4 Şubat 2014 Salı
İstanbul’daki heykellerin sırları açığa çıkıyor
1850’den günümüze İstanbul sınırlarında, kamusal mekândaki tüm sanat eserlerinin hikâyesinin kaydını tutan Ferda Çağlayan; bu kapsamlı envanter çalışmasını yakında ‘İstanbul’un Heykelleri ve Duvar Resimleri’ başlığı altında dev bir kitapla görücüye çıkaracak.Yıllar önce, Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nin Resim Bölümü’nde okumak için Sivas’ın Zara ilçesinden çıkıp İstanbul’a gelen 1964 doğumlu Ferda Çağlayan; henüz birinci sınıftayken hocası Hadi Bey’den Akdeniz Heykeli’nin hikâyesini dinler. Hadi Bey, İlhan Koman’ın heykelini öyle güzel anlatır ki kasabadan gelen ve büstten başka heykel bilmeyen Çağlayan yerinde duramaz. Birkaç gün sonra kendini Zincirlikuyu’da Akdeniz Heykeli’nin başında bulur. Heykelin çevresinde epey zaman geçiren ve onu gerçekten çok seven Çağlayan için kıvılcım o gün çakar. Artık ne zaman sokağa çıksa gözü heykel arar. Gözlemleri araştırmaya dönüştüğünde bir yandan öğretmenliğe devam ederken bir yandan da İstanbul’daki heykellerin geçmişini anlatan yazılar kaleme almaya çalışır Çağlayan. O sırada fark eder ki sokaktaki heykellere sahip çıkan bir kişi bile yok; her şey tamamen kaderine terk edilmiş... Derken elinden geldiğince, olduğu kadarıyla bir envanter çıkarmaya karar verir. En azından kimi belge ve bilgilere ulaşabileceğini düşünür. İşe belediyelere başvurarak başlar; yardım talep eder, en basitinden nerede ne var diye… Ama hiçbir belediyede bırakın envanteri, en ufak bir bilgi kırıntısına bile rastlamaz. Kelimenin tam anlamıyla hiçbir şey yoktur. En azından Taksim Anıtı ya da İstanbul’un ilk heykeli Sarayburnu Atatürk Heykeli gibi önemli yapıtlarla ilgili birtakım sözleşmeler, planlar, hesaplar bulabileceğini sanır ama gerçekten hiçbir şey yoktur. Çok şaşırır ve bu işe daha bir merakla sarılır. Çok sonra, efemera satan bir antikacıda Taksim Anıtı’nın orijinal metninin 6 bin liraya satıldığını görecektir.‘HEYKELLERE HEYKELTIRAŞLAR BİLE SAHİP ÇIKMIYOR’“Kimse önemsememiş ve her şey talan edilmişti. Gerçekten de artık birisi bir şey yapmalı, sahip çıkmalı, en azından var olanları kaydetmeli.” diyen Çağlayan, ‘neleri yitiriyoruz?’ sorusunun cevabını arıyor evet ama aslında niyeti, sanat eserlerini kaderlerine terk etmemek, duyarlılık geliştirmek, hatta sivil toplum kuruluşlarını harekete geçirmek… Çünkü Çağlayan’a göre Plastik Sanatlar Derneği ve Heykeltıraşlar Derneği gibi kurumlar maalesef hiçbir şey yapmıyor. Zaman zaman bu derneklerle de iletişime geçen fakat hiçbir destek alamayan Çağlayan, bu işte tamamen yalnız olduğunu ve büyük bir inatla yola devam etmesi gerektiğini anlıyor ve öyle de yapıyor. Yine de “Gerçi” diyor, “belediyeler heykelleri yaptırıyor sonra da sahip çıkmıyor diye yakınıyoruz. Ama çoğu zaman heykelin sahibi heykeltıraşlar da sahip çıkmıyor onlara; imzalarını bile atmıyorlar. Ya asistanlarına yaptırdıkları için ya da heykeli sipariş üzerine ve benimsemeden yaptıklarından… Yani aslında heykeltıraşlar bile yeterince ilkeli davranmıyor bu konuda. Tabii onlar da hayatta kalma mücadelesi veriyor sonuçta. Ama ödün vermenin de bir sınırı olmalı. Aslında belediye tek bir kişiyi bile heykellerin bakımıyla görevlendirse sorunların bir kısmı çözülecek ama…” Sadece bir kısmı elbette. Çünkü İstanbul’da tablo hiç de iç açıcı değil. Hatta yürek kaldırmayacak cinsten. Çağlayan’ın neredeyse 20 yılını verdiği araştırması; İstanbul’da sanat adına kamusal alanda neler olup bitmişse ve olup bitmeye devam ediyorsa hepsini belgesiyle, bilgisiyle, fotoğrafı ve hikâyesiyle bir bir seriyor önümüze. İş Bankası Kültür Yayınları’ndan önümüzdeki günlerde çıkacak 500 sayfalık büyük boy kitapta; 1850’den günümüze İstanbul sınırları içinde kamusal mekânda ne olup bitmişse, hepsi yer alıyor. Osmanlı, bilhassa Abdülaziz dönemindeki anıtlardan Cumhuriyet tarihinin ilk figüratif heykellerine, belediyelerin açtığı yarışmalardan yine belediyelerin yerlerinden ettiği heykellere kadar. Bilmediğimiz o kadar çok hikâye, o kadar çok ayrıntı var ki... Hepsi ‘İstan-bul’un Heykelleri ve Duvar Resimleri’ isimli kitapta.
3 Şubat 2014 Pazartesi
Yetmiş yıldır güncelliğini kaybetmeyen oyun
Bertolt Brecht’in, 1941 yılında yazdığı Arturo Uİ’nin Önlenebilir Tırmanışı, hem dünyada hem de ülkemizde çok sevilen bir oyun.Türkiye’de 1999-2000 sezonunda İstanbul Devlet Tiyatrosu’nda sahnelendi, 2002’de İTÜ Sahnesi, 2011’de İzmir Bornova Belediyesi Şehir Tiyatroları ve Bi’takım Oyuncular sezonu bu oyunla açtı. Yurtdışındaki en yakın gösteri ise Londra Duchess Tiyatrosu’nda geçtiğimiz kasım-aralık ayında yapıldı. Bu sezon, Tiyatroadam tarafından sahnelenen oyunun bu kadar rağbet görmesinin nedeni, güncelliğini ne yazık ki hiç kaybetmemesi. Ne yazık ki diyoruz çünkü, oyunda eski ama tanıdık bir hikaye 72 yıldır farklı kişiler tarafından yazılıyor, farklı şehirlerde farklı insanlar tarafından oynanıyor. Birinci Dünya Savaşı sonrasında dünyanın içinde bulunduğu ekonomik bunalım sırasında Amerika’nın Chicago şehrinde geçen oyunun öyküsü, yazarın sahnelerin başına eklediği tarihsel açıklamalarla 1940’lı yılların Almanya’sıyla paralellik kurar. Şehrin sebze ithalatını (karnabahar tröstleri) yapan işadamları, kriz döneminde elde ettikleri kazanç azalınca belediye bütçesinden alacakları krediye göz dikerler. Bunu elde edebilmek amacıyla zaten seçilmesine maddi-manevi destek oldukları belediye başkanını saflarına çekme çabalarıyla hukuksuz bir ittifak kurulur. Belediye meclisinde verilen ve taahhüt edilen biçimde kullanılmayan kredilerle ilgili soruşturma açılmasıyla korkuya kapılan belediye başkanı bu zor durumdan kurtulmak için gangster şefi Arturo Ui ile anlaşma yapar. Arkasına belediye başkanının gücünü alan Arturo, her türlü kirli yolu ve şiddeti uygulamaktan geri kalmayarak hem iş dünyasındakileri, hem siyasetçileri hem de halkı sindirerek hızla kentin hakimiyetini ele geçirir ancak bu yeterli değildir. Diğer kentleri de ele geçirmek ister. Böylece kendi çıkarları için hareket eden her kesimin korkunç bir kabusun içine düşmeleri kaçınılmaz olur. Kimin eli kimin cebindedir, artık belli değildir ve ‘bu hayatta bir tek ölmek bedava gerisi hep parayla’dır. Böyle bir ortamda bir gangsterin aslında önlenebilecekken, önlenemeyen yükselişi gerçekleşir. Amerikalı ünlü gangster Alcapone’dan esinlenilerek oluşturulan Arturo Uİ’nin hikâyesi, oyunda Hitler’in iktidara yürüyüş öyküsü ile özdeşleştiriliyor. Karnabahar tröstü, Brecht’in son derece ironik bir biçimde ele aldığı bir ekonomik çıkar grubunu temsil ediyor. Oyunun yönetmeni Ümit Aydoğdu, “Oyunumuzu izleyen seyirciler günümüzle ilgili çok fazla benzerlik bulduklarını belirtiyorlar, hatta metni bugünün yaşanan olayları doğrultusunda değiştirdiğimizi sanıyorlar. Oysaki metin 1941 yılında yazılmış ve bizler bugünün olaylarını içine koyalım diye bir değişiklik yapma yoluna gitmedik. Umarım ileriki sahnelemelerinde izleyenlerin eskiden neler olmuş yahu diye izleyebilecekleri zamanlar gelir.” diyor. Yücel Erten’in çevirdiği, Ümit Aydoğdu’nun sahneye aktardığı “Arturo Ui’nin Önlenebilir Tırmanışı”nda Aşkın Şenol, Ayça Koyunoğlu, Berk Yaygın, Çetin Kaya, Deniz Özmen, Fatih Koyunoğlu, Gökhan Azlağ ve Neslihan Arslan rol alıyor. Sekiz oyuncunun 36 farklı kişiyi dönüşümlü oynadığı oyunda müzikler de oyuncular tarafından akapella (insan sesiyle) olarak yapılıyor.
1 Şubat 2014 Cumartesi
Sanat konseyi tasarısında hararetli tartışma
Türkiye Sanat Kurumu (TÜSAK) yasa tasarısı ilk defa açıkça konuşuldu. Bakanlık yetkilisi, beklenmeyen bir açıklama yaptı: “Tasarıda mevcut kurumlarımızın kapatılmasına yönelik hiçbir husus bulunmamaktadır; mevcut kurumlarımız yeniden yapılandırılacaktır.” Sanatçı örgütleri ise tasarıyı şeffaf ve tatminkâr bulmadı.Geçtiğimiz mayıs ayından beri hayalet gibi dolaşan Türkiye Sanat Kurumu (TÜSAK) yasa tasarısı önceki gün ilk defa taraflar ve paydaşlarca açıkça konuşuldu. Sanat kurumu ve sanatçı örgütlerine bugüne kadar ısrarla böyle bir yasa tasarısının olmadığı tebliğ edilmiş olsa da tasarı; geçtiğimiz haziran ayından beri web ortamında dolaşımdaydı. Sanat kurumlarının yetkilerini 11 kişilik bir kurula devreden ve mevcut düzeni tamamen ortadan kaldıracağı düşünülen ‘Türkiye Sanat Kurumu ile Sanatın Desteklenmesi Hakkında Kanun Tasarısı’; projelerle ilerleyen yeni bir sisteme geçilmesini öngörüyordu. Bu 11 kişinin Bakanlar Kurulu tarafından atanması başta olmak üzere pek çok sorunu bünyesinde bulunduran tasarı, önceki gün İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde düzenlenen ‘Sanat Yönetiminde Yeni Arayışlar/Sanat Konseyi Modeli’ başlıklı sempozyumda tartışıldı. Bilgi Üniversitesi Kültür Politikaları ve Yönetimi Araştırma Merkezi ile British Council işbirliğiyle düzenlenen konferansa; Kültür Sanat Sendikası ve Devlet Tiyatroları Sanatçıları Derneği gibi sivil toplum kuruluşları konuşmacı değil ama izleyici olarak katılıp tepkilerini gösterdiler. Kültür ve Turizm Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Nihat Gül’ün de katıldığı konferansın ilk bölümünde İngiltere Sanat Konseyi Modeli konuşuldu. İngiltere Sanat Konseyi Tiyatro Programı eski Direktörü Emma Stenning devlet desteğinin sınırlarını; sanatçıları desteklemek, kültür mirasını korumak ve herkesin sanata ulaşımını sağlamak olarak çizerken International Journal of Cultural Policy Yayın Kurulu Üyesi Christopher Gordon İngiltere Sanat Konseyi hakkında şunları söyledi: “Her türlü içerik kararı bağımsız şekilde veriliyor. İçeriğe hiçbir şekilde siyasetçiler karışmıyor. Konseyin 15 üyesi var, buna başkan da dâhil. Bunları hükümet atıyor. Zaman zaman müdahaleler de gördük, özellikle muhafazakâr hükümetler döneminde. Şu kadar parayı şu şirkete vermezseniz bağışı kısarız şeklinde ama konsey başkanı buna şiddetle karşı çıktı ve onları, baskıyı kamuoyuna bildirmekle tehdit etti. Sansür zaten Birleşik Krallık’ta 1961’den beri tamamen yasak.” Tasarıya dair endişelerSempozyumun bu birinci bölümü Nihat Gül’ün “Taslağı hazırlarken herhangi bir ülkenin modelini örnek almadık. İngiltere Sanat Konseyi de buna dâhil.” açıklamasıyla geçersiz kılınırken ikinci bölüm Öğretim Üyesi Doç. Dr. Serhan Ada’nın hesap verebilirlik ve şeffaflık üzerinde durduğu konuşmasıyla başladı. Ardından gazeteci Cem Erciyes’in bağımsız bir sanat fonuna ihtiyaç olduğunu ama mevcut tasarının güven vermemesi sebebiyle bunu başarmaya aday olamayacağını vurguladığı konuşmasıyla sürdü. Sanat kurumlarının tasfiyesinin yanlışlığına da değinen Erciyes’i yazar Serhan Bali izledi. Tasarının şu haliyle nitelikli sanat üretimini bir depremle karşı karşıya bırakacağını söyleyen Bali, sanatçılara tatminkar bir bilgi verilmemesini de kınadı. İkinci oturumun ardından sanatçı örgütleri temsilcileri görüşlerini dile getirdi. Temsilciler; tasarıda sanat ve sanatçı kelimesinden çok bakanlar kurulu ve başbakan kelimelerinin geçtiğine dikkat çekerken bakanlığın konuyu köşe bucak kaçırışına tepki gösterdi. Sempozyuma konuşmacı olarak hiçbir sanatçının ve sanatçı örgütünün çağrılmaması kınanırken bu toplantının taslağı meşru zemine oturtmak için yeterli olmadığı vurgulandı. 657’li sanatçılar, işlerini kaybetme korkusu yaşamadıklarını çünkü kazanılmış haklarının ellerinden alınamayacağını; korkularının sebebinin gelecek kuşakların nitelikli sanattan mahrum kalmasından kaynaklandığını söyledi. Sempozyumun son konuşmasını, eldeki tasarının sadece bir taslak çalışma olduğunun altını tekrar tekrar çizen Nihat Gül yaptı. “Yasa tasarısı bir hukuk metnidir. İsteklerinizin hukuken karşılığı budur. Mevcut tasarı aslında tüm endişelere cevap verir nitelikte.” açıklamasıyla konuşmasına başlayan Gül üzerine basa basa şöyle devam etti: “Tasarıda mevcut kurumlarımızın kapatılmasına yönelik hiçbir husus bulunmamaktadır, mevcut kurumlarımız kapatılmayacak, hep konuştuğumuz gibi yeniden yapılandırılacaktır. Sanatçıların il müdürlüğüne bağlanıp memur olması da söz konusu değildir.” Şubatın üçüncü haftasında tüm sanat dünyasının; yani kurum, dernek, vakıf, meslek birliği ve sendika temsilcilerinin katılacağı bir çalıştay yapılacağını ve taslağın yeniden gözden geçirileceğini duyuran Gül, “Yanlışlar varsa düzeltilecek…” diyerek TÜSAK’ın çalışmalarında bağımsız olacağını ve hiçbir makam, merci veya kişiden emir almayacağını vurguladı. Uygulama nasıl olacak hep birlikte göreceğiz.
31 Ocak 2014 Cuma
Geçmişle vedalaşmak
‘Bir Ayrılık’ filmiyle Altın Ayı ve Yabancı Dilde En İyi Film Oscar’ı alan İranlı yönetmen Asghar Farhadi, geçtiğimiz ekim ayında 50. Altın Portakal’ın konuğuydu.‘Geçmiş / Le Passé’ filminin gösteriminin ardından kendi sineması üzerine konuşmuştu. Politik sinemaya inanmadığını söyleyen Farhadi’nin şu sözleri dikkat çekiciydi: “İnsani bir durumu, mesela bir ailede yaşanan hikâyeyi anlattığınızda politik sinemadan daha fazla sosyal ve politik arkaplan bulabilirsiniz. İllaki filmlerin içine politik mesaj yerleştirmeniz gerekmez. İnsan ilişkilerini anlatarak da onun arkaplanında sosyal ve siyasi şeyler söyleyebilirsiniz.” Farhadi’nin ‘Çarşamba Ateşi’ ve ‘Elly Hakkında’ filmlerinden başlayarak ‘Bir Ayrılık’ta zirveye çıkan, insan ilişkilerine ve dolayısıyla hayata odaklanan sineması için en doğru tanım bu olsa gerek. Bugünden itibaren sinemalarda gösterilen ‘Geçmiş’ de aynı soydan. ‘Bir Ayrılık’ta olduğu gibi yine boşanmak üzere olan bir çiftin hikâyesine odaklanıyor yönetmen. Paris’te yaşayan iki çocuklu Marie, Samir ile yeni bir hayata başlamanın arefesindedir. Fakat önlerinde iki engel vardır: Marie, dört yıldır görmediği İranlı kocası Ahmed’in boşanma evrakını imzalamasını bekler. Samir ise uzun süredir komada yatan karısına veda etmeye hazırlanır. Derken Ahmed, son bir kez Marie ile çocukları görmek ve boşanma işlemini resmen sonlandırmak için Paris’e gelir. Aslında her şey ‘kolay’dır ve yapılması gereken de bellidir, ancak işin içine insan unsuru girince en basit olaylar bile içinden çıkılmaz bir hal alır.‘BİR AYRILIK’, ÜÇ HAYATAsghar Farhadi’nin ‘Geçmiş’te âdeta gösteriş yaparcasına sergilediği senaryo hüneri insanı hayran bırakıyor. Bu kadar düğümü olan ve sürekli yeni hamlelerle alanını genişleten böylesi girift bir senaryoda hiç falso verilmemesi insanı şaşırtıyor. ‘Bir Ayrılık’ın senaryo yapısını da aşan bu ustalık, Farhadi’nin kaleminin yönetmenliğinden daha ileride olduğunu gösteriyor. Bu gözle izlendiğinde filmin verdiği şaşkınlık hissi garip bir haz da veriyor. Marie, Samir ve Ahmed’in önlerindeki geleceğe hazırlanmak için geçmişe sünger çekme çabaları geri teper. Farhadi, asırlar sonra Goethe’yi bir kez daha haklı çıkarır. Faust’taki o sarsıcı cümle ‘Geçmiş’teki karakterlerin yakasına yapışır: “Geçmiş zamanlar, bizim için yedi mühürlü bir kitaptır.” Mühürleri söktükçe okunan her kitap başka bir sorunla çıkageliyor. Karakterlerin bir türlü yüzleşmek istemediği dertler, geleceğe adım atmalarını da engelliyor. Farhadi, önceki filmlerinde insana ve hayata dair söylediklerini, altını üstünü çizerek iyice pekiştiriyor. Aynı evde yaşayan insanların aralarına karşı ördükleri duvar ve bu duvarı aşılmaz yapmak için zırh olarak kullanılan yalanlar… ‘Geçmiş’te hangi karakterin ‘yardımcı’, hangisinin ‘esas’ olduğunu kestirmek güç. Zira Farhadi, hikâyenin merkezindeki karakterleri film akıp giderken seyirciye hissettirmeden değiştiriveriyor. Böylelikle seyircinin alışılmış biçimde taraf tutup kendini kaptırmasına müsaade etmiyor. Gerçek hayatta çoklukla ıskalanan detayların ne gibi ağır sonuçları olacağını gösteriyor. Bu zorlu senaryo, güçlü oyunculuklarla desteklenmeye de muhtaç. Berenice Bejo, Tahar Rahim ve Ali Mosaffa, başarılı oyunculuklarıyla Asghar Farhadi’nin kalemini ve yönetimini görünür kılıyorlar. Gelelim, ‘Bir Ayrılık’tan sonra izlenen ‘Geçmiş’in verdiği deja vu hissine. Evet, bu hissiyattan kaçmak zor, ancak rahatsız edici bir seviyeye de ulaşmıyor. ‘Bir Ayrılık’ta İran’ın sosyal tabakalarına dair güçlü göndermelerin yerini ‘Geçmiş’te göçmenlik, kadın-erkek ilişkilerine atılan çentikler alıyor. En önemli fark ise ‘Geçmiş’in ailenin ve insanın koridorlarına daha öncelik tanıması. Özetle; senaryo bahsinde ‘Geçmiş’, ‘Bir Ayrılık’tan; toplamda ise ‘Bir Ayrılık’, ‘Geçmiş’ten daha iyi film. Faust’a yaptığımız referansı unutmadan, tarih felsefesi ve eğitime dair ‘Zamana Aykırı Düşünceler’ini not düşen Nietzsche ile bitirelim: “İnsan geçmişi unutmayı öğrenemiyor ve geçmişe tutunuyor. Ne kadar hızlı ya da uzağa koşarsa koşsun, o zincir de onunla koşuyor.
30 Ocak 2014 Perşembe
Öykü, birbirimizi anlamayı kolaylaştırır
Öykünün genç kalemlerinden Yılmaz Yılmaz’ın üçüncü hikâye kitabı Yıllardır Bir Ev (Sütun Yayınları) geçtiğimiz ay okurla buluştu. Hikâyeleri Dergâh, Hece Öykü, Edebiyat Ortamı, Türk Edebiyatı, İtibar, Aşkar ve Yağmur gibi dergilerde yayımlanan Yılmaz, “Birbirimizi anlayabilmek, hayata anlam katmak, anlamsızları anlamlandırabilmek için ve yaşayabilmek için öykü” yazdığını söylüyor. İlk iki kitabında da izleri görülen arayış, arınma, var olma, ailenin dönüşümü gibi izlekler, üçüncü kitapta daha da belirginleşmiş. Yılmaz ile yeni kitabını ve öykünün sunduğu imkânları konuştuk.Sâlik Yola Düşünce (2010) ve Sabahleyin Bir Tantana’dan (2012) sonra Yıllardır Bir Ev üçüncü hikâye kitabınız. Öyküde gayret mi diyelim buna?Gayretimiz o yöndedir. Olabiliyorsa, yapabiliyorsak kendimizi bahtiyar addederiz. Kıssa, mesel, masal geleneğinden geldiğimiz için öykünün/hikâyenin imkânlarını kullanmak daha doğru gibi geliyor bana. Hani Yunus’un meşhur ‘ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm’ mısraı gibi; koca bir oluş ağacının –mükevvenâtın, meyvesi ‘hikâye’dir. Yeryüzü yolculuğumuz hikâyedir, halifetullah oluşumuz hikâyedir, bu dünyanın ‘tutkulu bir oyalanma’ yurdu olması hikâyedir, hep ama hep bir ‘gerçek hayat/asıl yurt’ özlemi hikâyedir. İlk iki kitabınızdan biraz farklı bir çizgide mi duruyor bu öyküler?Modern hikâyenin –öykünün, imkânları dâhilinde, o muhteşem gelenekten kopmadan, söz söyleme çabasındayız. Aslında diğer kitaplarda da bu öykülerin uçları seçilebilir. Arayış, yakarış, arınma, var olma, ailenin dönüşümü, hayata bıraktığımız izler benim belli problemlerim… Bu kitapta biraz daha belirgin hâle gelmiş olabilir. Bir de anlattığınız şey, ‘neyi anlattığınız’ nasıl anlatacağınızı da belirliyor. Tekniği belirleyip anlatıyı da ona göre kurmak bana –açıkçası, pek de mantıklı gelmiyor. ‘Aslolan’ tahkiyedir çünkü. Bugün öykümüzde teknik uğruna zayıflamış/müphem hâle getirilmiş bir ‘öz’ var. İnsan faktörü öykünün olmazsa olmazıdır, yerinde bir tespitle söylendiği gibi, insanı hikâyeden kovarsanız onun adı başka bir şey olur.Yıllardır Bir Ev, Mustafa Kutlu’nun Hüzün ve Tesadüf kitabından o meşhur paragrafla başlıyor: “Bir şey yap güzel olsun. Huzura vesile olsun, rikkate yol açsın, şevk versin, hakikate işaret etsin.” Öykünün nihai amacı nedir sizce?Benim öykümün/hikâyemin nihai amacı iyiden yana olmak, sahih olana varmaktır. Safımı bu şekilde belli ediyorum öncelikle. Zaten Kutlu’nun ‘bir şey yap güzel olsun, hakikate işaret etsin’ demesi her şeyi özetliyor. Bütün sanatın amacı da bu olmalıdır, O’na varmak yahut O’nu işaret etmek. Yoksa ‘lehve’l hadis’ ifadelerle, metinlerle büyük sanatı ıskalamış oluruz. Ben hikâyenin de romanın da şiirin de birbirimizi anlamak için icat ettiğimiz araçlar olduğuna inanıyorum. İnsan insanın kurdudur tezinden insan insanın yurdudur anlayışına hizmet etmesi gerektiğini de düşünüyorum. Birinci tezden çatışma çıkar, ikincisinden anlaşma… Ötekini anlamak, başkasının sesine kulak vermek çabasından öte bir şey değildir zaten sanat dediğimiz şey. Birbirimizi anlayabilmek, hayata anlam katmak, anlamsızları anlamlandırabilmek için ve yaşayabilmek için öykü…‘Yakınımız Irak Oldu’ hikâyenizde büyükbaba ve onun tabiri ile “Foko” ve “Niçe” okuyan, Hamparsum notası öğrenip Batı müziği dinleyen torunu arasındaki acı bir gerçeğe, kuşak farkına değiniyorsunuz. Gelenekle modernin çatışmasında öyküleriniz nerede duruyor?Kuşak çatışması her dönem olmuş, makasın arası açıldıkça açılıyor. Eskinin/geleneğin yeniyi/moderni anlamaması, yeni gelenin eskiye kulak vermemesi çatışmanın temel sebebidir. Sonuç itibarıyla her modern ‘geleneksel’ olmaya mecburdur. O zaman Batı’yı okuduğumuzun misliyle Doğu’yu da okumalıyız. Attar’ın ‘kendi sesinden haber ver’ dediği gibi, âlemde bu kadar gürültü var iken kendi sesini işitemeyebiliyor insan. Kendi sesine yabancı bir kuru rebaptım diyen Mevlana gibi, bir ‘Şemsî yay’ dokunmalı tellerimize. Bu derin yarılmanın –bilinç yarılması da diyebiliriz, kırılmanın sosyal hayata yansımaması mümkün değil. Medeniyetin sarsıldığı, kültürün güdükleştiği ortamda, bunun yaşanılan hayata, sıcak hayata yansıması yine aynı derinlikte trajedileri/yaralanmaları/yabancılaşmayı getirdi. Öykü tam da bu noktada ‘insanın trajedisine’ kulak vermeli, onu yansıtabilmeli diye düşünüyorum.Babasına mesafeli bir oğul, annesinden çok teyzesini kendine yakın hisseden bir evlat... Ebeveyn ile çocukları arasındaki kırgınlığı çokça işliyorsunuz öykülerinizde. Ne anlatmak istediniz bu hikâyelerle, biraz açar mısınız?İnsan âlemin özetidir, demişler. Dolayısıyla aile de insanın özetidir. Karakoç ‘bir insanı al, onu çöz çöz çocuk olsun’ dizesiyle aynı hakikate işaret etmiş kanaatimce. Yani her şey ailede başlar, çocukta başlar. Aile salah bulmadan insan salah bulmuyor, insan düzene girmiyor. Bugün aile mefhumunun içi boşaltıldı, üç beş kişi bir araya gelince ‘biz bir aileyiz’ klişesine giriyor da asıl ‘aile’nin bizar hâli görmezden geliniyor. Herkesin odasının olduğu, odalarda özel işlerle vaktin harcandığı evler var, aileler yok!
29 Ocak 2014 Çarşamba
Sesli kitaplar, bir dükkânda toplandı
Avrupa’nın pek çok kitapçısında ayrı müstakil bir raf edinen sesli kitaplara ilgi, gittikçe artıyor. Son iki yılda satış rakamları ikiye katlanan bu sektöre Türkiye’den ilgi ‘şimdilik’ az olsa da, ilk online sesli kitap dükkânı ‘Seslenen Kitap’ dün resmî olarak kapılarını açtı. Güncel yazarların eserlerini seslendirdikleri bu kitaplara, mobil cihazlar üzerinden kolayca erişilebiliyor.Dünyada sesli kitaplara olan ilgi son yıllarda katlanarak büyürken, Türkiye bu alana biraz mesafeli duruyordu. Özellikle e-kitaptan sonra ‘yükselen' bir pazar olan sesli kitaplar, yayıncıların iştahını kabartırken, teknolojinin gelişmesi, üretim maliyetlerinin azalması, bu sektörü cazibeli kılan etkenler arasında. Avrupa'nın pek çok kitapçısında sesli kitaplar rafı artık müstakil bir yer tutmuşken, bu alanda çalışanlar, okurun kulağına hitap edecek yeni sürprizler üzerinde kafa yoruyor. Bu hızlı gelişmeler, Türk girişimcilerinin de dikkatini çekmiş olmalı ki, Türkiye'nin ilk sesli kitap dükkânı ‘Seslenen Kitap' (www.seslenenkitap.com) dün resmi olarak kapılarını açtı. Hasan Ali Toptaş, Ayşe Kulin, Buket Uzuner, Canan Tan, Murat Menteş, Can Dündar ve Cem Mumcu gibi isimlerin kendi eserlerini seslendirdiği kitapların yer aldığı dükkan, şimdilik daha çok güncel yazarların kitaplarına yer veriyor. Yayıncılık dünyasına yeni bir hareketlilik katacak bu gelişme, özellikle hibrid yazarlar diye adlandırılan hem geleneksel hem de alternatif yayıncılık konusunda tecrübeli yazarların ülkemizde de çoğalacağının alameti. Türkiye'de sesli kitap konusunun yeni olmadığını fakat Seslenen Kitap'ın yazarlar ve yayıncılar için yeni bir mecra oluşturmak istediğini söyleyen Seslenen Kitap Kurucu Ortağı Berk İmamoğlu, "Hedef kitlemiz; kitap severler, kitap okumaktan hoşlanan, güncel yazarları ve güncel eserleri takip edenler, yolda, arabada, trafikte, seyahatte ve spor yaparken geçirdikleri vakitlerini iyi değerlendirmek isteyenler, yazar hayranları, eserleri yazarlarının sesinden dinlemekten keyif alan, yazarlar ile bağ kurmak isteyenler ve yazılı kitapları okumakta güçlük çeken insanlar.” diyor. Türkiye'deki pek çok yayıncıyla aynı masaya oturmak isteyen Seslenen Kitap ekibi, şimdilik Can Yayınları ve Okuyan Us ile anlaşma imzalamış. Pazarını büyütmek isteyen ekip, 2014'te yaklaşık 15 kitap ve 1 aylık finans dergisiyle başlayarak, bu yılı 100 kitap ile bitirmeyi hedefliyor. Yayınevlerinin sesli kitap bölümünü oluşturmak isteyen Seslenen Kitap, yayıncılık yapmaktan öte bir sesli kitap mecrası oluşturmak istiyor.Sesli kitaplarda fiyatlar yüksek!Teknolojinin gittikçe daha da hayatımıza sızdığı bir çağda, sesli kitap dükkanına erişmek çok da zor değil. Siteye üye olan kitapsever, Seslenen Kitap kütüphanesinden dinlemek istediği kitabı seçiyor. Kitabı, kredi kartıyla satın alabiliyor veya istediği kişinin e-posta adresini yazarak, hediye kupon sayesinde kendisine ulaştırılmasını sağlıyor. Site üzerinden satın alınan sesli kitaplara, iOS, Android ve Windows marketlerden ücretsiz indirebileceği ‘Seslenen Kitap' uygulamasıyla erişilebiliyor. Ayrıca, seslenenkitap.com'dan satın alınan kitaplar, Windows ve Mac masaüstü Seslenen Kitap uygulamasıyla dinlenebilir. Siteden satışa çıkan kitaplardan örnekler de dinlemek mümkün. Seslenen Kitap dükkanında Ayşe Kulin Dönüş'ü, Murat Menteş Ruhi Mücerret'i, Hasan Ali Toptaş Heba'yı, Can Dündar Lüsyen'i, Cem Mumcu Makber'i, Buket Uzuner Uyumsuz Defne Kaman'ın Maceraları: Su'yu seslendirmiş. Dükkan, önümüzdeki günlerde Türk edebiyatından, artık klasikleşen Tanpınar gibi, daha pek çok ismi bünyesine katmayı planlıyor. Sesli kitaplar ve basılı kitaplar arasında ciddi fiyat farkı da dikkatten kaçmıyor. Dünya genelinde de sesli kitap pazarında artık pek tabii görülen bu ‘uçurum', kitapseverler tarafından kimi zaman eleştiriliyor. Dünyada sesli kitapların başını Amazon'un bünyesindeki Audible (www.audible.com) 1995'ten itibaren çekerken, kimi yayınevleri de bu işi kendileri üstlenerek pazara girmiş durumda. Seslenen Kitap'ın da Türkiye'de bu alanda bir mecra oluşturması sevindirici.
28 Ocak 2014 Salı
Gülünce, hepimiz aynıyız
“Paris banliyö olayları' sonucunda ortaya çıkan dünyaca ünlü fotoğraf projesi Inside Out Project'in Türkiye ayağı 15 Şubat'ta Balat'ta gerçekleştirilecek. Her ülkede, sosyal sorunlara işaret eden projenin ülkemiz için belirlenen konusu “Gülümseyince Aynıyız.”Fransa'da 2005 yılının Ekim ayında çıkan ve dünya gündemine ‘Paris banliyö olayları' olarak oturan isyanlar, dünyaca ünlü fotoğraf projesi www.InsideOutProject.net'in doğmasına vesile oldu. Olaylar çıkmadan kısa bir süre önce, Parisli duvar sanatçısı JR (17), eline fotoğraf makinesi alır ve şehrin arka sokaklarında, varoşlarda ya da banliyölerde yaşayan arkadaşlarının fotoğrafını çeker. Sonra bu fotoğrafları yine aynı sokaklara asar. Kendi halinde bir portre çalışması yapmıştır JR. Fakat tam o sırada banliyö olayları patlar. İsyanın sebebi bellidir: Herkesin birbirini o'cu, bu'cu, şu'cu diye tanımladığı, aşağıladığı düzene karşı çıkmak. O zamanki Fransa İçişleri Bakanı Sarkozy, Paris'in yakın banliyölerinden Courneuve semtinde 4000'ler sitesini ziyaretinden sonra unutulmayacak bir söz sarf eder: “Bu siteleri tazyikli suyla temizlemek lazım.” Birkaç ay sonra ise yine aynı bölgeleri kastederek Fransızcada kötü bir aşağılama tabiri olan ‘racaille' yani ‘ayak takımı' çıkar ağzından. Yine aynı günlerde Paris'in kuzeyindeki banliyö semtlerinden Clichy Sous-Bois'da top oynayan gençlerden üçü polisin kimlik kontrolü yapacağından endişe ederek kaçarken sığındıkları bir elektrik trafosunda yüksek akıma kapılırlar. 17 yaşındaki Mağrip asıllı Ziyad Benna ve 15 yaşındaki Siyah Afrikalı Bouna Traore hayatlarını kaybederken Urfalı Muhittin ağır yaralı olarak hastaneye kaldırılır. Arkadaşlarının ölümü üzerine öfkeye kapılan onlarca genç o gece polis ve itfaiyecilerle kamu binalarına saldırır. Bu tepkiler ertesi güne kadar sürer. Toplam 23 araba ateşe verilir ve artık olayların önü alınamaz. Tüm medya gettolarda yaşayan, ortalığı yakıp yıkan bu insanları bir canavar gibi anlatır. JR, TV görüntülerini izlerken kendi çektiği portreleri de görür ekranda ve dostlarının bu kadar kötü tanıtılmasından rahatsız olur. Evet melek değildiler, ama canavar olmadıklarından da emindir. JR, tekrar aynı mahallelere gider, tek bir amacı vardır, şehri ters yüz etmek. Arka sokakların gerçek yüzünü öne taşımak. Sanatçı, aynı arkadaşlarının portrelerini tekrar çeker. Hepsine söylediği şudur: ‘Korkunç olun!' Ortaya karikatürize edilmiş korkunçlukta çok yakından çekilmiş onlarca portre çıkar. JR bu portreleri kocaman posterler halinde Paris'in en sosyetik, en ‘ulaşılmaz', en 'dokunulmaz', en, en… sokaklarına asar. Önceleri astığı posterler çıkartılır. Ancak zaman geçtikçe Parisli burjuvalar her şeyin medyanın anlattığı gibi olmadığını, gettolarda yaşayan insanların da canavar olmadıklarını görmeye başlar. 1 yıl sonra Paris Belediyesi JR'a eserlerini belediye binasının duvarlarında sergilemesini önerir. JR, sanat galerileri ya da magazin dergilerinde değil, sokaklarda sergilediği sanatıyla insanların bir konu hakkında düşünmesini sağlar. Sokaktaki sanatın gücünü keşfeden genç sanatçı, çalışmalarını Ortadoğu ülkeleri başta olmak üzere 120 farklı ülkede, farklı sosyal konuları ele alarak devam ettirir. Bu gücü başka insanların da keşfetmesini ve dertleri her ne ise kendi fotoğraflarını çekip, kendi sokaklarında anlatmalarını ister. Fransız duvar sanatçısı JR'ın bireysel çabalarıyla başlayıp, kolektif bilince açtığı global fotoğraf projesi Inside Out Project'in (Ters Yüz Etme Projesi) Türkiye ayağı 15 Şubat'ta Balat'ta gerçekleştirilecek. Fotoğraf sanatçısı Tolga Bayraktar ve proje koordinatörü Tuba Aynur, o gün saat 14.00'te altı aydır Balat'ta çektikleri 70 gülümseyen portreyi duvarlara asacaklar. Tüm dünyada farklı sorunlara işaret eden projenin Türkiye için belirlenen konusu “Gülümseyince Aynıyız”. Son aylarda ülkemizin en büyük sorunu bu çünkü. Bir karamsarlık çöktü üzerimize, kötü senaryolar duyuyor, kâbuslara uyanıyor, kalbimizi, ruhumuzu serin ve selametli bir yola iletmeye zorlanıyoruz. Hepimizin hakikaten gülmeye ve güldürmeye çok ihtiyacı var. Gülümseyince çok güzel oluyorsun Türkiye… “Sponsor kabul edilmiyor” Tolga Bayraktar-Tuba Aynur: “Dünyada ve çevremizde hep bir ayrımcılık var. Sadece Türkiye'de değil, dünyada politik çatışmaların olduğu bir dönemdeyiz. Biz ortak kodlardan hareket etmek istedik. Bu nedenle gülümseyince aynıyız diyoruz. Balat'ta farklı kültürlerde, dinlerde ve sosyal yapıdaki insanlar hoşgörü içinde yaşıyor. Bu nedenle Balat'ı seçtik. Inside Out Project için konuyu siz belirliyorsunuz, ırkçılık, şiddet ve teşhircilik içermeyen, sosyal konulara parmak basan her fotoğraf kabul ediliyor. Fakat belli standartları var. Sadece portre çekmek zorundasınız ve kesinlikle sponsor desteği almamanız gerekiyor. Kabul edilen her fotoğraf başına para ödüyorsunuz. Ama biz ödemedik. 70 fotoğrafın baskısını şu anda New York'ta yaşayan JR, projenin fonundan karşıladı. Bazı projeleri destekliyorlar. Bizim ki de onlardan biri. Amerika'dan gelen portreleri 15 Şubat'ta Balat'ta asacağız. Herkesi bekleriz.”
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)