3 Mart 2015 Salı
Yaşar Kemal’i binlerce kişi uğurladı
Türkçenin son destancısı Yaşar Kemal, yazarlar, aydınlar, işçiler, yoksullar, kısacası Türkiye tarafından son yolculuğuna uğurlandı. Sabahın erken saatlerinde Teşvikiye Camii’ni dolduran her kesimden insan, cenaze namazıyla birlikte caddelere sığmadı. Binlerce okuru ve seveni, Yaşar Kemal’i uğurlamak için oradaydı. Türkiye dün büyük anlatı ustası Yaşar Kemal’i son yolculuğuna uğurladı. Teşvikiye Camii, daha sabah saatlerinde uzun zamandır görmediği bir kalabalıkla dolmaya başladı. Bir müddet sonra, avluda adım atacak yer kalmadı. Sanat, siyaset, spor dünyasından akla gelebilecek en ünlü isimler bir araya geldi. Abdullah Gül, Cemil Çiçek, Kemal Kılıçdaroğlu, Selahattin Demirtaş yan yana saf tuttu. Adı sanı bilinenler bir yana, asıl Yaşar Kemal okurları oradaydı. İşçiler, ırgatlar, yoksullar, mazlumlar... Türkiye dün Yaşar Kemal’i, o büyük anlatı ustasını, son yolculuğuna uğurladı. Daha sabah saatlerinden itibaren Teşvikiye Camii uzun zamandır görmediği bir kalabalıkla dolmaya başladı. Bir müddet sonra, avluda ve caminin dışında adım atmak, yer değiştirmek neredeyse imkânsız bir hal aldı. Binlerce insan, dil ormanı Yaşar Kemal’i uğurlamak için oradaydı. Sanat, siyaset, spor alanlarında aklınıza gelebilecek hemen herkes; Orhan Pamuk, Orhan Gencebay, Mustafa Alabora, Rutkay Aziz, Tarık Akan, Suavi, Ataol Behramoğlu, İlber Ortaylı, Fatih Terim gibi isimlerin yanı sıra, Abdullah Gül, Ertuğrul Kürkçü, Kemal Kılıçdaroğlu, Cemil Çiçek, Kültür Bakanı Ömer Çelik, Selahattin Demirtaş, Kadir Topbaş, Mustafa Sarıgül gibi siyasiler de onu uğurlamak için gelmişti. Adı sanı bilinenler bir yana, asıl Yaşar Kemal okurları oradaydı. İşçiler, ‘ırgatlar’, yoksullar, mazlumlar... Her kesimden sağcı-solcu, dindar-laik, zengin-fakir binlerce insan... Taziye defterine yazabilmek için kuyruğa girdiler. Yaşar Kemal’in emaneti, eşi Ayşe Hanım’a, oğlu Raşit Gökçeli’ye taziyelerini bizzat ilettiler. Tüm hayatını barışı, eşitliği, adaleti, ezilenlerin haklarını dile getirmeye adayan usta, ölümüyle de bunca insanı kendi yasında bir araya getirdi. Belki hayatında ilk kez Teşvikiye Camii’ne gelenler vardı. Van’dan bir köylüsü çıkıp gelmişti. Kavruk genç adamlar, başörtülü Anadolu kadınları... Türkiye Süryani Katolik Genel Vekili, Dinlerarası Diyalog Başkanı Yusuf Sağ “Tüm mazlumların başı sağ olsun!” derken, gerçekten de tüm mazlumların babasını kaybettiği bir gerçekti. TEŞVİKİYE’DEN ZİNCİRLİKUYU’YA YÜRÜDÜLER İstanbul İl Müftüsü Prof. Dr. Rahmi Yaran kıldırdı cenaze namazını. Üç kere sordu; üç kere helal edildi bütün haklar. Işık Öğütçü, babası Orhan Kemal’in dostu, yoldaşı Yaşar Kemal’i omuzlarında taşıdı. Cenaze aracı artık bahçenin dışına çıktığında, Teşvikiye Caddesi binlerce insanın yürüyüşüne şahitlik etti, “Yaşar Kemal umudumuzdur”, “Yaşar Kemal onurumuzdur”, “Yaşasın halkların kardeşliği” sloganları ve alkışlarla yürüdüler. Kimi çiçek savuruyor, kimi Yaşar Kemal kitaplarını tutuyordu elinde. Teşvikiye Caddesi bir insan seliyle dolup taşıyordu. Pencereler, balkonlar, çatılar insanlarla, okurlarıyla doluydu, öğrenciler pencerelerden sloganlara katılıyordu. Cenaze arabasının ardından zılgıtlar, dualar, alkışlar bir arada yükseldi. Bir de şöyle cümleler: “Bu cadde bir daha böyle kalabalık görmez.” Yaşar Kemal’in cenaze namazına katılan topluluk, sloganlar ve alkışlar eşliğinde Halaskargazi Caddesi’nden geçerek Zincirlikuyu Mezarlığı’na yürüdü. Okurları, sevenleri, yazarın “Benim kitaplarımı okuyanlar yoksula yoldaş olsunlar.” sözlerinden oluşan bir pankartı açtı. Yaşar Kemal’in cenazesi, Zincirlikuyu Mezarlığı’nda defnedildi. Mezarına memleketi Kadirli ilçesinin Gökçedam köyünden ve Kürt yazar Mehmet Uzun’un mezarından getirilen toprak serpildi. Mezarın başına eşi Ayşe Semiha Baban, sanatçı Zülfü Livaneli’yle birlikte geldi. Eşinin mezarına su döken Baban, daha sonra eğilerek mezara dokundu. Bu sırada Zülfü Livaneli, Yaşar Kemal’in unutulmaz eseri İnce Memed’den esinlenerek yazılan İnce Memed türküsünün bir bölümünü söyledi. Yaşar Kemal'in (92) Zincirlikuyu Mezarlığı'ndaki kabri hazırlandı Türkçe yaşadıkça adı yaşayacak Türkan Şoray: En yakınımı kaybetmiş gibi derin acı duydum. Tüm ülkemizin başı sağ olsun. O, bu coğrafyanın yetiştirdiği en büyük değerdi. O, edebiyat dünyamızın çınar ağacıydı. Bir okuru olarak ona hayranlığım hiç bitmeyecek. Bunun yanı sıra onun özel dostlarından biri olmak benim için şanstı. Onun o güzel sohbetini yaşayamamak, o kahkahaları duyamamak büyük kayıp. O anılarıyla, kitaplarıyla, eserleriyle hep yaşayacak. Orhan Pamuk: Türkçe yaşadıkça Yaşar Kemal’in romanları da yaşayacaktır. Bu ülkede bütün baskılara, kötü niyetlere ve kıskançlıklara rağmen bir yazarın başını dik tutup kendi hikâyelerini anlatabileceğini, bu hikâyeleri bütün dünyaya duyurabileceğini bana gösterdi. Her şeyden önce bana büyük bir örnek oldu. Bütün baskılara rağmen içindeki çocuksuluğunu muhafaza edebilmesi de onun Allah’ın özel bir kulu olduğunu gösterir. Yaşar Kemal’in romanları yaşayacaktır. Bugün tesellimiz budur. Orhan Gencebay: Ülkemizin, insanlığın, kalemin başı sağ olsun. Babamızı lise yıllarında tanımıştım İnce Memed’le. O bizim gururumuzdu. Edebiyatımıza, insanlığa çok büyük hizmetler verdi. Vatanımıza çok büyük hizmetleri oldu. Mağdurun yanındaydı. Haklının yanındaydı. Bilenler bilir Ağrı Dağı Efsanesi’nden tutun, Binboğalar Efsanesi’ne, Yer Demir Gök Bakır’a kadar çok büyük hizmet verdi. Allah gani gani rahmet eylesin. Hasan Cemal: Yaşar abi romanlarıyla, dünya ve Türk edebiyatına yapmış olduğu katkı ile yaşamaya devam edecek. Yaşar abiyi sadece Türk ve dünya edebiyatındaki yeri ile değil, aynı zamanda bu topraklarda barış ve demokrasi için insan hakları ve özgürlükleri için vermiş olduğu büyük mücadele ile hatırlayacağız. O her zaman Türkiye’de gerçekten Kürt barışının olması ve Kürtlerin insan hakları ve özgürlükler konusundaki haklarını elde etmesi için mücadele vermişti. Barıştan yana bir insanın yapması gereken her şeyi yaptı. Bülent Eczacıbaşı: Türkiye ve dünya büyük bir değerini kaybetti. Neredeyse Cumhuriyet’le yaşıt olan Yaşar Kemal, ülkemizin farklı yerlerini, hayatın çeşitli yönlerini ve insan olmanın derinliklerini tanıdı; benzersiz gözlem gücüyle, güçlü kalemiyle bize anlattı. Eşsiz betimlemelerle bezediği öykü ve romanlarıyla yalnızca ülkemizin değil, dünya edebiyatının da en önemli yazarlarından biri oldu. Bir Yaşar Kemal romanı okumanın insana verdiği lezzeti çok az yapıtta yakalamanın mümkün olduğunu düşünüyorum. Bu büyük yazarı kaybetmenin derin üzüntüsü içindeyim. Ataol Behramoğlu: Edebiyat konu değil, öncelikle dil demektir. Dilinin tadını unutamadığınız yazarlar vardır. Onu tekrar okumak istersiniz. Yaşar Kemal böyle bir yazar. Yaşar Kemal, Anadolu’nun sade insanını edebiyat kahramanı haline getirdi. Can Dündar: Yaşar Kemal gibi yazarlar ürettikleriyle, yazdıklarıyla yaşarken ölümsüzlük sırrını kuşanırlar. Belki fani olarak göçerler bu hayattan ama her satır, her cümle, her kitapta yaşamaya devam ederler. Dolayısıyla bundan sonra doğan her çocuk onunla büyüyecek. İlber Ortaylı: Yaşar Kemal, Türkçeyi kullanan bir ananeydi, dönemdi. O Türkçe ve dil kıvraklığı geleneğinin arkasındaki epokayı yaşamam zor. Öyle bir gayret şimdi yok. İnşallah yakalanır. Yaşar Kemal’e kendi sözleriyle veda Cenaze merasiminin ardından Yaşar Kemal için Lütfi Kırdar Kongre Merkezi’nde bir anma töreni yapıldı. Saygı duruşuyla başlayan törende konuşma yapılmasına izin verilmedi. Bu karar çarpıcı bir şekilde, “Bugün burada konuşmalara yer vermeyeceğiz. Hele hele nutuklara hiç yer yok!” diyerek duyuruldu. Kimse kürsüye çağrılmadı. Kürsüde Yaşar Kemal’in fotoğrafları ve bugüne kadar yazdığı kitapları vardı. Salon tamamen doldu. Törenin açış konuşmasını Zeynep Oral yaptı, ardından Nebil Özgentürk’ün yazarın hayatını anlattığı belgesel gösterildi. Daha sonra ise “Bugün burada sadece Yaşar Kemal söz alacak.” denilerek, Tilbe Saran, Meltem Cumbul, Selçuk Yöntem ve Cihan Ünal sahneye davet edildi. Yakalarında bir tek kırmızı gülle sahneye çıkan sanatçılar yazarın eserlerinden ve konuşmalarından bölümler okudu. ‘Yaşar Kemal’e Kendi Sözleriyle Veda’ adı verilen programda zaman zaman Yaşar Kemal’in kendi sesinden sözleri ekrana yansıtıldı. Çocukluğu, ilk gençliği, gazeteciliğe başlaması, İnce Memed, Yağmurcuk Kuşu, Bu Bir Çağrıdır... Hepsi kendi dilinden... İdil Biret, de Chopin’in Bir Numaralı Baladını Yaşar Kemal için seslendirdi.
2 Mart 2015 Pazartesi
İnce Memed, Çukurova’da çekilsin istedi ama…
Yaşar Kemal’in 1955 tarihli ilk romanı İnce Memed, 1984’te İngiliz oyuncu ve yazar Peter Ustinov tarafından Memed My Hawk (Şahinim Memed) adıyla sinemaya uyarlanmıştı.Senaryosunu da yine kendisinin yazdığı filmde Ustinov aynı zamanda Abdi Ağa rolünü üstlenmişti. O yıllarda Yaşar Kemal’i Ustinov ile tanıştıran yönetmen Fuad Kavur’du. Londra’da yaşayan Kavur, ‘İnce Memed’in komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle Türkiye’de çekilmesine izin verilmediği yıllarda Yaşar Kemal’in üzüntüsüne bizzat tanıklık etti. Kavur, o süreci şöyle anlatıyor: ‘’Onunla 1979’da Paris’te tanıştım. Peter Ustinov ile çalışıyordum. Yaşar Kemal Paris’e geldiğinde onu Ustinov ile tanıştırdım. Ustinov, İnce Memed’i filmiyle çok ilgileniyordıu, romandaki Abdi Ağa’yı oynayacaktı. Ancak dönemin hükümeti filmin yapımcılığını üstlenen Fox Film şirketine, filmi komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle Türkiye’de çekmelerine izin vermedi.” Fuad Kavur, Yaşar Kemal’in filmi Çukurova’da çekmek istediğini belirterek şunları ifade etti: “Ankara’ya gidip Bülent Ecevit’ten filmin çekimi için izin istedim. Kabul etti. Ben Londra’ya dönene kadar hükümet düştü ve yeni hükümet İnce Memed’i komünist propaganda yaptığı gerekçesiyle reddetti. Ben de çekimleri Yugoslavya’da yapmaya karar verdim. Yaşar, buna gerçekten çok üzüldü. Filmi Çukurova’nın bozulmamış topraklarında çekmeyi çok istiyordu.”
28 Şubat 2015 Cumartesi
‘Bütün seramiklerim yıkıldı bir ben kaldım’
AKM, Çankaya Köşkü, Tarabya Oteli, Avrupa Konseyi binası ve daha pek çok mekân için seramik panolar yapan Sadi Diren’in yeni sergisi D’art Sanat Galerisi’nde açıldı. Seramik kesmekten artık flu gören ve Caddebostan’daki evinde emeklilik günlerini geçiren Diren, mahzun: “Bütün seramiklerim yıkıldı, bir ben kaldım. Ben de gidince rahatça yıksınlar artık.”Elbette Sadi Diren’in tüm seramikleri yıkılmadı, yok olmadı. 60 küsur yıllık sanat hayatına sığdırdığı yüzlerce eseri var. Kimi Çankaya Köşkü’nde, Atatürk Kültür Merkezi’nde, Manifaturacılar Çarşısı’nda, kimi Strasbourg’daki Avrupa Konseyi binasında, pek çoğu da koleksiyonlarda. Ama ‘en büyük işlerim’ diye ifade ettiği bazı seramik panoları ve duvar kaplamaları son yıllarda kendisine haber bile verilmeden yıkıldığı için öyle hissediyor ve “Bütün seramiklerim yıkıldı, kala kala ben kaldım. Ben de gidince rahatça yıksınlar!” diye üzüntüsünü dile getiriyor. Seramik sanatına yıllarca emek veren bir sanatçı için acı bir durum bu. Galata’daki D’art Sanat Galerisi’nde geçen hafta 62. sergisini açan sanatçı, eserlerinin başına gelenleri bir bir sıralıyor: “1973’te Nejat Eczacıbaşı villası için bir seramik istedi. Havuzu çevreleyen duvara bir pano yaptım. Nejat Bey’in vefatından sonra evi genişletmek için o seramiği yıkmışlar. Bir ay çalışmıştım o pano için, 14 bin parçadan oluşuyordu. Oysa yerinden çıkarılabilirdi. Üzüldüm doğrusu.” İkinci yıkılan eseri, 1972’de Tarabya Oteli’nin barına yaptığı rengarenk seramik. Tarihi otel, yeniden yapılmak üzere birkaç sene önce yıkılınca eser de tarihe karışmış. İstanbul Üniversitesi’nin Baltalimanı’nda yabancılar için lokantası ve lokali vardır. Diren, bu mekâna da bir pano yapmış. Binanın üstünü kaplamak isteyince panoyu yıkmışlar. Ayakta olanlardan Manifaturacılar Çarşısı ve Atatürk Kültür Merkezi’ndekiler içinse ‘keşke yıkılsa, rezalet durumdalar’ diyor ve ekliyor: “Tarabya gitti, Baltalimanı gitti, Manifaturacılar keşke gitse, rezil ettiler. Önüne dükkânlar yapmışlar. Hiç bakılmamış. Şimdi sıra AKM’ye geldi. Depo gibi rezalet halde. O da yıkılmak üzeredir. AKM’nin mimarı Hayati Tabanlıoğlu istemişti o seramiği benden, aylarca sürdü çalışma, montajını da ben yaptım. Şimdi sonu ne olacağı belirsiz. Dört ayda yaptığım Strasbourg’daki 20 metrelik eserime ise tertemiz bakıyorlar.” Nejat Eczacıbaşı villası için yaptığı havuzu çevreleyen duvar panosu, 1973. Sanat yaşamına 1949’da başlayan Sadi Diren, Türkiye’deki seramik sanatını ayakta tutan başlıca isimlerden. Çok çalıştı, çok eser üretti. Türkiye’den Almanya’ya, İtalya’dan İngiltere’ye, Fransa’dan Macaristan’a kadar hem yüzlerce esere imza attı hem de seramik endüstrisi alanında yine yüzlerce tasarım gerçekleştirdi. Hem hocaları (Bedri Rahmi Eyüboğlu) hem de yabancı eleştirmenler tarafından övgüler aldı. 1964’te Almanya’dan yurda döndüğünde Eczacıbaşı Seramik Fabrikaları’nda süs ve mutfak eşyaları kısmına müdür ve sanatçı olarak girdi. 1982’de Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’ne dekan oldu. 1991’e kadar aynı göreve tekrar tekrar seçildi. 1991’de ise devlet sanatçılığı unvanı aldı. 1944’te de emekli oldu. 1972'de Tarabya Oteli'nin barına yaptığı bu eserle birlikte bina da yıkıldı. Sadi Diren, artık 88 yaşında. Caddebostan’daki evinde emeklilik günlerini geçiriyor. Kapısının zilinde hâlâ ‘devlet sanatçısı ve dekan’ yazıyor. Son iki seneye kadar seramik yapmaya devam ediyordu. Artık yardımcısı Fevziye Topçu ile hayatına devam edebiliyor. Etrafını flu görüyor. Gözünde seramik kesmekten sarı leke hastalığı baş göstermiş. Ama olsun, flu da olsa görüyor olmaktan memnun. 1953’te ilk sergisini açtığı Maya Sanat Galerisi’nin sahibi Adalet Cimcoz, onu sanat çevresine tanıtırken şöyle demişti: “Bu delikanlıya iyi bakın, geleceğin seramik ustası o.” Cimcoz, onun değerini ta o zaman fark etmişti, şimdi sadece öğrencileri sahip çıkıyor kendisine. Öğrencisi Emre Zeytinoğlu ve D’art Sanat Galerisi’nin sahibi Duygu Bağlan’ın küratörlüğünde açılan sergide sanatçının 1957’den 2010’a kadar yaptığı yaklaşık 60 eseri sergileniyor. Diren, 22 Mart’ta sona erecek sergisi için “Bu benim son sergim.” dese de öğrencileri peşini bırakacak gibi değil. Atatürk Kültür Merkezi için yaptığı dış duvar seramiği, 1971.
27 Şubat 2015 Cuma
Bir teselli ver
Paramparça Aşklar Köpekler, 21 Gram, Babil gibi filmlerin yönetmeni Alejandro González Iñárritu, dört Oscar’lı Birdman’de bilinen çizgisinin dışına çıkıyor. Meksikalı yönetmen, sahnedeki oyuncuların sahne arkası dramını anlatırken teknik sihirbazlığı ve enerjik kamera kullanımıyla seyirciyi hipnotize ediyor.Tıpkı Steve McQueen’in 12 Yıllık Esaret’te yaptığı gibi Alejandro González Iñárritu da yürüdüğü yolu değiştirerek Oscar’ı aldı. Iñárritu, önceki filmlerinde yaptığı ne varsa Birdman’de bunları bir kenara koyuyor. Paramparça Aşklar Köpekler, 21 Gram, Babil ve Biutiful’un yönetmeni, kesişen hayatlar, paralel öyküler ve mistik tesadüfler gibi temalardan ‘arındığı’ ilk filminde Akademi tarafından ödüllendirildi. Akademi, ‘devşirme’lerden hem Hollywood’a uygun bir dert, içerik ve hikâye anlatımı bekliyor hem de biçim yönüyle hipnotize edici bir ‘sihirbazlık’ numarası. Tekmili birden Birdman’de mevcut.Gözden düşmüş oyuncu Riggan Thomson’ın çırpınışını izliyoruz Birdman’de. 90’larda, Birdman adlı çizgi roman uyarlaması serisinde oynamış Thomson, bu gişe canavarı filmlerden kazandığı parayı ve şöhreti tüketmiştir. Şimdilerde Amerikan tiyatrosunun kalbinin attığı Broadway’de bir oyun sahneleyerek eski imajını temize çekmeyi amaçlar. Raymond Carver’ın Aşk Konuştuğumuzda Ne Konuşuruz oyununu sahneleyen Thomson, sahnedeki aksaklıklarla uğraşırken, kendini gerçeklikten uzaklaştıran, kafasındaki ses ile de boğuşur.AH ŞU SANATÇILAR YOK MU!Iñárritu, kamerasını sahnedeki oyuncuların sahne arkası dramına çeviriyor. Bu dertler, Sunset Bulvarı (1950) ve All About Eve’den (1950) bu yana Akademi’nin ‘kadim’ gözağrılarından. Bunlara The Producers (1967), Opening Night (1977), Bullets Over Broadway (1994) vb. filmler de eklenebilir.Meksikalı yönetmen, bu ‘kadim’ meseleyi teknik sihirbazlık ve enerjik kamera kullanımıyla süslüyor. Iñárritu, biçimci çabasını gözden kaçırmamıza imkân tanımadan, yüksek oyunculuklarla “Ah şu insanlar; hele ki sanatçılar yok mu...” tadında bir kara komediye soyunuyor. Karanlıktan aydınlığa geçerken, merdiven boşluklarında, kapı çıkışlarında ya da gökyüzündeki kaydırmalarda kesilen, ancak tek plan hissiyatını elden bırakmayan kamera kullanımı filmin enerjik dilini ayakta tutuyor. Popüler kültüre, edebiyata ve tiyatroya bol göndermeli varoluşa dair diyaloglar ile sahne tasarımı sayesinde soluksuz bir aksiyon filmi izler gibiyiz. İlk sahneden itibaren seyirciyi yakalayan bu ‘sihirbazlık’ ve yüksek oyunculuklar bir noktadan sonra yorucu olabiliyor.Film boyunca bütün karakterler, neredeyse aynı cümlelerle birbirini teselli ediyor: “Sen çok iyisin. Başarılısın, burada olmayı hak ediyorsun. Sen olmasan ne yapardım” vs. Herkesin teselli edilmeye, değerli ve önemli olduğunu hissetmeye, dahası ‘vazgeçilmez’ olduğunun ilan edilmesine ihtiyacı var. Riggan Thomson, makyaj aynasının köşesine “Bir şey neyse odur, o şey hakkında söylenenler değil.” cümlesini iliştirmiş olsa da bunu bir türlü uygulayamaz. Sadece o değil, sahneye çıkan bütün oyuncular bir şekilde başkalarının onayına muhtaç.BU DÜNYADAN İSTEDİĞİNİ ALDIN MI?Bu noktada, izlemediği oyuna yıkıcı bir eleştiri yazmaya yeminli eleştirmen ile Riggan’ın karşılaşması devreye giriyor. Eleştirmen ile oyuncu/yönetmen arasındaki kısır ve klişe tartışmaların bildik kalıplarını yansıtan tartışmadan sonra Shakespeare’in Macbeth’inden şu bölüm duyulur: “Hayat dediğin nedir ki: Oynayan bir gölge, sahnede çırpınıp zamanını dolduran zavallı bir oyuncu. Oyun bitince duyulmaz artık sesi. Bir budalanın anlattığı gürültülü patırtılı bir masal.” Riggan, herkesin gündeme gelmek, var olduğunu ispatlamak, onaylanmak ve beğenilmek için bir şeyler yaptığını düşünür. Aynı dertleri kendisinin de taşıdığını, esas derdinin asil bir sanatçı kaygısı değil de “Daha ölmedim” demek olduğunu kızının sözleriyle fark eder. Onun amacı da bir parça tesellidir.Riggan Thomson dışında diğer rollerin tip olarak kaldığı filmde, bir tek Edward Norton, performansıyla rolünü sıradanlıktan kurtarıyor. Kariyeri, Riggan Thomson ile benzeşen Michael Keaton seçimi akıllıca; Keaton da bunun hakkını veriyor. Ancak senaryo bu ironiye, popüler kültür göndermelerine ve diyalogların felsefi gözükmesine dikkat ettiği kadar yan karakterlere ve hikâyeciklere önem vermiyor. Yönetmen de işin teknik sihirbazlığına ve sahne tasarımına yoğunlaştığından, seyirciyi hipnotize eden Birdman, bu alanlarda takdiri hak ediyor. Felsefi zeminindeki boşlukları ve teknik becerisi dışında meselesine kalıcı bir derinlik getirememesi ise en büyük zaafı.
26 Şubat 2015 Perşembe
O anların öncesi ve sonrası
1959... Soğuk Savaş’ın buz kestiği yıllar. Fotoğrafçı Elliot Erwitt, Sovyetler Birliği’nin başkenti Moskova’da bir mutfak fuarındadır, stant fotoğrafları çekip, parasını alıp fuardan ayrılacaktır.Tam bir buzdolabı firmasının standındayken bir anda yanında dünyanın en ulaşılmaz ve popüler iki ismi belirir: Amerika Birleşik Devletleri Başkan Yardımcısı Richard Nixon ve Sovyetler Birliği Başbakanı Nikita Kruşçev... Peş peşe çektiği karelerden birinde Nixon, Sovyetler Başbakanı’na dikleniyor ve parmağıyla itiyormuş gibi görünüyor. Sonrasında fuarda Erwitt’e iş veren halkla ilişkiler şirketinin yöneticisi bu müstesna anın da olduğu fotoğrafları alır ve bir sonraki seçimde başkan adayı olacak Nixon’a pazarlar. Fotoğraf, dergilerden gazetelere, billboardlardan afişlere, her yerde kullanılır. Amerika’nın gücünü ve cesaretini ortaya koyuyordur. Afişlerdeki “Bay Kruşçev sizin torunlarınız özgür olacak” sloganı Nixon’a seçimi kazandırmasa da reklamcıların tabiriyle ‘olay’ olur. Oysa o sansasyonel karenin önü ve arkası hiç de öyle değildir. Bazı fotoğraflarda Kruşçev de sert çıkıyor, bazılarında birlikte gülüp şakalaşıyorlardır. Fuar boyunca konuştukları konu da Soğuk Savaş meseleleri değil, “lahana çorbası mı, kırmızı et mi?” gibi gündelik tartışmalardır.TARİHİN DÖNÜM NOKTALARINI YANSITAN FOTOĞRAFLAR İstanbul Modern’de dün açılan “Magnum-Kontakt Baskılar” sergisi, ikon olmuş birçok fotoğrafı öyküleriyle birlikte görme imkânı sağlıyor. Sergide, 80 yıllık bir dönemin görsel tarihine ait fotoğraflar, öncesi ve sonrasıyla bir araya geliyor. Robert Capa’nın 1944 yılında Normandiya Çıkarması’nda Amerikan birliklerinin Omaha kumsalına çıkışı, Eric Lessing’in 1956’da Budapeşte’de çektiği isyancı askerler, Burt Glinn’in 1959’da Havana’da görüntülediği Fidel Castro’yu bekleyen kalabalık, Philip Jones Griffiths’in 1967’de Vietnam’da çektiği, dönemin politikasını etkileyen “sivil kurban”, Bruno Barbey’in Mayıs 1968 Paris Ayaklanmaları, Stuart Franklin’in 1989’da 5 Temmuz sabahı Pekin’deki Tiananmen Meydanı’nda tanklara karşı tek başına durup yerini terk etmeyen yalnız protestocu, Thomas Hoepker’in 11 Eylül 2001 sabahı New York’ta East River’da çektiği bir grup genç...Sergide aynı zamanda Philippe Halsman’ın 1948’de Leda Atomica adlı tablosundan esinlenerek çektiği yakın arkadaşı Salvador Dali, Rene Burri’nin 1963’te bir röportajda çektiği Ernesto “Che” Guevara, Leonard Freed’in 1964’te Nobel Barış Ödülü’nü aldıktan sonra Baltimore’da çektiği “kollarla kuşatılmış ve korumaya alınmış” Martin Luther King, Eve Arnold’un 1961’de Chicago’da “şahane işbirliği içinde” çektiği Malcolm X, David Hurn’ün Londra’da Abbey Road Stüdyoları’nda çektiği “ünlü dörtlü” Beatles gibi birçok siyasi figür, oyuncu, sanatçı ve müzisyenin akıllarda yer etmiş portreleri de yer alıyor.‘Magnum-Kontakt Baskılar’ sergisi Magnum ajansı kurucularından Robert Capa’nın dediği gibi, ‘fotoğrafçıya seçme şansı veren sürecin fotoğrafları’na yakından bakmamızı sağlıyor. Serginin eş küratörlüğünü Lorenza Bravetta ve Gabriele Accornero yapıyor. Bir anlamda sanatçıların eskiz defteri ve gizli günlüğü niteliğindeki kontaktlar, analog dönemin büyülü dünyasına da kapı aralıyor. Lorenza Bravetta, fotoğrafları ve kontaktlarını sanatçılarla birlikte seçtiklerini anlatıyor. En ünlü ve ikon olmuş fotoğraflar değil, seçme ve düzenleme sürecini en iyi anlatan çalışmalar tercih edilmiş. Buna örnek olarak Steve McCurry’nin çöldeki bir fırtınadaki fotoğrafını gösteriyor Bravetta. Gerçek durum kum fırtınası fakat fotoğrafta sanki çölde dans ediyorlarmış gibi bir hayal var. Medyada fotoğraf kullanımının azaldığını söylüyor. 58 sanatçının 133 çalışmasının yer aldığı sergi, 2 Ağustos’a kadar açık. Daha sonra Amsterdam ve Latin Amerika yolculuğuna çıkacak.Serginin dünkü basın toplantısına (soldan sağa) Magnum Photos danışmanı Lorenza Bravetta, BASF Türkiye CEO’su Volker Hammes, İstanbul Modern Yönetim Kurulu Başkanı Oya Eczacıbaşı ve İstanbul Modern Fotoğraf Bölümü Yöneticisi Sena Çakırkaya katıldı.Siyaset değil, yemek konuşuyorlarABD Başkan Yardımcısı Richard Nixon ve Sovyetler Birliği Başbakanı Nikita Kruşçev’in üstteki karesi, 1959’da bir fuarda çekiliyor. Nixon, Sovyetler Başbakanı’na dikleniyor ve parmağıyla itiyormuş gibi görünüyor. Sonrasında bu fotoğraf Nixon’un seçim çalışmalarında kullanılıyor. Çünkü Amerika’nın gücünü ve cesaretini ortaya koyuyordur. Oysa o sansasyonel karenin önü ve arkası hiç de öyle değildir. İki lider fuar boyunca Soğuk Savaş meselelerini değil, “lahana çorbası mı, kırmızı et mi?” gibi gündelik konularda atışır. Yukarıdaki küçük kareler de o atışmanın diğer delilleri. İstanbul Modern’de dün açılan sergide dünya gündemine oturmuş, daha pek çok karenin hikâyesine yer veriliyor.KONTAKT BASKI NEDİR?Kontakt baskı, bir veya birden fazla görüntünün negatifle aynı boyutlarda tek bir fotoğraf kağıdına pozlanmasıyla elde ediliyor. Çoğu zaman ressamların eskiz defterlerine benzetilen kontakt baskılar; fotoğrafçının, film rulosundaki kareleri ilk gördüğü andır. Fotoğrafların hiç müdahalede bulunulmamış, ham görüntülerini barındırarak sanatçıya bir özeleştiri ve seçim yapma imkanı sunar; bu anlamda, kontakt baskılara bakmak fotoğrafçının saklı tuttuğu özel çalışma alanına girmeye benzer. Diğer yandan fotoğrafçının bizim için seçtiği o eşsiz sahnenin öncesi ve sonrasını göstererek, o anın gerçekleşmesine tanıklık etmemizi sağlar. İzleyiciye çekim sırasında fotoğrafçıyla birlikte hareket ediyormuş ve onun gözlerinden görüyormuş izlenimi verir.
25 Şubat 2015 Çarşamba
Okuru provoke etmek istedim
Cem Kalender’in adını ilk kez 2007 yılında Ahmet Hamdi Tanpınar Roman Ödülü’nü aldığı Klan’la duymuştuk. Ardından ‘Zamanın Unutkan Koynunda’ ve iki yıl önce de ‘Kayıp Gergedanlar’ romanlarını yayımlayan yazar, çok tartışılacak bir romanla yeniden okurun karşısında: Kasımpaşalı Oedipus. Alakarga Yayınları’ndan çıkan kitap, günümüz konularından beslenen bir antik çağ destanı.Her kitabınızda farklı bir dil deniyorsunuz. Şimdi de Antik Çağ’da yaşamış Homeros’un dilini ödünç aldınız. Edebiyatta hep bir ileri gidiş varken neden bu dile döndünüz?Oğuz Atay kültüründen, geleneğinden beslendiğim için dille oynamayı çok önemsiyorum. Kitaplarımla ilgili en belirgin özellik bu; hepsinin birbirlerinden bağımsız olması. Ki bu kolay bir şey değil. Dili kullanmak ve dili devamlı farklı yöntemlerle, farklı anlayışla kullanmak… Özellikle Kayıp Gergedanlar döneminde tanıştığım Lacan, dil üzerine beni çok etkiledi. Kayıp Gergedanlar’dan sonra, o dili daha da geliştirebilmek, farklı bir alana çekmek için Homeros’la ilgilenmeye başladım. Homeros, yazarların atası… Hani, Prometheus ateşi tanrılardan çalıp insanlara vererek insanlık devrimini başlattı. Devrimi tamamlayan da Homeros’tu. Ne yaptı? Yazıyı tanrılardan çalarak, insana sundu. Her yazar Homeros’tan icazet alır. Homeros’u okumadan, özümsemeden, dilini ve anlatımını bilmeden bir yazarın var olması mümkün değil.Kitaba dönersek, bu dili hikâye mi çağırdı yoksa?Bu hikâyeyi ancak bu dille anlatabileceğimi düşündüm. Günümüzde bir cumhuriyet hesaplaşmasını, cumhuriyetin bir kısa tarihini anlatacaktım ve bunu mitolojik unsurlara bezeyerek anlatacaktım. Siyasi ve politik çıkmazlardan, kısırlıklardan kurtarmak için iyiyle kötünün savaşını anlatırken bu dile ihtiyaç duydum. Bundan 2 bin yıl sonra günümüzde yaşananlar mitolojik bir olay olarak kalacak. İyiyle kötünün savaşı her zaman devam edecek. Bunu İyonyalı Homeros’un yaşadığı zamana, 2800 yıl öncesine götürdüğümüzde bir şeylerin değişmediğini görürüz. Bu kitabı 2 bin sene sonra da okusanız aynı duyguları hissedersiniz. Var olan ve her zaman süregelen bir mücadele, iyiyle kötünün savaşı.Kitabın ismi ‘Kasımpaşalı Oedipus’ olmasına rağmen romanda Oedipus’un Kasımpaşalı olduğuna dair hiçbir iz yok. Neden Oedipus Kasımpaşalı?Onu çok düşündüm. Hikâye Parvasya’da geçiyor ve tabii ki Anadolu’yu temsil ediyor. Hatta ‘parva’ sözcüğü Latincede ‘küçük’ demek. Parvasya yani küçük Asya… Parvasyalı Oedipus da diyebilirdim ama Kasımpaşa ögesi, kurmak istediğim bu cumhuriyet hesaplaşmasında ve yakın tarihte çok başat. Şöyle ki, Selanik bazı kişiler için ne ifade ediyorsa, Kasımpaşa da yine bazı kesimler için o kadar derin ve anlam yüklü. Bir gün oradan birileri çıkıyor ve bir mücadele başlatıyor. Kitabın içinde hiç geçmemesine rağmen, kitaba ismini vermesinin sebebi bu.Bu şekilde romandan günümüze bir kanca mı atıyorsunuz?Yani... Daha önceki kitaplarımda kesinlikle böyle bir şey yok ama bu kitapta biraz okuru provoke etmek istedim.Peki, kimdir sizin Oedipus’unuz?Her dönemde ortaya çıkan, bir temsil yeteneği olan, bir gücü temsil eden… Burada anlatmak istediğim aslında iyilikle kötülüğün savaşında, Kasımpaşalı Oedipus’u tamamen bir savaşın tarafı olarak, bir zulmün tarafı olarak görebileceğimiz. Ama ‘a kişisi midir, b kişisi midir’den öte bir simge olarak, kötülüğü temsil etme adına bunu kullandım. Ama herhangi bir kişi diyemem.Kitapta iki kral var, Galius ve Oedipus. Aşağı yukarı benzer bir kaderleri var ama siz romanın başkişisi olarak Oedipus’u seçmişsiniz. Galius’la Oedipus’un farkları neler?Galius iyilikleri ve kötülükleri olan bir kral. Samimi bir şekilde başlar işe, ülkesini kurtarır vs. ama krallık kendi içinde zaten kötülükleri barındırır. Galius da iyilikleri ve kötülükleri içinde taşıyan ama salt kötü olmayan biri. Diğer tarafta ise salt kötülüğü temsil etme var. Oedipus’la Galius arasındaki fark bu. Oedipus salt kötülüğü temsil ediyor ve hayat felsefesi olarak, bir nevi de kendini kurtarmak için, battıkça batan, her yaptığı hatayı başka bir hata ile düzeltmek isteyen ve boğazına kadar kötülüğe batan bir kral. Aslında talihsiz de bir kral aynı zamanda. Oedipus bir devrimci olarak, isyankâr olarak başlıyor her şeye. Ben kötü olayım diye başlamıyor ama şartlar gitgide onu kötülüğün içine çekiyor.BEN AYDINLIKTAN, CUMHURİYETİN DEĞERLERİNDEN YANAYIMOedipus’un sahneye çıkışıyla birlikte aslında tanıdık bir hikâyeyle karşılaşıyoruz; bin odalı saray, kralın oğluyla konuşmaları… Bu hikâyenin günümüzle bu kadar iç içe olması riskli değil miydi?Çok riskli. Bunu çok düşündüm. Gerçekten bir yazar böyle netameli bir yerde kulaç atar mı? Ama şartlar, bazen yazarı oraya götürür ve yazar bazı yerlerde risk almak zorundadır. Bu, dönemle ilgilidir. Bir İskandinav ülkesi, bir İsviçre yahut İngiltere değiliz. Zor bir dönemden geçiyoruz. Bu zor dönem konusunda hiçbir zaman kötümser değilim. Türkiye’nin çok iyi olacağına, çok kısa zamanda muhteşem şeyler yapacağına inanan biriyim. Ama edebiyatçılar, sanatçılar, aydınlar bu konuda nerede durduğunu belli etmek zorunda. Günümüzde bir savaş var, iyiyle kötünün savaşı. Burada herkes sorumlu. Sanatçı artık iyi taraftan olduğunu bas bas bağırmalı. Bir edebiyatçı bu riski almalı. Ben burada bir nevi tarafımı belli etmek istedim. Benim tarafım halktan yana; aydınlıktan, cumhuriyetin değerlerinden yana. Cumhuriyetin, demokrasinin, etrafımızda yaşananlarla bağlantılı olarak da laikliğin, neler ifade ettiğini yeni yeni anlıyoruz. Bizim gibi ülkeler için laikliğin çok önemli olduğunu, olmazsa olmaz olduğunu, demokrasinin birinci önceliği olduğunu söylemek ve açık bir şekilde tarafımı belli etmek adına böyle bir riski aldım. Bence bu riske de değdi.Bu dönem hiçbir eleştiri kaldırmıyor. Korkmuyor musunuz?Nazım’ın güzel bir dizesi var, “Mavi gözlerimde korkuyu görmek için boşuna bakacaklar”. Korku insana ait bir şeydir. Güzel bir şeydir de. Ben mesela ölümden çok korkan bir insanım ama bir mücadele içinde hiçbir iktidar, hiçbir iktidarın yaptıkları bana korku vermez. Biz bir gelenekten geliyoruz; Nazım’ların, Orhan Kemal’lerin, Yaşar Kemal’lerin, Aziz Nesin’lerin geleneğinden geliyoruz. Bu gelenekte mücadele var. Şimdi bu mücadelenin içinde değilsem bir şekilde zulme ve kötülüğe karşı mücadele etmezsem bu zulmün değirmenine su taşımış olurum. Bence burada bütün edebiyatçıların çok güçlü bir şekilde seslerini çıkarması lazım.
24 Şubat 2015 Salı
Oscar’a ‘Birdman’ kondu
Sürprizin beklenmediği 87. Oscar Ödülleri’nde Birdman en iyi film seçildi. Meksikalı yönetmen Alejandro Gonzalez Iñárritu imzalı film, en iyi yönetmen, en iyi özgün senaryo ve en iyi görüntü yönetmeni ödüllerini de alarak geceye damgasını vurdu. Altı dalda aday olan Boyhood ise bir ödülde kalarak hayal kırıklığına uğradı.Önceki gece sahiplerini bulan 87. Oscar Ödülleri’nde sürpriz yaşanmadı. Sinema Sanatları ve Bilimleri Akademisi tarafından verilen ödüllerde bu yıl dört Oscar alan Birdman filmi öne çıktı. Gözden düşmüş bir sinema oyuncusunun yeniden ayağa kalkmak için Broadway’de bir oyun sahnelemesini konu alan Alejandro González Iñárritu imzalı Birdman; film, yönetmen, özgün senaryo ve görüntü yönetimi dallarında ödüle ulaşarak geceye damgasını vurdu. Filmin görüntü yönetmeni Emmanuel Lubezki de, geçtiğimiz yıl Yerçekimi ile aldığı ödülü iki yıl üst üste alarak tarihe geçti.Los Angeles’taki Dolby Tiyatrosu’nda düzenlenen ve sunuculuğunu Neil Patrick Harris’in yaptığı törenden dört ödülle ayrılan bir başka film de Büyük Budapeşte Oteli’ydi. Wes Anderson’un yönettiği film kostüm, prodüksiyon ve saç-makyaj tasarımı ile müzik dallarında ödüle uzandı. Altı dalda aday olmasına rağmen Richard Linklater’in yönettiği Boyhood, sadece En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu dalında ödüllendirildi. Leviathan (Rusya) ile Ida (Polonya) arasında geçen Yabancı Dilde En İyi Film yarışını ise Polonya kazandı. Pawel Pawlikowski’nin yönettiği film, Polonya’ya ilk Oscar’ını kazandırdı.87. Oscar ÖdülleriEn iyi film: BirdmanEn iyi yönetmen: Alejandro González Iñárritu (Birdman)En iyi erkek oyuncu: Eddie Redmayne (Herşeyin Teorisi)En iyi kadın oyuncu: Julianne Moore (Unutma Beni)En iyi yardımcı erkek oyuncu: J.K. Simmons (Whiplash)En iyi yardımcı kadın oyuncu: Patricia Arquette (Boyhood)En iyi uyarlama senaryo: The Imitation Game (Graham Moore)En iyi özgün senaryo: Birdman (Alejandro González Iñárritu, Nicolás Giacobone, Alexander Dinelaris, Armando Bo)En iyi kurgu: Whiplash (Tom Cross)En iyi orijinal şarkı: Glory (Selma)En iyi orijinal film müziği: Büyük Budapeşte Oteli (Alexandre Desplat)En iyi görüntü yönetmeni: Emmanuel Lubezki (Birdman)En iyi kostüm tasarımı: Büyük Budapeşte Oteli (Milena Canonero)En iyi makyaj ve saç: Büyük Budapeşte Oteli (Frances Hannon ve Mark Coulier)En iyi prodüksiyon tasarımı: Büyük Budapeşte Oteli (Adam Stockhausen, Anna Pinnock)En iyi ses kurgusu: Keskin Nişancı (Alan Robert Murray, Bub Asman)En iyi ses miksajı: Whiplash (Craig Mann, Ben Wilkins, Thomas Curley)En iyi görsel efekt: Yıldızlararası (Paul J. Franklin, Andrew Lockley, Ian Hunter, Scott R. Fisher)Yabancı dilde en iyi film: Ida (Polonya)En iyi belgesel: Citizen FourEn iyi animasyon: 6 Süper KahramanEn iyi kısa film: The Phone CallEn iyi kısa animasyon: FeastEn iyi kısa belgesel: Crisis Hotline: Veterans Press 1
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)