9 Aralık 2014 Salı

Herkes yazarlığı öğrenebilir

Son romanı “Gölgeler ve Hayaller Şehrinde” ile 2014 Sedat Simavi Edebiyat Ödülü’ne değer görülen Murat Gülsoy, 11 Aralık’ta ödülüne kavuşacak. Gülsoy ile onuncu yılında genişletilmiş baskısıyla yeniden yayımlanan “Büyübozumu: Yaratıcı Yazarlık” kitabını, yazarlık kurslarını, ‘bilinçli okur’u, popüler edebiyatı ve ödülü konuştuk.‘Yazmaya başlamanın ilk adımı okumaksa ikinci adımı yazmaktır’ diyorsunuz. Çok okumak, yazmak için hep tavsiye edilir ama siz bilinçli ya da disiplinli bir okumayı mı kastediyorsunuz?Yazmak arzusu duyan kişilerin zaten iyi okurlar olduğunu varsayıyorum. “İyi okur” derken de derinlemesine okumaktan söz ediyorum. Önemli olan, okuduğumuz kitapların sayısı değildir, hangi kitapları ne kadar derinlemesine okuduğumuzdur. İnsan yaşamı yeterince uzun değil. Dolayısıyla bu konuda insanın kendini eğitmesi gerekir. Yazmak ve okumak, edebiyatla ya da daha geniş anlamda sanatla uğraşmak insanın kendi üzerinde çalışması demektir. Bir başka önemli nokta da etkilenmektir. Edebiyat ya da sanatın amacı bir etki yaratmaktır. Etkileyebilmek için etkilenebilmek gerekir. Aşk gibi... Sevmeyi bilmeyen, sevilmez de... Bu yüzden sizi etkileyen yazarları bulmanız gerekir öncelikle. Antolojiler, dergiler iyi başlangıç noktalarıdır. Bir antolojide örneğin yüz yazardan seçilmiş metinler vardır. Bunlardan belki otuzundan etkilenirsiniz, belki sadece bir iki tanesinden... İşte “bilinçli okur” olarak yapmamız gereken, o yazarların peşine düşmektir. Onların diğer yapıtlarını okumak, onlar hakkında yazılmış eleştirilere göz atmak, o yazarları dönemleri içinde değerlendirmek ve en önemlisi de “ben neden bu yazardan etkileniyorum?” diye sormak, insanın okuma macerasını geliştiren adımlardır.‘Yazmak öğrenilebilir mi?’ sorusu tartışılır hep. Bu durumda önce bilinçli okumayı mı öğrenmeli?Bir öncelik yok. Okumak ve yazmak... İkisi beraber, yan yana gidecek eylemler. Ben herkesin yazması gerektiğine inanıyorum. Yazmak çok önemli ve üst düzey zihinsel bir etkinliktir. Düşünmek gibi... Nasıl ki herkes düşünsün istiyoruz, yazmayı da aynı şekilde önemsemeli ve öneminin farkına varılmasını sağlamalıyız.Herkes yazsın demişken, yazarlık atölyeleri yeni başladığında bir güvensizlik olduğunu, on yılda atölye katılımcılarının edebiyat dünyasında gösterdiği varlıkla bu algının silindiğini söylüyorsunuz? Kimler var eserleriyle var olan?Çok sayıda yazar yetişti. Birçok kitap yayımladılar, hatta edebiyat ödülleri aldılar. Ancak onların isimlerini ben etik olarak zikretmiyorum. Birincisi sadece kitap yayınlatanlar yazar oldular diye basite indirgemek doğru olmaz. Henüz yazdıklarını yayınlatmamış ama çok iyi yazarlar var atölyemde. İkincisi, yazarlar böyle bir eğitim aldıklarını söylemek istemeyebilirler, buna da saygı göstermek gerekir. Kimileri özgeçmişlerinde yer veriyor atölyeme katıldıklarını ama ben isim saymak istemem.Herkese yazarlığı öğretebiliyor musunuz? Başarı oranı nedir?Evet, sabırla ve arzuyla çalışmaya devam eden herkes yazarlığı öğreniyor. Önemli olan devamlılık. Eğitim, kültürel birikim, yaşam deneyimi, kısacası her şey insanın yazar olma sürecinde etkili... Ama bence en önemlisi yazıyı insanın hayatına dâhil etmesi.‘Kim korkar popüler edebiyattan?’ başlıklı yazınızda pasif okuma ile yetinmeyen yeni bir okuryazar tipinden bahsediyorsunuz. Eleştiren, öneren, paylaşan… Sizce sosyal medyadaki ‘kitap’ paylaşımları bir başka “popülerlik” değil mi?Okurların gönüllü olarak yazdıkları yazılar çok daha sahici oluyor. Sosyal medyanın bu şekilde kullanımı çok önemli. Ben bir yazar olarak, insanların yazdıklarımı okuduklarında ne düşündüklerini çok merak ederim. Sadece eleştirmenlerin görüşünü değil, herkesin ne düşündüğünü merak ederim. Sosyal medya bunu sağlıyor. Ayrıca insanlar sadece okudukları üzerine düşüncelerini paylaşmıyorlar; bu kanalları kullanarak okuma grupları, kulüpleri kuruyorlar, okuduklarını yüz yüze tartışıyorlar. Bunlar “popülerlik” kavramının çok ötesinde bir yere götürüyor bizi. Okurla yazarın ve belki de daha ilginç olanı bir kitabın okurlarının buluşmalarını, fikir alışverişinde bulunmalarını sağlıyor.Son olarak, kurmacanın büyüsünü çözebildiniz mi?Öğrenme süreci asla bitmez. Biz ilerledikçe bizden uzaklaşan bir ufuk çizgisi gibi.En çok emek verdiğim kitap“Gölgeler ve Hayaller Şehrinde” adlı son romanınız 2014 Sedat Simavi Edebiyat Ödülü’ne değer görüldü. ‘Yaratıcı Yazarlık’ üzerine yıllardır kafa yoran bir yazar olarak kurmaca metinlerinizin ödüllendirilmesi nasıl bir duygu?Sadece yaratıcı yazarlık dersleri veriyor olsaydım ve bu ödül verilseydi tuhaf olurdu gerçekten de. 1990’dan beri öykü, roman, deneme, inceleme yazıyorum; yayıncılık yapıyorum. Gölgeler ve Hayaller Şehrinde benim 7. romanım ve 14. kitabım. Diğer kitaplarımdan farklı olarak 19. yüzyıl sonu ve II. Meşrutiyet’i anlatan özel bir araştırma gerektiren bir roman. Üzerinde uzun zaman çalıştığım, belki de en çok emek verdiğim kitap oldu. Bana Sedat Simavi gibi önemli bir ödül kazandırdığı için çok mutlu oldum.

8 Aralık 2014 Pazartesi

Polonya’nın imdadına Karagöz yetişti

İki ay önce İstanbul'a gelen Polonya kültür bakanı, milli şairleri Adam Mickiewicz'in Tarlabaşı'ndaki müzesini ziyaret ediyor ve çok üzülüyor. Beyoğlu gibi merkezi bir bölgede kimsenin uğramadığı müzeyi ve Mickiewicz'i Türklere nasıl tanıtabiliriz diye düşünüyor. Ve tam o sırada karşısına bakın kim çıkıyor?Bu yıl, Türkiye ile Polonya diplomatik ilişkilerinin 600. yıldönümü kutlanıyor. Polonya Kültür ve Ulusal Miras Bakanlığı Türkiye'de, bizim Kültür ve Turizm Bakanlığı ise Polonya'da çeşitli etkinlikler yapıyor. Ömer Çelik, Polonya'ya sergiler götürüp açılışlara katılıyor mu bilemiyoruz ama Polonya'nın bakanı Prof. Dr. Malgorzata Omilanowska 31 Ekim'de Pera Müzesi'nde açılan “Polonya Sanatında Oryantalizm” sergisinin açılışına bizzat gelmiş ve Sultan Abdülaziz'in resim hocası Çelebovski'yi anlatmıştı. Hatta kendisine Varşova'daki Krakov Ulusal Müzesi'nin koleksiyonunda yer alan Sultan Abdülaziz'in eskizlerini Türkiye'ye getirip getirmeyeceklerini sorunca, “Krakov'da böyle bir koleksiyon olduğuna emin misiniz?” diye cevap vererek bizi şaşırtmış, kararlılığımızı görünce sözlerine şöyle devam etmişti: “Türkiye'den böyle bir talep gelirse eskizleri seve seve veririz. Eğer konservasyon açısından bir sorun yoksa tabii ki. Bakan olarak böyle bir serginin hayata geçirilmesinden memnuniyet duyarım.”Evet, Krakov Ulusal Müzesi'nde böyle bir koleksiyon var. Geçen yıl ekim ayında o müzeden alınan eskizlerin tıpkıbasımları Lütfi Şen küratörlüğünde Dolmabahçe Sanat Galerisi'nde sergilenmişti. Diplomatik ilişkilerin kutlandığı 2014'e, en çok yakışan sergilerden biri elbette Sultan'ın eskizlerinin orijinalini Türkiye'de görmek olurdu. Fakat kimsenin henüz böyle bir girişimde bulunmadığı ortada.Başa dönersek, bakan Malgorzata Omilanowska, Pera'daki sergiden sonra, Polonyalı şair Adam Mickiewicz'in Tarlaşbaşı'ndaki müzesini ziyaret ediyor ve çok üzülüyor. Beyoğlu gibi merkezi bir bölgede kimsenin uğramadığı müzeyi ve milli şairleri Mickiewicz'i Türklere nasıl tanıtabiliriz diye düşünüyor. Ve tam o sırada karşısına bakın kim çıkıyor? Geçtiğimiz nisanda kaybettiğimiz Karagöz ustası Tacettin Diker'in öğrencisi Umut Nebioğlu. Polonyalı bakan müzede, şairin “Mürted” adlı şiirinden yola çıkılarak hazırlanan Karagöz oyununun videosunu izleyince bu fikrin sahibi, dört yıldır Polonya'da yaşayan Umut Nebioğlu'nu ve 2012'de kurduğu Teatr Ka'yı İstanbul'a gönderiyor.Umut Nebioğlu, Albert Kwiatkowski ve drama eğitmeni Monika Wyrzykowska'dan oluşan Teatr Ka, geçtiğimiz hafta şiirle aynı adı taşıyan “Mürted”i Tarlabaşı'ndaki kahvehanelerde sahneledi. Barış Kıraathanesi (üstteki kare), Esnaf Kıraathanesi, Klarnetçi Erol'un Müzisyenler Kahvesi, Yeni Şehir Esnaf Kıraathanesi bir hafta boyunca Karagöz oyunuyla şenlendi. Oyuna, Tacettin Diker'in kızı Gülderen Diker'in yanı sıra Öznur Apaydın da eşlik etti. Nebioğlu, son gün olan 6 Aralık cumartesi ise çocuklara yine şairi anlatan bir atölye çalışması yaptı. Hep beraber sokaklarda şairin izlerini aradılar ve sonra da müzeyi gezerek günü noktaladılar. Polonya'daki Adam Mickiewicz Enstitüsü ve Culturel.pl sitesinin de destelediği Mürted, bundan sonra Polonya'da sahnelenecek. Polonya'daki kültür evleri, müzeler ve okullarda dört yıldır Karagöz oynatan Nebioğlu, “UNESCO mirasındaki Karagöz'e Polonyalılar ilgi gösteriyor. Teatr Ka olarak İstanbul'a daha sık gelmek isteriz." diyor. “Karagöz, Mickiewicz'den Anlatıyor-Mürted” projesinin amacı, şairin eserlerini ve müzesini tanıtmaktı. Fakat Polonya bakanının ilgilenmesi gereken başka bir konu daha var. Şairin Türkçede yayınlanmış şiir kitabı bulunmuyor. Sadece bazı şiirleri çeşitli vesilelerle dilimize çevrilmiş. Çünkü yazdığı dil, Osmanlı Türkçesi gibi Polonya'da eskiden kullanılan ağır bir dil. Paşa olmak için din değiştiren bir adamı ve aşkını anlatan Mürted'in oyunda kullanılan çevirisini ise Ankara Üniversitesi Leh Dili ve Edebiyatı bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Neşe Yüce yapmış. Herhalde Polonya dili ve edebiyatı bölümümüz, bu ‘ağır dil' nedeniyle bugüne kadar Mickiewicz'in şiirlerini yayınlamayı düşünmedi… Romantik şiirlerin şairi 24 Aralık 1798'te doğan Adam Mickiewicz, kolera nedeniyle 26 Aralık 1855'te İstanbul'da şu anda müze olan evde öldü. Naaşı, iç organları tahnit edilerek Polonya'ya götürüldü. Tarlabaşı, Tatlı Badem Sokak'taki Adam Mickiewicz Müzesi, şairin ölümünün 100. yılında (1955) açıldı. Türk ve İslam Eserleri Müzesi Müdürlüğü'ne bağlı olan müzede, şairin hayatına dair fotoğraflar, gravürler, eşyalar ile Polonya'nın özgürlük mücadelesini anlatan belgeler sergileniyor. İstanbul'a 1855'te gelen Mickiewicz'in amacı Rusya ile yapılmakta olan Kırım Savaşı`nda, Türk hizmetinde çalışan Polonyalılarla ilişkileri arttırmak, onları güçlendirmekti. Polonya'nın milli şairi olan Mickiewicz, romantik şiirleriyle Polonya halkının milli mücadelesine önemli katkıları bulunuyor. Paşa olmak için din değiştiren Polonyalı bir adamı ve aşkını anlatan Mürted (din değiştiren), Polonya henüz kurulmadığı bir dönemde yazıldığı için aslında şairin vatan özlemini anlatıyor.

6 Aralık 2014 Cumartesi

Necip Fazıl’ın ‘Sabır Taşı’ seyirciyle buluştu

Türk edebiyatının usta kalemlerinden Necip Fazıl Kısakürek’in 74 yıl önce yazdığı oyunu ‘Sabır Taşı’ dün akşam Ankara Devlet Tiyatrosu Stüdyo Sahnesi'nde 20.00'de seyirciyle buluştu.Yerli yazarların eserlerine son yıllarda sahnelerinde yer vermeye başlayan Devlet Tiyatroları, bu kez 1940 yılında yazılmış ve bugüne kadar hiç sahnelenmemiş bu mistik eseri sahneye taşıdı. ‘Muradına Eren Kız’ ismiyle de anlatılagelen bu fantastik masal, Devlet Tiyatroları’nda sahnelenen üçüncü Necip Fazıl eseri oldu. Necip Fazıl’ı, ‘Bir Adam Yaratmak’ isimli eseriyle ilk kez 21 yıl önce sahnelerine taşıyan DT, geçtiğimiz sezon yazarın ‘Para’ isimli oyununu sahnelemişti. Şiirsel ve masalımsı anlatımıyla seyircisini düşsel bir atmosfere çeken ‘Sabır Taşı’, sabrın ve iyiliğin sembolü olan bir genç kızın başından geçenleri anlatıyor. Servet Aybar’ın yönettiği oyunda; Aslı Artuk Şener, Özlem Gür, Ayla Alevok, Eda Yılmaz Yener, Bülent Türkmen, Yasin Erol, Betül Tirben, Aral Seskır, Rıza Eliaçık ve Berkan Görgün rol alıyor. ‘Sabır Taşı’ Aralık ayı boyunca Stüdyo Sahne’de seyirciyle buluşacak. Oyun, 7 Aralık Pazar saat 15.00’te, 9 Aralık Salı saat 20.00’de, 12 Aralık Cuma saat 2000’de, 14 Aralık Pazar saat 15.00’te, 30 Aralık Salı saat 20.00’de izlenebilir. Stüdyo Sahne: Devlet Tiyatroları Sosyal Tesisleri / Macunköy (Stüdyo Sahne’deki temsiller için oyundan bir saat önce Büyük Tiyatro otoparkından hareket eden seyirci servisi, oyun bitiminde de hareket noktasına dönüş hizmeti veriyor. Tel: 0312 397 30 24 (Gişe oyun öncesi Saat:17.00'de açılıyor.)

5 Aralık 2014 Cuma

Kesik kesik bir yolculuk

Fatih Akın imzalı ‘Kesik’, Ermeni tehcirine dair sinemamızdaki ilk film olması ve bu ağır sorumluluğu cesaretle omuzlaması ile takdiri hak ediyor. Bununla birlikte, çözümleyici olmayan toptancı yaklaşımını yetkin bir sinema diliyle destekleyemiyor.Bireyin ve toplumun geçmişle yüzleşmesi, günümüzde büyük ölçüde sinemayla oluyor. Dünyadaki birçok ülke, işin siyaset sahnesine bakan yönüyle dosyayı kapattı. Türkiye ise yeni başlayanlardan. Hatırlayalım, en yetkili ağızların “Kürt sorunu diye bir şey yoktur” dediği günlerde anadil sorunu festivallerin gündemindeydi. Alevi açılımı yeni yeni hecelenirken A.Haluk Ünal’ın Saklı Hayatlar filmi seyirciye ulaşmıştı bile. Resmi tarih söylemini sarsan filmler içinde Mustafa ile Hür Adam’ın yeri ayrı. En koyu tartışmalar bu iki film etrafında yaşandı. Fatih Akın’ın Kesik / The Cut filmini de bu iki yapımın yanına ‘neredeyse’ koyabilirmişiz ama bu haliyle sadece bir ‘ilk adım’ olarak kalıyor.1915’te başlayıp 1923’te biten filmde, Mardinli demirci ustası Nazaret Manukyan’ın öyküsünü anlatıyor Fatih Akın. Ailesiyle yaşayan Nazaret, bir gece askerler tarafından apar topar götürülür. Nazaret’in uzun yolculuğu böyle başlar. Bu yolculuk sırasında iyilik gördüğü kadar katliamlara da tanık olur; boğazına aldığı bir bıçak darbesiyle sesini kaybeder. Kızlarının Küba’ya gittiğini öğrenen Nazaret, onların peşinden önce Küba’ya, ardından ABD’ye gider.Kesik, epik/tarihi drama olarak başlayan kişisel bir yol/arayış hikâyesi. Bundan öte anlamlar yüklemek, filme ve yönetmene haksızlık olacağı gibi sinemanın doğasına da aykırı. 1915’teki Ermeni tehcirini, hikâyesi ve karakteri için bir çıkış noktası olarak kullanıyor Fatih Akın. Esas derdi, 1915 Olayları’na ‘soykırım’ demek ya da diyenleri tashih etmek değil. Herhangi bir tarafı memnun etmeye çalıştığını söylemek kolaycılık olur. Tarafsız kalmaya çalışarak, görebildiği, araştırabildiği ve hayal edebildiği şekilde o dönemin içinde yol alıyor.Ne yazık ki Kesik’in 1915’e yaklaşımı, analizci bir bakıştan uzak, toptancı ve şaşırtıcı derecede yüzeysel. Üzerinde 100 yıllık bir tortu bulunan Ermeni tehcirindeki cesur tutumundan dolayı Fatih Akın’ın bu ‘kusur’u nispeten hoşgörülebilir. Fakat Kesik’te insanı şaşırtan daha büyük bir sorun var. Açılışta perdeye yansıyan “Osmanlı İmparatorluğu 1. Dünya Savaşı’na girdiği için güç kaybetmiş ve bütün azınlıklar düşman addedilmiştir.” cümlesi, filmin Ermeni tehcirine yaklaşımının toptancı ve çözümlemeden uzak olacağını haber veriyor. Şaşırtıcı olan ise tıpkı tarihselci yaklaşımı gibi filmin sinema dilinin ve anlatım tekniğinin de şablonlara ve belli başlı bazı formüllere yaslanması.Netameli meselesine hızlı bir giriş yapan Kesik, aynı hızla dağılıyor. Bu dağınıklıkta senaryonun payı büyük. Fatih Akın’ın hiçbir filminde Kesik’in ilk yarısındaki kadar kötü diyalog ve mizansen bulamazsınız. 1915 konusunda dengelere ve hassasiyetlere yoğunlaştığı görülen yönetmen, ilk bölümde karakter gelişimi, sinema dramaturjisi, diyalog ve mizansen kurma konusunda ciddi sorunlar yaşıyor. Bazı sahneler perdede çiğ duruyor.Filmde birçok etnik grup var; Türk, Kürt, Arap, Kübalı, Amerikalı, Kızılderili ve hatta Alman... Dolayısıyla çok dilli bir film Kesik. Ancak herkesin kendi dilinde konuştuğu filmde bütün Ermeniler İngilizce konuşuyor (Polanski’nin Piyanist’ini hatırayalım). Etnik olarak baktığınızda ise Kesik’te her milletin iyisi-kötüsü varken Kürtlere ‘eşkıya’lıktan başka bir rol düşmüyor. Filmin Schindler’i ise ‘sabun üreticisi’ bir Arap! Amerikan yerlilerinin, Yahudilerin ve Ermenilerin yaşadıklarını analojik bir yaklaşımla aynı torbaya doldurup ‘eşitleme’ çabası da filmin toptancı yaklaşımına dair bir başka örnek.Kesik, 100. yılını kutladığımız sinemamızla yaşıt olan Ermeni tehcirine dair ilk film olması ve bu ağır sorumluluğu cesaretle omuzlaması ile takdiri hak ediyor. Çıkış noktası olarak kullandığı 1915 Olayları’na dair çözümleyici olmaktan uzak söylemlerini ise yetkin bir sinema diliyle destekleyemiyor. Epik/tarihi drama türü, yol filmleri ve westernin şablonlarına sığınan film, bu referanslar ile hikâyesi ve karakteri arasında bağdaştırıcı bir anlatım dili oluşturmakta ciddi sorunlar yaşıyor.

4 Aralık 2014 Perşembe

Okurlar, hemcinsi yazarları okuyor

Dünyanın en çok ilgi gören online kitap eleştiri sitesi Goodreads’in araştırmasına göre okurlar, hemcinsi yazarları okumayı tercih ediyor. Siteye üye 40 bin kişinin bilgilerinden yola çıkılarak hazırlanan rapora göre, en çok okunan ilk elli kitabın yüzde 90’ı erkek yazarlar tarafından kaleme alınmış eserlerden oluşuyor.Nobelli yazar Mario Vargas Llosa, geçtiğimiz yıllarda edebiyatın giderek daha çok kadın işi olduğunu dile getirmişti. Kitabevlerinde, konferanslarda ve beşeri bilimlerde kadın sayısının daha fazla olduğu tespitinde bulunan yazar, bu sözlerini şöyle açıklamıştı: “Orta sınıftan kadınlar, erkekler kadar çalışmadıkları için daha çok kitap okuyorlar. Ayrıca kadınların çoğu, düşlemlere ve düşlere zaman ayırmayı, erkeklerden daha kolay haklı görebilir. Kadınlarla erkekleri katı sınıflamalara ayıran, kadının ve erkeğin birbirinden farklı erdem ve kusurları olduğu görüşünden yola çıkan açıklamalardan hiçbir zaman hoşlanmamışımdır; ne var ki, edebiyat okurlarının sayısının her geçen gün azaldığı ve kalan okurlar arasında da kadınların ağır bastığı açıktır.” Llosa’nın sözlerinde haksız olduğunu söylemek yanlış olur. Fakat dünyanın en çok ilgi gören online kitap eleştiri sitesi Goodreads’in araştırmasına göre, yazar seçimine gelince, kadınlar tıpkı erkekler gibi kendi cinsinden yazarları okuyor.Online kitap satış devi Amazon’un geçtiğimiz yıl satın aldığı siteye üye olan 40 bin kişinin bilgilerinden yola çıkılarak hazırlanan rapor, 20 bin erkek, 20 bin kadın üyenin bilgilerinin analiz edilmesiyle oluşturulmuş. Rakamlara göre erkekler tarafından en çok okunan 50 kitabın 45’ini erkek yazarlar, 5’ini ise kadın yazarlar; kadınlar tarafından en çok okunan 50 kitabın 45’ini kadın, 5’ini ise erkek yazarlar oluşturuyor. En çok okunan ilk elli kitabın % 90’ı erkek yazarlar tarafından kaleme alınmış eserlerden oluşurken, Robert Galbraith takma adıyla yazan J.K. Rowling’in kitabının erkek yazar kategorisinde değerlendirildiğini söyleyelim. İngiliz yazar Joanna Walsh’ın sosyal medyada ve basında çokça ilgi gören 2014’ü “kadın yazarları okuma yılı” hareketine karşın bu rakamların verdiği bilgiler okurun yayın dünyasında kadın-erkek ayrımının hâlâ bir sınır olarak kaldığını göstermekte. Okurların bu cinsiyet tercihini açıklamak çok da kolay değil, fakat sitenin yayımladığı araştırmanın ardından pek çok okur, okuduğu yazarlar listesinde baskın olan cinsiyeti yeniden gözden geçirdiğini ve her iki cinsten yazarı okumaya gayret edeceğini dile getirmiş. Sitenin Türkiye’den de hatırı sayılır ve gittikçe artan üye rakamı var.2014’te erkekler tarafından en çok okunan kadın yazarlar ise City of Heavenly Fire (Cassandra Clare); We Were Liars (E. Lockhart); Cress (Marissa Meyer); The Storied Life of AJ Fikry (Gabrielle Zevin) ve Four (Veronica Roth); kadınlar tarafından en çok okunan erkek yazarlar ise Hollow City (Ransom Riggs); The Silkworm (Galbraith); The Blood of Olympus (Rick Riordan); All the Light We Cannot See (Anthony Doerr) ve Mr Mercedes (Stephen King). Bu arada hatırlatalım, 2010’dan bu yana kadının edebiyat eleştirisindeki yerini ‘rakamlarla’ tespit eden Amerika merkezli Vida adlı kuruluşun geçtiğimiz yılki verileri erkek egemen bir edebiyat eleştirisinin varlığına yeniden dikkat çekmişti.Çocuk kitaplarında cinsiyet ayrımına hayır!Bir başka cinsiyet tartışması da çocuk kitaplarında yaşanıyor. İngiltere’de geçtiğimiz aylarda kitapların üzerindeki “kız” veya “erkek” çocuklarına uygundur ibaresinin kaldırılması için bir kampanya başlatılmıştı. Ülkenin önemli çocuk yayıncılarından Ladybird Books da bu kampanyaya dahil olduğunu duyurdu. Parragon, Chad Valley, Dorling Kindersley ve Miles Kelly gibi yayıncıların destek verdiği Let Books Be Books adlı kampanya, cinsiyet ayrımcılığı yapan “kızlar için hikâyeler”, “erkekler için hikâyeler” türünden başlıkları içeren yayın politikasından vazgeçilmesine odaklanıyor. Çocuk kitaplarındaki kız ve erkek ayrımı yapan pembe ve mavi kapakları taşıyan anlayışın da değişmesi gerektiğini savunan kampanya, bu türden sınırların çocukların algısını olumsuz yönde etkilediği kanaatinde, zira çocukların kendi seçimlerinde özgür bırakılması gerekiyor.

3 Aralık 2014 Çarşamba

‘Şiirler bana hep yol gösterdi’

Ayşe Sarısayın, son romanı Ansızın Günbatımı’nda okurları bir ailenin geçmiş yaşantısına konuk ederken geçmişin aslında hiçbir biçimde dünde kalmadığını, gölgesinin sürekli bugün üzerinde dolaştığını oldukça çarpıcı bir kurgu ve dille anlatıyor. Yazar, romanın temel yönelimini ise Edip Cansever’in “Kaç türlü girilirdi anılardan içeri.” dizesiyle ifade ediyor. Çünkü karşımızda, yaşanmış bir hayat kadar o hayata bir yaşanmışlık biçen ve bu yönüyle de edebiyat ve gerçeklik tartışmalarına dokunan bir roman var.Ansızın Günbatımı başkahramanı Şahika Ener’in sert, katı tutumu neticesinde sonu hüzünle biten bir “aile romanı”. Romanın güçlü duygusu da bu hüzün, mutsuzluk üzerinden yükseliyor. Bir okur olarak bu güçlü duyguya, hikâyeye tanıklık etmek sarsıcı bir deneyimdi. Bu bağlamda romanın yazım sürecinde sizin cephenizden neler yaşandığıyla başlamak isterim…Yazma isteğini yaratan, hayata duyduğumuz tepki, dile getirmek istediğimiz bir rahatsızlık hali; yazmak ise daha da sancılı bir süreç. Tasarladığımız hikâye ne olursa olsun, tüm metinler birikimlerle şekilleniyor. Geçmişte kalmış, unuttuğumuzu sandığımız bir an, bastırılmış bir anı kırıntısı, bir ses, renk ya da koku farkında olmadan sızıyor metne, ister istemez kendimizle de yüzleştiğimiz, zorlandığımız oluyor bazen...Farklı anlatıcılar üzerinden, farklı bakış açılarıyla hikâyeye nüfuz etmek, romanı çatmak karşınıza ne türden zorluklar ya da kolaylıklar çıkardı?Hiçbir şey tek taraflı değil; görünenler kadar görünmeyenler de belirliyor olayların akışını. Tıpkı anlatıcının hatalar konusunda dediği gibi: “Hiçbir hata karşılıksız değil de, karşı tarafa yüklemeye eğilimliyiz yalnızca. Kendi hatalarını taşıyabilmenin güçlüğü. Altında kalıp eğilmek, iki büklüm, soluk alamamak...” Farklı anlatıcı seçimleri ve bakış açıları, görünmeyeni görünür kılmak açısından kolaylık sağlayabiliyor. Roman ağırlıklı olarak Sarı Papatya’nın gözünden ilerlese de, öteki karakterlerin iç seslerini, sahne arkasını da göz ardı etmemeye çalıştım elimden geldiğince.Romanın usta işi bir kurgu üzerinden serpildiğini, ilerlediğini görüyoruz. Kurguyu yazmadan önce mi planladınız yoksa roman ilerlerken mi ortaya çıktı?Kurgu ana hatlarıyla belirmişti zihnimde. Yazarken tümüyle metne teslim ettim kendimi, zaman sıçramalarına, anlatıcı değişimlerine direnmedim, nasıl geldiyse öyle sürdürdüm. Hikâyenin akışını karmaşık kılmamasına dikkat ederek tabii...Bir yandan CD’den ele geçen eksik, parçalı bir hayatın kaydı; öte yandan bu eksik hikâyeyi tamamlamak için ona kendince bir yaşantı biçen üst anlatıcı. Yalnız, üst anlatıcı bunu yaparken bir hayatın hakkına girdiği sızısını da derinden duyumsuyor. Bu tutumunuzla temelde edebiyat ve gerçeklik tartışmalarına da girdiğinizi düşünüyorum. Ansızın Günbatımı özelinde, edebiyat ve gerçeklik ilişkisi üzerine neler söylemek istersiniz?Bu sızıyı daha önce yazdığım birkaç öyküde derinden hissettiğim olmuştu. Bu kez üst anlatıcı benzer kaygılar taşısa da benim için farklı, gerçeklerden öte, duygu dünyamda birikenlerle yol almaya çalıştım çünkü. Edebiyat bir kurmaca sanatı, ama gerçeklerden besleniyor, yaşanmışlıklara uzanıyor bir ölçüde. Yaşanmışlık kavramını, geniş anlamda alırsak elbette: Yaşananlar, tanıklıklar, okunanlar, izlenenler -bir hayattan geriye kalanların tümü. Bizi yazmaya yönlendiren gerçek, yeniden yaratılıyor, dönüştürülüyor, ancak en derindeki duygu değişmiyor. Bu bağlamda edebiyat ve gerçeklik arasındaki çizginin hem çok ince hem de çok kalın olduğunu söyleyebilirim.Romanının iki erkek kahramanı Fikret Ener ve Okan Demir’in kadın kahramanlara göre biraz gölgede, geride kaldığını söyleyebilir miyiz?Fikret Ener silik, pasif bir karakter, ama aynı Fikret Ener ne çok hayatın akışını yönlendiriyor! Ya da Okan Demir, başarılı genç ressam, coşkulu ve ısrarcı kişiliğine rağmen Şahika Ener’in yolunu değiştirmeyi başaramıyor, yeniliyor. Yine de gölgede kalıyorlar, haklısınız, sanırım bu algıyı yaratan kişilik özellikleri değil de, olayların ve duyguların kadın karakterlerin gözünden dile getirilmesi.Okan ile Şahika Ener’in ilişkisi akla Neruda’nın “Sevmek kısa sürdüyse unutmak uzun sürer” dizesini getiriyor. Ne dersiniz?Şahika Ener, Okan’ı sevdi mi gerçekten, yoksa yıllarca baskıladığı cinselliğini, kadın kimliğini hatırlattığı için mi kapılıp gitti ona? Yaşlılığın usul usul yaklaşmakta olduğunu hissettiği bir dönemde terk edilip gururu kırılmışken, yalnızlığın ağırlığıyla başa çıkmaya çalışırken üstelik... Yine de öğretiler, tabular baskın çıktı, sürdüremedi bu ilişkiyi. Unutmadı, evet, yaşadıklarından çok yaşayamadıkları yüzünden unutamadı belki de...Neruda demişken, romanda birçok şairi de ağırladığınızı görüyoruz. Şairlerin dizeleri romanın diline, duygusuna nasıl bir katkı sağladı?Şiirle iç içe geçen bir çocukluğun etkisi olsa gerek, şiirler hep yol gösterdi bana. Hissettiğim, ancak ifade etmekte zorlandığım hemen her şeyi şiirlerde bulabildim hem de yüzlerce sözcük yerine birkaç dizede, en damıtılmış haliyle. Bu romanı yazarken de kendiliğinden çıkageldi dizeler, geldikleri anda da yer buldular metinde. Şiirle yol arkadaşlığım, yazım sürecini kolaylaştırmanın, anlatıcıya ışık tutmanın yanı sıra dile, duyguların dile gelmesine de katkı sağlamış olabilir. Bir arkadaşım, şiirlerin ‘harç’ görevi üstlendiğini söylemişti romanı okuduğunda...Öykü yazmayı sürdürüyorumAnsızın Hayat, sizin ilk romanınız, Yorgun Anılar Zamanı ile 2005 Sait Faik Hikâye Armağanı ve Denizler Dört Duvar ile de 2004 Yunus Nadi Öykü Ödülü aldınız. Ayşe Sarısayın’ın yazınsal yolculuğu artık roman ile mi devam edecek yoksa öykü yazmayı da sürdürecek misiniz?Bunu şimdiden bilmem imkânsız. Yazılacak türü bir karar ya da tercihten çok, yazmak istediğimiz ‘malzeme’ belirliyor, öykünün ya da romanın tanıdığı alanlara denk düşen durumlar farklı. Başlangıçta bu romanı, geçmişte de denediğim gibi birbirine bağlı bir öyküler toplamı olarak tasarlamıştım, ancak detaylandırınca olmayacağını gördüm, böylece romana evrildi. Çok sık değilse de, öykü yazmayı sürdürüyorum. Bakalım, yol nereye götürecek...

2 Aralık 2014 Salı

Çocuk edebiyatında tekel endişesi

Resmî Gazete'de 3 Ekim 2014'te yayımlanarak yürürlüğe giren ‘Milli Eğitim Bakanlığı Eğitim ve Kültür Yayınları Yönetmeliği' yayıncılar ve yazarlar tarafından tepkiyle karşılandı.Milli Eğitim Bakanlığı'nın (MEB) yeni yönetmeliğinin, yayıncıların çocuk edebiyatından örnekler yayınlamasının önünde engel olacağını belirten yayıncılar, yönetmeliğin yayınevleri üzerinde bir baskı unsuru olarak kullanılacağını ifade ediyor. Türkiye Yayıncılar Birliği, Çocuk ve Gençlik Yayınları Komisyonu Başkanı ve Günışığı Kitaplığı Genel Yayın Yönetmeni Mine Soysal, yönetmeliğin içeriğine itiraz ediyor: “Yeni yönetmeliğe göre MEB, okullarda okutulacak tüm edebiyat kitaplarını kendi belirleyecek. Hangi temalarda ve nasıl kitaplar okunması gerektiğini de belirleyecek. ‘Uygun' kitapların yazılmasını, basılı ve dijital olarak çoğaltılmasını ve dağıtımını da yine kendisi yapacak. ‘Uygunluğa' karar verecek olan, bakanlığın oluşturacağı 40 kişilik Yayın Danışma Kurulu ve 5 kişilik Yayın Alt Kurulu… Bu kurullar bakanlık çalışanlarından, yani çoğu kadrolu memurlardan oluşacak.” Yönetmeliğin sadece çocuk ve gençlik edebiyatı yayıncılarını ilgilendirmediğini belirten Soysal, genel anlamda edebiyat yayıncılığının etkileneceği görüşünde. Soysal, bu etkileri şöyle özetliyor: “İki temel nokta var, birincisi; eserlerin incelenmesinde ve seçiminde, Anayasa'ya ve 1739 sayılıMillîEğitim Temel Kanunu'na uygunluk aranacağı belirtiliyor ki, edebiyat eserlerinde yasalara ve Anayasa'ya uygunluk aramak olanaksızdır, yanlıştır. İkincisi, MEB yayıncılığa geri dönüyor ki, bakanlıkların yayın yapmaması, sektörün uzmanlaşması ve güçlenmesi için yıllardır atılan adımların boşa gitmesi demektir. Oysa yayıncılık, ancak uzman editörlerle yapılabilecek profesyonel bir iştir.” "MEB YETKİLİLERİNE SIKINTILAR ANLATILDI" Mine Soysal, yönetmeliği yayınlayan MEB Eğitim Araçları ve Yayınlar Daire Başkanı Ercan Şen'in İstanbul'da bir bilgilendirme toplantısı yaptığını hatırlatıyor. Çok sayıda yayıncının katıldığı toplantıda MEB yetkililerine, özellikle bakanlığın basılı ve dijital yayıncılığa geri dönmesinin sektörde oluşturacağı olumsuz etkilerin anlatıldığını söylüyor. Soysal, “Yayıncılar, 2004 öncesinde çok eleştirilerek terk edilen Talim Terbiye Kurulu onayı uygulamasından da vahim yeni bir döneme girilmesinden, nitelikli ve çağdaş kitapların okullara ulaşmasının büsbütün engellenmesinden duydukları endişeyi dile getirdi. Beklentimiz, MEB'in en kısa sürede yönetmeliği gözden geçirmesi, okuma kültürümüzün gelişmesi için uzun yıllardır çabalayan sektörle iyi niyetli ve şeffaf bir işbirliğine girmesidir.” diyor. Yayıncıların endişelerini sormak istediğimiz Bakanlık yetkilileri ise cevap vermekten kaçındı.“EDEBİYAT YAZARIN KONTROLÜNDE OLMALI"Samiye Öz (Can Çocuk Yayınları Genel Yayın Yönetmeni): “Çok ciddi bir sansür hazırlığındalar, bunu bürokratik kalıpların arkasına sokuyorlar. Ne derece düzgün insanların elinden geçecek bilmiyorum, ama ümitli değilim. Ümit etmeye çalışıyorum ki eğer hükümette kaldıysa düzgün insanların elinden geçsin, çocuklar doğru düzgün kitaplar okusun. Türkiye'de zaten insanlar okumuyor, okullarda öğretmenler büyük çaba harcayarak çocuklara düzgün kitaplar okutmaya çabalıyorlar. Zaten kitaplar ciddi bir incelemeden geçiyor. Bundan sonra kitapların nasıl bir sansürden geçeceğini bilmiyorum. Üzerine daha ne koyacaklarını merak ediyorum. Türkiye'deki her şey gibi bu konu da bulanık… Hangi ülkenin bakanlığı, çocuk edebiyatı alanına giriş yapar? Çocuk edebiyatının devletin kontrolü altına alınması akıl alacak bir şey değil. Edebiyat, yayıncının da değil, ancak yazarın kontrolünde olmalı. Yeni uygulamayla bu kontrol devletin eline verilmiş olacak. Ortalıkta hoş olmayan birçok boş laf dolaşıyor, umarım bunlar hoş sözlere dönüşür.” “ŞAİBELERE ORTAM YARATIR”Fatih Erdoğan (Yazar): “Okullarda verilen eğitimin doğal bir uzantısı olarak ders kitaplarının ve derslere yardımcı olabilecek türden kitapların belli bir müfredat çerçevesinde oluşturulması olağandır. Kavramsal olarak devlet var olduğu sürece bu devletin bir devlet politikası olur ve bu politika da öncelikle eğitim alanında iktidarlara her dönemde ve dünyanın her yerinde kendi zihniyetini okullar aracılığıyla çocuklara benimsetme sevdasını bahşeder. Tek tip bir eğitim sistemi olmalı mıdır, bir eğitim sistemi olmalı mıdır, okullar eğitme kurumları mıdır yoksa öğütme mekanizmaları mıdır, türünden sorulara yönelik kendi cevaplarımı saklı tutuyorum. Her durumda, bir ölçüde olağan karşılanabilecek veya eleştirilebilecek olan konu bir milli eğitim sisteminin kendi ders kitaplarını okullara (çocuklara) sunması veya sunulanlar üzerinde bir denetim hakkının olup olmayacağıdır. Bu ayrı bir tartışma konusudur. Milli Eğitim Bakanlığı'nın ‘edebiyat kitapları'na ilişkin bir (eski olmayan) yeni heveslere kapılması ise şaşırtmadığı kadar ürkütücüdür de. Anladığım doğruysa, yani okullarda okuyan çocukların hangi kitapları (ders kitaplarından söz etmiyoruz) okuyacağına o çocuklar veya o çocukların öğretmenleri veya anne-babaları değil de bakanlıktaki birkaç kişi karar verecekse, bu büyük bir sorumluluk. Eskiden Talim Terbiye onayı alamayan kitaplar okullara giremezdi, onun gibi bir şey mi tasarlanıyor? Yanlış olur ve şaibelere çok fazla bereketli bir ortam yaratır. Ama asıl vurgulanması gereken üst başlıklardan biri bu ülkede “eğitim” kavramıyla “edebiyat/sanat” kavramlarının ısrarla birlikte algılanmaya çalışılmasıdır. Eğitim yani ders kitaplarını ölçülendirebilir, belli kalıplara yerleştirebilirsiniz ama edebiyata bunu yapamazsınız. Edebiyat ölçüye gelmez. Eğitimi şemalara, müfredatlara sığdırabilirsiniz, edebiyatı sığdıramazsınız. Her şeyi hizaya sokarsınız ama sanat ve edebiyata bunu yapamazsınız. Edebiyat hizaya gelmez. Beyhude bir çabadır. Doğrusu nedir? Doğrusu ders kitapları dışındaki kitaplardan yararlanma, yani çocuklara derslerinin yanı sıra okuyacakları/yararlanacakları kitapları belirleme konusundaki yetkinin öğretmene ve sınıfına bırakılmasıdır. Yardımcı ders kitapları da buna dâhildir. Yayın hayatı çok hızlı gelişiyor. Öğretmenin veya öğrencilerin donuk bir müfredata hapis kalmak yerine yeni çıkan bir yayını sınıfta getirip paylaşması veya okunması için önermesi mümkün olabilmelidir. Öğretmenlerin kitap seçimlerini daha bilinçli yapabilmesi için çeşitli seminerlerle desteklenmeleri bu süreci daha da verimli kılar.”"KARARDAN ACİLEN VAZGEÇİLMELİ" Metin Celal (Türkiye Yayıncılar Birliği Başkanı): “2003 yılında Milli Eğitim Temel Kanunu'nun 55'inci maddesinde yapılan değişiklikle ilk ve ortaöğretim kurumlarında ders kitapları dışında okutulacak kitaplar ve eğitim araçlarından Talim Terbiye Kurulu denetimi kaldırılmıştı. Bu denetimin kalkması ile eğitim, çocuk ve ilk gençlik yayıncılığında önemli gelişme kaydedilmiş ve hem kalite hem de ürün sayısı artmıştı. 3 Ekim 2014 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanan ‘Milli Eğitim Bakanlığı Eğitim ve Kültür Yayınları Yönetmeliği' ile 11 yıl sonra ilk ve ortaöğretim kurumlarında ders kitapları dışında okutulacak kitaplara tekrar bakanlık denetimi getirilmekte. Aynı yönetmelik ile bakanlık yeniden yayıncılığa başlamakta ve eğitim, çocuk ve ilk gençlik yayıncılarının çok büyük ve rekabet edilemez bir rakibi haline gelmekte. Halen Türkiye'nin en büyük yayıncısı Milli Eğitim Bakanlığı'dır. Türkiye'de üretilen kitapların yüzde 48,5'ini ilköğretim ve lise öğrencilerine dağıtılan ders kitapları oluşturuyor. Hepsini üreten ya da kâğıdının cinsinden gramajına, içlerinde yer alacak metinlerden resimlere, noktasından virgülüne kadar denetleyerek ürettiren Milli Eğitim Bakanlığı'dır. Bu yönetmelikle MEB, çocuk ve ilk gençlik yayıncılığında da en büyük yayıncı haline gelecek. 10 yıldır hemen her yıl yüzde 10-15 büyüyen yayıncılık sektörü büyük bir yara alacak. Bu karardan acilen vazgeçilmesini, yayıncılık sektörünün olumlu gelişiminin engellenmemesini diliyoruz.”