30 Nisan 2015 Perşembe

‘Gülmeye gerçekten ihtiyacımız var’

Geçen hafta gösterime giren ‘Öğrenci İşleri’, ‘küfürsüz komedi’ yapılabileceğinin nitelikli bir örneği. Küfürsüz komedi kültürünü geliştirmek istediklerini anlatan filmin yapımcısı Yusuf Kulaksız, “Ailecek izlenebilecek bir film yaptık. Gülmeye gerçekten ihtiyacımız var.” diyor.

İlköğretim ve liselerin yanı sıra üniversitelerin de sınav sezonuna girdiği bu günlerde, sınav stresiyle baş edemeyen öğrencilere ‘ilaç’ gibi gelecek bir film gösterime girdi. Murat Akkoyunlu, Fırat Tanış, Yeliz Şar ile Deniz Celiloğlu’ndan oluşan oyuncu kadrosuyla dikkat çeken ‘Öğrenci İşleri’, her şeyden önce ‘küfürsüz komedi’ yapılabileceğinin nitelikli bir örneği.

Küfürsüz komedi kültürünü geliştirmek istediklerini anlatan yapımcı Yusuf Kulaksız, “Biz bir sınıf, bir sınav ve öğretmenler üzerinden bir Türkiye fotoğrafını yansıtmak istedik. Ülkemizde öğrenciler yoğun bir sınav stresi yaşıyor. Bunlara kısa bir mola verdirmek Türkiye’nin son zamanlarda yaşadığı bir gündem bombardımanında, seçim sürecinde, her gün yeni bir şeyle uyanıyoruz hayata. Bu yaşadıkları ağır gündeme kısa bir mola verdirmek asıl hedefimizdi. Küfürlerden yoksun, ailecek izlenebilecek bir film yaptık. Gülmeye gerçekten ihtiyacımız var.” diyor.

ÖĞRENCİLER DE STRESLİ, AİLELER DE

Talip Karamahmutoğlu’nun yönettiği Öğrenci İşleri, öğrenciler kadar ailelerin de izleyebileceği bir yapım. Yusuf Kulaksız, “Türkiye’de 10 milyon öğrenci çeşitli sınavlara girip çıkıyor. Üniversite sınavlarına giriyor, TEOG sınavlarına giriyor. Bunların aileleri de sürekli stresli bir yaşamın içerisindeler. Mesela şimdi TEOG sınavı var. Biz de bir sınav komedisi düşündük. Hayat bir sınav aslında, bu da işin metaforik yani. Komedi önemli bir dil ve biz bunu değerlendirmek istedik.” şeklinde konuştu.

Alışılmış örneklerden farklı olarak, küfürsüz komedi yapmanın zorluklarna değinen Kulaksız, “Bizim ilk filmimiz Eşrefpaşalılar’da da tek bir küfür tek bir cinsellik sahnesi olmadan bir film yapmıştık ve yaklaşık 900 bin kişi izlemişti. Bu filmden sonra küfürsüz komedinin birçok örneği çıktı ortaya. Öğrenci İşleri filminde de zor olanı denedik. Küfürsüz komedilerin filmlerinin de yapılabileceğini gösterdik.” ifadelerini kullandı.

Son yıllarda Türkiye’de Türk filmlerini izleyen seyirci sayısının yabancı film izleyicisini geçtiğini hatırlatan Kulaksız’ın son dönemdeki seyirci taleplerine yaklaşımı ise şöyle: “Son 6 yıldır seyircinin yerli filmlere ilgisi sürekli olarak artıyor. Bazı dönemlerde Türk filmlerini izleyen kişi sayısı yabancı filmlerini izleyen kişi sayısını geçti. İnsanlar kendilerini görmek istiyor. İnsanların kendini filmlerde bulması çok önemli, çünkü o filmlerdeki bir hikâyeyle bir konuyla bütünleşiyor. Türk sinemasının 100. yılı bu sene bu yüzden filmimizde Yeşilçam’a göndermeler de var.”

Kısmet’in işi zor

Talip Karamahmutoğlu’nun yönettiği, Murat Akkoyunlu, Fırat Tanış, Yeliz Şar ve Deniz Celiloğlu gibi oyuncuların yer aldığı Öğrenci İşleri, biri dershane işletmecisi diğeri müteahhit iki kardeş üzerinden Türkiye’nin eğitim sistemine dair eğlendirici bir hikâye anlatıyor. Babadan kalma bir dershaneyi zorlukla işleten Kısmet, müteahhit kardeşi İsmet’in dershanenin arsasını kendisine satması teklifini hep reddeder. Fakat bir süre sonra Kısmet’in dershanedeki işleri yolunda gitmez ve iflasın eşiğine gelir. Bunun üzerine iki kardeş bir anlaşma yapar. İkisi de birer üniversite hazırlık sınıfı açacak, en çok öğrenciye üniversiteyi kazandıranın istediği olacaktır.

29 Nisan 2015 Çarşamba

Afife’den Şehir Tiyatroları’na gecikmeli jest

19. Afife Tiyatro Ödülleri, önceki akşam sahiplerine verildi. Geçtiğimiz yıl 100. yılını kutlayan İstanbul Şehir Tiyatroları dört dalda ödül kazandı. Ödüllerden üçünü ‘Bir Yaz Gecesi Rüyası’nın alması gecikmeli de olsa ‘Afife’den ŞT’ye 100. yıl jesti’ yorumlarına sebep oldu.

19. Afife Tiyatro Ödülleri önceki akşam Haliç Kongre Merkezi’nde düzenlenen törenle sahiplerine verildi. Tören her zamanki gibi açılış konuşmaları ile başladı. Önce sahneye Haldun Dormen çıktı ve Afife Jale’yi, cesaretini anlattı. Sonra, Yapı Kredi Afife Tiyatro Ödülleri İcra Kurulu Başkanı Salih Başağa, her yıl yaptığı konuşmanın bir benzerini tekrarladı. Jürinin ne kadar şeffaf olduğu, puanlama sisteminin adaleti, üyelerin kaç oyun izlediği… Afife jürisi bu yıldan itibaren oyunları bilet satın alarak seyretmiş. Bunun nedeni ‘davetimize kimse gelmedi, oyunumuzu hiçbir jüri üyesi izlemedi’ serzenişlerini kesmek. Başağa, törende yüksek ses tonuyla bu konuya dikkat çekti ve “Hiç kimse bizim oyunumuzu izlemedi diyemez.” dedi. Bugüne kadar düşünülmeyen bu basit önlem, umarız önümüzdeki yıl 20. yaşını kutlayacak Afife Tiyatro Ödülleri’ndeki klasik tartışmaları bitirir!

Gecenin sürprizi Makedon yönetmen Alexandar Popovski’ye gösterilen teveccüh ile İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’na dört ödül verilmesiydi. Popovski, iki oyunuyla en iyi yönetmen dalında Afife’ye adaydı: Bir Yaz Gecesi Rüyası ve İmparatorluk Kuranlar Yahut Şümürz… İlk oyunu yılın prodüksiyonu seçildi, ikinci oyunuyla en iyi yönetmen ödülüne uzandı. Fakat ‘vasat’ bulunan ‘Bir Yaz Gecesi Rüyası’nın ‘en iyi prodüksiyon’, ‘en iyi sahne tasarımı’ ve ‘en iyi yardımcı erkek oyuncu’ ödülüne layık görülmesi ‘Afife’den Şehir Tiyatroları’na yüzüncü yıl jesti’ yorumlarına neden oldu. Güzel bir jest fakat gecikmeli olduğu açık. İBB Şehir Tiyatroları, dişe dokunur bir iş yapamasa da 100. yılını geçen yıl kutladı, kurum artık 101. yaşında…

KAYBETTİĞİMİZ USTALARA SAYGI DURUŞU

Afife Jale Tiyatro Ödül töreninin en faydalı bölümlerinden biri bizce, bir yılda kaybedilen oyuncuların, sanatçıların hatırlatılması, onlara saygı duruşunda bulunulması. Talat Halman, Yavuz Şeker, Yaşar Kemal, Çolpan İlhan, Aytaç Yörükaslan, Melisa Gürpınar, Volkan Saraçoğlu, Alaattin Eraslan gibi isimler dışında yıllarca tiyatroya emek veren ama adını es geçtiğimiz ne çok sanatçıyı kaybettiğimizi bu törende öğreniyoruz: Ayla Aslan, Mustafa Şekercioğlu, Nedim Akkaya, Oğuz Oktay, Raif Hikmet Çam, Recep Yener, Sevda Şenol, Tuncay Gürel, Ümit İmer, Yalçın Otağ… Törende, 2015’teki 100. doğum yılı (Aziz Nesin, Haldun Taner, İBBŞT) kutlamalarının hatırlatılması da hoştu fakat biraz eksikti.

İki buçuk saat süren ödül töreninde her zamanki gibi politik mesajlar verildi. Törenin 19 yıldır kadrolu sunucusu olan Korhan Abay, geçen yıl kaybedilenleri Yahya Kemal Beyatlı’nın aruz vezniyle yazdığını belirttiği “Sessiz Gemi” şiiriyle uğurladıktan sonra “Sanmayın lakin Osmanlı’ya hayranım /Cumhuriyettir ülküm, hem gururum hem aşkım” dizesiyle Osmanlı hayranlarına ilk politik mesajı gönderdi.

Gecede ödül almak için sahneye gelen herkes mikrofonun başından ayrılmayı bilmedi, teşekkür üstüne teşekkür edildi. En uzun konuşan 50. sanat yılını kutlayan, Muhsin Ertuğrul Özel Ödülü’nün sahibi Prof. Zeliha Berksoy’du. Berksoy, oyunculuk serüvenini, Berlin yıllarını, öğrencilerini, hocalığını anlattı da anlattı, “Vallahi ben iyi hocayım, tiyatro zor, sanat zor” cümleleriyle davetlileri epeyce güldürdü. En başarılı genç kuşak sanatçısı seçilen Edip Tepeli, “Nükleer santral istemiyoruz.” diyerek, Cevat Fehmi Başkut Özel Ödülü’nü alan Cambazın Cenazesi oyununun yazarı Firuze Engin ise babasının ‘Kızım sakın sahnede politik meselelere girme.’ uyarısını anlatarak sanatın, insanlığın geçtiği zor süreçlere dokundular…

En başarılı prodüksiyon:

Bir Yaz Gecesi Rüyası

(İstanbul Şehir Tiyatroları)

Yönetmen: Alexandar

Popovski (İmparatorluk

Kuranlar Yahut Şümürz)

Erkek Oyuncu:

Tuğrul Tülek (İki Kişilik Yaz)

Kadın Oyuncu:

Aslı Yılmaz (Tesir)

Yardımcı Erkek Oyuncu: Yavuz Şeker (Bir Yaz Gecesi Rüyası)

Yardımcı Kadın Oyuncu: Tomris İncer (Kral -Soytarım- Lear)

Sahne Tasarımı: Sven Jonke (Bir Yaz Gecesi Rüyası)

Giysi Tasarımı: Candan Seda Balaban (Kral -Soytarım- Lear)

Sahne Müziği: Orhan Enes Kuzu-Paşa Paşa Tiyatro Yahut Ahmet Vefik Paşa

Işık Tasarımı: Yakup Çartık (Hamlet Makinesi)

Genç Kuşak Sanatçısı: Edip Tepeli (Sırça Hayvan Koleksiyonu-ŞT)

Yapı Kredi Özel Ödülü: ŞAHİKA TEKAND

MUHSİN ERTUĞRUL Özel Ödülü: SEMİHA BERKSOY

CEVAT FEHMİ BAŞKUT ÖZEL ÖDÜLÜ: Firuze Engin (Cambazın Cenazesi)

28 Nisan 2015 Salı

‘Meallerin arkasında siyasî güç var’

Yağmur Dergisi’nin İstanbul’da düzenlediği iki günlük “Kur’ân-ı Kerim ve Edebiyat” sempozyumu, pazar günü yapılan oturumlarla sona erdi. Bayram Özfırat, Milli Edebiyat döneminde hazırlanan ilk Türkçe mealler üzerine yapılan tartışmalara değindiği bildirisinde, meallerin her zaman dönemin siyasî; hayatından ve fikrî; atmosferinden ayrılamayacağını ifade ederek, “Osmanlı’nın son döneminde yayımlanan Kur’ân-ı Kerim meallerinin arkasında kesinlikle siyasî; bir güç vardır.” dedi.

Yağmur Dergisi tarafından dördüncüsü düzenlenen Uluslararası İslamî; Türk Edebiyatı Sempozyumu pazar günü yapılan oturumlarla sona erdi. “Kur’ân-ı Kerim ve Edebiyat” başlığıyla düzenlenen sempozyumun ikinci gün oturumlarında ilahiyat ve edebiyat alanından akademisyenlerin yanında edebiyat dünyasından yazarların da olması sempozyuma farklı bir hava kattı. M. Said Türkoğlu, Kibar Ayaydın, Kadir Erdal, Mustafa Oğuz gibi yazarlar da sempozyumda bildiriler sundu. Prof. Dr. Kemal Sılay başkanlığında yapılan ilk oturumda Prof. Dr. Davut Aydüz, tebliğinde bir eserde bulunması gereken temel kurguları Kur’ân’daki Yusuf kıssasından hareketle sistematik bir şekilde ortaya koymaya çalıştı. Aynı oturumda “Bir Edebî; Tür Olarak Kur’ân’da Biyografi: Hz. Musa Örneği” başlıklı tebliği ile Prof. Dr. Mustafa Akçay, biyografilerde olması gereken temel özellikleri Hz. Musa örneğinden hareketle ortaya koymaya çalıştı.

‘SİYASÎLER DİNİ KULLANIYOR’

İkinci oturumda öne çıkan tebliğ ise Bayram Özfırat’ın “Milli Edebiyat Dönemi’nde (1914) Yapılan İlk Türkçe Meal ve Bu Meal Üzerine Tartışmalar” başlıklı bildirisi idi. Bu bildiride Kur’ân-ı Türkçeleştirme gayretleri ve bu anlamda yapılan ilk çalışmalar ve bu çalışmalarda Kur’ân’ın özüne verilmeye çalışılan zararlar örneklerle ortaya konuldu. “Mealler yaşanılan dönemin siyasi hayatından ve fikri düşüncelerinden ayrılamaz.” diyen Bayram Özfırat, “Osmanlı’nın son döneminde yayınlanan Kur’ân-ı Kerim meallerinin arkasında kesinlikle siyasi bir güç vardır. Hangi döneme bakarsanız bakın, buna günümüz de dahil olmak üzere iktidarlar halkı etkilemek adına en hassas noktaları olan dini, gündemlerine alarak konuşmalarını yaparlar.” dedi. Özfırat, özellikle Tanzimat döneminde Ahmet Mithat’ın bu duruma en iyi örnek olduğunu söyledi ve “Siyasilerin halkı etkilemek adına dini kullandıklarına en büyük örnek kendi döneminde Kur’ân-ı Kerim’in Türkçeleştirilmesine karşı gelen Ahmet Mithat’ın siyasi iktidarın değişmesiyle bu fikrinin tam tersini savunmaya başlamasıdır.” diye ekledi. Prof. Dr. Muhsin Kalkışım ve Doç. Dr. Şadi Aydın ise divan edebiyatının Kur’ân ile ilişkilerini ve divan edebiyatındaki Kur’ân mazmunlarını metinlerden hareketlerle örneklendirmeye çalıştılar.

Sempozyuma Azerbaycan’dan katılan Doç. Dr. Faik Alekberov, “Azerbaycan Edebiyatı’nda Kur’ân-ı Kerim” başlıklı konuşmasında Azerbaycan sahasında da Türkçe Kur’ân tezini savunan Azeri aydınlarının olduğunu ifade etti. Aynı dönemde benzer düşüncelerin hem Osmanlı hem de Azerbaycan sahasında savunulması, dinleyenler açısından ilginç bir bilgiydi.

Doç. Dr. Ayşen Koca, Kırgız şiirine Kur’ân’dan yansımaları, Doç. Dr. Ergün Koca ise İslam etkisinde yazılan ilk eserlerimiz Kutadgu Bilig, Atabetü’l-hakayık ve Divanı Lügati’t-Türk’teki Kur’ân ayetlerini açıklayan doyurucu konuşmalar yaptı. M. Said Türkoğlu’nun, “Cumhuriyet Dönemi’nde Yazılan Manzum Mealler ve Behçet Kemal Çağlar Örneği” başlıklı konuşması da ilgi çekiciydi. Türkoğlu, Cumhuriyet Dönemi’nde çarpıtılarak yazılan manzum mealleri Behçet Kemal Çağlar örneğinden hareketle ortaya koydu. Doç. Dr. Sezai Coşkun’un tebliği ise Sezai Karakoç’un diriliş düşüncesinin Kur’ân-ı Kerim ile ilişkisi üzerineydi. Sempozyuma Hindistan’dan katılan Abdul Sinan Nechipadup Mahamood, Risale-i Nur’un Kur’ân’ın İlk Kelimesini Açıklamasındaki İ’câzı üzerine etkileyici bir konuşma yaptı. Üstad Bediüzzaman’ın besmeleye yaklaşımını ele aldı. Kadir Erdal ise M. Fethullah Gülen’in Kırık Mızrap adlı şiir kitabındaki Kur’ân izlerini şiirlerden hareketle takdim etti.

Sempozyuma katılan akademisyenler ve yazarların ilgiyle takip ettiği oturumlarda nitelikli bir izleyici kesimin varlığı da dikkatlerden kaçmadı. İkinci gündeki altı oturumda sunulan tebliğler ile tamamlanan sempozyumun sonunda geniş bir izleyici katılımı ile değerlendirme oturumu yapıldı. Gelecek yıl yapılacak sempozyumun konusunun izleyicilerin önerilerine göre karar verileceğinin açıklandığı oturumda bu yıl canlı yayın, simültane tercüme gibi ilklerin gerçekleştirildiği dile getirildi.

“Edebiyatçılar ve ilahiyatçılar Kur’ân’da birleşmeli”

Dr. Adem Balaban, “Kur’ân’da Geçen Kelimelerin Türk Diline Yansıması”nı özellikle insan isimleri üzerinden örneklendirdi. Asiye, Meryem, Musa, İbrahim, Yusuf gibi birçok ismin Kur’ân’da geçtiğini ve bu isimlerin toplumumuzda yaygın olarak kullanıldığını ifade ettikten sonra “Aleyna” gibi Kur’ân’da geçen fakat isim olma özelliğine sahip olmayan sözcüklerin de çocuklara isim olarak verilmesindeki yanlışlığa dikkat çekti. Prof. Dr. Aziz Kılınç ise bildirisinde bilmece, mani, ninni, türkü gibi anonim halk ürünlerine Kur’ân’ın yansımaları ve bu ürünlerde Kur’ân sözcüğünün nasıl geçtiği üzerinde durdu. Bu oturumu yöneten Prof. Dr. Ayhan Tekineş, oturum sonu değerlendirmesinde edebiyatçıların Kur’ân ilimleri üzerinde yüzeysel bilgilere sahip olduğunu, Kur’ân üzerine akademik çalışmalar yapan ilahiyatçı akademisyenlerin ise edebiyat konusunda yeterli donanıma sahip olmadıklarını söyledikten sonra bu iki kesimin Kur’ân etrafında birleşmeleri çağrısında bulundu.

“Kitap çalmak da hırsızlıktır”

“Kur’ân-ı Kerim ve Edebiyat” sempozyumunun ikinci gün oturumlarında dikkat çeken konuşmalardan biri de Prof. Dr. Abdurrahman Güzel’e aitti. Güzel, beşinci oturum sonunda konuşmacıları tek tek değerlendirdi. Olumlu yönleri ve hataları dile getirdi. Genelde takdirlerini ifade eden Prof. Dr. Güzel, kimi noktalarda eleştiri ve önerilerini söyledi. ‘Tekke edebiyatı’ yerine ‘İslam etkisinde gelişen dini-tasavvufi Türk edebiyatı’ denmesi gerektiğini söyledi. Abdurrahman Güzel, toplumda “kitap çalmanın mübah olduğu”na dair yanlış bir anlayışın yerleştiğini, bunun yanlış olduğunu ifade etti. Güzel’in ‘kitap çalmanın da bir hırsızlık olduğu’na dair sözleri salondan büyük alkış aldı.

25 Nisan 2015 Cumartesi

Peki, şimdi ne oldu?

İstanbul Film Festivali, sessiz sedasız perdelerini kapattı. Festival coşkusu, yarışmalar ve ödül töreninin iptaliyle sönüp gitmişti bile. Kuzey/Bakur adlı belgesel filmin gösteriminin iptal edilmesiyle başlayan sansür krizinde çok şey yazıldı, söylendi, yapıldı. Peki, şimdi ne oldu?

İstanbul Film Festivali, sessiz sedasız perdelerini kapattı. Festival coşkusu, yarışmalar ve ödül töreninin iptaliyle sönüp gitmişti bile. Kuzey/Bakur adlı belgesel filmin gösteriminin iptal edilmesiyle başlayan sansür krizinde çok şey yazıldı, söylendi, yapıldı. Peki, şimdi ne oldu?

Bir hasar tespit raporu çıkarılacak olursa, krizin bütün tarafları zarar gördü. Türkiye’nin gerçek anlamda uluslararası olan tek film festivaline, 34 yıllık tarihinde ikinci kez sansürün gölgesi düştü. Festivalin düzenleyicisi İKSV, Antalya’daki komitenin hatasını tekrarlamadı. Kaçak güreşmedi, sansürü (ya da ‘kanuni hatırlatmayı’) sineye çekmedi; basının karşısına çıkarak inisiyatif aldı. Bağlı bulunduğu siyasi partinin seçim ayarlı taktiklerine uygun bir açıklama yaparak, “Ben bu kanunu çıkardım, sen de uygulamak zorundasın. Bunun sansür olup olmaması senin sorunun.” diyen Kültür Bakanlığı’na rest çekti. Keyfine ya da filmine göre bu yönetmeliği ‘hatırlatan’ bakanlığın aksine, bu yönetmeliği hiçbir zaman talep etmeyen İKSV, bu kez de talep etmeyi reddetti. Muhtemelen prestiji sarsıldı. Sansüre uğramış bir festival, her şeye rağmen itibar ve sponsor kaybı yaşar.

BAKANLIĞIN İSTEDİĞİ OLDU

Kültür Bakanlığı, işin kolayını bulmuştu zaten. Birincisi, bu yönetmelik 11 yıldır yürürlükte, yani “Ben yeni bir şey istemiyorum! Hem isteseniz yarım saatte hallederdik, niye bize gelmiyorsunuz? Kanunu yok mu sayıyorsunuz?” efelenmesi. İlkiyle çelişen ikincisi ise Bakur’un içeriğiyle ilgili: “Bu film zaten teröristleri övüyormuş.” Bakanlık, yönetmelik ‘hatırlatmasının’ seçim ayarlı olduğunu resmi açıklamasında açık etti. Düne kadar hükümet nezdinde ‘çözüm süreci’nin tarafı, ‘barışın sözcüsü’ olan Kandil’in Türkiye’deki kamplarında yaşayanlar, seçim yaklaştıkça ‘terörist’ oldu. Sahi, son iki yıldır bu sözcük hükümetin literatüründen kalkmamış mıydı?

Artık kanıksadığımız muktedir ikiyüzlülüğü yine devrede. Hele bir de “Katil festivalde” söylemi var. Katil festivalde değil, Türkiye’deki bir PKK kampında ve çözüm sürecinde millete anlatıldığı gibi silah bırakmış da değil. Yani hükümetin sorumlu olduğu bir alanda festival neden suçlanıyor? İki belgeselci Türkiye’nin dağlarında ‘katil’ ile görüşebiliyorsa, teröre ve teröriste prim vermeyeceğini söyleyen, kimsenin sağ kurtulmadığı ‘başarılı’ operasyonlar yapan hükümet yetkililerinin başka ülke topraklarına gitmeleri de gerekmiyor. Neyse ki iktidarın ve onun medya uzantılarının uzunca bir süredir samimiyet gibi bir meselesi yok.

FATURAYI YİNE SEYİRCİ ÖDEDİ

Bu güdük tartışmaları bir kenara bırakıp İstanbul Film Festivali’nin kurucu babası Onat Kutlar’a sığınalım: “Bırakalım bir yana gevezeliği. Biz kim olduğumuzu biliyoruz. Geleceğin çiftçileri. Ama siz kimsiniz? Tacir ya da başka bir şey. Alışverişi bizden iyi bilirsiniz. Öyleyse şu soruya bir yanıt bulalım: Şu alışverişin faturasını niçin ben susarak ödemek zorundayım?” Evet, gevezeliği, ‘o ne dedi, bu ne söyledi’ gibi kısır tartışmaları bir kenara bırakalım. Faturayı her zamanki gibi seyirci ödedi. İptal edilen filmlere aldığı biletin parasını geri almak, bir kazanım ya da ‘amorti’ değildir. İzlemek için günler öncesinden bilet aldığı bir filmi izleyememek… İşte seyircinin en büyük kaybı. O film hakkında fikir sahibi olmasının imkânı kalmamıştır artık. Zaten vizyon şansı olmayan filmler, seyirciyle buluşma fırsatı yakaladığı yegane kanal olan festivallerde de gösterilemedikten sonra, sinemacıların başka dert aramasına gerek yok. Sahi, sinemacıların sinemaya/sektöre dair gerçek anlamda dertleri var mı?

2004’ten bu yana yürürlükte olan kayıt-tescil ve eser işletme belgesi yönetmeliğiyle ilgili sinemacılar bugüne kadar ne yaptı? Herkes işini bir şekilde yürütünce kimse bu örtük, ‘kanuni sansür’ü sorun etmedi. Filmini festivallerden çekmek bir tepki, fakat Zeki Demirkubuz’un dediği gibi sinemacı daha zeki olmalı. Daha üretici ve sonuç odaklı çözümler bulunmalı. En temel sorun, binbir emekle çektikleri filmlerin seyirciye ulaşmaması. Evet, bakanlık işi zorlaştırıyor; evet, iktidarın baskısı her alanda kendini hissettiriyor. Fakat sinemacılar ne yapıyor? AKP iktidarı döneminde katlanarak devam eden devlet desteği, bazı sinemacıların film yapmasına yardımcı oldu ama bu destek, sinemamızı özgürleştirmeye yetmedi.

Belki de kabahati Zeki Demirkubuz’a atıp içimizi ferahlatmak en iyisi. Ne demişti usta yönetmen: “Ben uğursuz bir adamım. Benim jüri başkanı olduğum festival bu kadar olur!”

20 Nisan 2015 Pazartesi

‘Bu şehirde hepimiz çok incindik'

Senaryosunu yazdığı ‘Uçurtmayı Vurmasınlar' filmiyle tanıdığımız ve hâlâ o filmle hatırladığımız Feride Çiçekoğlu, artık mavi saçlı bir kadın. Fenerbahçe'de, yedi yıldır yaşadığı ve çok sevdiği apartmana yıkım kararı çıkınca bunalıma girmiş ve bir sabah kendini kuaförde bulmuş. Çiçekoğlu aslında, bu şehrin sakinlerine verilmeyen ‘söz hakkı'na böyle itiraz ediyor. Hem yeni kitabı Şehrin İtirazı'yla hem de tarzıyla...

Feride Çiçekoğlu, senaryolarını yazdığı Uçurtmayı Vurmasınlar (1989) ve yabancı dilde en iyi film Oscar'ını alan Umuda Yolculuk (1990) filmleriyle aklımıza kazındı. O günden beri kendisini unutamadık. Fakat titizliğinden olsa gerek daha sonra az üretti. Ara ara kendini hatırlatıyor. 2007'de başlayan ve üç sezon reyting almayı başaran televizyon dizisi Parmaklıklar Ardında'nın senaryosu ile yine kendisine yakışır bir işe imza atmıştı. En son ilk gösterimi 64. Berlin Film Festivali'nde yapılan, ardından geçen yılki İstanbul Film Festivali'nin ulusal yarışma filmleri arasına seçilen Kumun Tadı'nın senaryosunu Melisa Önel ile birlikte yazdı. ‘Türk sinemasının senaryo sorunu var' serzenişlerinin hâlâ yükseldiği bir ortamda sevenleri sanırız kendisinden daha fazla iş bekliyor. İstanbul Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi, Sinema ve Televizyon bölümünde öğretim üyesi olan Feride Çiçekoğlu ile yeni kitabı Şehrin İtirazı'nı (Metis Yayınları) konuşmaya giderken aklımızda biraz da bu meseleler vardı, fakat karşımızda ‘mavi saçlı bir kadın' görünce yaşadığı travmanın derinliklerine daldık.

Feride Çiçekoğlu, geçtiğimiz şubat ayında saçlarını maviye boyatmış. Bu ne orta yaş bunalımından, ne de kadınsal triplerden kaynaklanıyor. Düpedüz şehir travması geçiriyor. Çiçekoğlu, bir yılda hayalet semte dönüşen Fenerbahçe'de, yedi yıldır yaşadığı Poyraz Apartmanı'nın da yıkılacağını öğrenince hem ruhen hem de fiziken çökmüş. Kasım 2014'te başlayan taşınma süreci psikolojisini oldukça etkilemiş. “O evi ben çok seviyordum, çok güzel bir balkonum ve balkondan seyrettiğim ağacım vardı. Bütün sokağımız boşaldı. Bir kısmı yıkıldı, bir kısmı yıkılıyor. Yeşillikler içindeki sakin semt şimdi vinçlerle dolu. Bu süreç bana çok ağır geldi. Sanırım son on yılda bu şehirde yaşayan hepimiz çok incindik. Sadece yönetim biçiminin haksızlıklarından değil, şehre yapılan haksızlıklardan da incindik. Yaşam alanımız gasp edildi. Mahallem gasp edildi. Hiç bize sorulmadan bambaşka bir hayat tarzı üzerimize zorla giydirilmeye çalışıldı.” diyor.

2013 Haziran ayında yaşanan Gezi Parkı olayları, Çiçekoğlu gibi pek çok insana ‘şehir hakkı' konusunda umut olmuştu. Artık bundan sonra, kentin herhangi bir yerinde ağaç sökülecekse, apartmanlar, hanlar yıkılacaksa semt sakinlerine sorulacağı, söz hakkı tanınacağı ümit edilmişti. Ama öyle olmadı. İşte Validebağ Korusu, Narmanlı Han meselesi hâlâ sıcak. Çiçekoğlu, bunun hayal kırıklığını en derinlerde yaşayan İstanbullulardan biri. Çok kızgın, çok öfkeli. “Gezi'yle birlikte şehirle ilgili söz hakkımız olacak duygusuna kapılmıştık, hiç öyle olmadı, daha saygısızca üstümüze gelindi.” diyor. Ona hak vermemek mümkün değil. Şehrin İtirazı'nı da apartmanlarının yıkılacağı konuşulmaya başladığı geçen yıl ocak ayında yazmaya karar veriyor. Yazar kitabında Gezi Parkı patlamasının birdenbire olmadığını, adım adım yaklaşan seslerini 2000'den sonra çekilen Türk filmleriyle ortaya koyuyor. Bunu yaparken 1848-1968 arasında aynı süreci yaşayan Paris'e ve o dönemin filmlerine uzanıyor, bizi o yıllarda literatüre giren ‘vinç yolu' kavramıyla tanıştırıyor. Bugün olanlar hakikaten tesadüf değil. İstanbul uzun bir süredir vinçler şehri değil mi? Başınızı ne tarafa dönseniz havada sallanıp duran vinç kuleleri…

Feride Çiçekoğlu'nun, beşinci kitabı Şehrin İtirazı (Metis Yayınları), 2013 Haziran ayında yaşanan Gezi Parkı olayının adım adım yaklaşan seslerini 2000 sonrası çekilen filmlerle ortaya koyuyor.

Çiçekoğlu'nun yabancı ve yerli filmlerde yakaladığı ortak imgeleri okuyunca oldukça şaşırıyorsunuz. Mesela Jean-Luc Godard'ın Alphaville, Haftasonu ve Onun Hakkında Bildiğim İki Üç Şey filmlerini, Paris'in kentsel dönüşüm ile geçirdiği sürece tepki filmleri olarak sunuyor. Türkiye'den Tayfun Pirselimoğlu'nun Pus, Ben O Değilim, Mahmut Fazıl Coşkun'un Yozgat Blues, Belmin Söylemez'in Şimdiki Zaman, Pelin Esmer'in 11'e 10 Kala, Reha Erdem'im Şarkı Söyleyen Kadınlar, Hayat Var gibi filmlerini de böyle okuyor. Pus, ‘yüzünü kaybetmiş ve kâbusa dönüşmüş şehir peyzajına örnek olarak neredeyse kare kare çerçevelenip duvara asılabilecek kadar zengin malzeme taşıyor.' Ben O Değilim'de ‘bir kâbusa dönüşen ha İstanbul, ha İzmir ne fark eder hissi', Yozgat Blues’da ‘Yozgat'ta bir otelin penceresinden bakıp deniz olsa aynı Zeytinburnu, diyen Yavuz'un (Ercan Kesal) cümlesiyle ironi boyutu kazanıyor.' Şimdiki Zaman'ın başkarakteri Mina'nın (Sanem Öge), ‘kaçmak istediği şehir, İstanbul'daki kentsel dönüşüm ve soylulaştırma süreciyle ilintili.' 11'e 10 Kala, İstanbul'da son on yılda yaşanan sayısız mizansenden ortak öğeler taşıyor. Nedir o mizansenler? Değeri iki kat artsın diye yıkılan binalar, deprem korkusuyla ikna edilen apartman sakinleri, keyfi yasal düzenlemelerle desteklenen inşaat sektörü ve olan bitenden çok az kişinin cebini doldurması… Şehrin İtirazı tüm bunlara bir tepki.

11'e 10 Kala

Hayat Var

Pus

Şimdiki Zaman

Aklımıza takılan bir soru. Bugün Paris başta olmak üzere Avrupa'nın pek çok şehri mimarisiyle, peyzajıyla bir marka. Yalan mı, bayılıyoruz bu şehirlere. O zaman bu itirazları Çiçekoğlu nasıl değerlendiriyor? İşte cevabı: “O şehirlerdeki sivil muhalefet sonradan birçok şeyi rayına oturtuyor, her şey yoluna giriyor mu, hayır ama şehrin yönetiminde daha çok söz sahibiler.”

“Hakkaniyet sağlayacağım diye gelen herkes şehri talan ediyor”

“Fenerbahçe'nin şöyle bir avantajı var. Denize çok yakın ama şehre de çok yakın. Altyapısı iyi, o yüzden yüksek bir kâr getirisi var. Bu yüzden yıkılıyor. Benim vurgulamak istediğim, 12 Eylül döneminde askerler orayı aynı şekilde talan ettiler, izinsiz lojmanlar yaptılar, parkın bir kısmına dinlenme tesisi yaptılar falan… Şimdi başkaları talan ediyor. Hakkaniyet sağlayacağım diye gelen herkes şehri talan ediyor. Dönem dönem bunu yaşıyoruz. Hak hukuk için geldiğini söyleyen parayı ve iktidarı ele geçirince değişen bir şey olmuyor. Gezi'deki isyanı böyle görüyorum. Beni en çok şu yaralıyor; başa gelenin iktidar sarhoşluğu ile ne yapacağını zaten tahmin ediyoruz, bizim için sürpriz değil ama insanların bu kadar çabuk saf değiştirmesi, destekleyici hale gelmesi, otoritenin yanında sesini kesmesi çok üzücü.”

Taşınma travması

“Taşınma travmasından sonra saçlarımı maviye boyattım. Oturduğum apartmanın da yıkılacağı belli oldu, o evi ben çok seviyordum, çok güzel bir balkonum ve balkondan seyrettiğim güzel bir ağacım vardı. O süreç bana çok ağır geldi. Bütün sokağımız boşaldı. Bir kısmı yıkıldı, bir kısmı yıkılıyor. O güzel yeşillikler içindeki sakin semt vinçlerle dolu. Bu süreçte çok üzüldüm. Taşınırken de yoruldum. Yine yakın bir yere taşındım ama orada değilim. O günlerde markete gitmiştim. Birden kasadakilerin bakışını fark ettim. Bana artık yaşlı kadın muamelesi yapıyorlardı. Yardım edelim mi teyze vs. diye. Bir şey yapmam lazım dedim ve saçımı maviye boyattım, henüz teyze olmak istemiyorum.”

“Bugün olanlar tesadüf değil, ‘vinç yolu' kavramı çok eski”

“1968'den önce Paris'te ‘vinç yolu' kavramı orada çıkmış. Vinçler şehri altüst etmiş. Bugün olanlar hakikaten tesadüf değil. Şehrin altüst oluş döneminden sonra insanlar isyan ediyor. Ufkunda bu kadar çok vinç olan ve insanların yaşama alanlarının gasp edildiği, alışkanlıklarının ezerek geçildiği yerde böyle bir isyan oluyor. Özellikle az sayıda belirli kişilerin kâr etmesi, bizim bunu görüyor olmamız ve sesimizi çıkardığımız zaman hiç ciddiye alınmaması ve sesini çıkaranların daha büyük bir baskıyla ezilmesi bunlar insanları isyana sürüklüyor.”

18 Nisan 2015 Cumartesi

Ödünç alınmayan kitaplar

Hep en çok okunan kitapların peşindeyiz. Kitapçılarda onlar göz önünde. Dergilerde, kitap eklerinde onlar anlatılıyor. Korsanlar üst geçitlerde onları satıyor. Hatta kütüphanelerden ödünç alınanlar bile onlar. Peki ya okunmayanlar; hiç okunmayan, hatta kütüphanelerden ödünç bile alınmayanlar…

Bir kitap düşünün… Yazılalı yıllar olmuş; kütüphaneye girmiş, numaralandırılmış, rafa dizilmiş, tozlanmış, silinmiş, sonra yine tozlanmış ve yine silinmiş ve yine. Kütüphanedeki yüz binlerce kitap arasında sıranın kendisine gelmesini beklemiş ama nafile. O sıra hiç gelmemiş. Günün birinde onu ödünç alan değilse de merak eden biri çıkmış, bir sanatçı, bu yıl 56. Venedik Bienali’ne de davet edilen Meriç Algün Ringborg.

Ringborg, talep edilmeyen kitaplardan oluşan ‘Ödünç Alınmamış Kitaplar Kütüphanesi’ni kurmak amacıyla ilk, 2012 yılında Stockholm’deki Halk Kütüphanesi’yle temasa geçmiş. Hemen ardından New York’ta bir kütüphaneyle… Daha sonra 2014’te arka arkaya Avustralya’da, Güney Amerika’da ve Atina’da birer kütüphaneyle işbirliği yapmış. Sanatçının Türkiye’de çalıştığı ilk kütüphane ise 1999’da kurulan Sabancı Üniversitesi Bilgi Merkezi.

Sabancı Üniversitesi Bilgi Merkezi’nde 114.000 kitap var ve ‘Ödünç Alınmamış Kitaplar Kütüphanesi’ yaklaşık 650 kitaptan oluşuyor. Hangilerinin –tek tek saymak mümkün değil ama en azından konu olarak- talep edilmediğine gelince… En çok dikkat çekenler arasında teknolojik gelişmelerle ilgili kitaplar var. Onları İstanbul’la ilgili tarih kitapları, sanat kitapları ve kataloglar izliyor. Aralara sızan bir sürü başka kitap da var: Hıfzı Topuz’dan Türk Basın Tarihi, Vedat Günyol’dan Devlet İnsan mı?, Rauf Orbay’dan Siyasi Hatıralar gibi.

Çok okunan kitaplar nasıl birbirine yakın, hatta neredeyse aynıysa hiç okunmayan kitaplar da bir o kadar uzak ve başka başka. Hiç tahmin edilmeyen, yok artık dedirten bir sürü kitap hiç okunmadan kalmış. Ringborg’u en çok şaşırtansa New York’taki kütüphanede hiç ödünç alınmadan yıllarını geçirmiş bir klasik: Kafka’nın Dava’sı.

KUYRUK UZAMAYA DEVAM EDER

Meriç Algün Ringborg, kütüphanelerdeki ödünç alınmayan kitapları bir araya getirip yeni bir kütüphane kurarken kitapların fiziksel varlığından çok kurulmuş sistemlerin ortaya çıkardığı arada kalmışlıklarla ilgilenmiş aslında. Bizimse bizzat, tek tek o kitaplar çekiyor ilgimizi. Kütüphane rafları arasına saklanmış, hiç talep görmemiş kitapların peşine düşmek istiyoruz ama sadece istiyoruz. Çünkü temas kurduğumuz pek çok kütüphanede ya ödünç verme sistemi yok ya da ödünç kitaplarla ilgili herhangi bir bilgi paylaşma hevesi.

Paylaşımcı olan kütüphanelerin önündeki engelse teknoloji. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Kütüphanesi’nden Hakkı Bey’in dediği gibi: “Kütüphanede 65 bin kitap var. Herhangi bir kitabın ödünç alınıp alınmadığını anlamak için sisteme adını yazmak lazım. Hepsi için tek tek bu işlemi nasıl yapalım? Mümkün değil. Ama isterseniz en çok ödünç alınanları hemen söyleyelim.” Sizi mi kıracağız, peki: En çok okunanlar arasında başta Sedad Hakkı Eldem var. Sonra Gombrich’ten Sanatın Öyküsü, Sezer Tansuğ’dan Resim Sanatının Tarihi, Shakespeare’den Macbeth ve Hamlet, Orhan Pamuk’tan Benim Adım Kırmızı ve Yeni Hayat, Oğuz Atay’dan Tutunamayanlar, Dostoyevski’den Yeraltından Notlar ile Suç ve Ceza.

İstanbul’un en çok ödünç veren kütüphanelerinden Orhan Kemal İl Halk Kütüphanesi’nde de durum aynı: O dediğimiz mümkün değil ama istersek en çok okunanlara ulaşabiliriz. Hatta hemen ezberden sayabiliriz bile: Montaigne’den Denemeler, Oğuz Atay’dan Tutunamayanlar, Albert Camus ve Dostoyevski’lerin hemen hemen hepsi, son günlerde, bilhassa vefatından sonra Yaşar Kemal’in İnce Memed’i.

Bu durumda en çok ödünç alınan ve doğru orantıyla en çok okunanlar, kütüphanelerden bağımsız olarak neredeyse aynı kitaplar. Üstelik de kütüphanenin sunduğu bunca eşitlikçi düzene rağmen: Tüm kitaplar ücretsiz, kimse yönlendirme yapmaz, en çok okunanla hiç okunmayan yan yana durur filan… Ama yine de değişmez bir dünya düzeni; bir yerde kuyruk varsa uzamaya devam eder. Küratör Işın Önol şöyle açıklıyor bunu: “Dikkat kümelenmeye meyillidir, tıpkı sermaye ve insanlar gibi… Çok okunan kitaplar daha çok kişi tarafından okunur; zenginler, zenginliklerine daha büyük oranlarda zenginlik katar… Herkesin okuduğu az sayıda kitap var. Ama aynı zamanda, kimsenin varlığından dahi haberdar olmadığı yığınla kitap daha…”

Yine de eğer hiç ödünç alınmamış birtakım kitapları görüp kurcalamak isterseniz şansınız yok değil. Onların azıcığı Ringborg’un ‘Ödünç Alınmamış Kitaplar Kütüphanesi’nde. Kütüphane, 26 Temmuz’a kadar devam edecek ‘Buluşma…Reunion’ isimli sergi kapsamında Sakıp Sabancı Müzesi’nde.

Başarısız olan hangisi?

Ödünç alınmayan kitapların tespiti kütüphanelerin koleksiyon yönetimleri için çok gerekli. Örneğin Kadir Has Üniversitesi Bilgi Merkezi Müdürü Mehmet Manyas, hangi kitapları depoya kaldıracaklarına bu bilgiler ışığında karar verdiklerini söylüyor ve ekliyor: “Her kitabın bir okuyucusu vardır. Ödünç alınma/alınmama oranı kütüphanenin başarı ya da başarısızlığını gösterir. Yoksa kitabın iyi ya da kötülüğünü değil. Öte yandan kütüphanelerdeki referans yani kaynak kitaplar ödünç verilmez ve en çok onlar okunur. Boğaziçi Üniversitesi Kütüphanesi danışmanı Köksal Seyhan’ın da dediği gibi, “Açık raf sistemine sahip bir kütüphanede kitapların kullanılması için muhakkak ödünç alınarak dışarı çıkartılması gerekmez. Özellikle roman dışındaki kitaplar kütüphane içinde de kullanılabilir. Bu açıdan bakınca ödünç alınmamış bir kitabı, kullanılmayan/okunmayan bir kitap olarak değerlendirmek çok zor olur.”

17 Nisan 2015 Cuma

Bir evlilikten manzaralar

Charlie McDowell’ın yönettiği Tek Aşkım/The One I Love, türler arasında incelikle gezinen anlatımı ve oyuncu performanslarıyla öne çıkıyor. Usta oyuncu Malcolm McDowell’ın oğlu, ilk filminde cesur bir iş çıkarıyor. Evlilik terapisi temasından yola çıkan film, farklı türlere açık bir evren oluşturma konusunda şaşırtıcı bir beceriye sahip.

Hayat, düzen ve monoton kelimelerinin arasındaki nüanslarda, gel-gitlerde saklı. Kimse yeknesak, sıradan bir hayatı istemezken, bir yandan da her dilde, “Düzenli bir hayatım olsun” temennisi… Tam da insana yaraşır bir muamma; hem şarabı içeyim hem başım dönmesin! Düzene duyulan ihtiyaç ve tekdüzelikle mücadele, evliliğin kaba bir özeti… İnsanın görece düzensiz, dağınık hayatını bir düzene sokan dönüşümlerin başında gelen evlilik, heybesinde monotonlukla birlikte gelir. Sonra o ezeli çelişki; sıradanlığın getirdiği rehavet ile heyecan ve başka dünyalar özlemenin birbirini aşındırıp durması… Böyle bir şeydir evlilik.

Bu yaman çelişkiye sinemanın kayıtsız kalması düşünülemezdi. Sinema tarihinin köşe başları, kendi başına tür oluşturabilecek sayıda ve nitelikte ‘evlilik filmleri’yle çevrili. Bergman’ın Bir Evlilikten Manzaralar’ı, Rossellini’nin İtalya’ya Yolculuk’u, Woody Allen’ın Annie Hall’u ilk elden akla gelenler. Tek Aşkım / The One I Love, bu halkaya eklenecek kadar üst düzey bir yapım olmasa da türler arasında incelikle gezinen anlatımı, atmosfer oluşturmadaki başarısı ve oyuncularıyla dikkat çekiyor.

Boşanmanın eşiğine gelmiş Ethan (Mark Duplass) ve Sophie (Elisabeth Moss), gittikleri evlilik terapistinden ilginç bir teklif alır. Terapistleri, evliliklerine şans tanımaları için baş başa geçirecekleri bir hafta sonu tatili ayarlar onlara. Şehirden uzak, doğayla iç içe, güzel bir kır evine giderler. Bekledikleri gibi romantik ve eğlenceli başlayan hafta sonu kaçamağı, giderek ilginç bir hal alır. Kaldıkları evin misafir kulübesinde kendilerinin birebir aynısı olan bir adam ve kadın ile karşılaşırlar. Ancak bu ‘ikinci’ Ethan ve Sophie, asıllarından çok daha iyi, nazik, anlayışlı ve bir ömür geçirilesidir. Evliliklerini kurtarmaya çalışan Ethan ve Sophie, kanlı canlı karşılarında duran ‘ideal’ halleriyle imtihan oldukça olaylar çığırından çıkar…

Usta oyuncu Malcolm McDowell’ın oğlu, yönetmen Charlie McDowell, ilk filminde cesur bir iş çıkarıyor. Evlilik terapisi temasından yola çıkan hikâyede farklı türlere açık bir evren oluşturma konusunda şaşırtıcı bir beceriye sahip. Genç yönetmen, Amerikan bağımsız sinemasında, son birkaç yıldır da Girl dizisi vesilesiyle televizyonda revaçta olan mumblecore (az mekanda, az karakter ile gündelik diyalogların ve doğaçlamaların olduğu, sıradan ve doğal öykülere sahip bağımsız filmler) alt türünü ana türler ile etkileşime sokmayı başarıyor. Romantik koldan ilerleyen bir evlilik terapisi olmaya elverişli hikâye, bildik ama lezzetli sürprizler sayesinde gerilim ve bilim-kurgu evreniyle kesişiyor. Paralel evren teması ve karakterlerin şüpheye düşmesi, romantik komedi örgüsünü bir anda tekinsiz bir bilim-kurguya çeviriyor. Finaldeki belirsizlik ve daha da derinleşen şüphe, filme devam kapısı bile aralayabilir.

BENDEN ÖTE BENDEN ZİYADE

Dostoyevski’nin Öteki’sine kadar uzanan alt benlik, iç dünyamızın karşımızda tecessüm etmesi, Tek Aşkım’ın motifi. Başlarda eğlenceli bir oyun olarak kullanılan ‘öteki’, bir süre sonra gerilimin ana malzemesine dönüşüyor. Gerçek ile sanalın, asıl ile kopyanın birbirine karışması, hatta birbirinin yerini alması, günümüz dünyası, özellikle de yaşadığımız topraklar açısından tanıdık bir mesele. Bu açıdan, filmi izleyecekler evlilik, kadın-erkek beklentileri ve kişisel özdeşlemelerden ayrı olarak toplumsal çağrışımlar da yakalayabilir. Hikâyenin sürprizli, değişken yapısı ve yönetmenlik dokunuşları bir yana, Tek Aşkım’ın en büyük kozu oyuncu performansları. Bağımsız film sektörünün öne çıkan yapımcılarından Duplass Kardeşler’in Mark’ı, -Fitzgerald’ın deyişiyle- “az önce birini öldürmüş gibi” tekinsiz, şüpheci yüzü ve bakışlarıyla Ethan karakteri için biçilmiş kaftan. Üstelik gözlüklü hali fena halde Orhan Pamuk’u andırıyor, neredeyse o! Mad Men dizisiyle parlayan Elisabeth Moss ise özellikle ikinci benliğinde filmin ihtiyacı olan dişil gerilimi perdeye başarıyla yansıtıyor. Sözün özü, Tek Aşkım, farklı türlere açık yapısı, gerilim ile mizahı buluşturmadaki şaşırtıcı becerisi ve oyuncu performanslarıyla adından söz ettiren bir film.