3 Mart 2014 Pazartesi

Zeki Demirkubuz, Erden Kıral ve İsmail Güneş’e destek yok

Kültür ve Turizm Bakanlığı Sinema Genel Müdürlüğü bünyesindeki Sinema Destekleme Kurulu, 2014'ün ilk destekleme kararlarını önceki gün açıkladı.18-19-20 Şubat tarihlerinde toplanan kurul, toplamda 7 milyon 260 bin TL destek açıkladı. Kurul toplantısında, 15 uzun metrajlı film yapım projesine 5 milyon 360 bin TL, ilk filmini gerçekleştirecek 7 yönetmenin projesine ise 1 milyon 900 bin TL destek sağlandı. En yüksek destek, 510 bin TL ile Liman Film ve Nadir Öperli'nin yapımcı olduğu ‘Kadir ve Kardeşleri' adlı projeye verildi. Türk sinemasının 100'üncü yılına denk gelen ilk kurul kararında ise ‘sürpriz' bir sonuç dikkat çekti. Gezi olaylarındaki muhalif duruşu ve yaptığı sert açıklamalarla hatırlanan sinemamızın usta yönetmeni Zeki Demirkubuz'un son filmi ‘Kor', Kültür Bakanlığı'ndan destek alamadı. Demirkubuz, Destekleme Kurulu toplanmadan iki gün önce, 16 Şubat'ta Today's Zaman gazetesinde yayımlanan röportajında da hükümeti eleştiren açıklamalarda bulunmuş, "Hükümet, yolsuzluğun üzerini örtmek için Hizmet'i hedef haline getirdi." ifadelerini kullanmıştı. Destekleme kurulu kararlarındaki ‘zamanlaması manidar' bir başka karar da Demirkubuz'un yanı sıra özellikle Emek Sineması protestolarında ön saflarda yer alan Erden Kıral ile İsmail Güneş'in projelerine de destek verilmemesi. Kurul, bu üç yönetmenin projelerinin "yeniden başvurulması halinde bir sonraki Kurul gündemine alınarak değerlendirilmesine" karar verdi. Desteklenen projeler arasında yönetmenliğini Yeşilçam'ın yıldızlarından Hülya Koçyiğit'in yaptığı “Varoşta Kadın Olmak” adlı proje de bulunuyor. Nalan Türkeli'nin otobiyografik romanından uyarlanacak proje 400 bin TL destek alacak. Ayrıca oyuncu Mustafa Uzunyılmaz'ın ilk yönetmenlik denemesi ‘Saklı Korkular' da 250 bin TL para desteğiyle listede yerini aldı. Sinema Genel Müdürlüğü'nün internet sitesinde önceki gün açıklanan bu kararlar, akıllara geçtiğimiz aralık ayında yapılan yönetmelik değişikliğini getirdi. Senaryo değişikliklerinin bakanlık onayına sunulması, destek alan filmlerin vizyona girmemesi halinde desteğin geri talep edilmesi, iki defa reddedilen bir projenin bir daha destek başvurusunda bulunamaması gibi yeni ‘şartlar' getiren yönetmelik değişikliği, sinemacıları zor durumda bırakacak maddeler içeriyordu. 26 Aralık 2013 tarihinde ‘Sinema Filmlerinin Desteklenmesi Hakkında Yönetmelik' değişikliğine dair bu sayfalarda şöyle demiştik: "Yönetmelikte yapılan değişiklikler, sinemacılardan yeni şartlar talep ediyor. Sinemamızın temel sorunlarına çare olmaktan uzak görünen yeni yönetmelik, keyfî uygulamaların önünü açmaya müsait." Anlaşılan, bu ‘keyfîlik' çok geçmeden kendini göstermeye başladı. Keyfî kararlara yol açacağını tahmin etsek de görünen o ki, bir konuda yanılmışız. Yönetmelik değişikliğinin ‘büyük' yönetmenlere pek dokunmayacak şartlar içerdiğini düşünmüş ve şöyle bir yorum yapmıştık: "Destekleme Kurulu'nun Nuri Bilge Ceylan, Zeki Demirkubuz, Derviş Zaim ya da Yeşim Ustaoğlu gibi yönetmenleri geri çevirmesi zaten başlı başına bir skandala yol açar. Ancak yönetmelik değişikliğindeki ‘vizyona girme' şartı, bakanlık desteğini alıp ilk filmini çeken onlarca genç yönetmeni doğrudan ilgilendiriyor. Ülkemizde dağıtım kanallarındaki sıkıntılar malumken destek alan filmlere getirilen vizyon şartı pek çok sinemacıyı zorda bırakacak." Dün açıklanan kararlarda Zeki Demirkubuz, Erden Kıral ve İsmail Güneş gibi yönetmenlerin projelerinin reddedildiğini görünce meselenin ‘küçük' ya da ‘büyük' yönetmen olmadığı, keyfî uygulamaların vizyonu beklemeden henüz yapım aşamasında devreye girdiğini gösteriyor. Elbette bu konuda resmî bir açıklama yok. Herhalde Sinema Destekleme Kurulu ya da Sinema Genel Müdürlüğü bu konuda sinema sektörünün içini ferahlatacak bir açıklama yapacaktır. Ancak siyasî baskının hemen her alanda kendini hissettirdiği bir ortamda bu kararlar, "Muhalif kimliğiyle bilinen ve zaten zor şartlarda, kıt imkânlarla film çeken yönetmenler bu şekilde cezalandırılıyor mu?" sorusunu akıllara getiriyor. Umarız, medyada iyice ayyuka çıkan ‘havuç-sopa' taktiği sinema sektörüne uyarlanmaz. Aksi halde, son 10 yılda Türk sinemasının dünyada yakaladığı yükseliş, bizatihi buna vesile olanlar eliyle engellenmiş olur. Bağımsız sinemamızın en önemli maddî kaynaklarından olan ve nihayetinde sinema seyircisinden alından rüsum vergisiyle, yani halkın parasıyla dağıtılan bu desteğin siyasî hesaplara kurban edilmeyeceğine inanmak durumundayız. Yaşamakta olduğumuz süreçte bir hayli naif kaçsa da, sanatın diğer alanlarında ve özellikle medyada yaşanan bu tür uygulamaların hiç olmazsa sinemada yaşanmayacağını ümit ediyoruz. İnanmaktan ve ümit etmekten başka bir ‘çaremiz' de yok zaten...Sinema Destekleme Kurulu’ndan destek alan projeler:1. Kadir ve Kardeşleri (Liman Film, Nadir Öperli): 510 bin TL2. Fareyi Öldürmek (De Yapımcılık): 400 bin TL3. Benimle Var mısın? (İnterfilm): 400 bin TL4. Varoşta Kadın Olmak (Gülşah Film): 400 bin TL5. Zer (Yapım 13): 400 bin TL6. Ayaz (Tiyatro Yeniden): 350 bin TL7. Kasabada Barış (Pati Film): 350 bin TL8. Martıların Efendisi (Saat Prodüksiyon): 350 bin TL9. Mezarcı (Kuzey Film): 350 bin TL10. Siyah Karga (MTA Film): 350 bin TL11. Ağlayan Gitar (Gala Ajans): 300 bin TL12. Düş Kırgınları (Ağustos Reklam Ajansı): 300 bin TL13. Mavi Mektup (Sencer Film): 300 bin TL14. Küçük Hafız (Herşey Film): 300 bin TL15. Aşktan da Üstün (Selay Film) 300 bin TL

1 Mart 2014 Cumartesi

Bizim huzurlu evimiz!

BuluTiyatro’nun sahnelediği ‘Evim! Güzel Evim!’ oyunu, gücün altında ezilen kadına vurgu yapıyor. Usta oyuncu Füsun Demirel’le 22 sene sonra tiyatroya döndüğü Melek karakteri üzerinden aile kavramındaki kadını konuştuk.BuluTiyatro (BuluT), 2012 yılında kurulan henüz çok genç bir tiyatro olmasına rağmen toplumsal konuları ele aldığı oyunlarıyla dikkat çekiyor. Metinleri Ebru Nihan Celkan tarafından yazılan BuluT’un son oyunu; Füsun Demirel, Fatih Özkan, Burcu Çelik ve Özlem Karadağ’ın rol aldığı bir aile hikâyesi: “Evim! Güzel Evim!” Oyun, aile kavramını ele alış şekliyle önemli soruları da beraberinde getiriyor; “Aile nedir? Aileyi bir arada tutan dinamikler nelerdir? Babanın ailedeki görevi, fonksiyonu nedir? Korkuyla işlenmiş bir aile, ne kadar ailedir?” Melek, Caner, Umut ve Yasemin’in hikâyesi çok tanıdık bir hikâye… Erkek egemen toplumda yetişen baskıcı, eşini komşularıyla bile görüştürmeyecek kadar kıskanç babalar ile onların eşlerinin ve kızlarının hikâyesini irdeliyor yazar. Öfkeli, huzur kaçıran, ailesine güvenmeyen ve onlarla hiç de ilgilenmeyen baba figürünün nasıl bu hale geldiğini 22 yıl sonra yeniden sahnelere dönen Füsun Demirel’e soruyoruz. Usta oyuncu, “İnsanlık tarihi açısından eşitlik ne zaman vardı da ne zaman bozuldu, tam bilemiyorum. Sanırım erkek, fiziksel gücü nedeniyle avlanmaya ve yiyecek bulmaya gittiğinde, dişi de üreme işiyle ilgili olarak korumasızca kovuklarında, inlerinde beklemeye başladığında roller de belirlenmiş oldu...” diyor ve ekliyor: “İyi de, uygarlıkla birlikte insanoğlunun beyni de devreye girdi. Peki, 2000’li yıllarda hâlâ o beyin nerede? Ailede babayı öfkeli, şiddete yönelik, saldırgan, güvensiz yapan dinamiklerden mi söz etmeliyiz. Böyle bir şey yok ki... Baba bunları iktidarını koruma içgüdüsüyle kendi yaratıyor.”‘AİLEDE DEMOKRASİ YOKSA AİLE KURUMU İKİYÜZLÜDÜR’ Oyunda yer alan sert baba figürü aynı zamanda hükmeden ve gözünü dikip devamlı halkını gözetleyen ‘devlet baba’ ile de benzerlikler taşıyor. Birbiriyle bu denli örtüşen bu ‘baba’ların neden bu kadar huzursuz ve otoriter olduklarıyla ilgili de Demirel şu yorumda bulunuyor: “Erk kişide ego çok yüksektir. İster çocukları ve eşi olsun, ister toplumu temsil eden yurttaşlar olsun, kendisine körü körüne bağlı olmasını ister. Tartışmayı, düşünce üretmeyi sevmez. Hep kendisine secde edilsin ister. Yani demokrasinin olmadığı yerde erk’in kuralları geçerlidir ve tektir. Huzursuz ve otoriterlerdir çünkü en küçük bir karşı ses kendi otoritesini, iktidarını yerinden oynatacağından panik halindedir. Bu da kendisinin daha çok sertlik ve şiddet yanlısı olmasını doğurur.” Melek ve kızları oyun boyunca, ara ara sahnede konumlandırılmış aynada kendilerine bakıyorlar. Her biri ama özellikle Melek, aynada sadece kendini görüyor. Demirel’e aynanın Melek için ne zaman kendisini değil de gerçeğini yansıtacağını soruyoruz. Demirel, şöyle bir cevap veriyor: “Aynaya bakmasını bildiğinde!” Meleklerin aynada gördüğünü değil, aynanın arkasında olan biten yaşam gerçeğini kabullendiğinde sorunlar hafifleyecektir Demirel’e göre. Bunların dışında Melek’in anneliği, eşliği üzerinden şiddet ve türlü hakaret görmesine karşın ailesini ayakta tutma çabasına değiniyoruz. Demirel, çoğunlukla kadınların bu duruma çocukları için katlandığını dile getiriyor: “Kendi acı çeker, şiddet görür, kadınlık onuru zedelenir ama çocukları için buna katlanır. Ailede demokrasi olmazsa aile kurumu ikiyüzlüdür. Tam da ülke yönetimi gibi. İktidarlar demokrasi kültürünü benimsemez ve otoriter bir anlayışla yönetmeye kalkarsa bu ikiyüzlü yönetim anlayışında ülkede kriz olur, isyan çıkar...” Kadınların kendi kararları, kendi hayatları üzerindeki haklarına gelince, Demirel, bu konudaki düşüncelerini şöyle anlatıyor: “Beni hiç kimse bu ülkede çoğunluk kadınların özgür iradeleriyle oy kullandıklarına, giyim kuşamına karar verdiklerine, meslek seçimlerine, çalışma hayatlarına karar verdiklerine inandıramaz. Mutlaka ailedeki baba, abi, amca, dayı, eş, aile dışında çeşitli eğitim kurum hocaları, çalışma hayatındaki amirleri, vb. erk kişilerin kız çocuğu ve kadın üzerinde bir hâkimiyeti söz konusudur. Bizim amacımız bu baskıcı örtüyü kaldırmak. Başımız açık ya da kapalı, önemli olan üzerimizdeki bu baskıcı, despot örtüyü kaldırmak ve soluk almak.” “Evim! Güzel Evim!” bugün Taksim’deki “sekizin-cikat’’ta, 4 Mart Salı günü Sabancı Üniversitesi’nde, 15 Mart’ta ise Bursa’da izleyiciyle buluşacak.

28 Şubat 2014 Cuma

Sarıkız’ın türküsü

Küçük bir köyde yaşanan absürt olaylar zincirini mizahî bir dille anlatan ‘Sürgün İnek’, seyircisini salondan eli boş göndermiyor. Bazı sahneler kahkahasız izlenmiyor, ancak film, 28 Şubat dönemini yaşamış seyirciyi güldürdüğü kadar hüzünlendirmeyi de başarıyor.Rus sinemasının zirvelerinden biridir ‘Askerin Türküsü/Ballada o Soldate’. Grigoriy Chukhray’ın yönettiği 1959 yapımı film, propagandaya tenezzül etmeden, savaşın insanlar üzerindeki etkisini çarpıcı bir şekilde işler. 2. Dünya Savaşı sırasında cephede gösterdiği başarıdan dolayı madalya ile ödüllendirilen genç asker Alyoşa, madalya yerine annesini görmek için komutanından iki günlük izin ister. Çünkü cepheye gelirken annesiyle vedalaşamamıştır. İzni alan Alyoşa, trenle çıktığı yolculukta birçok insanla karşılaşır, onlara yardımcı olur. Bu yüzden, izin süresinin çoğunu kullandığı için annesiyle görüşmesi kısa sürer. Annesiyle vedalaşıp tekrar cephenin yolunu tutan Alyoşa, “Geri döneceğim.” diye bağırır. Fakat biz biliriz ki o ‘çocuk’ dönmeyeceği gibi, ondan sonra da savaşlar olacaktır. Nedense, ‘Askerin Türküsü’ ile yakın-uzak hiçbir akrabalığı bulunmayan ‘Sürgün İnek’ filmini seyrettikten sonra, Chukhray’ın bu başyapıtını hatırladım. Belki de içinde yaşadığımız boğucu gündemin etkisindendir. Ama şu kesin, tarihe ‘28 Şubat’ (1997) olarak geçen o baskı döneminden absürt bir kesit sunan ‘Sürgün İnek’, komedi beklerken hüzünlendiren bir film. Güldürmediğinden değil, bazı sahneler kahkahasız izlenmiyor, ancak o dönemi yaşamış seyirciyi güldürdüğü kadar hüzünlendirmeyi de başarıyor. Önce hikâye:SÜRGÜNLERDEN SÜRGÜN BEĞEN!Hayali bir köy olan Gomalak’ta kendi halinde yaşayan evli çift Şevket ve Cemile’nin birbirlerinden ve inekleri Sarıkız’dan başkaca bir şeyleri yoktur. Bu çiftin hayatı köyün ilkokulundaki Atatürk büstünün inekleri tarafından kırılmasıyla içinden çıkılmaz bir hal alır. Olay, sadece Şevket ve Cemile’nin değil, başta okulun öğretmeni olmak üzere köyün ve hatta ülkenin gündemine oturur. Muhtarından ihtiyar heyetine, bürokratından askerine kadar herkes Sarıkız’ın peşine düşer. Bunun üzerine Şevket, olaylar yatışana kadar Sarıkız’ı komşu köy Topuzlu’ya ‘sürgüne’ göndermeye karar verir. Ancak mesele büyüdükçe ilgili bütün kişiler kendilerini trajikomik bir hal içinde bulur. ‘Sürgün İnek’, 2009 yılında yaşanan bir olaya dayanıyor. O dönem gazetelere de yansıyan olayda, Malatya’nın Yeşilyurt ilçesine bağlı Kadiruşağı köyü sakinlerinden Gül Kılınç’ın ineği ‘Gülsüm’, köydeki Atatürk büstünü kırınca bütün köylüye soruşturma açılır. Bunun üzerine Gül Kılınç, başına bir şey gelir korkusuyla Gülsüm’ü komşu köydeki akrabalarına sürgüne gönderir. ‘Sürgün İnek’in senaristi ve müfettiş rolüyle filmde oynayan Serkan Öztürk, bu olayı 28 Şubat’ın baskı ve korku dönemine başarılı bir şekilde uyarlıyor. Sürgün inek Sarıkız’ın etrafında gelişen olayları absürt bir dille aktaran film, o dönemin paranoya hallerini, fişlenme korkusunu ve bunların bürokrasiye yansıyan ‘kraldan çok kralcılık’ reflekslerini mizahi bir dille anlatıyor. Her biriyle ayrı film çekilebilecek karakterler ve bir daha bir araya gelmesi hayli zor oyuncu kadrosu, filmin güçlü yanlarından. Senaryo, ilk yirmi dakikada beklenen patlamayı yapmakta gecikse de sonrasında yakaladığı durum komedisi ile seyircisini salondan eli boş göndermiyor. 17 yıl önce, küçük bir köyde yaşanan absürt olaylar silsilesini bir başka ‘sürgün dönemi’ sayılabilecek bugünden seyretmek hüzün veriyor insana. 28 Şubat’ın akıl dışı uygulamalarına işaret eden bir öyküyü mizahi bir dille izlerken, tarihe belki de ‘26 Şubat’ (kimine göre 17 Aralık) olarak geçecek başka bir süreci yaşıyoruz. Yıllar önce yaşananlar bütün absürtlüğüyle tekrar ediyor bugün; hatta ‘yarım kalan’ bazı işler, o dönemin ‘mağdurları’ tarafından tamamlanmaya çalışılıyor. Bir haftada üç kez sürgün edilen devlet görevlileri, 10 bine yakın memurun iki ay içinde ‘rutin’ sebeplerle yerlerinden edilmesi, gencecik çocukların sokak ortasında elbirliğiyle öldürülmesi, toplumun bir kesiminin mesnetsiz bir şekilde her gün en yüksek perdeden hedef gösterilmesi, iyice ayyuka çıkan fişlemeler, paranoya halleri, korku ve baskı atmosferi… Kim bilir, bugünlerin akıl almaz uygulamaları ve ‘sürgünleri’ de 15-20 yıl sonra beyazperdede karşımıza çıkacak ve biz seyrederken güleceğiz, ağlanacak halimize. Ancak ‘Askerin Türküsü’nde annesine “Geri döneceğim” diye bağıran Alyoşa’yı izlerken bildiğimiz gibi biliyoruz ki, ‘Sürgün İnek’, baskı dönemlerinin absürtlüğünü anlatan son film olmayacak.İŞTE HAFTANIN FİLMLERİ

27 Şubat 2014 Perşembe

Kitabevime dokunma!

İstanbul, Londra, Paris, New York ve Berlin gibi dünya şehirlerindeki bağımsız kitabevleri bir bir kapanıyor. Son yayımlanan rakamlara göre kişi başına düşen kitapçı sayısında ciddi bir azalma var. Kitabevlerinin kapanmasındaki en büyük sebep yüksek kiralar, dijital yayıncılık, online kitap satış siteleri ve zincir kitabevleri. Bu kapanmalar, yayıncılık endüstrisini bekleyen büyük bir tehlike olarak yorumlanıyor.Taksim Meydanı’ndan Tünel’e doğru yürüdüğünüzde bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar kitapçı kaldı. Özellikle İstanbul’da aramızdan bir bir çekilen kitabevlerinin sayısı artarken, İstiklal Caddesi’ni kuşatmaya alan mağazalar, restoranlar, kafeler ve oteller bu gözde caddenin düşük bütçeli sakinlerini ürkütüyor. Geçtiğimiz yaz, Robinson Crusoe 389 kapanma tehlikesi yaşamış ve kitabevi bu açmazı atlatmak için müdavimlerine seslenip, RobKart uygulamasını başlatmıştı. Orhan Pamuk başta olmak üzere pek çok yazar ve okur, bir nevi siper olup Robinson Crusoe 389’un kapanmaması için destek vermişti. Böylece kitabevini bekleyen kapanma tehlikesi, bir süreliğine bertaraf edildi. Simurg, Pandora ve Kelepir gibi kitabevlerinin de bulunduğu binaların otele dönüştürülme tehlikesiyle karşı karşıya kaldığı söylentilerini de bir kenara yazmak lazım, zira bu kitabevleri de büyük bir mücadeleyle karşı karşıya. Taşradaki kitapçılarda da durum çok farklı değil, büyük şehirlere göre biraz daha talihli olan bu mekanlar da ilgisizlikle karşı karşıya diyebiliriz. Bağımsız kitabevlerinin kapanması sadece ülkemizde değil, dünyada bir sorun haline gelmeye başladı. Dünya şehirlerinin kültür yoluyla ortak bir sürdürülebilir gelecek inşa edebilmeleri amacıyla, küresel bir inisiyatif olarak faaliyet gösteren Londra merkezli Dünya Şehirleri Kültür Forumu’nun 2013 raporuna göre, mevcut kitabevlerinin ve kişi başına düşen kitapçının sayısı hiç de iç açıcı değil. Rakamlara baktığımızda İstanbul’da 463, Londra’da 802, New York’ta 722, Amsterdam’da 165, Paris’te 1025 ve Berlin’de 245 bağımsız kitabevi bulunuyor. İngiltere’de yeni yayımlanan bir rapora göre ise son 9 yıl içerisinde 500 kitabevi kapılarını kapatmış. İngiliz Kitapçılar Birliği Başkanı Tim Godfray, kitabevlerinin kapanmasını yayıncılık endüstrisini de bekleyen bir tehlikenin alameti olarak yorumluyor. Kitapçılar Birliği’nin başlattığı ‘kitapları seviyorum’ kampanyasının daha da genişletilerek okurların kitabevlerine çekilmesi amaçlanıyor.Fransa, Amazon karşıtı yasa çıkardıDünyadaki pek çok büyük şehrindeki kitapçıların karşı karşıya kaldığı sorunlar arasında yüksek kiralar, dijital yayıncılık, online kitap satış siteleri ve büyük sermayeye sırtını dayamış zincir kitabevleri var. Bağımsız kitapçıların işlerini zorlaştıran bu etmenler, her geçen gün daha da ağını genişletiyor. Kitabevleri bu zorlukları kitap-kafelere dönüşerek, çeşitli etkinlikler ve okumalar düzenleyerek aşmaya çabalıyor. Bir başka deyişle, raflarındaki kitaba gelmeyen okura kitabı götürmeye çalışıyor. Kitabevlerinin bu zorlu durumuna karşı harekete geçen ülkeler de var. Online kitap satış sitelerini haksız bir rekabet olarak kabul eden Fransa hükümeti, geçtiğimiz ay hazırladığı bir yasa ile Amazon’un Fransa içinde ücretsiz kargo ile kitap gönderimini yasakladı. Mecliste onaylanan yasanın, Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande’nin de onayından geçmesi gerekiyor. Kulislerde Cumhurbaşkanı’nın da bu yasaya olumlu baktığı söyleniyor. Adil bir rekabet ortamını oluşturacağına inanılan bu gelişme pek çok kitabevini sevindirirken, gözler diğer ülkelerin bağımsız kitabevlerinin hayatını sürdürmesi için atacağı adımları bekliyor.

26 Şubat 2014 Çarşamba

Onur Ünlü’den bir ‘imam polisiyesi’

Onur Ünlü'nün yeni filmi 'İtirazım Var'ın çekimlerinde sona yaklaşıldı. Karaköy ve çevresinde yapılan çekimlere ara verip soruları cevaplayan yönetmen, bir cami imamının etrafında gelişen polisiye türündeki filmini anlattı. Serkan Keskin'in başrolde olduğu filmin kadrosunda Hazal Kaya, Öner Erkan, Osman Sonant ve Umut Kurt da yer alıyor.Her filmiyle seyirci kitlesini genişleten Onur Ünlü, yeni filmi ‘İtirazım Var'ın çekimlerini Karaköy ve çevresinde sürdürüyor. Dün Kasımpaşa'daki Camialtı Tersanesi'nde basının karşısına geçen film ekibi, çok detay vermese de filme dair ipuçlarını paylaştı. Oyuncular Serkan Keskin, Hazal Kaya, Umut Kurt, Öner Erkan ve Osman Sonant'ın da katıldığı buluşma daha çok, yönetmen Onur Ünlü'nün açıklamalarıyla şekillendi. ‘İtirazım Var'ın senaryosunu Sırrı Süreyya Önder ile birlikte yazdığını söyleyen yönetmen Ünlü, Önder'e de filmde emekli asker rolü verdiğini ifade etti. Film, cami imamı Selman Bulut'un baş kahraman olduğu bir polisiye öykü anlatıyor. İmamlık yaptığı camide bir cinayet işlenen Selman Bulut, polislerin olayla yeteri kadar ilgilenmediğini görünce cinayeti bizzat araştırmaya başlar. Serkan Keskin'in imam Selman Bulut'u oynadığı filmde, Hazal Kaya da onun kızı rolünde. Onur Ünlü, Selman Bulut'un her şeyden önce insan olduğunu ve içine düştüğü bir durumdan kurtulmak için çabaladığını, karakterin imamdan ziyade insan olduğunu belirterek, bu imamın bildiğimiz imamlardan olmadığını söyledi: “Selman Bulut, bildiğimiz imam tiplemelerinden uzak, farklı bir karakter, sıra dışı bir imam. Antropolojiyle ilgilenmiş, saz çalıyor, boks biliyor ve yeri geldiğinde kullanıyor. Dolayısıyla yazarken o eski imam tipi hiç aklımıza gelmedi. Onu insan olarak düşündüm, karşılaştığı olayda imamlığı ve diğer özellikleri işine yaradığı gibi bazen de onu çelişkiye düşürüyor.” ‘Polis' (2006) ile ‘Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikâyesi' (2011) filmlerinden sonra üçüncü kez bir polisiye/kara film öyküsüne soyunan yönetmen, polisiye türünün içinde kalmaya dikkat ettiğini söylüyor. ‘İtirazım Var', bir tür filmi olacak ve polisiyenin bütün klişelerine uyacak, bir başka deyişle ‘Katil kim?' filmi izleyeceğiz. Ünlü, tür klişelerine bağlı kalmanın kendisini eğlendirdiğini, seyircinin de zevk alacağını düşünüyor. Polisiyenin klişe kalıplarını ise karakterler ve onların yaşadıkları üzerinden kırmayı amaçlıyor.ONUR ÜNLÜ'NÜN 'MİLLİ CİNAYET KOLEKSİYONU'‘İtirazım Var', bir serinin üçüncü filmi. Onur Ünlü'nün ‘Milli Cinayet Koleksiyonu' diye adlandırdığı seri, 10 filmden oluşuyor. İlk iki filmin ‘Polis' ile ‘Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikâyesi' olduğunu belirten yönetmen, sonraki filmlerin ne olacağına ise henüz karar vermemiş. İnsanın suça bulaşması ve günaha girme öyküsünü önemsediğini söyleyen Ünlü, bu filmde de kara komedi yolunda ilerleyeceğinin işaretini verdi. Bir önceki filmi ‘Sen Aydınlatırsın Geceyi', bildiğimiz anlamda vizyona girmemişti. Ünlü, dağıtımcılarla yaşadığı sorunlardan dolayı, davet üzerine filmi gösterme yoluna gitmişti. Bu kez M3 Film ile anlaşan yönetmen, filmini 100'ün üzerinde kopya ile sinemalarda gösterecek. Dağıtım yöntemindeki değişikliğin sebebinin dağıtımcı firmalarla ilgili olduğunu söyleyen Ünlü, “Hepimiz çektiğimiz filmden para kazanmayı isteriz, ancak daha da önemlisi seyirciye ulaşmak. ‘Sen Aydınlatırsın Geceyi' filminde dağıtımcı firma, sınırlı bir dağıtım önermişti, biz de buna tepki olarak filmi davet edenlere kendimiz gösterdik. ‘İtirazım Var' için ise daha çok salonda gösterme sözü alınca bu şekilde yaptık. Belki bir sonraki filmimizde başka bir dağıtım yolu buluruz.” dedi. Onur Ünlü, çoğu filminde başvurduğu fantastik ögelere bu filmde yer vermeyecek. Gezi olayları sırasında Dolmabahçe Camii imamı ve müezzininin göstericilere yardım ettiği için görev yerlerinin değiştirilmesi hatırlatılıp filmdeki imam üzerinden bu konu ile ilgili bir gönderme olup olmayacağı da soruldu yönetmene. Ünlü, bir filmin günlük siyaset ile doğrudan ilişki içinde olmasını doğru bulumuyor: “Biz o imamdan yola çıkmadık, o imamı da tanımıyorum zaten. Sadece çocukları içeri aldığını biliyorum. Şu kadarını söyleyeyim, bizim imamımız Selman Bulut da o çocuklara kapıyı açardı.” Basının karşısına çıkan oyuncular dışında Serdar Orçin, Özgür Çevik, Sırrı Süreyya Önder, Tansu Biçer ve Güler Ökten'in de rol aldığı filmin çekimleri Karaköy, Üsküdar ve Hasköy'de yapıldı. U10 Film'in yapımcısı olduğu ‘İtirazım Var', 18 Nisan'da vizyona girecek.

25 Şubat 2014 Salı

Endüstriden sanat çıkarıyor

Türkiye’nin ilk endüstri fotoğraf sanatçısı olarak tanınan, ayrıca kayaüstü resimlerini belgeleyen çalışmalarıyla bilinen Ersin Alok’un önümüzdeki günlerde üç sergisi açılıyor. Fabrikadan halka sanat nedir, Gala Bataklığı’nda neler yaşadı, Türk sanayiinin fotoğraflı tarihi ve dahası bu sergilerde...Türkiye'nin efsane fotoğraf sanatçılarından Ersin Alok'un, önümüzdeki günlerde üç sergisi açılacak. Pusula Sanat Galerisi'nde 1 Mart'taki ilk sergisi Hazar Gölü'nün kuzeyindeki Gala Bataklığı'nda çektiği prehistorik çağa ait kayaüstü resimlerinden oluşuyor. Fakat bu resimleri çekmek çok kolay değil. Bugüne kadar kimse belgelememiş. Sürmeli Hotel S'ART'ta 14 Mart'taki ikinci sergisi “Konumsal Konumlar”da 1966'dan bu yana ülkemizdeki fabrikalarda çektiği soyut kareler sergilenecek. ‘Fabrikadan halka sanat nedir?' bu sergide görebilirsiniz. İstanbul Sanayi Odası'nda 11 Nisan'da gerçekleştirilecek olan üçüncü sergisi ise Alok'un aslında dünden bugüne fotoğrafçılık serüvenini özetliyor. Ülkemizin ilk endüstri fotoğrafçısı olarak tanınan Alok, “Fotoğraflarla Türk Endüstrisinin Dünü, Bugünü, Yarını” adlı son sergisinde Türk sanayiinin geçmişten bugüne gelişim ve dönüşümünü fotoğraflarla anlatacak.YEMİNLİ FOTOĞRAF ÇARŞISIRus kayıtlarına göre Gala Bataklığı'ndaki kayaüstü resimler, 1937 yılında bölgede yaşayan köylülerin resimleri fark etmesiyle kayıtlara geçiyor. Alok, bu bilgiyi İtalya'nın kuzeyindeki Po bölgesinde yer alan Profesör Emmanuel Anati'nin kurduğu Kayaüstü Resim Merkezi'nden (Prehistoric Rock Paintings Society) öğrendiğini söylüyor. “Yine o bölgedeki Gonustan'da fotoğraf çekip kitap yaptığımı bilen merkezdeki uzmanlar, yedi yıl önce aslında biraz daha kuzeydeki Gala'da kaya resimleri var. İlgilenir misin, dediler.” Bu merkez önemli, çünkü dünyanın neresinde bir kayaüstü resminin fotoğrafı çekilirse mutlaka buraya gönderiliyor. Dünya çapında bir arşiv sistemi kurulmuş. Fakat Gala Bataklığı'ndaki kayaüstü resimlerinin peşine bugüne kadar düşen olmamış. Zor bir iş, çünkü Hazar Denizi çekilecek ki, kayalardaki resimler ortaya çıksın, bu da ancak on yılda bir olan med cezir demek. Geçen yıl bu zamanlar, Hazar Denizi'ndeki limana iskele inşaatı yapan Türk Liman İşletmeleri şirketinden Ersin Alok'a telefon gelir. Acil olarak bölgede fotoğraf çekmesi istenmektedir. Hazar Denizi'nden elde edilen petrol bu iskeleden gemiye yüklenecek ve dünyanın çeşitli ülkelerine gidecektir. Fakat tam bu sırada deniz çekilince, iskelenin ayakları karada kalır. Deniz suyunun 10 metre çekilmesi afettir ve bunun sigorta şirketine belgelenmesi gerekmektedir. Alman sigorta şirketi Euler Hermes, Türkiye'den sadece Alok'un çektiği fotoğrafları kabul ediyor. Nasıl ki, yeminli mali müşavirler varsa, Alok da Hermes'in yeminli fotoğraf sanatçılarından biri. Dünyada bu işi yapan başka sanatçılar da var. Yani Hazar Denizi'ne gidip o iskele fotoğrafını çeken herkesin karesini sigorta şirketi kabul etmiyor. Türkiye'de bu işi yapan tek sanatçı Ersin Alok olduğu için bütün sanayi şirketleri fabrika fotoğraflarını ona çektiriyor. Alok, buradaki işini tamamladıktan sonra şantiyede çalışan işçilerden birkaç kişi eşliğinde Gala Bataklığı'na doğru yola çıkıyor ve ortaya çıkan o kaya resimlerini iki gün boyunca büyük bir heyecanla fotoğraflıyor. 9. Dağ Filmleri Festivali kapsamında 1 Mart Cumartesi günü açılacak sergide o kareleri göreceksiniz. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Fotoğrafçılık Bölümü'nde halen ders veren ve Türk Fotoğraf Enstitüsü'nü kuran Alok, 1966'dan bu yana profesyonel olarak fotoğraf çekiyor. “7-8 binin üzerinde fabrikayı çektiğimi söyleyebilirim.” diyor. Türk sanayiinin dünya sanayiine yetişmeye çalıştığı 1960'lı yıllar, Alok'un profesyonel olarak fotoğraf çekmeye başladığı yıllardır. Mesela 1967'de Arçelik fabrikası kuruluyor ve Müller marka presler getiriliyor. Bu olayı fotoğraflama işi de Alok’a düşüyor. AKM'nin yapılışını, daha sonra yanmasını bile çekmiş. Bazen ülke sınırlarını aşıp Mekke'de tünellerini fotoğraflamış. Ersin Alok'un Beyoğlu'ndaki atölyesinde 11 milyonu aşkın dia, görsel ve endüstri fotoğraflarını çektiği Linhof marka makine arşivi var. “Fotoğraflarla Türk Endüstrisinin Dünü, Bugünü, Yarını” sergisinde bu arşivden seçtiği 47 kare yer alacak. Üç sergiyi gezerken aklınızda bulunsun: Ersin Alok, arkeolojik ve mimari fotoğraf çekimi konusunda gerçekleştirdiği buluşlarıyla ünlü bir isim. Kızıldeniz’e dalan ve orada köpekbalıklarıyla burun buruna fotoğraf çeken ilk Türk fotoğraf sanatçısı. V. Paris Bienali'nde Absürd adlı fotoğrafıyla birincilik kazanan da, Türkiye'nin ilk Dianbank'ını 1967'de kuran da o. Doğu Anadolu Bölgesi'nde 10 binin üstünde kayaüstü resmini yine Alok keşfetti, Yeni Zelanda ve Güney Kutbu dışında her yerde prehistorik ve antropolojik araştırmalar yaptı, bugüne kadar 24 kitabı yayımlandı...

24 Şubat 2014 Pazartesi

Edebiyat ödülü kitaba zarar mı veriyor?

Edebiyat ödüllerinin yazara ve kitaba kattığı değer, uzun yıllardır tartışılan bir konu. Yeni yayımlanan bir araştırmaya göre ödül kazanan bir kitap, ödüle aday gösterilip de kazanamayan kitaba oranla okurlar tarafından olumsuz değerlendiriliyor. Bunun yanı sıra ödülün kitaba kazandırdığı ‘etiket’ olmasa kitapseverlerin o eseri okuma ihtimali daha düşük gözüküyor.Edebiyat ödüllerinin okurların gözünde ne derece etkili ve ehemmiyetli olduğu öyle içinden kolay çıkılabilecek bir soru değil. Özellikle ülkemizde, seçici kurullardaki değişmez isimlerin varlığı bir yana, edebiyat ödüllerinin ‘layık görülen’ eserlerin değerlendirilmesindeki kıstaslar hep bir soru işaretine ya da eleştiriye kapı aralamıştır. Ödülün, yazarını yeni bir sınıfa taşıdığı açık bir gerçek, fakat her ödülün biraz da politik bir yanı olduğunu kabul edersek, ödülün kitabı ve yazarını göstererek işaret ettiği değer, pek çok örtük ve açık mesajı beraberinde taşır. Belki bu yüzden ‘muktedirler’ tarafından bir ödüle layık görülen yazara ve kitabına karşı kimi okurlar öfke ve tepki gösterir. Nobel, Man Booker, Costa, Pulitzer, Goncourt, Bachman ve Cervantes gibi uluslararası önem taşıyan bu ödüllerin yanı sıra ülkemizde de Sait Faik, Necatigil, Yaşar Nabi, Haldun Taner, Orhan Kemal, Cemal Süreya ve Erdal Öz gibi ödülleri sayarsak, şimdilerde esamisi unutulan ödülleri dâhil etmezsek, bir hayli kabarık bir liste var karşımızda. Bu ödüllerin hem kitabın satışına hem de yazarına kattığı prestij ortada. Edebiyat ödülleri eski debdebeli dönemlerini geride bırakmış olsa da, özellikle Nobel’in tetiklediği sorular yumağı diğer ödüllerle kıyaslandığında ortaya farklı bir tablo çıkıyor.Sevgili okur ve ödüllü kitapBir edebiyat ödülünün yazar için ‘ödülden önce’ ve ‘ödülden sonra’ iki yeni devri beraberinde getirdiği bir gerçek. Mesela Orhan Pamuk bir söyleşisinde “Bazı yazarlar, Nobel’den sonra artık yazamazlar, alışılmış bir durumdur bu. Yaşlandıklarındandır. Yazmak yerine, Nobel’in tadını çıkarmayı tercih ederler belki de. Bende öyle olmadı. Talihliydim. Nobel alırsam ve ardından ‘Masumiyet Müzesi’ çıkarsa, ne biçim okunur diye geçti aklımdan.” demişti. Pamuk haklı çıkmış ve Masumiyet Müzesi ‘o biçim’ okunmuştu. Özellikle Nobel Ödülü’nü kazanan yazarlar için söylenen ödülün yazarın kendisine zarar verdiği, onu daha ciddi kıldığı hatta yazılan eserlerin edebi değerinin düştüğü türünden görüşler de açıkça dillendirilmekte. Daha da önemlisi kimi Nobelli yazarlar ödülden sonra ne yazsam okunur, satar fikriyle yazı yolculuklarına devam ettikleri söyleniyor. Peki, ödül almış bir kitap ile onun en büyük alıcısı ‘sevgili okur’ arasında nasıl bir ilişki var? Amerika ve İsviçre’den Amanda Sharkey ve Balázs Kovács adlı iki akademisyen, bir kitabın ödül aldıktan sonra ve ödül almadan önce okurlar tarafından nasıl değerlendirildiğine odaklanan yeni bir araştırma gerçekleştirdi. Booker, Ulusal Kitap, PEN ve Faulkner gibi ödülleri kazanmış 32 kitap üzerinden yaklaşık bin kişiyle gerçekleştirilen araştırmaya göre, okurlar ödül kazanan kitabı, ödüle aday olduğu döneme göre daha olumsuz değerlendiriyor. Bir başka deyişle üzerine ödül etiketi kondurulan kitap okurun gözünde, edebi değer ve nitelik algısı açısından sorgulanmaya açık bir hale geliyor hatta daha düşük bir değerde algılanabiliyor. Kitabın başkası tarafından ödüllendirilerek ‘değerli’ kategorisine konulduğunu söyleyen araştırmacılara göre okurlar, ödül almış bir eseri kişisel zevkleri, deneyimlerinden ötürü değil, ödül aldığı için okumakta. Araştırmaya katılan okurlardan ödüle aday kitaplar için bir derecelendirme istenmiş, ödüller açıklandıktan sonra okurlar tarafından yeniden bir değerlendirme yapılarak iki sonuç arasında analiz gerçekleştirilmiş. Araştırma, ödülün yazarın yeni okurlar kazanması üzerinde büyük etkisi olduğunu, ödül almamış aynı kitaba okurun normal şartlarda yönelmesinin daha düşük olduğunu dile getiriyor. Ödüllü kitap ve okur arasındaki bu kafa karıştırıcı ilişkiyi irdeleyen bu ilginç araştırmanın tüm sonuçları önümüzdeki ay açıklanacak. Araştırma kuşkusuz yeni bir tartışmanın zeminini oluşturacak, fakat iyi bir okurun rakamlara fazla kafa yormayacağı bir gerçek. Peki, bir edebiyat ödülü Pamuk’un dediği gibi sadece “Nobel ödülü, edebi kariyerin bir parçası, güzel bir şey; o kadar ama” olarak özetlenebilir mi?