31 Temmuz 2014 Perşembe

Borusan Filarmoni’den Londra çıkarması

Dünyanın önemli klasik müzik festivallerinden biri olan ve Londra’daki tarihi Royal Albert Hall’de düzenlenen BBC Proms, önceki akşam Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası’nı ağırladı. Beş bine yakın izleyicinin katıldığı konserde, Doğu rüzgârı estiren BİFO yoğun ilgi gördü.ingiliz klasik müzikseverlerin büyük bir heyecanla takip ettiği ve yaz etkinliklerinden en önemlisi olan BBC Proms, Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası’nı (BİFO) ağırladı. Royal Albert Hall’ün tarihi atmosferinde önceki akşam şef Sascha Goetzel’in yönetiminde düzenlenen konsere beş binden fazla dinleyici katıldı. ‘Oriental Promise’ başlıklı konser sonrasında Goetzel, büyük bir heyecanla konser alanını dolduran sanatseverlere hitap ederek “BİFO, Anadolu’nun farklı illerinde yetişmiş sanatçılarından oluşan bir orkestra. Bizleri birleştiren ve bir bütün yapan bu müziği size getirdik. Müziğin her daim sınırları aşan gücüne bir kez daha şahit olduk.” dedi. Türkiye’nin klasik müzik alanında sesini dünyaya duyuran konserin, BİFO’nun Avrupa’nın en iyi on orkestrasından biri olma yolundaki kanaatini pekiştirdiğini söyleyebiliriz.İlk kez 1895’te düzenlenen ve aralıksız olarak 120 yıldır gerçekleştirilen bu festivalde klasik müzik dünyasının önde gelen toplulukları, şefleri ve sanatçıları müzikseverlerle buluşuyor. Türkiye’den bir orkestranın festivale davet edilmesi büyük bir başarı olarak nitelendirilirken, BİFO’nun bunu nasıl gerçekleştirdiğine kısaca değinirsek… BİFO, 2011’de çıkan ve pek çok övgü dolu eleştiriler alan ilk albümünün ardından pek çok övgüler alır. BBC Proms’un da dikkatini çeken bu başarı sonrasında, Londra’dan böyle bir teklif gelir. Özellikle Respighi’nin Saba Melikesi Belkıs eseri çok beğenilir ve bu eseri seslendirmek kaydıyla, BİFO İngiltere’ye davet edilir. Dünyanın dört bir yanından izleyicisi olan televizyonlarda ve radyolarda büyük ilgiyle takip edilen bu festivale Avrupa’daki pek çok orkestra gibi BİFO da böylece katılmış olur. Her yıl yaklaşık 1 milyon kişinin izlediği festivalde yer almak hem sanatçılar hem de orkestralar için büyük bir onurun yanı sıra ağır bir sorumluluk getiriyor.Konser öncesinde heyecanını ve hareketliliğini gizleyemeyen şef Goetzel’in coşkusunu orkestradakilerde de görmek çok da zor değildi. Konserde, Balakirev’in Islamey, Holst’un Beni Mora, Mozart’ın Saraydan Kız Kaçırma Uvertürü, Händel’in Solomon Uvertürü ve Respighi’nin Seba Melikesi Belkıs adlı eserlerini seslendiren BİFO’nun performansı büyük alkış topladı. Rus besteci Sergey Prokofyev’in torunu olan besteci, DJ ve prodüktör Gabriel Prokofyev’in BBC Proms’un siparişi üzerine I. Dünya Savaşı’nın 100. yılı dolayısıyla bestelediği Keman Konçertosu’nun da dünya prömiyeri de sanatseverlerin merakla beklediği bir eserdi. Eleştirmenlerin, “Orkestra iyi çalışmış” yorumunu yaptığı bu konçerto, savaşa bir ağıt niteliğinde. Genç bestecinin klasik müziğe elektronik öğeler kattığı ve savaşı tüm sesleriyle canlandırdığı bu başarılı eserde, günümüzün önemli kemancılarından Daniel Hope da solist olarak eşlik etti.BİFO’DAN ‘Köçekçe’ sürpriziDinleyicilerin uzun süre ayakta alkışladığı konserin sonunda ise Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası yoğun ilgi üzerine bir sürpriz gerçekleştirerek, Ulvi Cemal Erkin’in ‘Köçekçe’sini seslendirdi. Bu coşkulu bölüm, konserin bir anlamda “Türkiye’den geldik” mesajıydı. Şef Goetzel’in hem konser öncesinde hem de konser sonrasında dile getirdiği “Türkiye’nin başarısı” vurgusu büyük önem taşıyor. Borusan Kocabıyık Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Zeynep Hamedi ise “On beş yılı geride bırakıp bir olgunluk dönemine giren BİFO’nun kendini Türkiye’de kanıtladığına inanıyoruz. Artık sınırların dışına çıkma ve BİFO’yu dünya ile buluşturma vakti gelmişti. Bu yönde sürdürdüğümüz çalışmaların ilk meyvelerini de BBC Proms’a katılarak aldık. Hedefimize koyduğumuz Avrupa’da ilerlemeye devam edeceğiz.” dedi.Konserin sonunda başta şef Goetzel olmak üzere, orkestranın coşkusu ve mutluluğu gözden kaçmazken, bu başarı BİFO’nun Avrupa’nın daha pek çok ülkesine yeni yolculuklar yapacağının alameti... Bunda özellikle albüm çalışmalarında uluslararası alanda isim yapmış profesyonel bir ekiple çalışmasının yanı sıra, genç ve dinamik bir toplulukla yola çıkan ve Türk sanatçılarına yatırım yapan bir anlayışın önemli etkisinin olduğunu söyleyebiliriz. Konserin ardından ise BİFO’nun Balakirev, Rimksy-Korsakov, Ippolitov-Ivanov ve Ulvi Cemal Erkin gibi isimlerin yer aldığı üçüncü albümünün tanıtımı da gerçekleştirildi. Albüm, ağustos ayında müzik marketlerde olacak.

30 Temmuz 2014 Çarşamba

Virginia Woolf’un öteki yüzü!

20. yüzyılın önemli yazarlarından Virginia Woolf için Londra’daki National Portrait Gallery’de yazarın yağlı boya portrelerinin, fotoğraflarının, mektuplarının, kitap taslaklarının ve günlüklerinin yer aldığı bir sergi açıldı. Sergi, tıpkı Woolf’un romanlarındaki sıradan insanlar gibi basit görünse de sunduğu renkli ve şaşırtıcı dünya ile görülmeye değer.Edebi kişilikler üzerine açılan sergilerin kışkırtıcı bir yönü vardır. Çekmecelerden, arşivlerden ve eşin dostun notlarından bir bir dökülen hatıralar, fotoğraflar ve anılar yazarın bir başka yüzünü önümüze sunar. 20. yüzyılın önemli yazarlarından Virginia Woolf (1882-1941) için Londra’daki National Portrait Gallery’de açılan Virginia Woolf: Art, Life and Vision başlıklı sergi, bu bilmece yüklü ismin dünyasını şaşırtıcı bir biçimde kazıyor. Sergi, tıpkı Woolf’un romanlarında işlediği o sıradan insanlar gibi gayet basit görünse de içine doğru girdikçe, sunduğu renkli ve şaşırtıcı dünya ile görülmeye değer. Sergi, Woolf’a odaklanan bir çalışma olarak duruyor, fakat dönemin meşhur Bloomsbury kuşağından Vanessa Bell, Duncan Grant ve Roger Fry gibi isimlerden de büyük izler taşıyor. Woolf’un ka­dınlar için şiddetle istediği “kendine ait bir odaya sahip olmak” sözüne, serginin küratörleri iki eser dolusu odayla karşılık vermiş gibi. 140’ı aşkın malzemenin yer aldığı sergide, yağlı boya portrelerden fotoğraflara, kişisel eşyalardan kitap taslaklarına, mektuplardan günlüklere kadar uzanan eserler sanatseverleri bekliyor.Serginin odak noktası olan portreler ve fotoğraflar iki odaya yayılmışken, Woolf’u resmeden sanatçılar, hızlı olmaları gerektiğini çok iyi biliyordu, zira kendisi hemen yılgınlık gösterebilecek huysuz bir kişiliğe sahipti. Beresford, Man Ray, Beck ve McGregor gibi fotoğrafçıların makinesinden çıkan Woolf portrelerindeki yazarın yüzüne yansıyan o melankoli ve hüzün kolayca okunabiliyor. 1920’lerle birlikte artan şöhretine karşılık Woolf, öyle çok gazetelerde ve dergilerde fotoğrafının olduğu bir yazar değildir (Deniz Feneri kitabından sonra aldığı Femina Vie Heureuse ödülünü saymazsak). Kendi resmini görmekten pek hoşlanmayan bir isimdir. Denilir ki, onun için yeni bir elbise giyinip yemeğe çıkmak, en az yeni bir roman yazmak kadar güç bir iştir.Aykırı yayıncı Woolf!Woolf, 1905’ten itibaren kız kardeşi Vanessa Bell ile 46 Gordon Meydanı’nda yazarlar, sanatçılar ve aydınlardan oluşan Bloomsbury grubunun haftalık toplantılarına ev sahipliği yapmaya başlar. Grupta John Maynard Keynes, Roger Fry ve Lytton Strachey gibi ünlü isimler vardır. Woolf, 1912’de Leonard Woolf ile evlenir. 1917’de eşi ile birlikte Hogarth Press adlı yayınevini kurar. Woolf ailesinin bu tavrı yayıncılık sektörüne karşı küçük bir ses olarak da okunabilir. Hem kendi kitaplarını hem de yayıncıların basmaktan sakındığı eserler için böyle bir yayıncılık işine girmek, çok da kolay bir macera sayılmaz. Fakat Woolf ailesi, kitabı estetik bir sanat eserine dönüştürmeyi başarmıştı. Woolf’un biraz aykırı bir yayıncı olduğunu söylemek çok yanlış olmaz, zira kitaplarının kapağında ne bir biyografi ne de tanıtıcı bir metne yer verirmiş. Öyle ki, ölüm ilanında bilgi eksikliğinden pek çok yanlışlıklar ve eksiklikler baş göstermiş.Woolf’un Bloomsburry grubundan Fransız post-empresyonizmi Londra’ya taşıyan Roger Fry, yazarın eserlerindeki kurmaca, karakter ve olay örgüsündeki değişikliklerde bir etkendir. Jacob’un Odası (1922), Mrs. Dalloway (1925), Deniz Feneri (1927) ve Minâ Urgan’ın deyişiyle “o güne değin hiçbir başka romancının göze alamayacağı değişik şeyleri yapmak istediği”, Woolf’un ise “Hem düzyazıyla kaleme alınacak hem de şiir olacaktı; hem roman olacaktı hem de tiyatro oyunu.” şeklinde tanımladığı o benzersiz Dalgalar, bu modernist yaklaşımın etkisiyle kaleme alınır. Bilinç akışı akımının belli başlı yöntemlerine başvuran özgün bir eseri Dalgalar’ın yanı sıra yazarın pek çok eserinin taslağı sergilenmekte.Savaş karşıtı bir yazarSergide, İspanya’daki iç savaştan etkilenenler için bir yardım kampanyası yürüten bir yazarla karşı karşıya kalıyoruz. Picasso’nun Royal Albert Hall’de düzenlenen bu yardım buluşması için yaptığı çizim; ölümünden kısa bir süre önce kız kardeşi Vanessa Bell’e, Katherine Mansfield ve eşi Leonard’a yazdığı mektuplar; Sylvia Plath’in “Virginia Woolf’un Bir Yazarın Güncesi’ni okuyarak cesaretimi topladım… bu günlüğü okuyun.” diye salık verdiği günlükleri sergide. Bu günlükler (26 defter) tıpkı eşi Leonard’ın dediği Woolf’un iç dünyasını ele veren gibi birer ‘kayıt defteri’ niteliğinde. Woolf’un kendisi gibi incecik ve narin el yazısının da hemen akıllara kazındığını söyleyelim. Sergideki, 1941’de Sussex’te Ouse ırmağında intihar ettiğinde, tahta banka bıraktığı yazarın bastonu ise trajik biten bir ömrü tüm çıplaklığıyla ele veriyor. Frances Spalding’in hazırladığı Virginia Woolf: Art, Life and Vision adlı biyografinin ise Türkçeye kazandırılması okurların zihnindeki Woolf portresini baştan aşağı değiştirecektir. Sergi 26 Ekim’e kadar gezilebilir.

29 Temmuz 2014 Salı

‘Açlık, koruyacak kalbin kelimelerini’

Bir şairin en önemli ödevinin “metafizik olan’ı tırmalamak ve yakalamak olduğunu” söyleyen İhsan Deniz, son kitabı “Tam”da açlığın çileli, meşakkatli ve sarp yolundan kalbin kelimelerine iniyor; kalpten sadır olan dizeleriyle açlığın, salt bedenin ve ruhun terbiyecisi değil aynı zamanda kelimelerin de koruyucusu olduğunu gösteriyor.“Tam” açlığın tadına varmış bir nefsin şiirleri mi?Açlık hususunda kimi tecrübelerimin olduğunu söylemekle yetineyim ben. Evet, insan alışınca tat almaya başlıyor. Biliyoruz ki oysa, açlığa ‘alışmak’ doğru değil!Kutsi bir hadiste nefsin, ancak açlıkla terbiye olduktan sonra, “Sen kimsin, ben kimim?” sorusuna, “Ya Rab ben aciz, fakir bir kulunum, sen benim Rabb’imsin.” dediğini, daha önceki imtihanlarda ise, “Sen sensin, ben de benim.” şeklinde cevap verdiğini biliyoruz. Modern şiirin bireyin şiiri olduğu sıkça belirtilir. Bu bağlamda bireyden kastın “tok özne” olduğunu söyleyebilir miyiz? Yani, söylenebilir belki. Ancak, tam tersi ve hatta çok uç örnekler, yönelimler ve yaşama/algılama biçimleri de var. İnsanın kibri, gururu, en’aniyeti yeni değil ki.. Yani modern olmasıyla alâkalı değil. Modernizm onu besler, kışkırtır, azdırır o ayrı. Bakın, şiirin tekil ve biricik oluşu bütün zamanlar ve bütün sanat teorileri için geçerlidir. Dahası, her biricik şiir, ‘biricik’ özneye (aç veya tok, fark etmez) hitap eder. Şiiri yazan da ‘biricik’tir pek tabii. Gazelin aşk, kadın ve şarap şiiri olduğu söylense de anlam bütünlüğüne sahip olmaması hep üstü örtük bir eleştiriye tabi tutulur. Oysa aşka düşmüş, sevgiliye vurulmuş, şarapla sermest olmuş bir şairden, anlam bütünlüklü bir şiir beklemektir asıl yanlış olan. Tam’daki dizine bakıldığında gerek sayfalardaki boşluğun gerekse şiirin akışının “açlığın psikolojisine” uygun olduğunu görüyoruz. Bunu özellikle mi yaptınız?Hiç kuşkunuz olmasın. Öte yandan, pek çok dizenin mesafe olarak birbirine hayli uzak düşmesi, esasen, şiirde ilerlerken karşılaşılan fiili boşluk dolayısıyla hem bir duraksamayı, hem unutmayı hem de hatırlamayı doğuruyor. Bir de düşünmeyi, tabiatıyla.. Bu kitap okuru aynı zamanda düşündürsün istedim. Şiir dilinin vurgulu oluşu, tekrarlar, yer yer tek kelimelik yapı, bölümlerin/dizelerin azalıp çoğalması gibi bazı özellikler kitabın ayırıcı vasfını oluşturdu bana göre.“Tam” neyin tamlığını anlatıyor, iddialı bir isim değil mi?“Tam”, içerik, form ve örgü itibarıyla sıra dışı bir kitap oldu benim için. Bir şairin hayatında bu ve buna benzer kitapların olması gerektiğini düşünüyorum. İllâ değil elbette, olursa iyi olur kabilinden. “Tam”ın neyin tamlığını anlattığını (veya anlat(a)madığını) okurun algı/sezgi dünyasına bırakalım isterseniz. İddialı elbette. Söylemek bile fazla: Şiir bir iddiadır aynı zamanda. Kitap ise daha da büyük/çaplı bir iddia! Evet, iddia.. İddialıyım!“suyu, hurmayı/ sirkeyi/ inciri ve zeytini saymazsak eğer/ bu dünyada tadına varılacak/ ne var?” Niçin su, hurma, sirke, incir ve zeytini anıyorsunuz, dahası bunların dışında tadına varılacak bir şey yok mu?Var mı? Vardır hiç kuşkusuz. Ama benim için yukarıda sayılan gıdalar/nimetler manevî/metafizik birer sembol aynı zamanda. Bunların tadına bakmak, o hissi yaşamak dünyayı anlamaya yeter, diyorum esasen ben. Fazla şeye gerek yok. Beslenmek için azla yetinmenin önemli bir kazanç olduğunu düşünüyorum. Ama tadına varılan/varılacak başka şeyler de var elbette. Benim için, örneğin rock müzik eşliğinde yaptığım uzun mesafeli (10-15 km) yürüyüşleri bu sınıfa sokabiliriz. Çok fazla şeye sahip olmaktan, çok şeyin tadına bakmaktan, hırstan ve tamahtansa, azar azar yaşamayı, uzak, ağır, sakin, yavaş bir hayatı özlüyor insan.Açlığın salt aç kalmaktan ibaret olmayıp kalbe de dokunduğunu görüyoruz. Sanırım siz de bu bağlamda “Açlık/ koruyacak kalbin kelimelerini” diyorsunuz?Zaten esas iyileştirilmesi, masivadan kurtarılması gereken kalbimiz değil mi?. Açlık bir imkân. Kalbi sağaltma yolunda, aşk da bir imkân.. Zikr de öyle.. Bu bağlamda “kalbin kelimeleri” hayatî önemi haiz. Onları çok iyi muhafaza etmeliyiz. Kalpten sâdır olan bir sözü kimse tutamaz!Şiirlerinizi bulmak, edinmek zor bir uğraştan sonra mümkün oluyor. Buz ve Fire’den sonra toplu şiirler iki gelecek mi?Bu hususta üzgünüm. Yapabileceğim bir şey yok. İnternette bulunuyor, diyorlar.. Pek çok şiir kitabı basılır ve dağıtıl(a)maz Türkiye’de. Bazı yayıncılarda şu görüş hâkimdir: Kitabını bastık ya, daha ne istiyorsun! Kitap basmak çok matah bir şeymiş gibi, hele günümüzde.. Yani bir de dağıtmamızı mı istiyorsun, demek istiyor.. O da ne, nerden çıktı, der gibi.. Yeni yayınlandığı hâlde, ben de aradığım şiir kitaplarını bulamıyorum. Doğrusu, 35 yıl sonra buna da alıştım. Toplu şiirler için herhangi bir düşüncem, bir plânım yok şimdilik. Önümde, yine ‘uzun’ olacağını tahmin ettiğim yeni bir dosya duruyor zira: “Çok Şey Olmuş Bana”.

26 Temmuz 2014 Cumartesi

Şeker Ahmet Paşa’nın ‘koç’ları ortaya çıktı

Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde önceki gün açılan “Seçkiler II Manzara” sergisinde sanat tarihi açısından çok önemli bir bilinmez ortaya çıktı. Araştırmacılar, Şeker Ahmet Paşa’nın tahminen 83 yıldır kayıp olduğu bilinen koçlu tablosunun, ölümünden sonra müdahaleye uğradığını belirledi.Şeker Ahmet (Ali) Paşa, 1907 yılında hayatını kaybettiğinde geride çok değerli eserler bıraktı. Paşa’nın adeta yaratıcısına hürmetle resmettiği tablolarda, doğayla iç içeliği öyle iyi ‘okunabilir’ ki, onu idrak edişi, tüm zerrelerine kadar kavrayışı, resmetmesindeki naiflik ve doğallık dile gelir. Bir ormanın derinliği, bir ceylanın su içişi ya da bir koyun sürüsü... Ne var ki eserlerinden biri, kayıtlara “Manzara” olarak geçen “Erenköy Civarında Tren İstasyonu” isimli tablo, tahminen 83 yıldır, arşivdeki kaydıyla 73 yıldır kayıptı. Kayıp olduğu konusunda hiçbir şüphe yoktu çünkü 1902 yılında II. İstanbul Resim Salonları Sergisi’nde yer alan Şeker Ahmet Paşa’yı Mercan’daki konağında resim çalışırken gösteren fotoğrafta, arka planda bulunan resmin uzmanlar ve sanat tarihçileri tarafından artık mevcut olmadığı ifade edilmiş ve günümüze kadar hiçbir şekilde izine rastlanmamıştı.Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, açılışı önceki akşam gerçekleştirilen “Seçkiler II Manzara” sergisinin hazırlığını sürdürürken Şeker Ahmet Ali Paşa’nın kayıp tablosunu ortaya çıkardı. 1941 yılında müzenin koleksiyonuna katılan ve “Manzara” ismiyle envantere kaydedilen bu eserin yapılan restorasyon çalışmalarıyla birlikte, aslında artık var olmadığı sanılan eserin ta kendisi olduğu anlaşıldı. Rektör Yalçın Karayağız’ın ifadesiyle “Şeker Ahmet Ali Paşa uluslararası bilinirliği ve tanınırlığı olan, John Berger dışında başkaları tarafından da kabul gören bir sanatçı olsaydı bu, dünyada bir sanat olayı olarak patlardı. Bu, bir keşif, kaybolan bir hazinenin tekrar gün yüzüne çıkması…” Tablonun, ressam 1907’de vefat ettikten sonra, 1941 yılında müzenin arşivine katıldığı güne kadar geçen 34 yıllık süreçte değiştirildiği tahmin ediliyor. Kimin, resmin orijinalinde yer alan iki koçu görünmez kılıp üzerine niçin belli belirsiz iki figür eklediği şimdilik bilinmiyor. Eylülde bu konuda bir araştırma başlatılacak. Ancak Rektör Karayağız’a göre resim üzerinde yapılan bu müdahale Paşa öldükten hemen sonra değil, en az 10-15 yıl geçtikten sonra gerçekleşmiş. Karayağız, aynı zamanda resme bu kritik müdahaleyi yapan kişinin kesinlikle bir amatör olamayacağını ve üslup olarak da Paşa’ya hiç benzemediğini düşünüyor.Dört ay süren sergi hazırlıklarının sadece bir ayı, “Erenköy Civarında Tren İstasyonu”nun restorasyonu ve temizliğinde geçmiş. Bütün eserlerin bakım, onarım ve temizliğinin yanı sıra uzmanların birkaç eserde rantuale işlemi gerçekleştirmesiyle de bu gerçek ortaya çıkmış. Karayağız, rantuale işlemini şu sözlerle anlatıyor: “Resimlerin üzerine yapıldığı keten tuval zamanla çürür. O bezin rantuale edilmesi yani bir başka bez yüzeye aktarılması gerekir. Bütün bu rantuanaj aşamaları da eserlerin bir kısmında gerçekleşti. Ve sonrasında o resimlerin yüzey temizlikleri yapıldı ve sonraki aşamada vernik temizliğine geçildi.” Şeker Ahmet Paşa’nın resmi üzerine yapılan müdahale de bu aşamada fark edilmiş.RESİM SANATININ BÜYÜK USTALARI SERGİDEİlk kez 1902 yılında sergilenen eser, tahminen 83 yıl sonra ilk haliyle yeniden izleyiciyle buluştu. Bu büyük keşfin yanında Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Resim ve Heykel Müzesi koleksiyonlarından derlenen 91 başyapıt daha Karaköy Antrepo 5’in girişinde yer alan Geçici Sergi Salonları’nda sanatseverlerle buluşuyor. Türk sanat tarihinin 63 önemli sanatçısının yer aldığı sergide, Osman Hamdi Bey, Hoca Ali Rıza, Hüseyin Avni Lifij, İbrahim Çallı, Hikmet Onat gibi erken Cumhuriyet dönemi sanatçılarının eserlerinin yanı sıra Hale Asaf, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Nuri İyem gibi yakın dönem ressamlar ve Leopold Levy, Amadeo Preziosi, J. Vernet gibi Batılı ressamların karakteristik çalışmaları da yer alıyor. Sergi 21 Eylül’e kadar ziyaret edilebilir.

24 Temmuz 2014 Perşembe

Kayıp seslerinin peşine düştüler

1890’larda ortaya çıkan taş plaklar, dönemin en önemli olaylarından biriydi.Batı’nın büyük bestecilerine bile ilham kaynağı olan alaturka müziği böylece ilk defa saklanabilir ve her yerde defaten dinlenebilir hale gelmişti. Münir Nurettin Selçuk, Hafız Sadettin Kaynak, Hamiyet Yüceses… Dönemin bütün usta isimleri taş plaklardan seslenir olmuşlardı ama ne yazık ki taş plakların geride kalmasıyla, o gelenekten ve o sesten bir kopuş yaşandı. O eski seslerin kederi ve ışıltısı ile aramıza çok zaman girdi.Bundan beş yıl önce bir araya gelen Alaturka Records, müzik için neredeyse kutsal sayılabilecek bir amaçla yola çıktı ve Kalan etiketiyle “Girizgâh” adlı bir albüm yayınladı. Girizgâh’ın ve bundan sonra topluluk tarafından yayınlanacak albümlerin tek bir amacı var, o da taş plakların kaldığı yerden bir devrin sâdâsına, müzik geleneğine yeniden ulaşmak... Bir devrin sâdâsı konusuna girmeden önce Alaturka Records’un bir araya geliş hikâyesini dinlemekte fayda var. Sanat Yönetmeni Uğur Işık, onları bu çalışmaya iten sebeplerin hikâyesini kısaca şöyle anlatıyor: “Arkadaşlarla bir araya geldiğimizde ya Batı müziği ya da taş plak dinliyorduk. Günümüzde neden bu şekilde müzik icra edilemiyor diye düşündük ve biz de taş plaklar gibi kayıt yapalım dedik. Safiye Ayla’dan, Münir Nurettin Selçuk’tan, Necmi Rıza Ahıskan’dan güzel eserleri bulalım, birebir ezberleyelim, aynı ruhta yapalım… Yaptık, birebir olmadı.” Dinledikleri insanlar o türün, o sanatın en iyi icracıları elbette ama Işık’ın anlattığına göre o ustaların dönemindeki müzik türü, Türk müziğindeki bir tavır bir yerde bitiyor; bizim beğendiğimiz ve biten şey ne ise başka bir şeye dönüşüp devam ediyor.Teknoloji geldikten sonra tembellik başlıyorTaş plaklardan günümüze kadar geçen neredeyse 100 yıllık bir süreçte teknolojide büyük ilerlemeler yaşandı. Türk musikisindeki (Işık, ‘alaturka’ sözcüğünün daha uygun bir ifade ediş olduğunu belirtiyor) bu kopuşun ve dönüşümün teknik sebeplerinin neler olabileceğini soruyoruz Işık’a. Ona göre taş plaklardan sonra bulanık bir dönem başlıyor. Bunun nedeni, iyi müzisyenlerin değerinin azalması. İyi müzisyenler ilgi görmez oluyor, çünkü: “Taş plaklarda iş yapmak zor, kayıt yapmak için çok iyi müzisyen olmak lazım, icracının sesi, akordu çok iyi, çok güçlü olacak ki kayıt iyi yapılsın. Bir tane mikrofon, balmumuna çiziyor, o kalıba basılıyor sonra da o sonsuza kadar kalıyor. Sanatçının akordu diri olmak zorunda, insanlar konser salonundaymış gibi, uzakta izleyenler varmış gibi söylüyordu. Teknoloji geldikten sonra ise tembellik başlıyor. Taş plakların bitip başka kayıt sistemlerine geçilmesiyle birlikte her şey kolaylaşıyor; düzeltmeler, süslemeler ve makyaj dönemi başlıyor. Daha sonra da akortlar pesleşiyor, ağırlaşıyor, yumuşama başlıyor, tonlar düşüyor.”Her şey gibi müzik de bir değişime uğruyor yıllar içinde ve bu değişim ani ya da radikal bir şekilde değil, yavaş yavaş, dönüşe dönüşe gerçekleşiyor. Arada kaybedilen Türk müziğindeki o tavrı araştırırken Alaturka Records’un gördüğü şey Safiye Ayla’nın Münir Bey’in eserlerine çok iyi çalıştığı olmuş: “En bildik eserler üzerine bile oturup bir şeyler yapmak gerekiyordu. Nedir bunlar? Kelimeye anlamını yüklemek, devrinin tavrını, bestekârların ruhunu oturtmak gibi yapmamız gereken çok şey çıktı karşımıza.” Ali Ufkî Bey (Wojciech Bobowski), Dimitri Kantemir gibi 17. yüzyıl bestecilerinin taş plaklardaki kayıtlarını incelemişler öncelikle. Türk müziği nasıl icra ediliyordu diye analiz edilmiş, oradan Batı müziğiyle paralellik kurup o dönem nasılmış, neler yapılmaması gerekiyor bunlara karar verilmiş. “En bildiğimiz şarkıda bile o dediğimiz çalışmaları yapıyoruz. Diyelim ki taş plaktan geçiyoruz, oradan ezberliyor, havasını, tavrını, devrini hissediyor sonra oturuyoruz, sohbet sırasında üstüne çalışıyoruz.”O dönemin müzikal anlamda farklılıklarını sorduğumuzda ise Işık, konuyu şöyle açıklıyor: “Makam anlayışı farklı, günümüzün makamları değil, tavır farklı, melodik yapı farklı… Dini müzik de olsa, mehter de olsa daha çok güç, dinamizm gibi duygular var, ağlaklık yok içinde. Sade de olsa, o dönemi yaşıyorsunuz.” Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir müzikal kopuşun gerçekleşmediğini anlatıyor sanatçı. Alaturka öyle bir noktaya çekilmiş ki ona göre, meyhanelere sokulmuş bir müzik haline gelmiş. “Müziğimize özenenler, Mozart’ın bile ilham aldığı alaturkaya mehterden, dini altyapıdan özendiler. Bize özenirken meyhaneden özenmediler. Ne yazık ki bu hale kadar geldi. Bunda suç kimde, tamamen müzisyenlerde. Ama şimdi alaturka gerçek manasını buluyor.”

23 Temmuz 2014 Çarşamba

Bana isminin hikâyesini anlat!

Filiz Özdem’in hazırladığı Bana Adını Söyle adlı kitapta, Türk edebiyatının 24 yazarı “isim”leriyle kurduğu bağı anlatıyor. Kitapta Haydar Ergülen’den İnan Çetin’e, Karin Karakaşlı’dan Nursel Duruel’e pek çok yazar isimlerinin hikâyesini kaleme almış.Dünyaya gelen her insana iradesi dışında bir isim verilir. İsim verme yüzyıllar boyunca farklı geleneklerden beslenegelmiştir. Özellikle Anadolu’da, aileler çocuklarına kendi anne ve babalarının ismini verirler. Kimi bebeklerin nasibine de doğduğu yıl meşhur olan isimlerden biri düşer. Bazen dönemin şartları, yani darbeler, savaşlar, siyasi figürlerin başarıları da belirleyici olur. Kısacası her ismin bir hikâyesi vardır. Filiz Özdem, bir merakın peşine düşmüş ve yazarlardan isimlerinin hikâyesini dinlemiş. Bana Adını Söyle (YKY) adlı kitapta 24 yazar “isim”leriyle kurduğu bağı anlatıyor.İlginç hikâyelerden biri kitabın yazarı Filiz Özdem’e ait. Doğduğu hastanede görevliler, babaya “Adı ne olacak?” diye sorunca, henüz karar verilmediği için, halası aniden “Filiz” deyiverir. Eve gelince büyükler “Filiz de neymiş?” diyerek Esra’ya karar verir. Dede de sağ kulağa ezan okuyup sol kulağa Esra’yı fısıldar. Esra, yedi yıl sonra okula başlar. İlk gün öğretmen sınıfta isimleri okurken “Filiz” diye seslenir ama kimse oralı olmaz. Öğretmen soyismiyle seslenince gerçek ortaya çıkar. Hastanede verilen isim o yıllarda nüfus müdürlüğüne iletilmektedir. Haliyle Esra, yıllar sonra aslında Filiz olduğunu öğrenir.Filiz Özdem’inkine benzer bir kırılmayı, ilkokula başladığında adının Ömer Şahin olduğunu öğrenen Murat Yalçın yaşar. Annesi hamileyken izlediği bir Yeşilçam filminden etkilenip doğmadan karar vermiştir Murat’a fakat baba aynı görüşte değildir. Dedelerinin ismini yazdırmıştır nüfusa, “Ben dedelerimin adlarını vereyim de biz yine Murat deriz.” diyerek. Öyle de olmuş, ta ki ilkokula başlayana kadar. “Ömer Şahin” eline kalemi aldığında, müstear bir isme hiç gerek yoktur. İmdada “Murat Yalçın” yetişir.Kitapta isimlere alfabetik sırayla yer veriliyor. İlk konuk Aslı Serin, adına bir yazı yazmak için hayli uğraşmış. Ama adıyla pek barışık olmadığı hissi uyandıran bir yazı çıkmış ortaya. Ayşegül Çelik ise Refik Halit Karay’ın “Ayşegül” adlı hikâyesinden Ayşegül kitapları serisine uzanan çizgide ismiyle ilişkisini kaleme almış. Kitapta ilginç bir isim alma hikâyesi de Doğan Yarıcı’ya ait. Beş yaşındaki kardeşine, “Yeni doğan kardeşinin adını ne koyalım?” diye sorarlar, o da haliyle “Doğan!...” der. Boy boylayan, soy soylayan, çocuklara isim veren Dede Korkut geleneğinden gelen bir toplumda, elbette âlim, bilgin ve aile büyüklerinin de isim vermesine şahit olunur. Ece Ayhan’ın, yazar Sevgi Özdamar’ın adına “Emine”yi eklemesini belki de böyle değerlendirmek gerekir. Dünyaca ünlü Mısırlı ses sanatçısı Ümmü Gülsüm’den ilham alan Ece Ayhan, “O bir yere girince bütün erkekler ayağa kalkarmış, krallar da… Sen de öyle bir kızsın.” demiş ve Ümmü Gülsüm-Emine Sevgi benzerliğini kurarak, adının önüne bir “Emine” ekleyivermiş.UĞUR YÜCEL: ASLINDA ADIM ‘AMORTİ’ OLABİLİRDİİsimleriyle arası iyi olmayan yazarlar da var. Berat Alanyalı ve Gürsel Korat bunlardan. Berat Hanım, en çok isminin aslında bir erkek ismi olmasından yakınıyor. Telefonda Berat Bey’e bağlanmak isteyip bir hanımla karşılaşanların Bey’de ısrarı, sıradan durum olmuş artık. Gürsel Korat ise adını 1960 darbesini yapan generalden aldığı için üzgün. Uğur Yücel’in isim hikâyesi ise oldukça ironik. Babası Sabri Bey, Umur koymak ister, annesi ise bari “Onur olsun.” der. İsim tartışılırken babasına piyangodan amorti çıkar. Babası da, “Uğurlu geldi bu çocuk, Uğur olsun adı.” diyerek noktayı koyar. Uğur Yücel’in yorumu ise şöyle: “Bütün aile hayatını ancak kendi kendine amorti etti ben doğduktan sonra. Ben babamın yerinde olsam Amorti koyardım. (…) Son heceyi de iddiada kaybedip atardım Amor olurdu adım.”Kitapta ayrıca Betül Dünder, Burhan Sönmez, Faruk Duman, Haydar Ergülen, İnan Çetin, Karin Karakaşlı, Mahir Öztaş, Mehmet Zaman Saçlıoğlu, Nalân Kiraz, B. Nihan Eren, Nursel Duruel, Ömer F. Oyal, Özen Yula, Semra Topal ve Yiğit Bener, isimleriyle olan bağlarını, isimlerinin onlar için ne ifade ettiğini anlatıyor.

22 Temmuz 2014 Salı

İçeride ihale, dışarıda şenlikli protesto!

Ankara’da dün yine protesto vardı. Akün ve Şinasi sahnelerinin yıkılmasını istemeyen Ankaralı sanatçılar, tiyatro kostümlerini giyerek Akün’ün önünde buluştu ve “Kente ihanetin ihalesi olmaz” pankartları açıp bildiri okudu.Ankara'daki Akün ve Şinasi sahnelerinin satışı ile ilgili ihale dün gerçekleştirildi. Atatürk Orman Çiftliği, Türk Hava Yolları, Türk Kızılayı, SGK gibi kurumların iştiraki ile kurulan ve her iki sahnenin de sahibi olan Emek İnşaat tarafından, Akün Sahnesi’nin bitişiğindeki iş merkezinde ihale yapılırken, dışarıda da sahnelerin kapanmasını istemeyen sanatçılar ve sivil toplum örgütü temsilcileri eylem yaptı.Tiyatro kostümleri ile Akün'e gelen sanatçılar, ihalenin iptalini istedi. Aynı şekilde geçtiğimiz yıl da ihale devam ederken dışarıda eylem yapan sanatseverler amaçlarına ulaşmış, ihaleye katılan firmalar geri çekilmişti. Sanatçılar bu yıl da aynı gelişmenin yaşanmasını bekliyor. Bu sebeple ihale sürerken dışarıda şarkı, türkü ve mini oyunlarla protestolarını gerçekleştirdiler.'ANKARA'NIN BELLEĞİ SİLİNECEK'Devlet Tiyatrosu sanatçısı Şahin Ergüney, satışların yapılmaması için düzenlenen gösteride bir basın açıklaması yaptı. “Sanata evet, ihaleye hayır.” diyen Ergüney, Akün ve Şinasi sahnesinin Ankara'nın yaşantısında önemli bir yeri olduğunu söyledi. Bu sahnelerin satılması ile Başkentlilerin anılarının silineceğini belirten Ergüney şunları söyledi: “Kentten bir bellek daha silinmeye çalışılıyor. Şinasi ve Akün sahneleri Ankara'nın ve Ankaralıların belleğinin bir parçasıdır. Bunların yıkılması demek Ankaralıların belleğinin yağmalanması, yok edilmesi şehrin ve şehir kimliğinin kaybedilmesi demektir. Ankara'da birçok büyük prodüksiyon Akün ve Şinasi'de gerçekleştirildi. Dışardan gelen tiyatro toplulukları da bu sahneleri kullandı, festivallere ev sahipliği yaptı. Tüm gelişmiş ülkelerin başkentlerinde kültür merkezleri vardır. Bizim Başkent'imizde yok. Tiyatronun demokrasi kültürüne katkısı tüm dünya tarafından kabul edilmiştir ve bu anlayışın sonunda Paris'te 120 tiyatro her gece perde açar. Berlin'de 60'ı aşkın, Londra'da 200'ü aşkın, Atina'da 110 tiyatro binası vardır. Nüfusu Ankara'ya yakın Viyana'da 55 tiyatro binası vardır. Ancak başkent Ankara'da topu topu 12 tiyatro binası var ve sayıları giderek azaltılmaya çalışılıyor. Anılarımıza ve sahnelerimize sahip çıkmak için tüm Ankaralıları temsilen işte buradayız. Emek İnşaat Atatürk Orman Çiftliği, Türk Hava Yolları, Türk Kızılayı ve SGK gibi kurumların iştiraki ile kurulan bir kamu ortaklığıdır. Bazı kişiler veya şirketler kârlarına kâr katsın diye değil, devlet tarafından halk yararına yatırımlarının artırılması için kurulmuş bir işletmedir. Şimdi halkın vergileri ile kurulmuş bu işletme halkın malını satacağını söylüyor. Akün ve Şinasi'nin satışı ve yıkılmasını durdurmak için kalıcı bir önlem alınmasını, binaların iş merkezi ünitesinden ayrılarak korunmasını talep ediyoruz.” İhale ise şartnameye uygun teklif gelmediği için şimdilik ertelendi.