6 Ocak 2015 Salı
Yeni yılın yeni kitapları
İyi kitaplarla, ödül tartışmalarıyla, ustaların yeni eserleriyle bir yılı geride bıraktık. 2015’in ilk kitapları raflara düşmeye başlarken, yayınevlerine bu yıl okurla buluşturacakları kitapları sorduk. Yerli yazarların eserleri ‘şimdilik’ azınlıkta görünse de edebiyat okuru, bu yıl David Foster Wallace, Alberto Manguel, Robert Musil, Kazuo Ishiguro gibi ustaların kitaplarıyla tanışacak.Yayıncılık dünyası, 2014’ü oldukça hareketli geçirdi. Tartışmalar, ödüller, ilk kitap heyecanı yaşayan yazarlar ve yeni eseriyle ilgi odağı olan büyük yazarlar... Ses getiren kitapların çoğu vakit kaybetmeden okunup kitaplığa kaldırıldı, gözden kaçanlar ise yıl sonunda yayımlanan listelerin yönlendirmesiyle ilgi alanına girdi. Peki, yeni yılda yayıncılar okur için neler hazırladı? Bizi hangi yazarlarla tanıştıracak ya da yeniden buluşturacaklar? ORHAN VELİ’NİN MEKTUPLARIYayın programının büyük bölümü hazır olan ve bu yıl aynı zamanda 112 çocuk kitabını minik okurlarıyla buluşturacak Yapı Kredi Yayınları’yla başlayalım. Geçtiğimiz yıl Ahmet Hamdi Tanpınar’ın izinde beş şehri dolaşan Alberto Manguel’in beklenen kitabı “Beş Şehir”, Robert Musil’in “Niteliksiz Adam 3”ü, Philiph Roth’un “Karşı Hayat”ı, Orhan Veli’nin mektupları ve Kazuo Ishiguro’nun 10 yıl aradan sonra mart ayında yayımlayacak “The Buried Giant” adlı romanı YKY’nin 2015 kitaplarının en önemlileri arasında.Timaş Yayınları bu ay Sibel Eraslan’ın yeni kitabı “Zemzem’in Annesi Hz. Hacer”i ve Chris McNab’ın “Hitler Ordusu” başlıklı tarih kitabını okuyucuyla buluşturacak. Şubatta ise Sufi Kitap’tan Mim Kemal Öke’den “Çevre Bilicinin Metafizik Boyutları Aşkın Ekolojisi” geliyor.IŞIK’TAN SULH PEYGAMBERİSiren Yayınları, bu ayın ortasında Dave Eggers’ın Suudi Arabistan çöllerinde bir Amerikalıyı anlattığı “Kral İçin Hologram” çıkaracak. Yılın ilk çeyreğinde ise Jack Kerouac’ın ölümünden on yıllar sonra yayımlanan ilk romanı “Deniz Benim Kardeşim”, Nobel ödüllü Herta Müller’in “Karşılaşma”sı ve Amerikan edebiyatının en önemli isimlerinden David Foster Wallace’ın “Tuhaf Saçlı Kız”ı okura ulaştıracak. Kaynak Kültür Yayın Grubu’nun yayın listesinde de bu yıl önemli eserler bulunuyor. Bunlardan ilki, Bülent Özdemir’in Yitik Hazine Yayınları’ndan çıkacak “Fişlenen Cumhuriyet” adlı kitabı ve Işık Yayınları etiketini taşıyacak olan “Sulh Peygamberi” isimli eser. Kaynak Yayınları ise Abdullah Aymaz’ın “Zor Zamanlar”ını ve Yusuf Çağlar’ın “Sibyan Mektebi” isimli kitaplarını okuyucuyla buluşturacak.MO YAN’IN ÜÇÜNCÜ ROMANI İlk eserlere verdiği destekle edebiyata önemli bir katkı sunan Alakarga Yayınları da yeni yılı iddialı kitaplarla karşılıyor. “Klan” ve “Kayıp Gergedanlar” ile dikkat çeken Cem Kalender, “Kasımpaşalı Oedipus” romanıyla yeniden okur karşısına çıkıyor. Joyce Carol Oates’ın “İlk Aşk” romanı, August Strindberg’in “Barut Ağacındaki Kırlangıç Ne Söylüyor” adlı öykü kitabı, H.G.Wells’in “Kipps”i ve Leonid Andreyev’in “Şeytanın Günlüğü” yayınevinin neşredeceği kitaplar arasında. Can Yayınları ise yıla yeni transferi Karin Karakaşlı’nın “Yetersiz Bakiye” isimli kitabıyla giriyor. Murat Gülsoy ve Yekta Kopan’ın yeni kitapları, kronolojik sırayla Türkçeye çevrilen Mo Yan’ın üçüncü romanı 2015’te Can Yayınları’ndan okuyacaklarımız arasında. Fakat şimdiden ilgi uyandıran kitap, Paul Auster’in editörlüğünü yaptığı “Babamın Tanrı Olduğunu Sandım” isimli radyo hikâyeleri kitabı. Everest Yayınları ise usta yazar Javier Cercas’tan “Sınırın Yasaları”, Norman Mailer’ın kült eseri “Marilyn Biyografisi”, Doris Lessing’in ilk kez Türkçe okurlarıyla buluşacak olan otobiyografik roman serisinin ilk cildi “Martha Quest”i yayımlayacak. BEAT KUŞAĞI ANTOLOJİSİEdebiyat dünyasının aykırı işler yapan yayınevi 6.45 ise yeni yılda Şenol Erdoğan’ın Amerikan ve dünya edebiyatının belki de en şaşaalı ve hakkında en çok konuşulan edebiyat kolu olan Beat Kuşağı hakkında, ülkemizde yapılmış olan tek çalışma “Beat Kuşağı Antolojisi”ni, kolektif bir eser olan “Özgür Sanat Manifestoları”nı, Neal Stephenson’ın “Parazait / Snow Crash”ını ve Mark Hodder’ın 2010 senesinde Philip K Dick ödülü alan, şimdilik beş kitaplık serinin ikinci kitabı “Kurmalı Adam”ı yayımlayacak.Genç yayınevlerinden Palto ise bu yıl zengin bir yayın listesi oluşturmuş. Baudelaire’den “Fanfarlo” ve “Bin Yıl Yaşamışçasına”, Temel Karataş’tan “Ağrı Eşiği”, 100. yıl için özel baskıyla James Joyce’tan “Dublinliler” ve V. Hüseyin Kaya’dan “Dedemin Bavulu” bu yıl çıkacak kitaplar arasında.
5 Ocak 2015 Pazartesi
30 ressamdan 30 Nazım Hikmet portresi
“Nazım Hikmet şairliği, yazarlığı ile biliniyor olsa da onun hayatında resmin özel bir yeri vardı.Annesi ilk Türk kadın sanatçılardan Celile Hanım’dır ve sanat tarihimizin önemli isimlerindendir. Hikmet’in kendisi de resme ilgiliydi ve bu alanda da oldukça başarılıdır. El becerisi ve yeteneği ona cezaevi günlerinde arkadaşlık etmiş ve ardında pek çok oyma obje, el yapımı araç-gerecin yanı sıra portreler, penceresinden gördüğü peyzajlar ve çeşitli kompozisyonları kağıtlara, tuvallere aktarmıştır. Bugün çeşitli koleksiyonlarda ve Nazım Hikmet Vakfı’nda bulunan bu çalışmalar Türkiye sanat tarihi açısından da özel bir yer teşkil etmekte. Ünlü ressam İbrahim Balaban’ı resme yönlendirmesi, ona yöntem ve teknikler öğretmesi de Nazım’ın resmi ne kadar ciddiye aldığını ve bilgisini gösterir…” Bu sözler, Küçükçekmece Belediyesi Halkalı Kültür ve Sanat Merkezi (HKSM) Görsel Sanat Yönetmeni Erkan Doğanay’a ait. Bu sözleri söylemesinin nedeni ise bu hafta sonu açılacak özel bir sergiyle ilgili.Resmi bu kadar seven Nazım Hikmet’e elbette günümüzün ressamları da kayıtsız kalamazlardı. Çoğu onunla ilgili bir şeyler mutlaka çizip boyamıştır. Bizim öğrendiklerimiz; Murat Akagündüz, Alaettin Aksoy, Antonio Casantino, Ahmet Umur Deniz, Selçuk Fergökçe, Umut Germeç, Mehmet Güreli, Hakan Gürsoytrak, Taner Güven, Mustafa Horasan, Metin Karayağız, Yalçın Karayağız, Caner Karavit, Huri Kiriş, Temür Köran, Veysel Kurucu, Mustafa Müftüoğlu, İrfan Okan, İrfan Önürmen, Sezai Özdemir, Zeynep Özdemir, Neslihan Pala, Mustafa Pancar, Nilgün Sabar, Alp Tamer Ulukılıç, Feyyaz Yaman, Nalan Yırtmaç, Ayşe Yonca ve Asaf Zeki Yüksel... İşte bu 30 ressamın, 30 Nazım Hikmet portresi 10 Ocak’ta İstanbul’da sergilenecek. Ünlü koleksiyoner Ahmet Merey’e ait olan Nazım Hikmet portrelerinin yer alacağı “Portrelerde Nazım” adlı sergi, Küçükçekmece Belediyesi Halkalı Kültür ve Sanat Merkezi Sergi Salonu’nda (HKSM) özel bir kutlama ile sanatseverlerin ilgisine sunulacak. Koleksiyonunda yaklaşık 950 eser bulunan Ahmet Merey, “2009’da Nazım Hikmet Vakfı’nda şairle ilgili bir sergi açılmıştı. Sergideki eserleri komple satın aldım. Bu özel 30 portre koleksiyonuma böyle girdi. HKSM’deki sergi, şairin 113. doğum yılı etkinlikleri kapsamında düzenleniyor.” diyor. HKSM’de saat 19.00’da gerçekleştirilecek açılışı, Melihat Gülses’in solist olarak katılacağı “Bugün Benim Doğum Günüm” adlı konser izleyecek. Portrelerde Nazım, 31 Ocak’a kadar görülebilir.
3 Ocak 2015 Cumartesi
Sinema ve tiyatro salonlarında bir zamanlar ev dağıtılıyordu
Güncel sanat merkezlerinden Salt Galata, bu yıl 6 araştırma projesine destek verdi. İki akademisyen tarafından yapılan o araştırmalardan biri, Beyoğlu’nun ünlü sinema ve tiyatro salonlarına dair sosyolojik bir veriyi ortaya çıkardı.Geçtiğimiz yıl ilk kez araştırma fonu veren Salt Galata, bu yıl mimarlık ve tasarım, sosyal ve ekonomik tarih ile güncel sanat alanlarındaki özgün belge edinimi ve incelemesi yapan 6 projeye burs imkânı sağladı. O projelerden biri de, 1945’te yapılmaya başlanan ve ‘İkramiye Evleri’ adı verilen konutların dününü ve bugününü inceleyen araştırmaydı. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Mimarlık mezunu Duygu Yarımbaş ve Başkent Üniversitesi ve Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Umut Şumnu’nun yaptığı araştırmaya göre, dönemin bankaları, yastık altı paraları kasalarına çekmek için Atlas ve Beyoğlu Sineması ile Muammer Karaca Tiyatrosu’nun salonlarında çekilişle ev dağıtmış. İlk kez Yapı Kredi Bankası’nın yaptığı çekilişlerle dağıtılan bu evler, dönemin konut ihtiyacını giderirken sosyal yaşamı da etkilemiş.İkinci Dünya Savaşı sonrası ülke nüfusu giderek artarken ihtiyaç duyulan konutu bir nebze olsun azaltan bu evler, o dönemin mimari oluşumuna katkı sağlamış. Bankaların büyük afişlerle, dergilere ve gazetelere verdiği ilanlarla duyurduğu çekilişlere katılabilmenin tek şartı var; biriktirilen paraların bankaya yatırılması. İstanbul Kadıköy’de çok sevdiği iki evin yıkılmasıyla evlerin bugünkü durumlarını araştırmaya başlayan Duygu Yarımbaş, günümüze ulaşan 35 eve, o yıllarda hazırlanan afişlerde belirtilen adreslerle ulaşabilmiş. Evlerin büyük bir kısmı ise tabii ki kentsel dönüşüme yenik düşmüş.1973’te yasaklanıyorYaklaşık 30 yıl boyunca kaç adet ev dağıtıldığı bilinmiyor. Ünlü mimarların tasarladığı evler, ilk başta kalabalık aileler düşünülerek yapılmış, ama daha sonraları çekirdek aileye hitap eden iki oda + bir salon şekline dönüşmüş. İstanbul’da Suadiye, Levent, Nişantaşı, Bağdat Caddesi, Büyükada, Yeşilköy, Küçükyalı gibi semtlere inşa edilen bu evlerin yanı sıra Ankara, İzmir, Bursalılar da İkramiye Evleri için yarışmış.İlk başlarda insanları tasarrufa teşvik etmek, tasarruf bilinci oluşturmak amacını da taşıyan kampanya daha sonra başka bir yöne evriliyor ve köşk, yazlık, tekne, otomobil, traktör, altın, öğrenim kredisi, öğrenim bursu, seyahat, ev kredisi, yazlık, hayat sigortası, burma bilezik vermeye kadar gidiyor. Yapı Kredi ve İş Bankası gibi kurumların başlattığı bu kampanya, işte bundan sonra eleştiri yağmuruna tutuluyor. Hem insanları piyango gibi kısa yoldan zengin olmaya alıştırdığı hem de bankaların giderlerini azaltmak için 1973’te çıkan bir kanunla bankaların ev vermesi yasaklanıyor. 1975’te ise bütün ikramiyeler tamamen kalkıyor. Yarımbaş ve Şumnu araştırmalarının İstanbul ve Ankara ayağını tamamlamış, şimdi Bursa ve İzmir’deki evlerin peşindeler. Proje, bundan sonraki süreçte kitap ve sergi ile kalıcı hale getirilecek.60’ar bin TL verilen diğer araştırmalarRessamlar Örneği Üzerinden Türkiye’de Modernlik ve “Milli Sanat” Tartışmalarına Bir Bakış (Bengü Aydın)Türkiye ve dünya futbol tarihinde adından dolayı kapatılmış; oyuncuları soruşturma, kovuşturma, yargılama ve işkencelere uğramış tek futbol kulübü olan Dinamo Mesken’in hikâyesini anlatan araştırma (Ege Berensel)Türk İslam Eserleri Müzesi, Ankara Ulucanlar Cezaevi Müzesi Diyarbakır İçkale’deki bir grup bina arasında oluşan üç ortak noktadan hareketle yapılan “Şimdiki Geçmiş” ve Kültürel Miras: Mekân, Hafıza, Temsil Projesi (Eray Çaylı)Devlet ve İmgeleri: Türkiye’de Fotoğraflardaki Geçmişi Anımsamak (İdil Çetin)Katılımcı Tasarım Açısından Çanakkale Arkeoloji Müzesi ve Troya Müzesi (Özge Sade)Sabit Olmayan Zeminlerde Yürümek: İstanbul’daki Gayrimüslim Mezarlıkları (Özge Serin ve Brian Karl)
2 Ocak 2015 Cuma
Aşkınla ne garip hallere düştüm
Mahsun Kırmızıgül’ün dördüncü filmi ‘Mucize’, insan emeği, sabrı ve sevgisi ile gerçekleşen bir dönüşüm sürecini anlatıyor. 1960 darbesinin sonrasında Doğu Anadolu’daki ücra bir köyde geçen filmde, doğu-batı kardeşliğine vurgu yapılıyor.Mahsun Kırmızıgül, Mucize filminde ‘insanı aciz bırakan’ bir olaydan ziyade, ancak insan emeği, sabrı ve sevgisi ile gerçekleşebilecek bir tedavi/dönüşüm sürecini anlatıyor. Güneşi Gördüm ile ‘yönetmen’ sıfatını hak eden Kırmızıgül’ün dördüncü filmi de onun sinemasının alamet-i farikalarını taşıyor.“Gerçek bir hikâyeden alınmıştır” ibaresi ile başlayan Mucize, 27 Mayıs 1960 darbesinin hemen sonrasında Doğu Anadolu’da ücra bir köye götürüyor bizi. Egeli bir öğretmen (Talat Bulut), mecburi şark hizmetini yapmak için bu köye gelir. ‘Mektep’ bile olmayan köyde, büyük umutlarla karşılanır ‘Muallim Bey’. Zengin kayınpederinden aldığı parayla köye okul yaptırır. Okulun yapımını da eşkıya Cemilo ve adamları üstlenir. Bu okulda çocuklarla birlikte, köylünün deli muamelesi yaptığı Aziz (Mert Turak) de okumaya başlar. Bu arada, Aziz’in ağabeyleri annelerinin görücü usulü ‘dini bütün’ kız bulma merasimleri sonucu birer birer evlenir. Sıra Aziz’e geldiğinde ise ‘sakat’ olduğu için girişimde bulunulmaz. Babasının bir rastlantı sonucu hayatını kurtardığı İsa’nın kızı Mizgin (Seda Tosun) ile Aziz, ailelerin rızasıyla evlendirilir. Bundan sonrası, Aziz ile Mizgin’in etraftan gelen horlamalar ile mücadele edip birbirlerine destek olma sürecidir...‘GERÇEK HİKÂYE’DEN GERÇEKÇİLİĞE...Son dönemde yerli yönetmenleri esir alan bir hastalık peyda oldu. Açılış ya da kapanış jeneriğinde kullanılan “Gerçek bir hikâye” ibaresinin filmin gerçeklik algısı için yeterli olacağı düşüncesi hakim. Anlatılan olayların gerçeklere dayanması ya da yaşanmış olması onu izleyenin de -mecburen- inanmasını gerektirmez. Burada sinema devreye girer. Gerçeklik ile gerçekçilik farkı, sinema eliyle daha net görülür. Mucize, hikâyesinin yaşanmış bir olay olmasının rehavetiyle yayıldıkça yayılıyor perdede. Karakterlerini inandırıcı kılmak, diyalogları güçlendirmek, anlatımına ritim kazandırmak için gayret göstermiyor. 136 dakikalık film pekala 80-90 dakika olarak da perdeye gelebilirmiş.Bununla birlikte Mahsun Kırmızıgül, Kürt sorunu ve 27 Mayıs’ın bürokratlar üzerindeki yansımasına dair önemli detaylar sunuyor. İlçe Milli Eğitim Müdürü’nün darbe karşısındaki gerçek tavrını belli korkulardan dolayı gizlemesi, muallimin çocuklarla birkaç cümle de olsa Kürtçe iletişime geçmesi gibi detaylar yakalanmış. Ağa zulmüne direnip “Bu düzen böyle gitmez.” diyerek dağlara çıkan eşkıya Cemilo üzerinden de terör sorununun kökenine dair tezler dikkat çekici. Temelde bir insan hikâyesi anlatan filmin arkaplanında görünen bu meseleler, filme nitelik kazandıran özellikler. Ancak bunların çok geri planda ve küçük bir detay olarak perdeye yansıması, Aziz’in öyküsünün de anlatımdaki sıkıntılar sebebiyle 136 dakikanın ağırlığını taşıyamaması filmi zayıflatan unsurlar.90’lardaki ‘Hepimiz Kardeşiz’ şarkısından bu yana Türkiye’de doğu-batı kardeşliğini savunan Mahsun Kırmızıgül, yakın zamanda televizyona yaptığı bir dizide de bu konuyu işlemişti. Mucize, temelde yine aynı meseleden yola çıkıyor. Yer yer mizahi durumlar barındıran kız isteme merasimi ve yöre halkının kadına yaklaşımındaki sıkıntıların hiç sorun edilmemesi, hatta olumlayan bir bakış açısıyla yansıtılması ise filmin söylemi açısından ciddi bir zaaf. Ayrıca Mucize, Kürt sorunundaki önemli konu başlıklarından ‘anadilde eğitim’i büyük bir problem olarak görmüyor. Filme göre esas mesele, adaletsizlik ve eğitimsizlik.İşin teknik yönünde Mahsun Kırmızıgül’ün her adımda kendini geliştirdiğini söylemeliyiz. Kamera kullanımı, görüntü yönetimi, ışık ve renk tercihleri birinci sınıf. Ancak birbirinden güzel bu kadrajların hikâyeye hizmet ettiğini söylemek zor. Ciddi bir biçim-içerik sorunu göze batıyor. Senaryodaki tıkanıklıklara ilaveten içi yeterince doldurulamamış baskın bir görsellik var. Mahsun Kırmızıgül sinemasının özelliklerinden ‘duygu yoğunluğu’ ve bununla birlikte hikâyenin önüne geçen aşırı müzik kullanımı da Mucize’nin handikaplarından. Mucize, Beyaz Melek, Güneşi Gördüm ve New York’ta Beş Minare gibi ‘büyük hikâye’ potansiyeline sahip bir film değil. Fakat Mahsun Kırmızıgül büyük hikâye anlatmakta ısrarcı olduğu için filmin anlatım dili böyle şekilleniyor.
1 Ocak 2015 Perşembe
Yazarlarda tıkanma sendromu!
Graham Greene, yazı konusunda, er geç her yazarın kurbanı olacağı writer’s block’tan (yazarın yazamamalı hali veya yazar tıkanması) söz eder.Pek çok yazarın korkulu bir rüyası olan bu durumdan sıyrılmak çok kolay değil. İngiltere’nin saygın gazetelerinden Guardian’da, Prof. Rowena Murray geçtiğimiz hafta yazar tıkanmasına değinen bir yazı kaleme aldı. Murray’a göre bu durum özellikle son yıllarda yazarlar ve akademisyenler arasında artış göstermekte. Murray bu tıkanma halinin, yazma eylemi ile ilgili bir kaygıdan oluşabileceği gibi, yazma sürecinde gerçekçi taleplerin hedeflenmemesinden de kaynaklanabileceğini belirtiyor.Keith Hjortshoj da Understanding Writing Block adlı kitabında, yazar tıkanmasının kalem erbabı arasında yaygın bir durum olduğundan söz ediyor. Margot Atwell’e göre ise yazarın yazamama haline sebep olan iki şey var: İlham eksikliği ve korku. Bunun yanı sıra değişen çevresel koşullar, politik baskılar, stres ve endişe gibi nedenlerin tetiklediği yazar tıkanmasının özellikle Türkiye’deki bu gürültülü zamanlarda pek çok kalem erbabının muzdarip olduğu bir sendrom olduğunu söylemek zor değil. Psikanalist Edmund Bergler’in 1954’te literatüre kazandırdığı bu kavram, yazarın elindeki metni bitirememesi ya da yeni bir metin kaleme alamaması olarak tanımlanıyor. F. Scott Fitzgerald ve Henry Roth gibi yazarlar, yazar tıkanmasının ünlü muzdariplerinden. Fransız edebiyatının usta ismi Marguerite Duras, yazarın yazamama halini bakın nasıl anlatıyor: “1968’den önce, büroya gider gibi her gün gelip bu masaya oturuyor, düzenli olarak yazıyordum. Sonra, o tarihten itibaren, birden kriz: Neredeyse bir yıl boyunca, hayal gücüm bloke oldu. Sonunda, Yıkmak Diyor Kadın sel suları gibi sökün edip geldi, en çok beş ya da altı gün çalıştım. Ondan sonra da hep böyle oldu: Kitaplar bitmek bilmeyen uzun sessizliklerden sonra çıktı.”MADEM YAZAMIYORSUN, OKU!İlhan Berk de yazar tıkanmasından muzdarip olan ustalardan biridir. Fakat o, bu sürecin öğretici bir yanı olduğunu söyler: “Yazıyordum, yazamayacağım aklıma gelmemişti. Bir-iki yıl yazamama sıkıntısı çektim. Sonra şiirin de resim gibi yapılacağını öğrendim. Böylesine bir iyiliği de var, bilinçle işe sarılıyorsun: Kendini bırakmıyorsun (gerçi ben şiir başını alıp gidiyorsa, keserim azda bırakırım, bırakırdım), boyuna gözünün önünde olduğu için (dinginlikle) üstünde çalışıyorsun.”Ferit Edgü de Tezer Özlü’ye yazdığı bir mektubunda, insanın her defasında yazmayı yeniden öğrendiğini anlatır: “Yazmıyorum. Ya da yazamıyorum. Dosyamda birikmiş yazıları, taslakları bile gözden geçirip yayımlamak gelmiyor içimden. Tükenmiş kitaplarımı bile yeniden basılı görmek istemiyorum. (...) Geçende, madem yazmıyorsun, yazamıyorsun, öyleyse oku dedim. (...) Thomas Bernhard’ın, Paris’teyken aldığım Beton’unu okumaya başladım. Bir kez daha, yazmamanın, yazamamanın yazılabileceğini gördüm. Bu karanlık kitabı okurken, garip değil mi, içim ışıdı sanki. Ve her şeye karşın yazılabileceğini (bir-iki eş dost için de olsun) düşündüm. Yazı masamın başına oturup bir sayfaya, yaz yaz yaz yaz yaz maama ma mamamamamamama, yazaaaaamama diye yazmaya başladım. Her yazıya başlayışta yazmayı yeniden öğrenmek zorunda olmak… Ne güç!”ZİHNİNİZİ DAĞITIN, SEYAHAT EDİN...Prof. Murray, yazar tıkanmasından kurtulmak için başkalarının yazı yazdığı bir mekânda olmanın bir kurtuluş olabileceğini dile getirir ki, Avrupa’da ve Amerika’da kafelerde buluşup birlikte kesintisiz iki-üç saat yazma saatleri düzenleyenlerin varlığını hatırlatalım. Atwell ise elle yazmak, zihni dağıtacak işlere yönelmek, farklı şeyler okumak, seyahat etmek ve yeni bulduğunuz fikirleri not ettiğinizden emin olmak gibi önerilerde bulunarak yazar tıkanmasına reçeteler sunar.Yazarın bu tıkanmadan ne zaman çıkacağını kestirmek zor, fakat bir hayli sıkıntılı bir hal olduğunu söyleyebiliriz. Yazar tıkanmasını atlatan kalem erbabının bu süreçten çıkarak, ürettiği metni eline alması en büyük haz olsa gerek. Marguerite Duras’a tam da bunu anlatır: “Bir kitap gün yüzüne çıkmadığı sürece, doğmaktan, dışarı çıkmaktan korkan biçimsiz bir şeydir. İnsanın içinde taşıdığı, yorgunluktan, sessizlikten, yalnızlıktan, yavaşlıktan şikâyet eden bir varlık gibi. Fakat bir kez dışarı çıktı mı, bir şimşek çakması gibi diğer her şey ortadan yok olur.”
31 Aralık 2014 Çarşamba
Duydum ki suçlu arıyormuşsunuz
İBB Şehir Tiyatroları Genel Sanat Yönetmeni Erhan Yazıcıoğlu ve Nedim Saban arasında mahkemeye taşınan sansür tartışmasında dün akşam farklı bir gelişme yaşandı.Bu kez, ŞT'nin 25 yıllık oyuncusu Hülya Karakaş, “Abi'ye Mektup” adı altında Yazıcıoğlu'na bir mektup yazarak sosyal medyada yayındı. Geçtiğimiz sezon provalarına başlanan fakat bu yıl repertuardan, herhangi bir gerekçe gösterilmeden çıkarılan “Kadın İstasyonu” oyununun da yönetmeni olan Karakaş, mektubuna “..Duydum ki "suçlu" avına çıkmışsınız, avdan eliniz boş dönmeyin istedim. Bundan önce ayda bir kez alttan alta ayar verdiğiniz maillerinizle bana kendimi zaten "suçlu" hissettiriyordunuz, bu kez aynaya bakınca ben kendimi "suçlu" hissettim! Fiili "suç"a bakmak yerine, ille ve ısrarla "suçlu" aranmaya başlayan "aile" ortamını biraz rahatlatayım dedim! Sorunlarımı aile içinde çözemediğim için "aile sırlarını" ifşa etmek zorunda kaldım... … nicedir iş yapmayan, "CHP torpilli" (yüzüme karşı böyle söylediniz!) 25 yıllık bir Şehir Tiyatrosu sanatçısı olarak "suç"u üstlenmeye karar verdim! Bunlar hep "CeHaPe" zihniyeti" yüzünden biliyor musunuz. Bu CeHaPe "ülkeyi idare edemiyor" ama Şehir Tiyatroları'na bana özel "torpil" yapabiliyor! Nasıl bir "torpil"se artık 25 yıldır bir sanatçıyı ayakta tutabiliyor! Yaratıcılığımı "CeHaPe zihniyetinden" aldığım kesin!” diye başlıyor.ŞT’de yaşanan sorunları 9 maddede dile getiren Karakaş, Yazıcıoğlu'na şu soruları soruyor: “Göreve gelir gelmez bir önceki yönetim döneminde gönül bağı kurarak provasına başladığım, emek harcadığım Memet Baydur'un "Kadın İstasyonu" adlı oyunu neden kaldırdınız? Oyunun dekoru, kostümü, müziği, bütün hazırlıkları yapıldığı halde oynatmamakta neden direndiniz? Kamunun malı yok yere çöpe atıldı dersem ayıp mı etmiş olacağım bu durumda? Kadın İstasyonu"nu oyunu belediye baskısıyla mı kaldırdınız, yoksa siz mi uygun görmediniz? İzin verseydiniz de oyun sahneye çıksaydı, "kötü" olup olmadığına seyirci karar verseydi. Hani seyirci görüşünü önemsiyorsunuz ya, o manada söyledim! Dilekçeme, oyundaki "ekleme - çıkarmaların yazara karşı haksızlık olduğu" düşüncenizi dramaturg Hatice Yurtduru'ya sordunuz mu, size ne cevap verdi?... “İstanbul Efendisi”,“CibaliKarakolu”,“Şark Dişçisi” ve daha birçok oyunda, hiç ekleme - çıkarma yapılmadı mı? Sözünü ettiğim oyun metinleri şu anda sahnelerimizde yazıldığı gibi mi oynanıyor? Eğer yazıldığı gibi oynanmıyorsa, değişiklik yapılmışsa "Kadın İstasyonu" oyununu niçin reddettiniz? Hagop Baronyan "Şark Dişçisi" oyunundaki değişikliklere yaşıyor olsaydı ne derdi acaba?”Sansür sizinle başlamadı, sizinle bitmeyecek!Karakaş mektubunda Cibali Karakolu'nda bir sahnenin çıkarılmasıyla başlayan sansür kriziyle ilgili şöyle yazıyor: “Bazen seyirci tepkisi düşünülerek, bazen siyasi iktidar baskısı yüzünden sanatçıların kendine oto sansür uyguladığı zamanlar olmuştur. Türkiye ne yazık ki bu ilkelliği aşamamıştır… Siz daha provaların başında, yönetmenin yaptığı işi beğenmeyip oyundaki tadilatlar sırasında da bu sahneyi çıkarmak istemiş olabilirsiniz, eğer çıkarsaydınız (ki görev alanınız buna izin veriyor) adı oto sansür olacaktı, kimse de bilmeyecekti, konu kendiliğinden kapanacaktı. Ancak 25 kez sahnelendikten, galası yapıldıktan sonra oyundan bu sahneyi çıkartmanız sansürdür. Siz kabul etseniz de etmeseniz de bunun adına literatürde sansür denir. Hele ki oyunun başrol oyuncusu Zihni Göktay, sıcağı sıcağına basına (Radikal Gazetesi) sansürü doğrulayan bir demeç vermişse konu zaten spekülasyona açık bir duruma gelmiştir. Neyi kimden saklıyorsunuz, neden ille bir "suçlu" arıyorsunuz?" Karakaş, mektubunun sonunda "Aile içi sırları" deşifre etmiş birine sizin de bir yeni yıl hediyeniz olacaktır mutlaka! Olsun, ben göze aldım. Bildiğim, sizinle ve sizden sonra da saygıyla, sevgiyle, özenle işimi yapmaya devam edeceğimdir.” diyerek ŞT’de kendisini bekleyen akıbetinin de ipuçlarını veriyor.MEKTUBUN TAM METNİ"Abi" ye mektup...Madem kendinizi 100 yıllık kurumun "abi"si olduğunuzu söylüyorsunuz, o halde bu kardeşinizi dinlemenizin bir sakıncası yoktur umarım. 1914 yılından beri farklı anlayışlar tarafından yönetilen Şehir Tiyatroları 100.yaşında bir "abi"ye teslim edilmişse vardır bir hikmeti!Duydum ki "suçlu" avına çıkmışsınız, avdan eliniz boş dönmeyin istedim. Bundan önce ayda bir kez alttan alta ayar verdiğiniz maillerinizle bana kendimi zaten "suçlu" hissettiriyordunuz, bu kez aynaya bakınca ben kendimi "suçlu" hissettim! Fiili "suç"a bakmak yerine, ille ve ısrarla "suçlu" aranmaya başlayan "aile" ortamını biraz rahatlatayım dedim! Sorunlarımı aile içinde çözemediğim için "aile sırlarını" ifşa etmek zorunda kaldım. Genç meslektaşlar buna biraz bozulacaklar, "kurum şovenizmi" (çok aydınlatıcı olduğu için YücelErten'den arakladım) yapıyorlar epeydir, her eleştiri yapana "şu kadar da oyun oynadık, pek şahane oynadık" diyerek cevap veriyorlar ya, nicedir iş yapmayan, "CHP torpilli" (yüzüme karşı böyle söylediniz!) 25 yıllık bir Şehir Tiyatrosu sanatçısı olarak "suç"u üstlenmeye karar verdim! Bunlar hep "CeHaPe" zihniyeti" yüzünden biliyor musunuz. Bu CeHaPe "ülkeyi idare edemiyor" ama Şehir Tiyatroları'na bana özel "torpil" yapabiliyor! Nasıl bir "torpil"se artık 25 yıldır bir sanatçıyı ayakta tutabiliyor! Yaratıcılığımı "CeHaPe zihniyetinden" aldığım kesin!Erhan "abi"cim bilişim çağında yaşıyoruz, işler artık eskisi gibi yürümüyor! Atılan bir twiti Kanada'da yaşayan biri anında retweet ediyorsa sır diye bir şey yoktur. Bolşoy Balesi dansçılarının sırları Türkiye'de konuşuluyorsa, "yalnız ve güzel" ülkemin her sorunu sosyal medyada tartışılıyorsa hangi "sır"dan söz ediyorsunuz? Hele bunu, sivil inisiyatif olarak kurulan, kurulduğu ilk yıllarda gerçekten muhalif olmuş, son birkaç yıldır da eh işte boyutunda "muhalif" kimliğini taşıyan bir meslek kuruluşu olan İŞTİSAN söylüyorsa daha da vahim! Aile sırlarının "servis" edilmesi lafları bir meslek kuruluşunun söyleminde yakışmamış!Her konuda fikir beyan edebiliriz lakin Şehir Tiyatrosu söz konusu olduğu zaman susmak erdemdir. Bunun haklı bir tarafını bana ispatlarsanız sonsuza kadar ağzımı kapatıp işime bakacağım. Tabii işimi yapabilirsem!Sevgili "abi"m iyi niyetinizden kuşkum yok. Şehir Tiyatroları'na GSY (Genel Sanat Yönetmeni) olmanızla ilgili önyargım da olmadı. Siz de bana önyargıyla yaklaşmazsanız sevinirim. Derdim gidip gitmemeniz değil, zaten iki yılda bir yapılan sanat yönetimi değişikliğinden hiç memnun değilim. Ama siz de keşke bunları yapmasaydınız Erhan "abi"cim! Keşke daha adaletli davransaydınız, sadece kendinize yakın gördüklerinizi değil, bütün kurum çalışanlarını koruyup kollasaydınız. Hiçbir GSY (Genel Sanat Yönetmeni), sanatçıya, mesleğini küçük düşürmediği sürece önyargılı yaklaşmamalı. "Abi"lerin tarafsızlığı sadece sevdikleri için değil herkes için geçerlidir. Hani "memnun olmadıkları ne var?" demişsiniz ya, şayet dinlerseniz memnun olmadığım şeyleri ve sorunları anlatacağım. Yazdığım dilekçeye mantıklı cevap alamadım, makamınızda yaptığım karşılıklı görüşmelerde sorunlara çözüm bulamadığım için size mektup yazmaya karar verdim.Öncelikle bir kardeşiniz olarak çevrenizde sürekli sizi pohpohlayan insanlardan uzak durmanızı, sesini duyurmaya çalışanların sesine kulak vermenizi, eleştirileri hoş görüyle karşılayarak işe başlamanızı öneririm. Tiyatronun hiçbir kreatif alanında durmayan, elinde çantayla dolaşıp bilgi toplamaktan başka hiçbir iş yapmayan bir insanının elini hiç tutmayın, bu tür insanların bir gün sizin hakkınızda da bilgi toplayacağından kuşkunuz olmasın. Şehir Tiyatroları bir kamu kuruluşu, kamunun herhangi bir kurumu gibi iç işleyişi hakkında doğru ya da yanlış konuşulabilir, "Sır" argümanı çok eski ve de çok komik; bu tarz bir söylemden uzak durun lütfen. "40 yıllık sanatçı" olmakla övünmeyi anlıyorum, siz de 25 yıllık sanatçı olarak beni anlayın lütfen. Aradaki 15 yılı anlayışınızla kapatabilirim belki! Sizin kadar benim de kurumum Şehir Tiyatroları. Sanatsal hamlığımın pişmesine yardımcı olan okul. Sizin yardımcılarınız kadar emeğim var bu kuruma. Yardımcılarınız ne kadar yönetmense ben de o kadar yönetmenim. Bu nedenledir ki önerdiğim projeler de değerlidir.Sorularıma geçeyim izninizle;1-Göreve gelir gelmez bir önceki yönetim döneminde gönül bağı kurarak provasına başladığım, emek harcadığım Memet Baydur'un "Kadın İstasyonu" adlı oyununu neden kaldırdınız? Oyunun dekoru, kostümü, müziği, bütün hazırlıkları yapıldığı halde oynatmamakta neden direndiniz? Kamunun malı yok yere çöpe atıldı dersem ayıp mı etmiş olacağım bu durumda? "Kadın İstasyonu" oyunu belediye baskısıyla mı kaldırdınız, yoksa siz mi uygun görmediniz? Uygun görmediğiniz oyuna, "Memet Baydur'un en kötü oyunlarından biri" demeniz can sıkıcı değil mi? Neredeyse her gün bir kadın cinayetinin işlendiği, kadına şiddetin olağan sayıldığı bir dönemde, kadın sorunlarının tartışıldığı bir oyun, Memet Baydur gibi özel bir yazar tarafından yazılmışsa, ne kadar " kötü" olabilir ki? İzin verseydiniz de oyun sahneye çıksaydı, "kötü" olup olmadığına seyirci karar verseydi. Hani seyirci görüşünü önemsiyorsunuz ya, o manada söyledim! Dilekçeme, oyundaki "ekleme - çıkarmaların yazara karşı haksızlık olduğu" düşüncenizi dramaturg Hatice Yurtduru'ya sordunuz mu, size ne cevap verdi? Düşüncenizi oyunun yönetmeni Ersin Umulu ile paylaştınız mı? 40 yıl olmasa da hepimiz bu kurumda uzun yıllardır çalışan, proje üreten sanatçılarız, konuyu bizimle yüz yüze görüşmemenizin altında bir art niyet siz olsaydınız aramaz mıydınız? “İstanbul Efendisi”,“Cibali Karakolu”,“Şark Dişçisi” ve daha birçok oyunda, hiç ekleme - çıkarma yapılmadı mı? Sözünü ettiğim oyun metinleri şu anda sahnelerimizde yazıldığı gibi mi oynanıyor? Eğer yazıldığı gibi oynanmıyorsa, değişiklik yapılmışsa "Kadın İstasyonu" oyununu niçin reddettiniz? Hagop Baronyan "Şark Dişçisi" oyunundaki değişikliklere yaşıyor olsaydı ne derdi acaba?2-Oynamak üzere hazırlık yaptığım bir oyunun hokus pokus yoluyla yok edilmesinden incindiğimi, kırıldığımı söylememin bir sakıncası yoktur umarım. Ancak bütün olumsuz duygularımı bir kenara koyup yine de ısrarla çalışmak üzere proje önermeye devam ettim. Sam Bobrick'in "Şansa Bak" adlı oyununu yönetmek üzere size teslim ettim. Göreve gelmenizin üzerinden dört ay geçti ama siz projelerim için dört dakikanızı bile ayırmadınız. Kaybettiğim zaman telafi edilemez. Makamınızda yaptığımız görüşmenin üzerinden bir ayı aşkın süre daha geçti. Hala olumlu ya da olumsuz cevap verme gereği duymadınız, neden? Israrla "öncelikle oyuncusun" demenizin altındaki asıl niyet nedir? "Kadın İstasyonu" oyununu kaldırmasaydınız ben zaten oyunculuk yapıyor olacaktım. Yanınıza yardımcı olarak aldığınız sanatçılara da "öncelikle oyuncu" olduklarını sık sık hatırlatıyor musunuz? Yönetmenlik yapmamam için gösterdiğiniz çabayı anlamak mümkün değil. 1995 yılından bu yana kurumda ve kurum dışında oyun yönetmiş biri olarak, tırnaklarımla kazarak elde ettiğim bu hakkımdan vazgeçeceğimi düşünmenizi düşünmek bile istemiyorum!3- Kurumda arka arkaya oyun yöneten Engin Alkan'ın ve diğer iki yardımcınızın da resmi görev karşılığında "sanatçı" yazıyor. Yani oyuncu, kadrolu yönetmen değil hiçbiri, peki şimdi ne olacak? Onlar oyun yönetirken ben niye oturuyorum? Zevahiri kurtarmak için göstermelik kadın yönetmenler getiriliyor, kurum içindeki kadın çalıştırılmıyor. Yine belediye mi izin vermiyor? Merak ediyorum, "şunlar çalışsın, şunlar cezalandırılsın" listesi mi var elinizde? Eğer "ben istemiyorum" diyorsanız daha da fena! Kimi, neye göre istemiyorsunuz? Yönetmenlik kriteriniz nedir? 25 yıl sonra, size yeniden kendimi ispat etmem mi gerekiyor? Yönetmenlik kriterlerinizi belirtirseniz, bugüne kadar yaptığım işleri size ve Yönetim Kurulu'na bir dosya olarak sunabilirim. Tepeden bakışınızla ,"ben yaptım oldu" anlayışınızla birilerini mutlu edersiniz belki ama sessiz çoğunluk mutsuz olur. Yoksa yeni yönetmelikte sanatçıları mutsuz etme maddesi mi var? Yönetmeliği değiştirmek üzere "maraton" koşan, "biz bu yönetmelik olduğu sürece çalışmıyoruz" diyerek birkaç sene tiyatronun kapısından geçmeyen, kendi tiyatroları dışında oyun oynamayan yardımcılarınız ne oldu da daha düne kadar uğramadıkları tiyatroyu bugün "kurtarmaya" soyundular? Madem tiyatroyu kurtaracaklar, önce güdümlü yönetmeliği değiştirmek için çaba göstersinler! Arka arkaya oyun yönetmek, uyarlama yapmak, şarkı sözü yazmak, bestelemek, anonsları konuşmak, oyuncu seçmeleri yapmak oldukça yorucu, onların asıl işi "tiyatroyu kurtarmak"! Kendi tiyatrolarını kurdukları zaman bol bol vakitleri olacak ancak burası "Kamu Tiyatrosu"! Hülya'ya oyun yönettirmemek konusunda yemin etmek yerine, tiyatroyu "kurtarmak" için ettikleri yemini tutmalarını hatırlatırım!4-Tiyatroda sansür yüzünden cümle çıkartılmışlığı, sahne kısaltılmışlığı vardır da sahnesi atıldığı için doğal olarak oyunla ilişkisi kalmayan oyuncu bir ilktir. Sansür konusunda kafası karışan herkes Betül Kızılok Bavli'nin oyunda oynayıp oynamadığına baksın! Sansür sizinle başlamadı, sizinle de bitmeyecek. Bundan beş yıl önceki sanat yönetmeni de "Kendi Gök Kubbemiz" ve "Yedi Tepeli Aşk" oyunlarına sansür uygulamıştır. Basın arşivlerinde (yerinde duruyorsa tabii) haberlere ulaşabilirsiniz. Belki o sıralar tiyatroda olup bitenle yeteri kadar ilgilenmemiş olabilirsiniz, sizi uyarmak istedim! Bazen seyirci tepkisi düşünülerek, bazen siyasi iktidar baskısı yüzünden sanatçıların kendine oto sansür uyguladığı zamanlar olmuştur. Türkiye ne yazık ki bu ilkelliği aşamamıştır. Özel tiyatroda da, kurum tiyatrolarında da, (keşke olmasa) ama olur. Siz daha provaların başında, yönetmenin yaptığı işi beğenmeyip, oyundaki tadilatlar sırasında da bu sahneyi çıkarmak istemiş olabilirsiniz, eğer çıkarsaydınız (ki görev alanınız buna izin veriyor)adı oto sansür olacaktı, kimse de bilmeyecekti, konu kendiliğinden kapanacaktı. Ancak 25 kez sahnelendikten, galası yapıldıktan sonra oyundan bu sahneyi çıkartmanız sansürdür. Siz kabul etseniz de etmeseniz de bunun adına literatürde sansür denir. Hele ki oyunun başrol oyuncusu Zihni Göktay, sıcağı sıcağına basına (Radikal Gazetesi) sansürü doğrulayan bir demeç vermişse konu zaten spekülasyona açık bir duruma gelmiştir. Neyi kimden saklıyorsunuz, neden ille bir "suçlu" arıyorsunuz? 100 yıllık kurumun GSY olarak net bir açıklama yapsaydınız konu uzayıp buralara gelmeyecekti, biz de "abi"mizin arkasında duracaktık. "Suçlu" aramanız boşuna! Türkiye sanatı derin bir McCarthy dönemi zaten yaşıyor, bari siz ateşe bir odun daha atmayın lütfen.5- Eleştirilere net cevap vermek yerine neredeyse sansürü onaylayan açıklamalar yapmaya başladınız. Herkese cevap yetiştirmek, suçlamak, kinayeli göndermeler yapmak, Muhsin Ertuğrul'un mirası, Cumhuriyet'in en önemli kazanımlarından biri olan 100 yıllık Şehir Tiyatroları'nın Genel Sanat Yönetmeni'ne yakışıyor mu? "Kıskançlık" argümanı yeterince sığ! Nasıl bir kıskançlık ki, bugün sansür eleştirisi yapanlar, daha önce tiyatromuzda oynayan oyunları yere göğe sığdıramamış, beğenilerini açıkça yazmaktan çekinmemişler. Bir özel tiyatroyla seyirci tartışması yaşamak Şehir Tiyatroları'nın geleneğinde yok. Siz ki bu geleneği iyi bilirsiniz. Sıkıştığı noktada seyirci desteği isteyen, herkesi "göreve çağıran" tiyatronun sanatçıları (bir bölümü diyeyim) şimdi söz birliği etmişçesine sağa sola had bildirmeye başlamıştır. Beş yıl önce Muhsin Ertuğrul Sahnesi yıkılırken de böyle olmuştu. Hatırlamayanlara, unutkanlık sorunu olanlara, eylemlerde birdenbire azalan sanatçıları hatırlatmakta beis görmüyorum. Yanan mumların tortusu Kongre Merkezi'nin altında yeniden parlayacağı günü bekliyor!6- Önceki GSY olan Hilmi Zafer Şahin, kendine şiddetle karşı çıkan, aleyhinde basına konuşan sanatçılara gözdağı verdi mi? Mail adreslerine ayar mailleri attı mı,"törpü"ledi mi? Her GSY kendi meşrebine göre sanatçıyı hizaya sokmak istemiştir elbette, yapmıştır da. Ancak sizin sevgi sarmalı mesajlarınızın, mutlu kahvaltı toplantılarınızın arkasından gelen ayar mesajlarınız, başkasını bilmem ama beni serseme çevirdi. Her seferinde dayak yemiş gibi oluyorum! 5 yıl önceki sanat yönetimi dönemindeki kadar yorgunum yine. Hiçbir Genel Sanat Yönetmeni çok sevilmedi ya da bir kısım sevdi bir kısım sevmedi. Hepsinin aleyhinde şiddetli tartışmalar yaşandı, onların suçu neydi? Eminim siz de GSY olmadan önce bir çok şeyden memnun değildiniz, sevmediğiniz oyunlarda oynamak istemediniz, tiyatroya uzun süre uğramadınız, şimdi ne oldu da "suçlu" avına çıktınız? Niçin "beni sevmeyen ölsün" mealinde açıklamalar yapıyorsunuz? Belki suç sizdedir ve arkadaşlarınızdadır, düşündünüz mü?7- "Enkaz devraldık" demeçlerinizle, siz de diğer Genel Sanat Yönetmenleri'ne ayıp ediyorsunuz, siz de "aile sırlarını" deşifre ediyorsunuz! Israrla "Biz tiyatroyu kurtarmaya geldik" cümlesi kurmanız bu tiyatroda zaten ciddi sorunların olduğunun da bir göstergesi değil mi? Siz olmasaydınız belediye tiyatroyu mu kapatacaktı? Eğer tiyatro sayenizde kapanmadıysa, siz emekli olduktan sonra ne olacak, ne yapacağız? 100 yıllık bir kurum "sayenizde" kurtulduysa aslında dibe vurmasının vakti gelmiş demektir. Dibe vurmalı ki, yeniden, umutla yukarı çıksın. Belki o zaman iki yılda bir sanat yönetimi değişmez, belki o zaman idari yönetimden çok sanat yönetiminin hükmü geçer, belki o zaman, Türkiye gibi, diğer sanat kurumlarıyla birlikte Şehir Tiyatroları da aydınlığa ulaşır.8- Özgür Efe Yeşilpınar arkadaşımızın tiyatroya geri dönmesi için çalıştığınızı duydum, memnun oldum. Umarım başarırsınız! Önceki GSY H. Zafer Şahin'den Özgür'ün tiyatrodan atılmamasını rica etmiştim. Yalnız kalmanın kötü bir duygu olduğunu bildiğim için kendi çapımda destek olmuştum meslektaşıma. Bugün sorunu çözmeye çalışan yardımcılarınız arkadaşımız tiyatrodan atıldığı zaman da kurumdaydı, o zaman akıl edemediler mi! Kendi uzmanlık alanında değerlendirilmek istediğini dilekçe yoluyla ifade ettiği halde, "işe gelmiyor" gerekçesiyle sizden önceki dönemde uyarı cezası bile verilmeden işten atılan Murat İpek için de aynı hassasiyeti gösterirsiniz umarım. Oyun yazan, yöneten, yeteneği olan bir meslektaşımız Murat, kurumun birçok alanında değerlendirilecekken işsiz kaldı. Kurumun kadrolu sanatçısı olan Eftal Gülbudak arkadaşımız annesine bakmakla yükümlü olduğunu belirterek bir süre için izin rica ettiği halde aynı duyarlılığı ona göstermediniz ve ücretsiz izin almak zorunda bıraktınız kendini. Aylardır cebine tek kuruş girmeden yaşamak durumunda kaldı. Ekmekle oynayanın ekmeği olmaz! Yıllardır kuruma ancak galalarda, özel gecelerde uğrayan, sosyal medyada kurumu öven mesajlar yazan ama sıra oyun oynamaya gelince sırra kadem basan oyuncuları da ücretsiz izin almaya teşvik edecek misiniz? Eftal Gülbudak'ın haklı gerekçesine bile tahammül göstermeyen yardımcılarınızdan ikisinin birkaç yıl tiyatroya uğramadıklarını unutmayın lütfen! Fırsat eşitliği hepimiz için geçerli olmalı.Bir sanatçı, kişiliğiyle, üretimiyle var olur; herhangi bir yönetime yakın durarak değil! Buna zorunlu da değilim. Bundan önce de kimseye yakın durmadım, masa arkadaşlığı yapmadım, bundan sonra da yapmayacağım. Ben sadece işimi yapacağım. GSY olarak haklı kararlarınızı saygıyla karşılar, beni mesleğimle cezalandıran her kim olursa karşısına dikilirim.9- Tiyatro arşivinin önemli bir bölümünün kayıp olması sansür kadar vahimdir. En son hangi sanat yönetimi döneminde arşiv taranmış ya da taşınmış, ne olmuş da tiyatronun değerli arşivinin önemli bir bölümü kayıplara karışmış, sahaflarda bulunmuş? Göreviniz dedektiflik değil elbette, ama bunu araştırıp bulursanız tiyatroya çok büyük bir hizmet yapmış olursunuz. Sorumluluğu olanlar mutlaka ortaya çıkartılmalı! Uzmanlar, tiyatro hakkında yazıp çizen insanlar, sansürden daha vahim olan bu konunun peşini bırakmamalı."CeHaPe torpilli" sanatçının hediyesi de mektup oluyor maalesef! "Aile içi sırları" deşifre etmiş birine sizin de bir yeni yıl hediyeniz olacaktır mutlaka! Olsun, ben göze aldım. Bildiğim, sizinle ve sizden sonra da saygıyla, sevgiyle, özenle işimi yapmaya devam edeceğimdir. Şehir Tiyatroları'nın gelenek ve göreneğine az buçuk yetiştim, iyi olanları öğrendim, iyi görmediklerimden uzak durdum. "Kol kırılır yen içinde kalır" geleneği iyi bulmadığım bir söylem. Bu sözün söylendiği her ailede ciddi zorunlar yaşandığını düşünürüm. Belki sizi gücendirdim, kızdırdım ama buna mecbur bırakıldım! Öyle hışımla "suçlu" avına çıktınız ki, konuyla alakam olmadığı halde "suçlu" benim demek istedim. Şimdi benim gibi düşünen diğer sanatçıların da "biz de suçluyuz" diyerek ayağa kalkmaları ne güzel olurdu, ama boşuna hayal kuruyorum; bu ancak bir film sahnesi olabilir! Öyle her şey yolunda gitmiyor Erhan "Abi"cim!Sevgiler...Saygılar...Hülya Karakaş
30 Aralık 2014 Salı
‘Harflerin Aşkı’na dair...
Uğur Derman’ın hazırladığı ‘Harflerin Aşkı’ adlı hat koleksiyonu kitabı, geçtiğimiz hafta Bağlarbaşı Kongre ve Kültür Merkezi’nde tanıtıldı. Programın en önemli özelliği, geleneksel sanatlar camiasında henüz oturmayan ‘galeri, sanatçı ve koleksiyoner’ üçgeni arasındaki bağın yavaş yavaş kurulduğunu göstermesiydi. Zira 2013’te ilki gerçekleştirilen All Arts İstanbul, bu nedenle yapılamıyor.İlgilileri fark etmiştir fakat gözden kaçıranlar için söyleyelim. Modern sanatlarla geleneksel sanatları buluşturmak amacıyla 18-21 Nisan 2013’te ilki düzenlenen All Arts İstanbul, 2014 yılında yapılmadı ya da yapılamadı. Fuarın düzenleyicisi, dokuz yıldır giderek büyüyen modern sanat fuarı Contemporary İstanbul’un (CI) yönetim kurulu başkanı Ali Güreli’ydi. Bu yılki CI’da görüştüğümüz Güreli’ye, 2014’te All Arts’ı neden yapmadıklarını, bundan sonra yapıp yapmayacaklarını sorunca şu cevabı verdi: “CI’da galeri, sanatçı ve koleksiyonerden oluşan üçgen arasında oturmuş bir bağ var. Müzayedeler ve müzeler de bu bağın tamamlayıcısıdır. İlk All Arts İstanbul tecrübemizde şunu gördük: Geleneksel sanatlar camiasında bu ticari ilişkiler kurulmamış. Henüz oturmuş bir ticari platform yok. Fuarlarımızı ayakta tutan iki şey vardır. Birincisi galerilerin ödediği ücret, ikincisi sponsorların verdiği ücret. İkisi bir araya gelince fuarı gerçekleştirebiliyoruz. All Arts’ta galerileri cezbedemedim, çünkü bu ilişkiler oturmadığı için fuarda ne kadar satış yapacağını tahmin edemediler. Sanatçıların zaten çok fazla gücü yok. 90 sanatçıya bilabedel yer verdik ki, sanatçılar CI’da yaşadığımız heyecanı görsün.” Peki bundan sonra ne olacak? Güreli’ye göre All Arts’ın tekrar gerçekleşebilmesi için tek yol belediyenin ya devletin destek vermesi. İstanbul Kongre Merkezi’ne fuar için 150 bin Euro kira ödediklerini ve yaklaşık 500 bin TL zarar ettiklerini söyleyen Güreli, “Tüm bunlara rağmen yine de devam kararındaydık fakat ülkemizde Gezi ile başlayan, devamı gelen diğer olaylar da bizi korkuttu.” diyor.Kerem Kıyak/Hat Koleksiyoneri: “Hüsn-i hat’a ilgim 15 sene önce başladı. İlk zamanlarda finans sektöründe çalışan biri olarak tamamen yatırım maksadıyla hareket ediyordum. Zamanla bulabildiğim bütün kaynakça kitapları ve makaleleri okumaya başladım. Hatta”ların hayatları ve eserlerine dair hikayeleri beni etkiledi ve bu etki zamanla aşka dönüştü. Başlangıçta her koleksiyoner gibi ben de acemice eserler alıyordum Daha sonra hocalarım yardımcı olmuşlardır. Eserleri katalogda toplamak ve sergi fikri 5-6 sene önce oluştu. Koleksiyonumdaki kıt’aların, levlahaların, mushafların ve delailül hayratların her birinin ben de anısı vardır. Bir yolcu ve hancı misali onları korumayı, gelecek nesillere ulaştırmayı kendime görev edindim. Umarım layık olabilirim.”Şu durumda All Arts İstanbul’un akıbeti meçhul fakat, Ali Güreli’nin bahsettiği geleneksel sanatlar camiasındaki galerici, sanatçı ve koleksiyoner arasındaki ilişki yavaş yavaş oturuyor. Bunun en canlı örneğini geçtiğimiz perşembe akşamı Üsküdar Belediyesi’nin Bağlarbaşı Kongre ve Kültür Merkezi’nde düzenlediği “Harflerin Aşkı” adlı hat koleksiyonu kitabının tanıtımında gördük. Uğur Derman’ın kaleme aldığı 444 sayfalık kitapta, finans sektöründe çalışan iki işadamı Kerem Kıyak ve Mustafa Balcı’nın koleksiyonu tanıtılıyor. Programda Uğur Derman, Bora Keskiner ve hattat Mehmet Özçay’ın yaptığı konuşmalar, bu ilişkilerde ne kadar geç kalındığını ve alınan mesafenin hangi kilometresinde olduğunu gösteriyor. 15 yıl önce hat koleksiyonu yapmaya başlayan Kerem Kıyak ve Mustafa Balcı, İstanbul’da Özçay, yurt dışında Keskiner danışmanlığında eser alıyor. Bu dayanışmanın ve bilincin tüm koleksiyoner ve sanatçılar arasında kurulması ve galerilerin de işin içine girerek camianın ayakları yere basan bir ekonomi oluşturması geleneksel sanatların geleceği açısından önemli…(Soldan sağa) Bora Keskiner, Uğur Derman, Mehmet ÖzçayProf. Uğur Derman: “Şunu samimiyetle itiraf etmeliyim ki; bu yaşıma geldim, bir koleksiyon ve o koleksiyonun kataloğu için böyle bir toplantıyı bizim tarihimiz kaydetmiyor.” Mehmet Özçay (Hattat): “2008’de ilk defa bir müzayedeye eserimi koymuştum. Aşk-u Meşk adlı eserimi kendisini gıyaben tanıdığım Kerem Kıyak’ın aldığını öğrendim. Bilahare başka bir müzayede salonunda kendisine bizzat görüşmek ve tanışmak fırsatını buldum. Doğrusu Kerem Bey’i, hat sanatına karşı çok aşklı ve şevkli gördüm. Bu aşkla çok güzel eserler aldı. Bunların bir kısmı çok nadide, belki tek denilebilecek eserler. Kerem Bey, müzayede salonlarının en heyecanlı aktörü olarak bilinir. Allah şevkini bozmasın, sayılarını artırsın. Hat koleksiyonerliği hat sanatı ve geleceği için önemli bir husus. Henüz istenen sayıda olmasa bile çok değerli koleksiyonerlerimiz var. Çok güzel koleksiyonlar yapıyorlar. Bu güzel bir gelişme. Hat sanatı bir zamanlar maddi değer itibarıyla yerlerde sürünürken şimdi değer ve itibar görüyor. Bu hakikaten yüreğimize su serpiyor. Bu durum, yeni koleksiyonerlere de teşvik olur diye ümit ediyorum.”Bora Keskiner (Ekspertiz, sanat danışmanı): “İslam sanatının en yüksek formu olan hat sanatının neşv-ü nema ettiği dünyada merkezler vardır. Bağdat (Abbasi), Kahire (Memluk), Bağdat (Karakoyunlu dönemi), Tebriz (Akkoyunlu dönemi), Herat (Timur İmp.), Tebriz (Safevi) var. İnanılmaz kıymetli eserler bu merkezlerde üretilmiştir. Bu şehirler İstanbul ile kıyas edildiğinde yıldızın yanındaki güneş gibidirler. İstanbul özellikle 500 yıl boyunca bu sanatın en mühim merkezlerinden biri olmuş ve gerek hattat sayısı, gerek diğer kitap sanatları ve üretilen eser sayısıyla bu saydığım mühim merkezleri fersah fersah geçmiştir. Cumhuriyetle beraber Latin harflerine geçilince bu çok önemli birikimin kıymeti biraz gölgelendi. Bu dönemde bu işi ayakta tutan ve bugünlere getiren insanları rahmetle yâd ediyor ve Kerem Kıyak gibi koleksiyonerler, hocalar ve hattatlar sayesinde bu sanata sahip çıkıldığını ve bu şevkin arttığını günden güne görüyoruz.”
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)