31 Mayıs 2014 Cumartesi
Nar’ın arşivinden Türkiye’nin son 10 yılı
Bağımsız fotoğraf sanatçıları tarafından 2003’te kurulan Nar Photos, on yıllık arşivini sergiliyor. İstanbul Modern’de önceki gün açılan sergide Türkiye’de son yıllarda yaşanan toplumsal olaylardan kareler yer alıyor.Bağımsız fotoğraf sanatçıları tarafından 2003’te kurulan Nar Photos, on yıllık arşivini sergiliyor. İstanbul Modern Fotoğraf Galerisi’nde önceki gün açılan “Yolda” sergisi, usta fotoğrafçıların gözünden, Türkiye’nin son on yılda yaşadığı toplumsal olayları anlatıyor. Adnan Onur Acar, Ahmet Şık, Aylin Kızıl, Barış Sever, Eren Aytuğ, Erhan Arık, Fatma Çelik, Fırat Aygün, Gençer Yurttaş, Gülşin Ketenci, Hüsamettin Bahçe, Kerem Uzel, Lezgin Kani, Mehmet Kaçmaz, Özcan Yurdalan, Ruben Mangasaryan, Saner Şen, Serpil Polat, Serra Akcan ve Tolga Sezgin’in çektiği 75 fotoğrafta, özellikle Türkiye’nin demokratikleşme çabaları ile Kürt sorununun çözüm sürecinde bölgede yaşanan heyecanı hissediyoruz.Zamanın tanıkları Sergide ayrıca Ermeni, Rum ve Süryani vatandaşların da günlük yaşamından izler görmek mümkün. Törenler, hüzünler, sevinçler ve umutlar... Ekonomik ve sosyal yaşamı derinden etkileyen kentsel dönüşüm de çok çarpıcı fotoğraflarıyla sergide yer alıyor. Bunların yanı sıra mevsimlik işçiler, kağıt toplayıcıları ve kot taşlama gibi çok zor koşullar altında çalışmak durumunda kalan işçiler, fotoğraflarıyla adeta sağırlaşan toplum vicdanına dokunuyor. Geçtiğimiz yıla damgasını vuran Gezi Parkı protestolarını anlatan kareler de dikkat çekiyor.Sergide fotoğrafların yanı sıra Mezat, Kalanda, İnönü Stadyumu, Lübbey, Akhuryan İstasyonu ve Kuzey İstanbul başlıklı 6 video da gösteriliyor. Serginin küratörü Sena Çakırkaya, “Fotoğraflarda bizlere sunulmuş doğruları değil, doğru kabul edilenleri sorgulamak için çıkılan bir yolculuğun adımlarını görüyoruz. Konulara dışarıdan bakmayan, tanıklığın ötesinde müdahil olan, samimi bir yaklaşımla ele alınan bu görsel arşiv, bizleri içinde bulunduğumuz zamanla yüzleşmeye, hesaplaşmaya davet ediyor. Nar Photos’taki fotoğrafçılar, toplumsal bir bilinç yaratarak değişimi tetikleyen, etkin bir rol üstleniyor.” diyor.İnsan hayatındaki yaşam koşullarını göz önüne sermeyi amaçlayan Nar Photos’un üye sanatçılarına göre, görsellerin plastik ve estetik değerlerinden çok, fonksiyonları öncelikli konuma sahip. Foto röportajlarla değişime önayak olacak nitelikte eserler üretmeyi önceleyen Nar Photos üyeleri, Yolda sergisi için nasıl bir seçki yaptıklarını şöyle açıklıyor: “Kendimize ‘Türkiye’de neler oluyor?’ sorusundan çok, ‘Biz neleri gördük, bizim için değerli ve önemli olan neydi, Türkiye’nin sosyal, siyasal hayatını etkileyen olay ve olgular nelerdi?’ sorularını sormayı tercih ettik. Biz fotoğrafın mekanik, estetik veya form halinden çok; işleviyle, bir araç oluşuyla ilgileniyoruz. İkincisi ve daha önemli tarafı ise çektiğimiz fotoğrafların, hem bizim hem de başkalarının hayatında neyi dönüştüreceği sorusu. Bizim için ön kabul şudur: Her fotoğraf başkaları için çekilir. Fotoğrafı birine gösterdiğinde onda bir değişim yaratmak istersin. Fotoğrafla dünyayı değiştirmek değil ama en azından kanılarda bir kırılma yaratabilir miyiz, bilgi olarak bir eksiği tamamlayabilir miyiz, kendimizi ve izleyicileri ele aldığımız konular hakkında daha eleştirel, daha dünyaya dokunan ve aynı zamanda kendine de eleştirel bakabilen varlıklar haline getirebilir miyiz, diye düşünüyoruz. Bizi hayatla ve insanlarla kurduğumuz ilişki belirliyor. Bu aslında fotoğrafla ilgili olmaktan çok, bizim hayatla kurduğumuz ilişki ile ilgili.”“Gerçekliği bozmuyoruz”Türkiye’nin görünmeyen, gölgede kalmış konularına daha çok odaklanan Nar Photos, fotoğraflarında gerçekliği bozmadan göstermeye çalışarak, ne olup bittiğiyle ilgileniyor ve bunları bir süzgeçten geçirmeye çalışıyor. Çekim kadar, fotoğrafların nasıl seçileceği ve yan yana geldiklerinde ortaya çıkan büyük cümlenin ne olacağını önemsiyor: “Bugün yaptığımız işin bir değeri olmayabilir ama biriktirmek, zamanın farkında olmak ve bu zamana bugünün bakış açısıyla değil de, bir projeksiyon yaparak daha ilerden bakmak gerektiğinin farkındayız. Bütün bu süreçte çektiğimiz her şeyin ileride farklı bir önem taşıyacağını, geleceğin çocukları ve onların çocukları açısından gerçek bir veri olacağını düşünüyoruz.” Yolda sergisi, 9 Kasım 2014’e kadar açık kalacak.
30 Mayıs 2014 Cuma
Masallar hep eksik anlatılır
Disney yapımı ‘Malefiz / Maleficent’, Grimm Kardeşler’in Uyuyan Güzel masalını, madalyonun diğer yüzünü çevirip yeniden anlatıyor. Görsel ve estetik atmosferiyle dikkat çeken film, masalda bir yan karakter olan kötü kalpli peri Malefiz’i merkeze taşımakla yetinmeyip kadın karakterleri masaldakinden daha güçlü resmediyor.Masallar aceleye gelmez, hatta bazıları hiç bitmesin isteriz. Masalı tekrar tekrar dinletecek olan ise anlatıcıdır. Ondan beklenen, çok dinlediğimiz bir masalı bile hiç bilmediğimiz bir şey anlatır gibi anlatmasıdır. Yeni kelimeler, şaşırtıcı benzetmeler, bambaşka bir atmosfer, hiç duymadığımız isimler... En önemlisi de hayal dünyamızın duvarlarını yerle bir eden olağanüstülükler diyarı.Şehrazat’ın ‘ömrünü uzatan’ da masal anlatma hüneri değil miydi? Bir gecede canından olacakken, tasvirleri ve teşbihleri ile olağanüstülükleri doğallaştıran dili ve şaşırtıcı üslubu sayesinde Şehriyar’ı 1001 gece ‘oyalamasındaki’ başarıyı görmezden gelemeyiz. Grimm Kardeşler’in 17. yüzyılda derlediği masallar, benzer bir başarının Batı’daki izdüşümüdür. Tabii ki anlatım tekniği, olay örgüsü, kurgusu ve hikâye yapısı bakımından 1001 Gece Masalları ile Grimm Masalları arasında önemli farklılıklar var. Onları ehline havale edip Grimm Kadeşler’in derlediği Uyuyan Güzel masalının sinemadaki yeni uyarlaması ‘Malefiz / Maleficent’e geçelim.‘Malefiz’, masalda bir yan karakter olan kötü kalpli periyi merkeze taşıyarak Uyuyan Güzel masalını yeniden anlatıyor. Siyah kanatlara sahip güzel bir peri olan Malefiz, periler ve yaratıklarla dolu orman krallığında huzurlu bir hayat sürer. Küçük yaşta, Stefan ile tanışır ve birbirlerini severler. Ne var ki Stefan, hırslarının peşine düşer ve Malefiz’i unutur. Yıllar sonra Malefiz’in karşısına tekrar çıktığında ise Stefan’ın ‘gizli bir ajandası’ vardır. İntikam isteyen Malefiz, Stefan’ın yeni doğan çocuğu Aurora’ya büyü yapar. Buna göre, Aurora 16. yaşgününde bir iğne batması sonucu sonsuz bir uykuya dalacak ve büyüyü Aurora’yı gerçekten seven biri bozabilecektir.ŞEFKAT, AŞKTAN ÜSTÜNDÜR!‘Malefiz’in anlatıcısı, yönetmeni Robert Stromberg. Avatar (2009) ve Alis Harikalar Diyarında (2010) filmleriyle Oscar alan sanat yönetimi ekibinin üyesi. Ayrıca Muhteşem ve Kudretli Oz (2013) filminin yapım tasarımcısı. İlk yönetmenlik tecrübesinde Stromberg, masallar âlemine ne kadar vâkıf olduğunu gösteriyor. Kurduğu dünyada önceki çalışmalarının izini görmek mümkün. Özellikle periler diyarında, Avatar, Alis Harikalalar Diyarı’nda ve ‘Muhteşem ve Kudretli Oz’ filmlerinin atmosferi etkili. Stromberg, filmin görsel ve estetik dünyasına mührünü vuruyor. Filmin en başarılı yönü de burada; şaşırtıcı değil belki ama kesinlikle etkileyici. ‘Malefiz, sadece masaldaki kötü bir karakteri merkeze almakla kalmıyor. Tek boyutlu iyi-kötü masal karakterleriyle bildiğimiz Disney için de bir kırılma noktası olan film, prenses Aurora hariç, diğer bütün karakterleri deformasyona uğratıyor. Dolayısıyla kral, yükselme hırsıyla kendine ve çevresine zarar veren bir adam, Malefiz ise gerçek sevgiyi arayan bir ‘kurban’ oluyor. Filmin masala getirdiği en önemli yorum ise ana temayı bile değiştirecek türden. Masalda uyuyan güzel, genç ve yakışıklı prensin öpücüğüyle uyanırken filmde, anne şefkatine yakın (beklentisiz ve saf) bir sevgiyle hayata dönüyor. Bu şaşırtıcı hamle ile film, şefkatin aşktan üstün bir değer olduğunu savunuyor. Bu tez, Bediüzzaman’ın Mektubat’ında geçen, şefkat-aşk mukayesesine dair ifadeleri de hatırlatıyor: “(...) şefkat, aşk ve muhabbetten çok keskin ve parlak ve ulvî ve nezihtir.” Diğer taraftan filmin, kadınları merkeze yerleştiren ve erkeklerden bağımsız olarak kendi kendilerinin kurtarıcısı yapan feminist tavrı da dikkat çekici.Ne var ki ‘Malefiz’, masallar aceleye gelmez düsturunu es geçiyor. Günümüzün ‘hız’ takıntılı insanına seslendiğinden olsa gerek, çok ‘çabuk’ anlatıyor masalını. Bu hız, masalın aleyhine işliyor; özellikle, karakterlerin psikolojik derinliği noktasında boşluklara sebep oluyor. Oyuncuların da bu çabukluğa ayak uyduramadığı, hatta biraz gönülsüzce oynadıkları görülüyor. Peki, biz ‘Uyuyan Güzel’ masalını neden yeniden dinleyelim? ‘Anlatıcı Robert Stromberg’in masal dünyasına hâkim oluşu, etkileyici görsel dünyası, şaşırtıcı tezi ve bilinen bir masalın eksik kalan kısımlarını tamamladığı için’ cevabı sizin için yeterliyse buyurun salonlara...
29 Mayıs 2014 Perşembe
‘Edebi yurttaşlık’ hareketi taraftar arıyor
Yazarlık kurslarının gittikçe kök saldığı bir çağda, yeni hareketler ve oluşumlar ses vermeye başladı. Amerika’daki ‘edebî yurttaşlık’ hareketi, yazıya tutkun mutlu azınlığın bir çatı altında birleşmesini amaçlarken, edebiyatın bir dayanışmadan yükseldiğini savunuyor. Edebî yurttaşlığın prensipleri arasında ise kitap ve dergi satın almak, bağımsız kitabevlerini desteklemek ve kitaplar hakkında yazmak gibi maddeler var.Yazmaya tutkun pek çok kişi, ‘edebiyat camiası’na girmenin yolunun kitap yayımlamaktan geçtiğini düşünür, fakat Borges’in deyişiyle o ‘yolları çatallanan bahçe’ye adım atmak için önceden kimi hazırlıklar gerekir. Pek çok yazma meraklısı bu ön hazırlıkları ıskalarken, müşteri kılığında kendi kitabını kitapçıda göremeyip, tezgâhtarı azarlayan ve başkalarını o anda teşvik etmek için kendi kitabından birkaç tane satın alan yazar tipinin varlığı ile karşı karşıya kalabiliyoruz. Yazarlığın her şeyden önce iyi bir okur olmaktan geçtiğini ve Salâh Birsel’in ifadesiyle ‘yeniden yeniden okumak’la mesafelerin kısalacağını söyleyebiliriz. Yazarlık kurslarının gittikçe kök saldığı bir çağda, o bahçeye girmeden önce yapılması gerekenler üzerine daha fazla kafa yorulmaya başlandı. Öyle ki, bu çokluk içerisinde yeni ayrışmaların ve hareketlerin yaşanması kaçınılmaz. Şimdilerde bu yazarlık atölyeleri daha farklı arayışlar içerisine girmiş durumda.Amerika’daki Ball State Üniversitesi’nde yaklaşık yirmi yıldan bu yana yazarlık atölyesinde ders veren Profesör Cathy Day’in öncülüğünde yeni bir oluşum başladı: Edebi yurttaşlık... Bir hayli kışkırtıcı ve heyecan verici bu hareket, yazmaya ve yazıya tutkun bu mutlu azınlığın bir çatı altında birleşmesini amaçlarken, edebiyat denilen büyülü dünyanın bir dayanışmadan yükseldiğini savunuyor. Edebi yurttaşlığı, yazarların birbirine desteği olarak da yorumlayan Day, bu oluşumun prensiplerini şöyle sıralıyor: “Hoşunuza giden bir metni okuduğunuzda onun yazarına bunu iletin, kimi yazarlara ulaşmak zor olsa da yazdıklarınıza cevap vermese bile mutlaka okuyacaktır. Yazarlarla söyleşi yapın ve bunu yayımlayın, zira pek çok edebiyat dergisi bunu yayımlamak isteyecektir. Kitaplar hakkında eleştiriler yazın, bu eleştirilerin çok ustaca olması gerekmediği gibi bu eleştirileri kitap eklerinde, kitap sitelerinde veya kendi blogunuzda yayımlayabilirsiniz.”EDEBİYAT OLMADAN ASLA!Day, bu tavsiyelerinin yanı sıra, “Eğer bir dergide metninizin yayımlanmasını istiyorsanız öncelikle o dergiyi satın alın ve ona destek olun, eğer bunu yapmıyorsanız metnim neden yayımlanmıyor diye sızlanmaya da hakkınız yok.” diyor. Buna ek olarak, “Kitabınızın yayımlanmasını istiyorsanız kitap almalısınız, buna bağımsız kitabevlerinden başlayabilirsiniz, bir de kütüphaneleri ihmal etmemelisiniz.” uyarısını yapıyor. “Kitaplara ve yazmaya karşı tutkulu biri olun, hem bu tutkunun bulaşıcı olduğunu da unutmayın.” sözleriyle ‘edebiyat yurttaşlığı’nın temel prensiplerini sıralayan Prof. Day, bu hareketin hızla yayılmasından yana. Edebi yurttaşlık; yayıncılardan, yazarlardan ve eleştirmenlerden destek görürken, eleştirilerden de nasibini alıyor. Eleştirenler, yayıncılık sektörünün zorlu koşulları içinde böyle bir oluşumun hayat alanının kısıtlı olduğu kanaatinde. Edebi yurttaş olmanın yukarıda sıralanan prensiplerine uymakla kısmen bu ‘cemiyete’ üye olunacağı, daha da önemlisi edebiyatı ve sanatı desteklemekle bu hareketin yaygınlaşacağı düşünülüyor. Edebi yurttaşlık, şimdilerde sadece Amerika’da, kendi sesini duyurmaya çalışsa da (ki yazarlık atölyeleri ilk burada başladı), dünyanın dört bir yanındaki okurların, yazarların kısacası edebiyata tutkulu herkesin dâhil olabileceği bir hareket bu. Özellikle, yayıncılık endüstrisinin türlü türlü pazarlama teknikleri karşısında ve okuma eyleminin pek çok şeyin gerisinde kaldığı bir dönemde böyle bir yaklaşımın nasıl yayılacağı ise biraz kuşkulu.Edebi yurttaşlar, seslerini şimdilik sanal ortamda ve sosyal medyada duyurmaya çalışırken, yazarlık atölyelerinde bu yurttaş üzerine kafa yoruluyor. Ülkemizde, edebiyat dergilerinin satış rakamlarını göz önünde bulundurduğumuzda, buna bir de peş peşe kapanan bağımsız kitabevlerini eklediğimizde, edebi yurttaşlık bilinci açısından durumun hiç de iç açıcı olmadığı açık. Fakat dünyayı daha yaşanılır kılmak için daha çok edebiyata ihtiyaç olduğu kesin.
28 Mayıs 2014 Çarşamba
Hep yürüyeceğiz hiç durmadan…
Kırık Testi serisinin yeni kitabı Mefkûre Yolculuğu’nda Fethullah Gülen, hemen her fırsatta sözü sohbet-i cânâna getiriyor. Allah ile bağını zayıflatan insanın menfaat, bencillik, atalet, nefret, gaflet gibi ağır ‘hastalıklara’ tutulmasını sürpriz saymıyor.Fethullah Gülen Hocaefendi'nin sohbetlerinden ve sorulara verdiği cevaplardan oluşan Kırık Testi serisi 13. kitaba ulaştı. Okuru için bir ırmaktan su içer gibi akıp giden bu uzun soluklu seride geriye dönüp bakınca Gülen'in düşünce dünyasının izini sürmek mümkün.Mefkûre Yolculuğu (Nil Yayınları), Kırık Testi serisinin diğer kitapları gibi, ağırlıklı olarak, insanın manevi yolculuğunda önüne çıkan ‘kara deliklere' ve tuzaklara dikkat çekiyor. Bir idealden, Hocaefendi'nin ifadesiyle mefkûreden yoksun ruhları pörsüten ve atalete sevk eden sebeplere karşı insanı uyarıyor.Hocaefendi'nin eserlerine dakik bir gözle bakıldığında ilk fark edilecek şey, onun enfüsî âlemlere açık kavram ve his dünyasıdır. Sadece Kırık Testi serisindeki kitapların adları bile onun, ‘şanlı' geçmişin hamasetinden ya da bugünün kısır çekişmelerinden uzak, aydınlık bir gelecek rüyasıyla meşgul olduğunu gösterir: Ümit Burcu, Diriliş Çağrısı, Vuslat Muştusu, Cemre Beklentisi, Yaşatma İdeali, Yenilenme Cehdi… Kavramlar evreni ise sürekli karanlıktan, savaştan, talandan, yağmadan dem vurulan yaşadığımız dünyanın çok uzağında, ağyara değil yâra ayarlı, ötelere meftun ve başkalarının dertleriyle hemhal bir insan portresi sunuyor: Adanmışlık ruhu, sohbet-i cânân, istiğna, mahviyet, yaşatmak için yaşamak, kendini sıfırlama…BUGÜN KESTANE PAZARI'NA GİT DESELERYarınki Türkiye adlı eserinde Nurettin Topçu, sanki kendi zamanını aşarak bugünün nesline seslenmiş gibidir. Geleceğin Türkiye'sinin mimarlarını tarif ederken yıllar sonra Gülen'in kitapları, sohbetleri, vaazları ve yaşantısıyla şekillenecek ‘Gönüllüler'in resmini çizer âdeta: "Yarınki Türkiye'nin kurucuları, yaşama zevkini bırakıp yaşatma aşkına gönül verecek, sabırlı ve azimli, lâkin gösterişsiz ve nümayişsiz çalışan, ruh cephesinin maden işçileri olacaklardır. Bu ruh amelesinin ilk ve esaslı işi, insan yetiştirmektir. Hünerleri hep fedakârlık olan bu hizmet ehli gençler, hizmetlerinin mükâfatını da hizmet ettikleri insanlardan beklemeyecekler, sonsuzluğa sundukları eserin sesinin akislerini yine sonsuzluktan dinleyeceklerdir.”Mefkûre Yolculuğu'nun ‘Geleceği İnşa Edecek Fikir Mimarları' başlıklı bölümünde Fethullah Gülen Hocaefendi, bir soru üzerine, küçük büyük demeden insan yetiştirmenin öneminden bahisle kendi hissiyatını şöyle anlatıyor: “Ben şu an yetmiş dört yaşındayım. Ama bugün bile bana Kestanepazarı'ndaki Tahta Kulübe'de bir vazife verseler, koşa koşa gider, o vazifeyi yapmaya çalışırım. Belki bazı arkadaşlar bu işi basit ve küçük görebilir. Fakat ben hiçbir zaman bu vazifeyi küçük göremedim ve görmem. Hatta bugün de, bazıları burada arkadaşlarla beraber ders ve müzakere etmemizi, benim talebelerle meşgul olmamı basit ve küçük bir iş gibi görebilir. Hâlbuki bana göre bu, insanı alıp en yüksek seviyelere ulaştıracak en önemli meşguliyettir.”Fethullah Gülen Hocaefendi, hemen her soruda sözü sohbet-i cânâna getiriyor ve Allah ile münasebeti en öncelikli mesele olarak değerlendiriyor. Allah ile bağını zayıflatan insanın menfaat, bencillik, atalet, nefret, gaflet gibi ağır ‘hastalıklara' tutulmasını sürpriz saymıyor. ‘Ömür Boyu İstiğna' başlıklı bölüm ise Gülen'in bütün hayatı boyunca rehber edindiği ve etrafındaki herkese tavsiye ettiği istiğna düsturuna bir kez daha vurgu yapıyor. ‘Makam için bel kırıp boyun bükenler'den olmamak gerektiğine değinen Gülen, ‘dünyaya kapalı, Allah'a açık' yaşamanın gereklerini şöyle sıralıyor: “Allah'ın inayet, rıza ve teveccüh kapılarının size açılmasını istiyorsanız, dünyevî her türlü beklentiye karşı bir ömür boyu kapılarınızı sürekli kapalı tutmanız gerekir.”Mefkûre Yolculuğu, günümüz insanının, özellikle de insanlığa hizmet için yola çıkan ‘karasevdalılar'ın derdine derman olacak sorulara, her zaman olduğu gibi ‘aleyküm enfüseküm' ferman-ı ilahisi düsturunca cevaplar veriyor. Kur'an-ı Kerim'in ışığında ve Asr-ı Saadet'in aydınlık koridorlarında dolaşarak, dünyanın ağırlığı altında ezilme tehdidiyle karşı karşıya bulunan insana mefkûresini unutmamanın yol haritasını çiziyor. En önemlisi de ‘gayrı'ya ve ağyara takılmadan, nazarları kendi iç dünyamıza çevirmeye ve insanlığa hizmet için hiç durmadan yürümeye çağırıyor:“Hep yürüyeceğiz, kimseyi karalamadan, kimseye çamur atmadan; daha çok düşüncelerimizi aksiyona göre planlayarak, aksiyonlarımızı da cankurtaran ekiplerin üslubuyla sürdürerek… Kansız-irinsiz, kinsiz-nefretsiz yolcuların da bulunduğunu göstermek için, yollara da, yollardaki tersliklere de takılmadan hep yürüyeceğiz…”
27 Mayıs 2014 Salı
Ölümü hatırlatan ne var bu resimde, halbuki hayattayız hepimiz!
Yapı Kredi Kültür Merkezi'nde açılan “Oktay Rifat 100 Yaşında/Elleri Var Özgürlüğün” başlıklı sergi, şairin sanatını henüz tanımayanlar, yeniden keşfetmek isteyenler için iyi bir fırsat.Daha önce defalarca gördüğüm o ‘an’ı hayatından seçilmiş özel anların arasında gördüğümde, yine durup bir süre yüzleri çerçeveleyen gölgeli duyguların arasında dolaştım. Acele etmeden... Başka pencerelerden dünyayı seyre dalmış gibi görünen aslında aynı ‘büyük boşlukta’ kaybolmuş dört adam. Fotoğraf, zamanının iklimine uygun; sonbahar tozuna bulanmış sarımsı bir bulut gibi havada asılı kalmış sanki. Hemen yanında Melih Cevdet Anday’ın mısraları: “Dört kişi parkta çektirmişiz; Ben, Oktay, Orhan; bir de Şinasi./ Anlaşılan Sonbahar;/Kimimiz paltolu, kimimiz ceketli;/Yapraksız arkamızdaki ağaçlar./Henüz babası ölmemiş Oktay’ın,/Ben bıyıksızım,/Orhan Süleyman Efendi’yi tanımamış./Lakin ben hiç böyle mahzun olmadım./Ölümü hatırlatan ne var bu resimde?/Halbuki hayattayız hepimiz./Anday’ın böyle hissetmesine neden olan o ‘sarı keder’in sebebi neydi sahiden? Herkes hayattaydı ama bir gün olamayacaklardı. Belki yazar, o anın ‘ölümsüzlüğünü’ kendine ve ‘sonrakilere’ hatırlatmak istiyordu. Yazmanın en güçlü dürtülerinden birini bu fotoğrafla yakalamış; bile isteye edebiyat ve şiir tarihine hediye etmek istemişti sanırım. O ‘dörtlü’nün yanından ayrıldıktan sonra Oktay Rifat’ın hayat hikâyesinde, yazı kardeşliğinin merhametiyle dolaştım. Paltosunun üzerinde sahibinin kokusuna sadık bir kedi misali uzanmış kasketine bakarken kullandığı bütün şapkaların sadece ona yakışan mısraları gibi başıyla ne kadar uyumlu olduğunu düşündüm. Resim yapar gibi tasarladığı şiirleri, romanları, oyunları, denemeleri onun dünyasının özel renkleriyle hakiki varlığına kavuşuyordu.Oğuz Demiralp, sergi için hazırlanan kitaba hazırladığı yazıda Oktay Rifat’ın yazın dünyasının metafizik boyutlarına değinirken şu alıntıyı yapmış: “Bir zaman ışıldıyor ardımda şimdi, geçmeyen bir zaman, seyrek bir yokuş, yitik kervanların toplamı”.Sanatçıların kişisel eşyalarının da sergilendiği bu tür sergilerin kendi içindeki anlam katmanlarında da ‘metafizik’ işaretler görmeye meyilli olduğumdan belki, fotoğraflara, daktilosuna, pasaportuna, kalemlerine, hokkasına, mektuplarına, el yazmalarına bakarken aklın ve gerçeğin sınırlarını aşan ‘zamansızlığı’ görüyorum. O vakit Oktay Rifat hasır şapkasıyla ‘Kıyıda’ beliriyor: “Bu gölün kıyısında ne söğüt dalı/Ne suda ışıldayan çakıl/Ne sarı çiçekler açan çalı/Uzaktaki sazlara bakıyorum/Kilitlenmiş akşamla kapalı/( …)/Bir kuş mu kalkacak oradan yabanıl/Bir sandal mı çıkacak yarım/Yoksa geceye dönüşen gizden/Saklı bir ay mı doğacak bizden./(…)/Ozanlar böyledir işte/Ya varılmaz umutlar peşindedirler/Ya anlaşılmaz bir bekleyişte/”. Oktay Rifat’ın güçlü düşünsel dünyasını besleyen incelikli, berrak, çocuksu şiiri onu Tanpınar’dan sonra zaman kavramının ikinci büyük şairi yapar mı bilmiyorum ama gölün yüzeyinde usulca genişleyen tılsımlı bir çember gibi boşluğunun bıraktığı sessizliği dolduruyor.Sonra sanki hiç bitmesin diye yaptığı, ‘yaptıklarım resim olmadı bir türlü’ dediği resimler... Çocukluğundan beri ömrün ‘ah’larını ağaçla, kuşla, bulutla, balıkla, yazıyla, resimle, varlığın hakikatiyle anlamayı istemesinin nedenini izleyici/okur, aile ağacının köklerini izleyerek keşfedebilir. Annesi Münevver Hanım’ın kız kardeşi Nazım Hikmet’in annesi ressam Celile Hanım’ın aile portreleri, Rifat’ın, “Zayıf, hastalıklı, ama inanılmaz bir enerji ve tutkuyla kendini okuyup yazmaya adamış” dediği babası Samih Rifat’ın fotoğraflı hikâyesi, şair Metin Eloğlu’nun fırçasıyla kendi portresi, onun sanata, edebiyata tutunduğu dalları iyi gösteriyor.Oktay Rifat, “Bugün şiir yazıyorsak, düz yazının anlatamayacağı şeyler var da ondan” dese de o resimle, romanla, oyunlarıyla şiiri buluşturabilen ender şairlerden biridir. Gençlere “öteki çağdaş sanatlarla şiiriniz arasında bir bağlantı kuramıyorsanız kusuru kendinizde arayın” demesinin sebebi de şiiri gibi ‘zamansız’. Yapı Kredi Kültür Merkezi’nde açılan “Oktay Rifat 100 Yaşında/Elleri Var Özgürlüğün” başlıklı sergi, onun sanatını henüz tanımayanlar ve yeniden keşfetmek isteyenler için iyi bir fırsat.Melih Cevdet Anday’ın şiir yazdığı, sergide de yer alan o fotoğraf: “Dört kişi parkta çektirmişiz; Ben, Oktay, Orhan; bir de Şinasi. Anlaşılan Sonbahar;Kimimiz paltolu, kimimiz ceketli;Yapraksız arkamızdaki ağaçlar.Henüz babası ölmemiş Oktay’ın,Ben bıyıksızım,Orhan Süleyman Efendi’yi tanımamış.Lakin ben hiç böyle mahzun olmadım.Ölümü hatırlatan ne var bu resimde?Halbuki hayattayız hepimiz”
26 Mayıs 2014 Pazartesi
Sosyal medyada tebrik yağmuru
Önceki gün sona eren 67. Uluslararası Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye alan Nuri Bilge Ceylan’ın Kış Uykusu, hem Türkiye’de hem de dünyada ses getirmeye devam ediyor.Amerika’nın Sesi (VOA), “Altın Palmiye 32 yıl sonra yeniden Türkiye’nin” başlığını kullandığı haberinde “Nuri Bilgi Ceylan, sinemanın dev isimlerini geride bıraktı.” dedi. VOA, 1982 yılında Yılmaz Güney’in ardından Türkiye’den Altın Palmiye kazanan ikinci yönetmen olduğunu belirttiği Nuri Bilgi Ceylan’ın zaferini, “Yıllardır Cannes’da, en iyi yönetmen, jüri özel ödülü ve büyük ödül alarak adım adım Altın Palmiye’ye yaklaşan Nuri Bilge Ceylan, sinemanın dev isimlerini geride bırakarak, sonunda ‘Kış Uykusu’ ile Cannes’ın en iyisi seçildi. Nuri Bilge Ceylan ödülünü Gezi olaylarında yaşamını yitiren Türk gençlerine adadı.” sözleriyle değerlendirdi. Haberde şöyle devam edildi: “Fransa’nın Cannes kentinde yapılan 67’nci Uluslarararası Cannes Film Festivali’nden sonunda beklenen haber geldi. Cannes’da filmi gösterildikten sonra, pek çok sinema eleştirmeni tarafından ‘favori’ olarak tanımlanan Ceylan son güne kadar favori isimler arasında kaldı. Haluk Bilginer’in oynadığı ‘Aydın’ karakteriyle Türk aydınının çıkmazını ve iç kavgalarını anlatan 3 saat 16 dakikalık filmi izleyen sinema eleştirmenleri, ‘Film öyle akıcıydı ki, 3 saat nasıl geçti anlamadık. Ceylan, yeni ‘Türk Bergman’ı’ yorumlarını yapınca Ceylan’ın adı son ana kadar, Mike Leigh, Xavier Dolan ve Jean Luc Godard ile birlikte Altın Palmiye’nin favorileri arasında anıldı.”“Çok dürüst, fazlasıyla merhametsiz”Festivalin jüri başkanı, Oscar ve Altın Palmiye ödüllü yönetmen Jane Campion ise ödül töreninden sonra yaptığı basın toplantısında, “Filmi seyretmeden önce biraz çekinceliydim. Tanrım! Tuvalet molası vermem gerekir diye düşünüyordum. Fakat koltuğuma oturdum ve film o kadar harika bir ritimle ilerledi ki beni hemen içine çekti. Birkaç saat daha seyredebilirdim. Tek kelimeyle başyapıttı! Kadın karakterlere bayıldım; her karakterde kendimi bulduğumu söyleyebilirim. Filmin esas kabiliyeti ne kadar dürüst olduğu. Fazlasıyla merhametsiz. Eğer Nuri Bilge Ceylan kadar dürüst olma cesareti gösterebilseydim kendimle gurur duyardım.” dedi. The New York Times’ın sinema yazarı Manohla Dargis, “Nuri Bilge Ceylan’ın ödüllü filmi yaşamı, ölümü, iyiyi, kötüyü; doğal dünyanın güzelliğini ve iletişim sanatını inceliyor.” şeklinde duygularını ifade etti.İngiliz gazetesi The Guardian’ın eleştirmeni Xan Brooks, “Muhteşem bir film. Kış Uykusu, Nuri Bilge Ceylan’ın psikolojik derinlik konusunda Ingmar Bergman kadar titiz olduğunu gösteriyor.” dedi ve ekledi: “Kış Uykusu, karanlık halısına Bergman’ın destansı inanç üçlemesini oyalıyor ve üzerine Sartre’ın vecizelerini ustalıkla nakşediyor.”Sosyal medyada tebrik yağmuruÖdül açıklandığı andan itibaren Twitter, Facebook ve Instagram'dan Nuri Bilge Ceylan ve ekibine tebrik mesajları yağdı. Kutluğ Ataman, Cem Yılmaz, Haluk Bilginer, Melike Demirağ, Genco Erkal, Nilüfer, Ozan Güven, Ömer Faruk Sorak ekibe teşekkürlerini iletti. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan da Ceylan'ı arayarak ve telgraf göndererek tebrik etti. Kültür ve Turizm Bakanı Ömer Çelik de kutlama mesajı yayınladı.Sosyal medyada tebriklerin dışında en çok konuşulan ve merak edilen başka bir konu daha vardı: 7 milyon izleyici rekoru kırılan Türkiye'de, Altın Palmiyeli Kış Uykusu'nu kaç kişinin izleyeceği sorusuydu. Zira yönetmenin Kış Uykusu'ndan önce çektiği ve kendisine Cannes'da jüri özel ödülü getiren Bir Zamanlar Anadolu'da filmini 161.181 kişi izlemişti.Haluk Bilginer/Oyuncu: Tüm güzel sözleriniz ve kutlamalarınız için sonsuz teşekkürler. "Kış Uykusu" gözlerimizi açtı... NBC ve emeği geçen herkes sağ olsun.Kutluğ Ataman/Yönetmen: Sinemamızın 100'üncü yılında daha güzel bir haber gelemezdi. Teşekkürler NBC. Teşekkürler Zeynep.Genco Erkal/Oyuncu: Helal olsun sana Nuri Bilge Ceylan! Çileli ülkemizin yüzünü güldürdün. Ödül konuşman için ayrıca kutluyorum. Filmi sabırsızlıkla bekliyoruz.Melike Demirağ/Sanatçı: Yılmaz Güney ve Nuri Bilge Ceylan, zor ve acılı zamanları umutlandıran sanatçılar oldular. Bu toprakların yürekli insanları.Ömer Faruk Sorak/Yapımcı: Dış politikanın yapamadığını, bir film yapar mı? Yapar. Teşekkürler Nuri Bilge, Demet Akbağ, Haluk Bilginer, Melisa Sözen. Ve emeği geçen arkadaşlar.Cem Yılmaz: Memleketini, insanını sevmek, onu anlamaya çalışmak; öyle değil böyle olur. Tebrikler Nuri Bilge Ceylan.Derya Köroğlu/Yeni Türkü: Altın Palmiye'yi almak büyük başarı. Nuri Bilge Ceylan'ı ve ekibini yürekten kutluyorum. Yılmaz Güney'e selam.Halit Ergenç/Oyuncu: Tebrikler Nuri Bilge Ceylan ve tebrikler bütün Kış Uykusu ekibi ve oyuncuları. Helal olsun hepinize. Daha nice ödüllere yolunuz açık olsun.
24 Mayıs 2014 Cumartesi
Soma ‘hat’ından, Sekizinci Söz’ün minyatürüne
Kumbaracı4 Türk İslam Eserleri Sanat Galerisi’nde açılan “Noktadan Renklere Yolculuk” sergisi, hoca ve öğrencilerinin eserlerini bir araya getirdi. Hoca Muhammed Mağ, sergide, Soma’yı Nahl sûresinin 114. ayetinden iktibas ettiği hat ile anlattı, öğrencisi Kübra Zencer ise Sekizinci Söz’deki temsilî hikâyenin minyatürüyle hocasına eşlik etti.Soma maden ocağında 13 Mayıs’ta meydana gelen patlama ile Tophane’deki Kumbaracı4 Türk İslam Eserleri Sanat Galerisi’nde olaydan iki gün sonra açılan Noktadan Renklere Yolculuk sergisinin aynı dönemlere denk gelmesi elbette tesadüf değil. Hayatımızdaki pek çok şey gibi bir tevafukun parçası. Hoca, hat ve tezhip sanatçısı Muhammed Mağ ve 6 farklı şehirde yetiştirdiği 15 öğrencinin eserlerini bir araya getiren sergiye, Neslihan Duran ve Elif Birkan Bursa’dan, Merve Aydoğan Olgun, Hilal Güçlü, Elif Özkan, Esra Özkan, Yasemin Özçelik Kadıoğlu, Şükran Kaygusuz ve Semra Şahsuvaroğlu Ankara’dan, Yavuz Albayrak Adıyaman’dan, Firdevs Yağcı Eskişehir’den, Elif Güleroğlu Canbay, Kübra Zencer, Hacer Bingöl İstanbul’dan, Mürüvvet Avcı Bilgin Çanakkale’den katılıyor. Kimi minyatür, kimi hat, kimi tezhip, kimi de kalemişi çalışmasıyla…Sergide dikkat çeken eserlerin başında Muhammed Mağ’ın Soma’da meydana gelen kazadan duyduğu üzüntüyü dile getirdiği, adı da ‘Soma’ olan hat geliyor. Kömür tozu ile karartılmış kâğıt üzerine yazılan Nahl sûresinin 114. ayetinden iktibas ettiği “Helal ve temiz olanı yeyin”e, Kübra Zencer’in elinden çıkan, Bediüzzaman Said Nursi’nin Sekizinci Söz’de anlattığı temsili hikâyenin minyatürü eşlik ediyor.Ağaç, meyve, ejderha, aslan, kuyu metaforlarının yer aldığı Sekizinci Söz, genel itibarıyla insanın inanç ve iman ihtiyacı üzerinde duruyor ve bu ihtiyacı, uzun bir yola çıkan iki kardeş üzerinden anlatıyor. Hikâye şöyle: “Eski zamanda, iki kardeş uzun bir seyahate beraber gidiyorlar. Gitgide ta yol ikileşti. O iki yol başında ciddî bir adamı gördüler. Ona sordular: ‘Hangi yol iyidir?’ Dedi ki: ‘Sağ yolda kanun ve nizama tebaiyet mecburiyeti vardır. Fakat o külfet içinde bir emniyet ve saadet vardır. Sol yolda ise serbestiyet ve hürriyet vardır. Fakat o serbestiyet içinde bir tehlike ve şekavet vardır. Şimdi intihaptaki ihtiyar sizdedir.’Bunu dinledikten sonra, güzel huylu kardeş sağ yola ‘Tevekkeltü alâllah’ deyip gitti ve nizam ve intizama tebaiyeti kabul etti. Diğer kardeş, sırf serbestlik için sol yolu tercih etti. Zahiren hafif, mânen ağır vaziyette giden bu adamı hayalen takip ediyoruz: İşte bu adam, dereden tepeden aşıp, git gide ta hâli bir sahrâya (çöle) girdi. Birden müthiş bir sada işitti. Baktı ki, dehşetli bir arslan, meşelikten çıkıp ona hücum ediyor. O da kaçtı, ta altmış arşın derinliğinde susuz bir kuyuya rast geldi. Korkusundan kendini içine attı. Yarısına kadar düşüp elleri bir ağaca rast geldi, yapıştı. Kuyunun duvarında göğermiş olan o ağacın iki kökü var. İki fare, biri beyaz, biri siyah, o iki köke musallat olup kesiyorlar. Yukarıya baktı, gördü ki, arslan, nöbetçi gibi kuyunun başında bekliyor. Aşağıya baktı, gördü ki, dehşetli bir ejderha, içindedir. Başını kaldırmış, otuz arşın yukarıdaki ayağına takarrüp etmiş. Ağzı, kuyu ağzı gibi geniştir. Kuyunun duvarına baktı, gördü ki, ısırıcı muzır haşerat, etrafını sarmışlar. Ağacın başına baktı, gördü ki, bir incir ağacıdır. Fakat, harika olarak, muhtelif çok ağaçların meyveleri, cevizden nara kadar, başında yemişleri var. İşte, şu adam, sû-i fehminden, akılsızlığından anlamıyor ki, bu adi bir iş değildir. Bu işler tesadüfî olamaz…”Kübra Zencer, Üstad’dan mülhem eserinde kullandığı her metaforun başka bir şeyi ifade ettiğini söylüyor. Siyah ve beyaz fare, gece ile gündüzü, kuyu insanın ömrünü, aslanın kudreti ölümü, ağaç ömrümüzün müddetini, ejderha berzahı, ağaç ve sunulan meyveler Allah’ı ve verdiği nimetleri... Kişinin bakışına göre berzah, zindan da olabilir, cennet bahçelerinden bir bahçe de. Güzel düşünen için bunlar bir işarettir ve bunu anlayan kişiye her şey bir anda dost olur. Soma’daki acıyı anlatan hat’ı tamamlayacak en güzel eser, -biraz da cevap aslında- bu minyatür olsa gerek.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)