31 Mart 2014 Pazartesi

‘Balık’ izleyici ile barışık bir film oldu

Sekizinci filmi ‘Balık’ın çekimlerini tamamlayan Derviş Zaim ile filminin çekim aşaması ve sonrasına dair bir söyleşi yaptık. İstanbul Film Festivali’nden sonra gösterime girecek olan Balık, insanın doğa ile olan ilişkisine odaklanıyor.Türk sinemasının özgün yönetmenlerinden Derviş Zaim'in son filmi Balık'ın çekimleri tamamlandı. İnsanın doğa ile olan ilişkisine odaklanan filmin basın toplantısı geçen hafta oyuncuların da katılımıyla The Plaza Hotel'de yapıldı. Çekimleri Bursa Gölyazı köyünde gerçekleştirilen ‘Balık', Derviş Zaim'in jüri başkanlığını yaptığı İstanbul Film Festivali'nden sonra gösterime girecek. Zaim'le, gösterim öncesinde küçük bir söyleşi gerçekleştirdik. Başrollerinde Bülent İnal ve Sanem Çelik'in rol aldığı film, balıkçılıkla geçimini sağlayan bir ailenin küçük kızlarının hastalığı için mücadele ederken tabiatla kurdukları ilişkiyi anlatıyor. Geçtiğimiz yıl gösterime giren ‘Devir' filmi ile ilk defa insan-doğa ilişkisine eğilen Zaim, bu ilişkinin, üzerinde en fazla konuşulmaya değer konulardan biri olduğunu düşünüyor. Ona göre bundan sonra karşılaşacağımız pek çok sorun aslında bizim doğayla olan ilişkimizle de bağlantılı olacak ve eğer kendimize çekidüzen vermezsek bindiğimiz dalı keseceğiz. ‘Balık' için “İzleyici ile barışık bir film olacak.” yorumu yapan yönetmen, son filminin farklı yanları olduğunu, fakat diğer çalışmalarından bütünüyle ayrılmadığını dile getiriyor ve ekliyor: “Mesela karakterler gelenekten yararlanmayı yine kendilerine şiar ediniyorlar. Ama burada gelenekten yararlanma biçimi çayın içindeki şeker gibi görünmez. Balık'ın aksiyon çizgisi, hikâye örgüsü öteki filmlerle kıyaslandığında biraz daha yalın ama yine de filmin yapısını klasik bir yapıdan daha farklı kılmak için bazı şeyler yaptığımızı söylemem gerekiyor.” ‘Devir’ filmini çekmeye başladığında elinde yalnızca bir özet olduğunu söyleyen Zaim, senaryonun filmi çekerken tamamlandığını anlatıyor. “Filme başlarken bir fikrim vardı ama bunun tam anlamıyla nasıl olacağına dair kendimi serbest bırakmıştım. Bilmediğim şeyleri öğrenmek, görmek için ‘Devir’ filmi vesile oldu. Öyle bir açıklık şu ya da bu şekilde Balık'ta da var. Devir'deki kadar bitmemiş senaryo yoktu Balık'ta ama yine de kendimi yolda benim karşıma çıkma ihtimali olan sürprizlere açmak istedim.” açıklamalarını yapan yönetmen, sanatçının çocuk kafasını ve ruhsal esnekliğini kaybetmemesi gerektiğini söylüyor.Leylek şenliği peşinde...Derviş Zaim'in, filmin çekimlerinin büyük kısmını gerçekleştirdiği Gölyazı köyünü keşfetmesinin ilginç bir hikâyesi var. Önce Karadeniz kıyılarını ve büyük balıkçı teknelerini hayal ettiğini belirten Zaim, Gölyazı köyünü gördükten sonra senaryoyu yeniden inşa ettiğini belirtiyor. Yönetmen, Gölyazı köyünü keşfetme sürecini ise şöyle anlatıyor: “Bir gazete haberinde Bursa Uluabat Gölü'nün kenarındaki eski kıraç köyünde leylek şenliği olacağını okudum ama oraya gittiğimde köy bomboştu. Muhtar, gazeteye ilanın yanlış verildiğini, şenliğin bir ay sonra yapılacağını söyledi. Haliyle boşu boşuna geldiğim için canım sıkılmıştı ama o sayede Gölyazı'yı buldum. Küçük bir adacık, balık kooperatifi var. Mimari ve doğa da enteresan geldi. O yüzden o mekânı görünce senaryoyu da ona göre inşa ettim. Çekimin önemli bir kısmını Bursa'ya kaydırdım, bir kısmını da İstanbul'da yaptım. İyi ki böyle olmuş. Ortaya çıkan sonuçtan çok memnunum.” Başrollerini Bülent İnal ve Sanem Çelik'in paylaştığı filmde ayrıca Gizem Akman, Myroslava Kostyeva, Nadi Güler, Zafer Altun, Rıza Sönmez, Nihal Türkdönmez, İpek Zeylan, Adnan Tunalı, Ömer Naci Topcu, Levent Uzunbilek, Coşkun Tamer ve Melih Sezgin rol alıyor. Sanem Çelik, 13 yıl sonra yeniden bir Derviş Zaim filminde başrol oynuyor. Çelik, ‘Filler ve Çimen'deki rolüyle Antalya Film Festivali'nde ‘En İyi Kadın Oyuncu Ödülü'nü kazanmıştı. ‘Balık' ayrıca Bülent İnal'ın sinemada ilk başrolü olma özelliğini taşıyor.

29 Mart 2014 Cumartesi

Kemençe üstadı Cüneyd Orhon’un arşivi açılıyor

Barış Manço’nun en sevilen şarkılarından Dağlar Dağlar’daki o yanık, içli kemençeyi çalan Cüneyd Orhon’un arşivi, ailesi tarafından İTÜ Türk Musikisi Devlet Konservatuvarı’na bağışlandı. Arşivin tanıtımı ve sunumu, 2 Nisan’da konservatuvarın içindeki Ercümend Berker Kütüphanesi’nde yapılacak.“Barış Manço’yu İstanbul Radyosu’nda çalışan annesi vasıtasıyla tanımıştım. Ben o zamanlar İstanbul Radyosu’nda reklam programları yapıyordum. Barış, o sıralarda Belçika’da müzik yapıyordu. Görüşmelerimizde zaman zaman onun müziğini Türkiye’de tanıtmak için sohbetler yapıyorduk. Bu arada Barış Manço yavaş yavaş Türk müzik dünyasında tanınmaya başlamıştı. Bir akşam bize yemeğe geldi. Cüneyd de oradaydı. Eski bir halk türküsünü yeni bir yorumla seslendirmek istediğini söyledi. Barış nota bilmezdi. Cüneyd’e ‘Söylesem bu türküyü notaya alır mıydınız?’ diye ricada bulundu. O türküyü mırıldanırken Cüneyd kemençeyle, Barış da gitarla çalmaya başladılar. Hemen oracıkta Cüneyd türkünün notalarını yazdı. İşte bu ünlü şarkının doğduğu akşamın hikâyesi budur.”Bu hikâyeyi anlatan kişi İTÜ Türk Musikisi Devlet Konservatuvarı, kurucu üyeleri arasında yer alan kemençe üstadı Cüneyd Orhon’un ağabeyi Maarifi Orhon. Bahsettiği şarkı ise Barış Manço’nun Dağlar Dağlar’ı. Fakat çok az kişi “Dağlar Dağlar”ı bu kadar ünlü yapan ve sevdiren nağmeleri Cüneyd Orhon’un notaya aldığını ve çaldığını biliyor. Hocasının kıymetinin bilinmediğini söyleyen 30 yıllık öğrencisi Nermin Kaygusuz, Orhon’un Türk müziğine getirdiği yenilikleri Türk Musikisi dergisinde şöyle ifade ediyor: “Cüneyd Orhon, büyük bir cesaretle kemençeyi gitarla beraber bir hafif Türk müziği parçasında ilk kez kullanmıştır. Büyük bir cesaretle, çünkü o zamanlar Türk müziği dünyasında Türk müziği-Batı müziği kutuplaşması zirvedeydi. Bir Türk müziği çalgısının Batı müziği enstrümanlarıyla ve Batı müziği formatıyla kullanılması kabul edilir gibi değildi. Cüneyd Orhon, Barış Manço’ya bu plakta eşlik etti ve belki de Türk müzik dinleyicileri ilk kez kemençeyle bu kadar yakından tanışmış oldular.” Dağlar Dağlar’daki o yanık, içli kemençeyi çalan Cüneyd Orhon, 2006 yılında aramızdan ayrıldı, fakat geriye, Dağlar Dağlar gibi notaya aldığı, icra ettiği yüzlerce klasik Türk müziği eserini, kemençelerini, müzik kitaplarını ve 1950-60’lı yıllardaki kayıtlarını bıraktı. Kızı Nergis Orhon tarafından Moda’daki evinde saklanan bu arşivin bir kısmı İTÜ Türk Musikisi Devlet Konservatuvarı’na bağışlandı. Arşivin tanıtımı 2 Nisan Çarşamba günü konservatuvarın içindeki Ercümed Berker Kütüphanesi’nde saat 15.00’te yapılacak. Arşivde Orhon’un kullandığı ilk kemençe ile hocası Niyazi Keman Seyhun’a ait kemençe, yüz adet müzik kitabı, 40 civarında makara, 40 kadar kaset ve hocanın el yazısıyla kaleme aldığı 252 saz eseri ile 750 sözlü eser bulunuyor. Üstadın gömlek kutularında sakladığı ve alfabetik sırayla makamlara göre düzenlediği bu notalar, hem İTÜ TMDK hem de müzik dünyası arşivine önemli bir kaynak olacak nitelikte. Arşivin tasnifini yapan Orhon’un öğrencisi Gözde Çolakoğlu Sarı, “Türk müziğinde bütün hocalar meşk silsilesi yani usta-çırak ilişkisi ile yetişmişler. 1876’dan sonra eserler notaya aktarılmaya başlanıyor. Ve her öğrenci hocasından öğrendiği notayı aktarıyor. Günümüzde bir eserin 5-10 tane farklı yazılmış notasını bulabiliyoruz. Doğruya ulaşmak zor. Bu nedenle Cüneyd Orhon, Alaeddin Yavaşça, Cüneyd Kosal gibi hocaların yazdığı notalar eğitimimiz açısından altın değerinde.” diyor. Arşivde bunların dışında hocanın şapkası, nota yazdığı kalemi, gözlüğü de yer alıyor. Orhon’un dönemin hanende ve sazendeleriyle çalmış olduğu makaralardaki kayıtları ise dijital ortama aktarılıyor. İTÜ, Cüneyd Orhon arşivini açmakla birlikte, aynı mekânda bir başka etkinliğe daha ev sahipliği yapacak. Sanatçının kızı Nergis Orhon Soydaner’in resim sergisini de sanatseverlerle buluşturacak. Nergis Orhon’un son iki yılda yaptığı resimlerden oluşan sergi, bir hafta açık kalacak. Açılış günü Cüneyd Orhon’un öğrencileri ve Orhon’un da zamanında içinde bulunduğu Türk Müziği Triosu bir resital sunacak. Orhon, arkadaşları udi Mutlu Torun ve viyolonsel sanatçısı Necati Giray, Türk Müziği Triosu adında küçük bir grup kurarlar. Orhon’un vefatından sonra bu grup dağılır. Arşivin tanıtımı vesilesiyle tekrar bir araya gelen Mutlu Torun ve Necati Giray, yanlarına hocanın öğrencilerinden Sercan Halili’yi alarak tekrar Türk Müziği Triosu’nu canlandırır. Çarşamba günü yapılacak tanıtım, bu grubun mini konseriyle sona erecek.

28 Mart 2014 Cuma

İş mi, aile mi?

Juliette Binoche’un başrolde olduğu film, bir kadın fotoğrafçının içine düştüğü ikilemi konu alıyor.Rebecca dünyanın sayılı savaş fotoğrafçılarındandır. Kabil’de bir kadın intihar bombacısının fotoğraflarını çekmek üzere görevlendirildiği sırada olayın içine girer ve ciddi biçimde yaralanır. Evine ise bir başka bomba düşer. Kocası ve kızları, onun çalışarak kendisini öldürmesi düşüncesine daha fazla dayanamazlar ve ona bir ültimatom verirler: Ya işini ya da ailesini seçecektir.

27 Mart 2014 Perşembe

Tiyatronun sıra dışı teyzesi

Arslanköy Kadınlar Tiyatro Topluluğu’nun kurucusu, oyun yazarı ve oyuncusu Ümmiye Koçak, köy kadınlarının sesini tiyatro ile duyurduğu için, 27 Mart Dünya Tiyatro Günü dolayısıyla Sabancı Vakfı tarafından gerçekleştirilen “Fark Yaratanlar” projesi kapsamında haftanın ismi seçildi. Koçak ile 45 yaşından sonra tanıştığı tiyatro macerasını konuştuk.Ümmiye Koçak, 45 yaşına kadar hiç tiyatro izlememiş. Hatta kendi ifadesiyle tiyatronun t’sinden bile haberi yokmuş. Ta ki 2000 yılına kadar... Bir gün köylerine bir tiyatro topluluğu gelir ve Ümmiye Hanım’ın hayatı değişir: “Tarsus Şehir Tiyatrosu köyümüze gelmişti, onları izledikten sonra yanlarına gittim. Adınız ne yavrum, diye sordum. Bana “Teyze benim adım Ali” dedi. “Kurban olduğum, az önce Veli’ydin” dedim, çocuklar güldü. ‘Teyze o benim rol ismim’ dedi. Ben de o gece eve gidince sabaha kadar çocukların oyununu kafamda canlandırdım. Kendi kendime, Ümmiye kızım, biz de bu çocuklar gibi tiyatro oynasak biz de sesimizi Mersin’e duyururuz, dedim.” O günden sonra Ümmiye Hanım, tiyatro yapmanın yolunu aramaya koyulur. Aslında anlatacak çok şey vardır, konu sıkıntısı yoktur, etrafında anlatacak çok şey vardır. “Ayşe arkadaşım kaynanasıyla yaşadığı sıkıntıları, Fatma arkadaşım da kocasıyla yaşadığı sıkıntıları anlatırken utanıyor ve başkasınınmış gibi anlatıyordu. Ben de o zaman bu çocuklar gibi bir tiyatro oyunu yazmalıyım, arkadaşlarımın yaşadıklarını başka isimlerle onlara oynatırım dedim. O zaman da kocaları yanlışlarını görür ve kendilerini düzeltirler diye düşündüm.” Eşi ve çocuklarının tam desteğiyle yola koyulur Ümmiye Koçak, ancak çevreden çok fazla olumsuz tepki alır. Bütün bu tepkilerin geleceğini bekliyor ve yapılmamış bir şeyi gerçekleştirmenin zorluklarını biliyordur. Bu yüzden ne ‘artist mi olacağız’, ne de ‘dedikodu olur’ gibi sözler onu yolundan döndüremez. Aksine o, yılmayıp sabırla anlatmaya devam eder. 40 yıllık arkadaşlarına, komşularına, eşine dostuna bir çağrıda bulunur. “Bakın kızlar” der, “yıllardır bağ bahçede çalışıyorsunuz, yıllardır dağdan eşekle odun getiriyorsunuz, evinizin işini ihmal etmiyorsunuz, peki bunun karşısında size hiç ‘Eline sağlık hanım, sağ ol gelin’ diyen oldu mu? ‘Yok valla, kimse demedi’ dediler. Ben de onlara ‘O günkü çocuklar gibi biz de bunları sahnede yapalım o zaman belki bizi takdir edip alkışlarlar’ dedim.” Kadınlar böylece ikna olur, fakat bu defa da sıra onların eşlerini ikna etmeye gelir. Ümmiye Hanım yedi yol arkadaşı bulabilmek için 40 kapı çalar, argo kelimelerle ona hakaret edenler de çıkar bu kapılarda, “Tiyatro size mi kaldı?!” diyerek kapıdan gönderenler de. Yılmadan devam eden çabası sayesinde Koçak, 2001 yılında Arslanköy Kadınlar Tiyatro Topluluğu’nu kurmayı başarır. Çevre bilinci, kadına ve çocuklara yönelik şiddet gibi toplumsal meseleler, topluluğun öncelikli konuları. Hatta Ümmiye Koçak, tiyatro oyunlarının yanında kadına yönelik şiddeti ele aldığı bir film de çekti. “Yün Bebek” adlı filmin senaryosunu yazabilmek için Mersin Sinema Derneği’nden örnek bir senaryoyu yaklaşık yüz kere okuyup senaryosunu da neredeyse yirmi kez baştan yazar. Bu çabası da geçen yıl, her ne kadar imkansızlıklar nedeniyle ödülünü almaya gidemese de, New York Avrasya Film Festivali’nde “Sinemada en iyi Avrasyalı Kadın Sanatçı” ödülüyle karşılık bulur. Topluluk, kurulduğu günden bu yana geçen 13 yıllık süreçte 10’u aşkın tiyatro oyunu ve bir sinema filmini hayata geçirdi. Ümmiye Koçak, geldikleri noktayı şu sözlerle özetliyor: “İlk başladığımda da annelerin, çocukların tiyatro yolu ile bilinçlenip eğitilebileceğine inandım. Hâlâ da aynı inançtayım. Bağırarak, kalp kırarak, zorla, şiddetle hiçbir şey olmaz. İyi ve güzel şeyleri büyüklere de, küçüklere de tiyatro ile anlatmaya çalışıyoruz. Daha geniş kitlelere ulaşmak için gece gündüz çalışıyoruz.”

26 Mart 2014 Çarşamba

Deep Purple, Rum Kesimi’nin engelleme girişimine boyun eğmedi

Dünyaca ünlü İngiliz rock grubu Deep Purple, Kıbrıs Yakın Doğu Üniversitesi’nin 25. yıl etkinlikleri kapsamında 24 Mayıs’ta Kıbrıs’ta konser verecek. Fakat daha grup gelmeden konser siyasî bir boyut kazandı ve Kıbrıs Rum Kesimi, konserin iptal edilmesi için engelleme girişiminde bulundu.Dünyaca ünlü İngiliz rock grubu Deep Purple, Kıbrıs Yakın Doğu Üniversitesi’nin (YDÜ) 25. yıl etkinliklerinin kapanış konserinde sahneye çıkmak üzere 24 Mayıs’ta Kıbrıs’a geliyor. Fakat Kıbrıs’taki tüm uluslararası organizasyonlar maalesef, hâlâ siyasi bir boyut kazanabiliyor. Özellikle iki kesim arasında bugünlerde devam eden Ada’nın birleşmesine yönelik ‘Güven Artırıcı Önlemler’in konuşulduğu müzakere sürecinde böyle olayların yaşanması daha da üzücü. 25. yıl etkinlikleriyle ilgili bilgi vermek üzere önceki gün Yakın Doğu Üniversitesi Atatürk Kültür ve Kongre Merkezi’nde bir basın toplantısı düzenlendi. Türkiye’den de gazetecilerin katıldığı toplantı, grubun daha önce verdiği konser kayıtlarıyla başladı. Sahne önünden ağır ağır yükselen platformun üzerinde ortaya çıkan Deep Purple yazılı bateri, Deep Pruple maketi ve sis efekti, toplantıyı mini bir konsere çevirdi. YDÜ Mütevelli Heyeti Başkanı Yrd. Doç. Dr. İrfan S. Günsel, YDÜ Hastanesi Yönetim Kurulu üyesi Ahmet Savaşan, Mütevelli Heyeti Başkan Yardımcısı Murat Tüzünkan ve Deep Purple Temsilcisi Eyüp İblağ’ın katıldığı toplantıda konser hazırlıkları ve engelleme girişiminin ayrıntıları anlatıldı. Murat Tüzünkan, Deep Purple ile anlaşma sağlandıktan bir süre sonra gruptan e-mail aldıklarını ve gruba İngiliz konsolosluğu aracılığıyla gelen uyarıyı üzülerek öğrendiklerini söyledi. Tüzünkan, gruba Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne gelmemeleri için üç neden ileri sürüldüğünü belirtti: Kıbrıs’a uçuşların illegal yani yasal olmadığı, konserin yapılacağı üniversite topraklarının Rum Kesimi’ne ait olduğu ve Kuzey Kıbrıs’ın işgal altında olduğu; dolayısıyla grup üyelerinin can güvenliğinin olmadığı belirtilmiş. “Ancak grup, konserin gerçekleşmesine büyük önem veriyor.” diyen Tüzünkan, konserin iptal edilme ihtimalinin yok denecek kadar az olduğunu söyledi: “Hatta bu olay, onların tam tersi şekilde düşünmelerine neden oldu. Bir müzakere sürecinden geçiyoruz. Ada’yı yeniden birleştirme noktasında yoğun görüşmeler yapılıyor. Bu görüşmelerin temelini güven artırıcı önlemler oluşturuyor. Üniversite olarak altını çizerek söylemek istiyorum ki bu konser siyasi bir amaç taşımıyor. Konserin iptal edilme olasılığı yok denecek kadar az. Güven artırıcı önlemler konuşulurken müzik gibi evrensel dili son derece yüksek olan, siyasi amaç gütmeyen böyle bir konserin bölücü değil, tam tersine birleştirici bir yönü olduğunu düşünüyoruz. O yüzden herkes buraya gelsin, hep birlikte şarkılar söyleyelim, birbirimizi daha iyi tanıyalım, güven artıralım.” Deep Purple konseri, YDÜ tarafından yeni tasarlanan 150 bin seyirci kapasitesine sahip Park Near East’te yapılacak. 1250 metrekarelik devasa sahnenin kurulacağı Park Near East, 10 bin çeşit ağacın bulunduğu, bölgenin nefes aldığı bir park olarak tasarlandı. Sadece üniversite öğrencileri değil, tüm Kıbrıs halkı bu konseri ücretsiz izleyebilecek. Konseri izlemek isteyenler www.deeppurple.neu.edu.tr adresindeki forma adını, soyadını, telefon numarasını, e-mail adresini bırakarak şimdiden yerini ayırtabiliyor. Üniversite yönetimi, konsere dünyanın her tarafından kolayca gelinebilmesi için özel uçak seferleri de düzenlemeyi düşündüklerini açıkladı. Basın toplantısında grubun ne kadar ücret aldığı açıklanmadı fakat üniversite 25. yıl etkinlikleri için, konser organizasyonu da dahil 3 milyon TL harcadı. Türkiye’ye ilk kez 1998 yılında gelen Deep Purple, 2009’da Kuruçeşme Arena’da, 18 Mayıs 2011’de Küçükçiftlik Park’ta sahneye çıkmıştı. YDÜ’nün 17 Mayıs’ta başlayacak 25. yıl kutlamalarının diğer konukları Bülent Ortaçgil (17 Mayıs), Şebnem Ferah (17 Mayıs), Kolpa (21 Mayıs), Pinhani (22 Mayıs), Yüksek Sadakat (23 Mayıs) olacak. İllüzyonist Peter Marvey ve Moskova Devlet Balesi aynı etkinlik kapsamında üniversitenin konuğu.

25 Mart 2014 Salı

Yalan ve iftiralar kitap oldu

17 Aralık sürecinde medyada yer alan yalan, iftira ve kara propaganda örnekleri kitaplaştı. Zaman Kitap’ın yayımladığı iki kitap, bu konudaki bütün yalanları belgeleriyle tarihe not düşüyor. Gazeteci-yazar İdris Gürsoy’un kaleme aldığı ‘İstihbarat Yalanları ve İftiralar’, içinden geçtiğimiz karanlık sürecin, 28 Şubat döneminde yaşananlarla benzerliğini gözler önüne seriyor.Siyasi literatüre şimdiden ‘17 Aralık süreci' olarak geçen ve hâlen yaşamakta olduğumuz bu dönem, medya tarihimiz açısından da ayrı bir ilgiyi hak ediyor. 28 Şubat'ta sergilediği darbe yanlısı tutum sebebiyle genel olarak iyi bir sınav vermeyen Türk medyasının aradan geçen yıllara rağmen ‘genlerinden' kurtulamadığını görmek üzücü bir deneyim oldu. Yolsuzluk ve rüşvet soruşturmasının başladığı 17 Aralık 2013'ten bu yana hükümete yakınlığıyla bilinen yazılı medyanın bu süreçte yaptığı yalan haberlere yetişmek bile muhatapları için hayli güçtü. Zira, mahkemeye de intikal eden, hükümetin adının karıştığı usulsüz satın alma işlemi iddiaları dolayısıyla adı ‘havuz medyası'na çıkan medya gruplarının son üç ayda yediği tekziplerin sayısı bile basın tarihimiz için ibretlik bir boyutta. Ne var ki, ‘gerçeğin eninde sonunda ortaya çıkmak gibi kötü bir huyu vardır' kaidesi bu dönem de kendini gösterdi. 17 Aralık sürecinde ‘haber' adı altında medyada yer alan yalanlar, iftiralar ve hedef göstermeler kitaplaştı. Zaman Kitap'ın yayımladığı iki kitap, bu konudaki bütün yalanları belgeleriyle ortaya koyuyor. Salih Sarıkaya ile Özgür Küçük'ün hazırladığı ‘Yalanlar, İftiralar, Çarpıtmalar' ile gazeteci-yazar İdris Gürsoy'un kaleme aldığı ‘İstihbarat Yalanları ve İftiralar' başlıklı kitaplar, gerçeğin üzerinin örtülemeyeceğini bir kez daha gösteriyor.'PARALEL' YALANI NEYİ ÖRTÜYOR?Gazeteci-yazar İdris Gürsoy'un ‘İstihbarat Yalanları ve İftiralar' adlı çalışması, 17 Aralık yolsuzluk ve rüşvet operasyonundan sonra yaşanan süreci ayrıntılı bir şekilde anlatmakla kalmıyor, bu süreç ile 28 Şubat arasında da keskin bağlantılar kuruyor. Böylece, yolsuzluk iddialarını, fezlekeleri, yasal dinleme kayıtlarını, imar planlarındaki değişiklikleri ‘komplo' diyerek izah etmeye çalışan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın söylemlerini de çürütüyor. Yolsuzluk ve rüşvet soruşturmasındaki delillerin, ‘paralel devlet, çete, örgüt, dış mihraklar' söylemi ile perdelenmek istendiğine değinen gazeteci Gürsoy, 28 Şubat'ta görülen medya karartması ve yönlendirmesinin bu süreçte yeniden aktif hale getirildiği tespitini yapıyor. Röportaj ve fotoğraflarla desteklenen kitap, dört bölümden oluşuyor. ‘Gülen'e infaz girişimi' alt başlığıyla kitabın ilk bölümünde Hizmet Hareketi'ne ve Fethullah Gülen Hocaefendi'ye yöneltilen yalan ve iftiralara somut verilerle cevap veriliyor. Gürsoy, yolsuzluk ve rüşvet iddialarının yerine; varlığına dair delil gösterilemeyen ‘paralel devlet'in konuşulmasının ‘başarılı' bir algı operasyonu olduğunu söylüyor. Çalışmasının ikinci bölümünde İdris Gürsoy, ‘1999 Haziran Fırtınası' başlığı altında 28 Şubat sürecinde yaşananları hatırlatıyor. Fethullah Gülen'in 1999'da benzer bir iftira kampanyası ile hedef alındığı belirtilen kitabın son bölümü ise ‘Bir Mazlum: Said Nursi'. Bediüzzaman Said Nursi'yi hedef alan kara propaganda örneklerini de sıralayan Gürsoy, 28 Şubat sürecinde kullanılan irticanın yerini ‘Cemaat'in aldığını kaydederek, ‘Soygun şahane Camia bahane' sözüyle yaşanan süreci özetliyor.28 ŞUBAT'TAN BETER MANŞETLERSalih Sarıkaya ile Özgür Küçük'ün hazırladığı ‘Yalanlar, İftiralar, Çarpıtmalar' adlı çalışma ise bugün yaşanan sürecin fotoğrafını gazete manşetleriyle çekiyor. ‘Yeni 28 Şubatçıların Yalan Haber Dosyası' alt başlığıyla yayımlanan kitap, yıllar sonra bu dönemi araştırmak isteyen akademisyenler için arşivlik bir kaynak niteliğinde. 17 Aralık sonrası siyasette yaşanan dalgalanmaların ve keskin kırılmaların aynı ölçüde medyada da yaşandığını belgeleyen kitap, medyanın önemli bir kısmının kötü bir sınav verdiğini gösteriyor. Özellikle ‘havuz medyası' olarak anılan medya gruplarının belgesiz ve hayalî yalan haberler üreterek, karanlık odaklardan servis edilen iftira ve kara propaganda ürünlerini bu kadar rahat yayınlaması insanı şaşırtıyor. O kadar ki, kitaba konu olan yalan haberler, bir dost meclisinde işitilse "Yok canım, o kadarını da yapmazlar!" diyebileceğiniz türden. Ancak Sarıkaya ve Küçük, titiz bir arşiv taramasıyla 17 Aralık sonrası Akit, Yeni Şafak, Sabah, Star, Takvim ve Akşam gazetelerinde yayımlanan haberleri belgeleri ve gazete manşetleriyle önümüze koyuyor. Kitabın giriş yazısındaki şu ifadeler bu sürecin 28 Şubat'ı da geride bıraktığını göstermesi bakımından önemli: “Yalan, iftira ve çarpıtmaları alt alta sıraladığımızda 28 Şubat postmodern darbe sürecinde medyadaki dindarlara yönelik karalama kampanyalarının daha yoğun bir biçimde Hizmet Hareketi aleyhinde yapıldığını gördük. 17 Aralık'taki ‘büyük yolsuzluk ve rüşvet operasyonu' sonrası bir kısım medyadaki haberler sıralanınca korkunç bir tablo ortaya çıktı."

Kitapsız kütüphaneler yaygınlaşıyor

Dünyanın ilk kitapsız kütüphanesi BiblioTech’in Amerika’da açılması, geleneksel kütüphanelerin yerini daha ışıltılı, dijital mekânların alacağının habercisi oldu. Pek çok ülkedeki halk kütüphanelerinin ödünç e-kitap hizmeti gittikçe yaygınlaşırken, okurların da buralara ilgisini artırıyor. Bu yenilikler kütüphanenin tanımı değişiyor mu sorusunu gündeme getirirken, Türkiye’de ise 2012’de duyurulan kütüphanelerden ödünç e-kitap alma projesinden ise hâlâ ses soluk yok.Cenneti bir tür kütüphane olarak düşleyen Jorge Luis Borges’i hafiften biraz huzursuz edebilecek gelişmeler yaşanıyor. Dijital bilgi çağında okuma alışkanlıklarımız değişirken, teknolojinin bize armağan ettiği bu yeni alanlara kitapsız kütüphaneler eklendi. ABD’nin Teksas eyaletindeki San Antonio kentinde geçtiğimiz eylülde açılan bu dünyanın ilk kitapsız kütüphanesinin koleksiyonu tamamen dijital eserlerden oluşuyor. Geleneksel kütüphanelerin yerini daha ışıltılı, dijital mekanların alacağının habercisi olan BiblioTech adlı kütüphaneden sonra diğer ülkeler de yavaş yavaş bu gelişmeye ayak uyduruyor. Bu yenilikler ‘Kütüphanenin tanımı değişiyor mu?’ sorusunu gündeme getiriyor. İngiliz Yayımcılar Birliği de geçtiğimiz hafta ülkedeki dört büyük halk kütüphanesinde e-kitap ödünç verme imkanı veren pilot bir uygulamayı başlattı. Uygulamanın önümüzdeki günlerde tüm ülkeye yayılması beklenirken, ülkemiz ise bu alanda oldukça yavaş. Halbuki Kültür ve Turizm Bakanlığı, Aralık 2012’de Türkiye’deki kütüphanelerde de e-kitap ödünç alınabilmesi için çalışmaların bitmek üzere olduğunu duyurmuştu. Hatta dönemin Kültür ve Turizm Bakanlığı Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdürü Prof. Dr. Onur Bilge Kula projenin altyapısını tamamlamak için 1 ay gibi bir süreye ihtiyaçları olduğunu belirtmiş “Kâğıt kitap gibi ödünç verebileceğiz. Bu ilk olarak 11 ilde gerçekleşecek.” açıklamasında bulunmuştu, fakat bu konuda herhangi bir gelişme görünürde yok.Kütüphanelere duyulan aşkE-kitabın yaygınlaşmasıyla birlikte, dünyadaki pek çok üniversite basılı kitapla birlikte bünyesindeki dijital yayınları da barındırarak okurlarına ödünç veriyor. Üniversitelerden taşıp yavaş yavaş halk kütüphanelerine uzanan bu ilgi, gün geçtikçe artıyor. Amerika’nın dünyadaki ilk kitapsız halk kütüphanesi BiblioTech’ten sonra pek çok ülke bu alanda kafa yoruyor. BiblioTech, kendisini kitapsız kütüphane yerine dijital kütüphane olarak tanımlıyor. Dokunmatik ekranlar, tabletler ve e-kitap okuma cihazlarıyla donanmış bu mekanda, tek bir basılı kağıda rastlamak mümkün değil. Kendi e-kitap cihazınızla da kütüphanenin koleksiyonuna erişebilirken kütüphane 7 gün 24 saat hizmet veriyor. BiblioTech’in fikir babası Bexar County Yargıcı Nelson Wolff, Apple’ın kurucusu Steve Jobs’tan ilham alarak bu dijital kütüphane işine giriştiklerini söylüyor. Kütüphaneyi açıldığı ilk gün 1.100 kişi ziyaret etmiş. Koleksiyonunda 10 bin e-kitap olan BiblioTech’in ziyaretçi sayısı daha ilk yıl dolmadan 100 bini aşmış. BiblioTech’in okurlar dışında bu örnek kütüphaneye gelip bu uygulamayı ülkelerine taşımak isteyen birçok ziyaretçisi var. 1,7 milyon nüfuslu kentin bu kütüphanesi 2,2 milyon dolara mal olmuş. Amerika’da pek çok kütüphane ödünç e-kitap hizmeti sunarken bu kitapsız kütüphane ülkenin diğer şehirlerine de örnek olmuş durumda, zira BiblioTech bir kütüphaneden çok daha fazlasını ziyaretçilerine sunuyor. Kitapsız kütüphanelerin sayısı şimdilik çok fazla olmasa da kütüphanelerin e-kitap ödünç verme hizmeti dünyanın pek çok yerinde gittikçe daha da yaygınlaşacağa benziyor. Fakat yayıncılar kütüphanelerin e-kitap ödünç vermesine biraz mesafeli duruyor, zira yayınevleri satışlarının azalmasından korkuyor. Bu alana meraklı yayıncılar ise e-kitabı, basılı kitaptan daha yüksek bir fiyata kütüphanelere satıyor. Dijital bilgi çağında bu tür yenilikler ilk anda ürkütücü gelse de tamamen dijital kitapların ve bunları ödünç veren kütüphanelerin varlığının artacağı kaçınılmaz. Bu gelişmeler, “Çoğu aşklar gibi kütüphanelere duyulan aşkın da öğrenilmesi gerekir.” diyen ve Geceleyin Kütüphane gibi benzersiz bir kitabı bize armağan eden Alberto Manguel’in biraz da şu sözlerindeki haklılığı gösteriyor: “Ben kütüphanenin tanımının değiştiğini düşünmüyorum. Kütüphaneler hiçbir zaman yalnızca kitapların saklandığı yerler olmamıştır. Örneğin muhtemelen ideal kütüphane modeli olan İskenderiye’de dünyadaki bütün kitapları toplama azmi vardı ama aynı zamanda haritaları ve nesneleri de vardı ve bunun bir inceleme ve iletişim dünyası olduğuna dair bir his vardı. Teknoloji değişir ve böylece elektronik medyanın kütüphanelere girmesi gerekir, yeter ki onun yanında kitapların da olduğunu unutmayalım.”