek bir sergi açılıyor. Evet, tam restorasyonun, kazının ortasında bir sergi!.. Şantiyede uyulması gereken güvenlik kuralları nedeniyle sergi ziyarete açılamıyor ve süresi iki günle sınırlı tutuluyor. Sadece bazı basın mensuplarının gezmesine izin veriliyor.

‘Dünyanın ilk ziyaretçisiz sergisi’ unvanını kapan “Giovanni Paola Pannini’nin İzinde”, geçmişin unutulmuşluğunu protesto edecek. Serginin küratörlüğünü, Galeri Diani’nin sahibi ve yöneticisi Telga Mendi Südor ile Casa Garibaldi’nin restorasyon çalışmalarının koordinasyonunu yürüten sanat tarihçisi Dr. Sedat Bornovalı yapıyor. Türkiye ile İtalya arasında kültürel bir köprü vazifesi de görecek olan sergide, her iki ülkede sergiler açan Gülseren ve Teoman Südor ile Giancarlo Caneva’nın eserlerinin yanı sıra Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun hiç bilinmeyen ve yeni restore edilen iki tablosu ile birlikte Eren Eyüboğlu, Gülseren Hale Sontaş, Yusuf Katipoğlu, Ursula Katipoğlu, Aydın Ayan, Francesco Borzani, Feyza Alasya ve Kaan Kayımoğlu’nun eserleri sergilenecek. Sergi alanı, 17. yüzyılda mekân resimleri yapan ve sergiye adını veren Giovanni Paolo Pannini’nin resimlerindeki sergileme tekniğinden yola çıkılarak düzenlenecek.

Davetiyesinde “Gelmemeniz önemle rica olunur!” yazan sergiyi görmek isteyen ama güvenlik nedeniyle göremeyecek olan siz okurlarımızdan, bu teknik hata için şimdiden özür dileriz!

DR. SEDAT BORNOVALI

‘Beyoğlu yeni bir kültür merkezi kazanıyor’

Casa Garibaldi'nin inşaatını Eriş İnşaat yürütüyor. Restorasyon müellifi İsmail Büyükseçgin, tasarımda ise Protoype Mimarlık'tan Hakan Aldoğan ve Burcu Gülmen, iç mimar Jale Kulin'le birlikte çalışıyor. Pınar Günay, Ömer Arslan ve İlhan Hot'tan oluşan çekirdek ekibi ile projeyi hayata geçiren Dr. Sedat Bornovalı, “Binanın restorasyon projesi 1 Mart 2012'de başladı ama uzun süre belgeleme ve planlama çalışmaları sürdü. Restorasyon fiilen bir senedir sürüyor. Çalışmaların yıl sonundan önce bitmesini umuyoruz. Casa Garibaldi'nin, resmi olarak müze olmasa da hem etkinliklerin düzenleneceği hem de etkinlik olmadığı zamanlarda bile keyifle gezilecek ve incelenecek bir kültür merkezi olmasını istiyoruz. İçeride sergilenecek tarihi koleksiyonlarla da mekânın ilgi çekmesini planlıyoruz. Beyoğlu yeni bir kültür merkezi kazanıyor.” diyor.

19 Mayıs 2015 Salı

Anadolu’nun arkeolojik tarihi değişiyor mu?

“Truva'nın altında şimdiye kadar ortaya çıkarılandan 100 kat daha büyük bir kasaba ve bu kasabanın bağlı olduğu bugüne kadar bilinmeyen Luvi uygarlığı bulunuyor.”

Bu iddia, merkezi İsviçre'de bulunan ve Nisan 2014'te kurulan Luvi Araştırmaları Vakfı Başkanı jeoarkeolog Dr. Eberhard Zangger'e ait. Geçen hafta İstanbul'da bulunan Zangger'in Anadolu'nun arkeoloji tarihini değiştirecek bazı iddiaları var. Dr. Eberhard Zangger ve arkeolog Serdal Mutlu tarafından ortaklaşa hazırlanan ve Mersin Üniversitesi Kilikia Arkeolojisini Araştırma Merkezi'nin yıllık dergisi Olba'da yayınlanan akademik makale, dünyanın çok katmanlı arkeolojik sit alanlarının başında gelen Truva Antik Şehri ile ilgili bugüne kadar tespit edilmemiş bulguları ortaya çıkarıyor. Zangge, Anadolu'da Hitit dışında aslında adı Luvi olan büyük bir uygarlığın bulunduğunu, hatta Luvicenin konuşulduğu bölgenin Hititçe konuşulan bölgeden çok daha büyük olduğunu ama Avrupalı arkeologların bu bilgiyi bugüne kadar görmezden geldiğini söylüyor. Zangger'in iddiasını dayandırdığı 20 yıllık araştırmaları, 250'den fazla harita, video çekimleri ve illüstrasyonlar dünden itibaren www.luwianstudies.org'da yayınlanmaya başladı.

Zangger'in anlattığına göre, Luwian Studies Vakfı, Batı Anadolu'da MÖ 2. bin yılına tarihlendirilebilecek ve o dönemde var olan Miken veya Hitit kültürlerinin bir parçası olmayan 340 büyük yerleşim yeri tespit etmiş. Bu yerleşim yerleri, şu ana kadar varlığı henüz kabul edilmemiş olan Luvi uygarlığını oluşturan halklara ait. Yani bu şu demek oluyor: Zangger Türkiye'de yapacağı kazılarla iddiasını kanıtlarsa 200 senedir yaygın olan; bütün her şeyi Yunanlıların keşfettiğine dair inanç çökecek.

Sizi tanıyabilir miyiz, vakıf ne zaman, niye kuruldu?

Ben jeoloğum, uzmanlık alanım arkeolojik kazılar. Alman'ım. İlk kazı projemi 1982'de Yunanistan'da yaptım. Alman Arkeoloji Enstitüsü tarafından yayımlanan, arkeolojide alan konstrüksiyonu konusunda bir kitap hazırladım. O yıllarda Kaliforniya'da Stanford Üniversitesi'ndeydim. Sonra Cambrige Üniversitesi'ne tayin oldum. Yine Yunanistan'da bir kazıya başladık. Bronz çağına ait bir sarayın olduğu yeri kazdık. 1990'lardaki bu çalışmam da alanımızdaki en önemli metodolojileri ortaya koydu. Disiplinler arası bir çalışmaydı. Jeofizikçiler, toprak bilimciler, bitki uzmanları vardı. Farklı disiplinlerden insanlar bu projede bir arada çalıştılar ve bu araştırma sırasında, biz bir suni kap keşfettik. El yapımı bir kaptı. Nestua sarayı buradaydı. Troya Savaşı'nda savaşmış krallardan birinin sarayıdır. Bölgede bir liman havzası keşfettik. Bugün tamamen doldurulmuş burası, yeşil alan… Şunu demek istiyorum. 18 sene boyunca Yunanistan'da çalıştım ve şunu anladım; benzer keşifler Türkiye'de de yapılmalı. Özellikle de Troya'da. Çünkü Yunanistan'daki liman havzası kalıntılarının benzerlerini Troya'da görmüştüm.

Bu haritayı onun için mi çizdiniz?

Biz Troya'nın böyle gözüktüğünü hayal ediyoruz. Bugüne kadar kazılar sadece sarayın olduğu yerde gerçekleşti. Ama orada keşfedilenden 100 kat daha büyük bir kasaba var. Ben bunun çok büyük keşif olduğunu düşünmüştüm. Ama kariyerimde ilerlememe engel olan bir çalışma oldu. Stanford ve Cambrigde kariyerimin zirvesindeydim. Ne zaman ki Türkiye ile ilgili çalışmaya odaklandım birdenbire düştüm. O günden beri insanlar çılgın olduğumu düşünüyor.

Araştırmanızın arkasındaki tez, iddia nedir tam olarak?

Benim bu haritayı yapmamım sebebi; şu anda kazı yapan Türk arkeologlarına bu alanı düşünmeye teşvik etmek. Şehrin asıl kalıntıları 5 metre altta gömülü. Ege'deki Bronz çağı ile ilgili birkaç kitap basılmıştır. Bunların hepsi bin sayfalık kitaplardır. Ama hiçbiri buradaki diğer medeniyetlerden bahsetmez. Biz bu bölgeyi inceledik. Troya savaşından kalan arkeoloji bölgelerini çıkardık. Bunlar zaten halihazırda yayınlara girmiş olan alanlardı. 340 alan olduğunu gördük. Bunların var olduğu biliniyor, ama haritasını ilk biz hazırladık. Yani bizim teorimize göre haritanın böyle gözükmesi gerekiyor. Araştırmalarımız gösteriyor ki, Luviler bugüne kadar tanınmayan bir medeniyetmiş.

Bahsettiğiniz kazıları yapmak bugüne kadar başka kimsenin aklına gelmemiş mi?

Türk arkeologların yaptığı birtakım kazılar var, Türkiye'nin batısında, Bronz Çağı kazıların sayısı 22'dir… Ama şöyle bir sorun var, arkeologlar genellikle çok dar bir döneme odaklanıyor. Mesela höyükler en yukardan başlanıyor kazılmaya, temele kadar iniliyor. 1080 yılında Bizans Manastırı'na denk gelince duruyorlar. Hemen manastır koruma altına alınıyor, kimse araştırmaya devam etmek için duvarları sökmek istemiyor. Halbuki onun altında 15 metre daha var. Yani bütün dönemleri kapsayacak şekilde dikey kazı yapılmıyor. Bizim yapmak istediğimiz bu yerlerden beşini seçmek ve beşe beş metre kazıya başlamak. Ama en altına kadar inmek.

O beş yer neresi?

340 alan var demiştim, 20 tane en favori bölge belirledim. Çandarlı, Kadıkalesi, orada zaten Bizans Manastırı var. Ben onun altına inmek istiyorum. Bir de daha içeride Beyköy var. Uzmanlık alanım tam olarak bu bölgelerde kaç metreye kadar inilmesi gerektiğini iyi bilmem.

Kaç metre?

Kadıkalesi 15 metre inilmesi gerekiyor. Ama bölgeden bölgeye değişir. Yunanistan'daki araştırmalarda bu mesafelere inildi, ama Anadolu'da yapılmadı. Nesilden nesle bütün Yunan arkeologlar, dikey kazıyı yapabilmek için eğitildiler.

Türklerin dışında Avrupalı arkeologlar ilgilenmemiş mi sizin gibi konuyla?

Aslında bu sistem 1920 senesinde kuruldu. Bu sistemi kuran kişi de Arthur Evens, Girit'te Minos kazısını yapan kişi. 1920 senesinde Yunanistan ile Türkiye savaş halindeydi. O zaman burada çalışan akademisyenler Yunan âşığı akademisyenlerdi. Avrupalılardı. Ve o insanlar, bir şekilde diğer insanların Anadolu medeniyetlerine odaklanmasını istemediler. Troya 1870'te keşfedilen ilk alan. Ama orada başka bir uygarlık olduğu kayıtlara geçmedi. Yunanlılar buradaki bu bilgileri ders kitaplarına sokmuyorlar. Fakat dilbilimciler Luvi diliyle ilgili çok araştırmalar yapmışlar, kitaplar yazmışlar. Kazılar söz konusu olunca karşımıza çıkan resim bu. Zaten dilbilimciler, kendilerinin arkeologlardan hep daha ileride olduğunu söylüyorlar ve arkeologlardan artık şu haritayı oluşturmasını istiyorlardı. Bizim sektörümüzde herkes bilir; ne zaman Türkiye'ye yüzünüzü dönseniz aynen eski arkeologların başına gelen sizin de başınıza gelir, tıpkı benim başıma geldiği gibi.

Eski arkeologlar kim, ne geldi başlarına?

Anadolu arkeologlarının öncüsü olan isimlerden bahsediyorum. Heinrich Schliemann 1870'te Troya'yı keşfetti. Hugo Winckler, 1906'da Hattuşaş'ın ilk kazılarını yaptı. Emil Forrer, Hattuşaş belgelerine bakarak bölgede 8 dil konuşulduğunu keşfetti. Helmuth Bossert, Luvi dilini keşfetti. James Mellaart da Çatalhöyük'ü buldu. Ve bütün bu arkeologların ortak yönü, Türkiye üzerinde çalışmaya başladıklarında arkeoloji camiasında dışlandılar. İş izinleri iptal edildi. Hititler'in ilk kazılarını Hugo Winckler yapmıştı, çok zor bir hayatı oldu. Hiçbir zaman iş bulamadı. 49 yaşında da öldü zaten. Hitit kazıları resmi kazı olarak bile kabul edilmedi. Emil Forrer da Winckler'in belgeleri üzerinde çalıştı, o da hiçbir zaman Almanya'da iş bulamadı. 40 yaşındayken Güney Amerika'ya taşındı. James Mellaart neolitik çağ ile ilgili çalıştı, onun da iş izni iptal edildi. Bizim vakıf, buradaki boşluğu doldurmak üzere kuruldu. Bugünden itibaren web sitemizde tüm araştırmalarımızı kamuoyuna açıyoruz.

Sizin başınıza ne geldi?

Ben 1999'da artık kariyerim daha ilerleyemediği için bir iletişim ajansı kurdum. Bilim ile ilgili iletişim konularında çalışıyoruz. İletişimde kazandığım becerileri, daha önce yaptığım çalışmaları yaymak üzere kullanıyorum. Çünkü anladım ki, aslında bilimde bir şeyler keşfetmek daha kolay, ama bunu başarılı bir şekilde duyurmak olağanüstü zor.

Avrupalı arkeologları eleştiriyorsunuz, siz de bir Avrupalısınız. Sizin onlardan farkınız nedir?

Ben daha farklı bir zihniyetle yetiştirildim. Liseye gitmedim, pratik bir işte çalıştım. Konservatör olarak. Ondan sonra diplomamı aldım ve üniversiteye gittim. Klasik bir eğitimim olmadı. Arkeolog değil de jeolog olduğum için, Avrupalı arkeologların yaşadığı şekilde benim beynim yıkanmadı.

Peki eleştirdiğiniz Avrupalı arkeologlar araştırmalarınızdan haberdar mı?

Evet biliyorlar, çünkü zaten ben bunların bir kısmını 1990'larda yayınlamıştım, deli olduğumu düşünüyorlar. 1999'da Troya'da helikopterle jeofizik araştırması yapmak üzere Türkiye Cumhuriyeti Kültür Bakanlığı'na başvurdum. Şehrin üzerinde uçuş yapacak ve sistematik bir şekilde x-ray ile toprağı inceleyecektim. Fakat Bakanlık izin vermedi.

Neden vermedi?

Çünkü o zamanın Troya kazısının başında olan Manfred Korffman buna karşıydı. Şimdiki bakanla iki sene evvel görüştük. Bakan diyor ki müsteşar ile görüşün. Müsteşar diyor ki, antik çağ müdürlüğü ile görüşün, o da benim yardımcım ile görüşsün…

Nihayetinde tezinizi kanıtlarsanız ne olacak?

200 senedir yaygın inanç nedir? Bütün her şeyi Yunanlıların keşfettiği, işte o inanç çökecek.

Türklerle Yunanlılar her şey için kavga ediyor, bir kavga sebebi daha mı çıkacak?

20 sene Yunanistan'da çalıştım, orada tanıdığım arkeologlar var. Deneyimlerime göre Yunanlılar bu bilgileri, daha kolay kabul edecek, bu konuda çok daha açık görüşlüler. Çünkü onlar kanıtlara o kadar yakınlar ki, bütün bunları içgüdüsel olarak zaten biliyorlar. İddiaları daha ziyade Avrupalı diğer arkeologlar açısından sorun teşkil edecek.

18 Mayıs 2015 Pazartesi

30 müze gece yarısına kadar açık

Her yıl 18-24 Mayıs tarihleri arasında kutlanan Müzeler Haftası bugün başladı. Etkinlikler kapsamında ‘10. Avrupa Müzeler Gecesi’ de bu gece gerçekleştirilecek. İstanbul, Ankara, Gaziantep, Antalya, Amasya, Niğde, Sivas’ın aralarında olduğu 30 şehirdeki müzeler gece yarısına kadar açık ve ücretsiz.

Müzeler Haftası bugün başlıyor. 24 Mayıs’a kadar devam edecek hafta boyunca pek çok müze ücretsiz gezilebilecek. Avrupa Konseyi, UNESCO ve ICOM’un işbirliği ile bu yıl Avrupa’da 11.si, Türkiye’de ise 10.su kutlanacak olan “Avrupa Müzeler Gecesi” etkinliği de bugün gerçekleştirilecek. Etkinlik kapsamında Türkiye’den 30 müze, normal kapanış saatlerinden itibaren ziyaret edilebilecek ve saat 23.00’e kadar hiçbir ücret alınmayacak. Avrupa Müzeler Gecesi etkinliğinde, saat 23.00’e kadar Türkiye’de açık olacak müzeler şöyle: Amasya Müzesi, Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi, Ankara Etnografya Müzesi, Antalya Müzesi, Alanya Müzesi, Side Müzesi, Aydın Müzesi, Burdur Müzesi, Çorum Müzesi, Elazığ Müzesi, Eskişehir Eti Arkeoloji Müzesi, Gaziantep Zeugma Mozaik Müzesi, Hatay Müzesi, İstanbul Arkeoloji Müzeleri, İstanbul Ayasofya Müzesi, İstanbul Türk ve İslam Eserleri Müzesi, İzmir Arkeoloji Müzesi, İzmir Atatürk Evi Müzesi, İzmir Efes Müzesi, İzmir Ödemiş Müzesi, Kahramanmaraş Müzesi, Kastamonu Müzesi, Kocaeli Müzesi, Konya Mevlânâ Müzesi, Muğla Bodrum Sualtı Arkeoloji Müzesi, Muğla Fethiye Müzesi, Muğla Marmaris Müzesi, Niğde Müzesi, Sivas Müzesi, Sinop Müzesi.

İstanbul Balat’taki Rezan Has Müzesi bir hafta boyunca ücretsiz gezilebilecek. Müzede devam eden Rezan Has Müzesi Urartu Takı Koleksiyonu sergisi bu akşam 22.00’ye kadar görülebilir. Kadir Has Üniversitesi koleksiyonunda bin yüz kadar eserin olduğunu hatırlatalım.

16 Mayıs 2015 Cumartesi

Hüznün kralı öldü

Blues’un efsane isimlerinden B.B.King, Las Vegas’taki evinde dün öldü. The Thrill is Gone, Lucille, Rock Me Baby başta olmak üzere hafızalarda yer eden onlarca eser bırakan sanatçı 90 yaşındaydı. B.B.King, ölen dostlarının cenaze törenlerinde balatlar çalardı, acaba onun arkasından bu görevi kim yapacak?

Bazı ölümler vardır, hemen her yerden yankısı duyulur… Ölen, bir Blues sanatçısıysa, bir de hüzün eklenir, dünyanın her yerinde yankı bulan bu sese. ‘Blues’un, gelmiş geçmiş en büyük isimlerinden biri olan B.B. King’den bahsediyoruz. Avukatının yaptığı kısa açıklamadan anlıyoruz ki King, Las Vegas’ta, ‘huzurlu ve barış içerisinde öldü’.

90 yıllık hayatına, dillere pelesenk olan onlarca şarkı, beste ve albüm sığdırdı. 1900’lerin başından itibaren, Amerika’da, sadece siyahilerin dinlediği müzik olarak bilinen Blues, daha sonra, kıta geneline yayıldı. Ardından tüm dünyada karşılık buldu. Blues, ilk olarak Mississippi Deltası’nda çalışan pamuk işçilerinin ‘ilkel’ birtakım müzik aletlerinden doğdu. Kara Kıta’dan, acılarla dolu bir göç serüveni ile milyonlarca kilometre uzağa sürülen Afrikalının iç sesiydi, bu müzik. Gurbet vardı tınısında. Aşk, açlık, sefalet ve çaresizlik bir de. Binlerce kilometrekarelik bu deltada yaşanan acıları, işçi ölümlerini, vahşi kapitalizmin acımasızlığını edebiyata nasıl Jack London aktardıysa, müzik dünyasına da B.B King, Lohn Lee Hooker ve kuşağı tanıttı, sevdirdi. Kapitalist dünyada, tarıma dayalı her coğrafyada müziğin adı, ‘hüzündü’. İtalya’daki Po Ovası’nda, sabah evinden çıkıp pirinç tarlasına çalışmak için giden ve evde bıraktığı karısına ‘Ciao Bella’ (Hoşça kal güzelim) diyen de yoksul bir köylüydü, Çukurova’da, bir çiftlikte ‘tutma’ olarak çalışan, sabahtan akşama traktörün üzerinde direksiyon sallayan, bir yandan da arabesk söyleyen de… Bu yüzden ‘arabesk’ Adana’dan doğdu denilebilir.

Etnomüzikologların çoğu, ‘hüzün’ kavramı üzerinden, arabesk ile Blues arasında tarihsel bir bağlantı kurar. Peki, King’in hayat hikâyesi Blues’un neresindeydi? Neydi onu dünya çapında sevilen bir müzisyen kılan? King, 1925 yılında Mississippi’de (Berclair) doğdu. Bir dönem yakın arkadaşı olan Elvis Presley gibi o da fakir bir ailede dünyaya gelmişti. Daha 20’li yaşlarda, ismini duyurmayı başarmış, şöhret basamaklarını hızla tırmanmıştı. Bir gün gelecek, dünya üzerinde, ‘King’ lakabı taşıyan üç usta isimden biri haline gelecekti. 1948 yılında, isminin önüne, ‘Beale Caddesi Bluescu Çocuk’tan mülhem B.B. takısı eklenecekti.

King, 70 yıla yaklaşan sanat hayatında, Eric Clapton ve U2 gibi pek çok isme esin kaynağı oldu. Dünyanın gelmiş geçmiş en iyi gitaristlerinden biri olarak gösterilen ve daha 28 yaşında çok trajik bir sonla ölen Jimi Hendrix başta olmak üzere çok sayıda kişiyle düet yaptı. Onu dinlemeye gidenler, sahneyi, ‘bir ayin törenine’ benzetiyordu. “Hayatımda uzun süre kalan tek kadın” dediği Lucille gitarıyla sahnede adeta devleşiyordu.

Büyük usta, 1980’lerden sonra şeker hastalığına yakalandı ve buna bağlı olarak aşırı kilo aldı, ayaklarından sorunlar yaşadı. Buna rağmen, konserlerine hiç ara vermedi. Ta ki 2014’ün Ekim ayına kadar. Hastalığı, artık konser veremeyecek bir hale getirmişti bedenini. B.B.King, başta, The Thrill is Gone, Lucille, Rock me Baby olmak üzere, hafızalarda yer eden onlarca eser bıraktı. Kendisinden önce ölen dostları için cenaze törenlerinde balatlar çalardı King. Acaba onun arkasından kim bu görevi yerine getirecek?