6 Şubat 2016 Cumartesi

Orhan Pamuk: Herkes bir kurtarıcı 'baba'ya inanmak istiyor

Nobel ödüllü yazarımız Orhan Pamuk okurlarına bir sürpriz yaptı ve 14 ay gibi kısa bir zamanda yeni kitabı Kırmızı Saçlı Kadın'ı (Yapı Kredi Yayınları) yayımladı.

Bir kuyucu ile çırağı üzerinden babalık, otoriterlik gibi duyguları ele alan yazar, binlerce yıllık baba-oğul ilişkisini Oidipus ve Rüstem ile Sührab efsaneleriyle yeniden gündeme getiriyor. Pamuk ile romanı ve Türkiye'yi konuştuk.

Geçen yılki röportajımızda “Defterimde daha 11 romanın planı var. Hepsini yazamayacağım, o kadar ömrüm olmayacak ne yazık ki.” demiştiniz. Orhan Pamuk'un bir yılda roman yazdığı çok görülmüş değil. Bu acele neden? Zamanın daralmasından mı endişe duyuyorsunuz?

Zamanın daralmasından endişe ediyorum. Unutmayın, 40 yıl oldu artık romancılığım her sene 200 sayfa tuttururum ben. 14 ayda 200 sayfa normal, zaten düşündüğüm bir şeydi. Evet, daha önümde yazmak istediğim 10 roman var. Eskiden Kara Kitap'ı, Cevdet Bey ve Oğulları'nı yazdığım zaman günün yarısında romanımı yazar, yarısında şu etrafımda gördüğünüz kitapları okur, kendimi geliştirirdim. Artık daha az okuduğumu itiraf edebilirim. Ama bir telaş halinde ve zevk halinde kendime de, aklımdaki romanları yazmak istiyorum.

Kırmızı Saçlı Kadın'ı söz gelimi Kafamda Bir Tuhaflık'la kıyaslayacak olursak, değindiği bazı meseleler itibariyle pekâlâ 480 sayfa olabilecek bir roman. Neden 200 sayfada sınırlı tutmayı tercih ettiniz?

Evet, ama 480 sayfalık düşünce romanı okunmaz. Bu roman, düşünce, efsaneler, çadır tiyatrosu gibi anlatılan şeyler bakımından yer yer kültür tarihi ve denemeye yaklaşıyor. Bundan daha fazla olursa okur söylenir ve yapı çöker diye düşündüm. Siz bu kitabı, ne bileyim, müzelere gidiyoruz, resimlere bakıyoruz, İran'a gidiyoruz, siz onu neden neden diye okuyorsunuz. Ama 600 sayfada onu yapamazsın. Bu, Beyaz Kale gibi bir kitap.

Bu içerik olarak da hacim olarak Beyaz Kale'ye en yakın romanınız sanırım.

Evet, ikisi de doğu-batı romanı, bir tane daha yapayım, sonra onları tek bir ciltte birleştireyim diye düşünüyorum. Yani nedir, düşünce romanı, elbette doğu ve batı üzerine ham, kaba genellemeler de var kimi zaman. Belki kabul edilmesi zor ama düşünmek için o genellemeleri de yapmak zorunda. Öte yandan çok üzerine düşündüğüm bir konu. Yazdığım için memnunum. 18. yüzyılın Diderot'nun, Voltaire'in romanları gibi hem roman olarak çalışıyor; gerçek, Türkiye'de kuyu kazma ayrıntıları bunun için önemli, hem de felsefi sorular soruyor, normal bir romanın kaldıramayacağı kadar, üst üste edebi, felsefi, sosyolojik, sorunları açıyor.

Yaklaşık 30 yıl önce bir kuyucu ve çırağı ile yaptığınız röportajdan yola çıktığınızı biliyoruz. Peki, bu yeterli miydi size bir kuyucu hikâyesi yazdırmaya?

Bir yazar, bir konuyla neden ilgilenir? Yazarın duyargaları günlük hayatın her türlüsüne açıktır. Gazetedeki bir haber de bizi ilgilendirebilir, seyahate gitmişken bir yerde gördüğüm eski bir kale, kervansaray, yıkıntılar da... 1988 yılında yan bahçede bir kuyucu ustasıyla çırağı kuyu kazıyorlardı. Kendimi tanıttım ve bir röportaj yaptım. 30 yıl kafamın bir köşesinde ben bununla ne yaparım diye düşündüm. Hep bakıyorum. Defterde bir tek 'kuyu' yazıyor, ertelenmiş. Romancılıkta anlatmak istediğimiz çoğu zaman yaşadığımız, entelektüel nedenlerle ilgilendiğimiz, ilgimizi çeken konular, odak noktaları, sinir uçları vardır. Bir de o sinir uçlarını, atmosferi bağlayacağımız, hepsinin üzerinden geçeceğimiz hikâyeler... Biraz ayrı şeylerdir bunlar. Belki de babalık, otoriterlik, efsanelerin gücü, ilk gençlikten çıkıp sorunlu olgun kişi olma, annenin sevgisini kazanma, var olmayan babayla mücadele gibi konuları bir kuyu hikâyesi üzerinden yazabileceğimi anladım. Ama tek başına bir kuyu hikâyesi benim için ilgi çekici değildi.

Orhan Pamuk kuyuyu nasıl içselleştiriyor. Ne ifade ediyor kuyu sizin için?

Dünyaya açılmamızın sınırını bizim hayal gücümüz belirliyor ama unutmayın, çocukluğumda bahçelerde her zaman kuyu vardı. ‘Yaklaşma, düşme!' Esrarengiz bir kuyu fikri çocukluğumda vardı. Kara Kitap'ta da kuyu vardır ya da apartman aralığı dediğimiz tersine konmuş kuyudur. Sarnıçlar, kuyular, yazları özellikle bunlar İstanbul'da bir çocuğun hayal dünyasında yeri vardır. Ama öte yandan, evet, nasıl bir sokak satıcısı ya da kuyu kazan bir usta benim dünyamda değilse, bir uzaklığım da var ama bütün konularım için de bu geçerli. Burada kahramanıma Mevlut'tan çok daha yakınım. En sonunda unutmayın o bir ‘küçük bey'.

Kitabın girişinde, okuru, baba ve oğul olmanın sırlarına sürükleyeceğinizi söylüyorsunuz. Bundan muradınız neydi?

Baba oğulun sırlarından çok duyguları demek daha doğru belki ama o güzel bir cümle olmazdı. Kitap iki düzlemde çalışıyor bana kalırsa, bir kuyu kazma hikâyesi üzerinden Sophokles ve Firdevsi, Oidipus ve Rüstem ile Sührab hikâyesi, otoriterlik, bireysellik konularını irdelemeye yarayan bir araç, bir yandan da duygusal bir çizgi. Babası etrafta olmadığı için özgür olan çocuk, otoriter babayı keşfetme, babasızlık duygusu, baba olmak, anneyle arkadaşlık, babaya öfke duymak, çok önemli bir şekilde bütün kitapta alttan alta işleyen suçluluk duygusunun kendisi. Temelde kahramanım Cem'in, babasının solcu, siyasete bulaşmış, düşünceleri için fedakârlık yapmış olmasına karşın oğulun para kazanmak, iyi bir hayat yaşamak istemiş olması, babasının onu solcu olarak yetiştirmemiş olması... Hayatta babasının beğeneceği biri olmak istemesi. Bir yandan bunu olamadığı için içi içini yemesi... Bunlar tanıdığım duygular. Benim babam Cem'in babası gibi değildi, belki Cem gibiydi. Güzel bir hayat yaşamak istemişti, bense 'daha idealist', edebiyatla uğraşmış, siyasi dertlerle uğraşmış biriyim. Babam evde kitap okurdu ve o kitaplardan iyi bir şekilde bahsederdi. Ben de ondan etkilenip o kitapları yazmış olmak isterdim. Bunlar sevdiğim konular... Toplumsal olarak, popüler olarak bilinen aile baskısı, devlet baskısı, okul, sınıf baskısı, mahalle baskısı, gibi şeyler de otoriteyle ilişkili, özgürlükle, karşı çıkmayla ilgili konular. Bütün bunlar bir paket. Rüstem ve Sührab'ın hikâyesi Oidipus'un hikâyesi bu ağır konuları anlamamıza yarayan birer model hikâye.

BİR KURTARICIYA İNANMAK İSTİYORUZ

O zaman şunu soralım, Kırmızı saçlı kadın Cem'e “Sen de kendine başka bir baba bul. Herkesin babası çoktur bu ülkede. Devlet baba, Allah baba, Paşa baba, Mafya babası... Burada kimse babasız yaşayamaz...” diyor. Baba, hem kadar otorite sahibi ve ondan kurtulmak istiyoruz hem de neden bu kadar arzuluyoruz?

Babayı hem arzuluyoruz, hem de isyan ediyoruz. Bunlar yan yana. Hem öldürmek istiyoruz, hem de öldürdükten sonra, Batı'da, büyük suçluluk duyuyorlar. Ya da baba hem oğlunu çok sevdiğini söylüyor hem de pat diye kafasını kesip başında hüngür hüngür ağlıyor. Bunlar karşıtıyla birlikte var olan duygular. Babayı çok önemsiyoruz, çünkü bana kalırsa otoriteye ihtiyaç duyan, çok fazla özgürlükçü olamayan, dayatarak işlerin yapıldığı geleneksel toplumlarda babaya ihtiyaç duyuluyor. Otorite ihtiyacı da çaresizlikten anarşi, kaos korkusundan geliyor. Bu kitabı son olaylara tepki diye yazmadım ama en son birinci seçim ile ikinci seçim arasında toplumumuzun verdiği tepkiler de ne yazık ki hâlâ otorite ihtiyacını gösteriyor. Demirel'e yıllarca 'baba' demiş bir toplumdayız. Kemal Atatürk baba, Demirel baba, herkes baba, bir kurtarıcıya inanmak istiyoruz. Kaostan korkuyoruz. Ve kötü de davransa babaya evet diyor seçmenimiz.

BİR KADININ AĞZINDAN ROMAN YAZMAK İSTİYORUM

Mahmut Usta, Akın, Cem, Enver… Kitap aslında bir erkekler romanı ama kitaba ismini veren bir kadın. Kırmızı Saçlı Kadın'ı bu kadar önemli kılan ne?

Benim erkek olmam, erkek dünyasından bilinçli bir şekilde dışarı çıkmak istemem... İki tane efsane buluyorum, yaşadığımız topluma bu efsaneler üzerinden, karşılaştırarak bakıyorum. Bir de bakıyorum ki, yahu bu efsaneler amma erkek merkezli! Her hikâyede kadınlara düşen ise uzaktan ağlamak. Yaşlandıkça daha çok feminist olmak istiyorum. Bu hikâyeye bir kıvrım daha atayım diye kadın bakış açısından da bakmak istedim.

Peki, bundan sonra bu feminist yaklaşım ne getirecek?

Bundan sonra yapar mıyım, yapabilir miyim bilmiyorum ama birinci tekil şahısla bir kadının ağzından 600 sayfalık herkesin çok inanacağı bir kitap yazmak. Orhan Pamuk da kadın mıymış dedirtmek istiyorum. Öyle bir kitap yazmayı çok isterim.

Kırmızı Saçlı Kadın'ın sizin tanıdığınız âlemden küçük izler taşıyan gerçek kişiliklerle ilişkisi var mı?

Yok ama Nilüfer Göle yakın arkadaşımdır ve kırmızı saçlıdır. Yazıştık. Böyle bir roman yazıyorum dedim, bir toplantıda geçen, kırmızı saçlı bir kadın ile saçları doğal kırmızı olmayan kadın arasındaki konuşmayı Nilüfer'den dinledim. Ve kadının monoloğunun başına koydum.

‘UNUTMAK İNSANI MODERNLEŞTİRMİYOR'

“Biz Türkler geçmişimize sahip çıkamadık” vurgusu iki üç yerde var. Bu konu Cem gibi sizi de dertlendiriyor mu?

Doğru ama o ifadeyle değil. İran'a gitmiş herkes, ‘vay be, İranlılar da amma geleneksel kültürlerini tutmuşlar. Şairlerini Hafız'ı, Mevlana'yı hepsini tıkır tıkır söylüyorlar.' diyor, doğru. Biz Batılılaşmak adına geleneksel kültürü unutmaya açıkça karar verdik, ilan ettik ve maşallah da unuttuk. Ama onlar unutmadılar. Bunun iyi sonucu, kötü sonucu beni ilgilendirmiyor. Orada etkilendiğim bir şey oluyor. Ben Türk batılılaşmasının unutmakla değil, eski hikâyeleri modernleştirmekle, değiştirmekle olmasını isterim. Eski hikâyeleri alıyorum, biraz değiştiriyorum. Onları karşılaştırıyorum, kahramanların hikâyeleriyle ilişkilendiriyorum. Bunları yapmayı seviyorum. Modernleşme, geçmiş kültürü unutma değil, onu iyice bilip, Batı kültürünü bilip, Tanpınar'ın yaptığı gibi yeni, üçüncü bir şey yapma. O daha cazip. Unutmak, işte Kundera'nın unutması gibi oluyor. Unutmak insanı modernleştirmiyor, yalnızca unutmuş oluyorsun.

Sizce okur 30 sene bir baba katili gibi yaşayan Cem'i, Oidipus'u, Rüstem'i affetmeli mi?

Affetmeli, çünkü kitabın tonu cezalandırıcı, ayıplayıcı değil. Kitap Cem'in babası gibi solcu ve fedakâr, işkencelerden geçmiş adam tipi olamamasını ayıplayalım demiyor. Cem gibiler para düşünüyor, yüzeysel bir hayatı var ama o kadar da değil, kültüre de meraklı. Türk edebiyatında entelektüellere, Cihangir'de ya da Nişantaşı'nda oturanlara, ya da daha genel söylersek okumuş yazmışlara insan gibi bakmayı Oğuz Atay icat etti Tutunamayanlar'da. Onlara ‘vay bunları biliyor, köklerinden kopmuş ya da köklerine fazla bağlı, fazla gerici' diye bakmaz, insan diye bakar. Bu kitapta ben de bu kadar yüksek hikâyelerle, efsanelerle meşgul olmama rağmen kahramanlarıma aslında Oğuz Atay gibi, Çehov gibi insan gibi bakmaya çalışıyorum. Bu efsanelerle, para kazanmakla, baba öldürmek ya da oğlunu tanımakla ilgili Cem, ama bir yandan da küçük insanın dertleri gibi de görebiliriz.

Siz metaforik de olsa, babanızı öldürmek istediniz mi?

Babam herhalde Freud okuduğu için, Freud'un anlattığı baba olmadı. O yüzden istemedim. İstemişsem çok az istemişimdir. Neden? Bana otorite dayatmadı, 'sen bilmiyorsun, yapamazsın, bunun doğrusu budur, yasaklıyorum' demedi, elini sürmedi, azarlamadı. Ne yapsam ‘çok akıllısın' dedi. Notum kötü olsa ‘bu aptal hocalar seni anlamıyor evladım' oldu söylediği. Bilmem anlatabildim mi! Böyle bir babayı öldürmek istemezsin.

‘CAN DÜNDAR GİBİ ARKADAŞLARIMIZIN İŞİ ZOR'

Yurtdışındaki dostlarınız size Türkiye'ye dair en çok ne soruyor? Onların sorularına cevap vermekte zorlanıyor musunuz? Örneğin demokrasi ve düşünce özgürlüğü konusunda…

Mesleki olarak çeşit çeşit dostlarım var. Sorular değişiyor. Yavaş yavaş diyelim, iktidar partisinin otoriterliği unutuluyor, daha çok göçmen sorunu... Yazdan beri, göçmen ve IŞİD sorunu konuşuluyor. Demokrasimizle benim istediğim kadar ilgilenmiyorlar. Ben ‘yahu gazeteciler hapse giriyor' filan deyince kulak arkası ediyorlar. Batı Türkiye'nin dostluğunu istiyor, ki IŞİD'le savaşında yardım etsin. İstenmeyen göçmenlere de kapıyı tutsun.

Yani demokrasi konusu batılıların umurunda değil mi?

'Zaten ne kadar olur Türk'ün demokrasisi' diyorlar. Demokrasinin daha iyi olduğu dönem de vardı, onlar bu farklarla fazla ilgili değiller. Onun için Can Dündar gibi arkadaşlarımızın işi de zor.

Akademisyenler olayına tepki geldi ama...

O akademisyenler dayanışması içerisinde oldu zannediyorum. Ama son altı aydır batıda, ‘Türkiye'de düşünce özgürlüğü şöyle gerilemiştir' diye büyük bir cümle, ifade yok. Her zaman işleri düşünce özgürlüğü olan insan hakları kurumları, demokrasi kurumları, akademik kurumlar bunlar konuşuyor ama o düzeyde kalıyor. Çünkü en sonunda burada belirleyici olan siyasetçilerin sözleri, gazetelerin Ortadoğu, Türkiye, dünya sayfalarında ise göçmen ve IŞİD krizi ele alınıyor. Batının IŞİD'in terör eylemlerinden korkusu Türkiye'deki demokrasiden çok daha önemli. En sonunda batının siyasetçisini de suçlayamıyorum çünkü orada demokrasi var, batı diyelim tipik bir Avrupa ülkesinin seçmeni ‘bana ne Türkiye'deki demokrasiden, bu göçmenleri buraya getirme ey Angela Merkel, Paris'e de IŞİD bomba atmasın, Türkler dostunsa onları hallet.' diyor.

Chomsky gibi insanlar da çıkıyor...

Chomsky özel, istisnai bir adam. Onu var eden koşullar önemli.

‘GAZETELER GİTTİKÇE DANDİKLEŞİYOR'

Türkiye'de git gide bağımsız aydınların, entelektüellerin konuşabileceği medya kalmıyor. Bu nasıl bir sonuç doğuracak?

Azalıyor ne yazık ki, yalnız bu konuda çok kötümser değilim, en sonunda web siteleri var. Gazeteler gittikçe mantarlaşıyor, dandikleşiyor.

Gazete okuyabiliyor musunuz peki?

Okuyorum, gazete almayı severim. Ama satışları düşüyor. Herkes kendi gazetesini, kendi köşe yazarını okuyor. Düşünce özgürlüğüne iki türlü saldırı var. Bir açıkça Ahmet Hakan'a olduğu gibi, adam dövmek, tehdit etmek, mahkemeye çağırıp ifadesini almak, dava açmak sonra da hapse atmak gibi, bir de kontrol ederek, gazete sahiplerinin başka işleri var, o işler üzerinden, vergi üzerinden kontrol etmek... Olumlu görmemiz gereken bir gelişme de var. Onlar da web siteleri. Ne kadar Hasan Cemal'i işten atarsanız atın, Hasan Cemal yine de bir şekilde yazıyor. Ve merak ediyor, okuyorsun.

Siteler toplumun sadece bir kesimine hitap ediyor. İktidara yakın kanalların yayınlarındaki öfke ve nefret dilini de biliyoruz.

Ama onların o kadar da gücü yok. Hükümetin kontrol ettiği haberleri insanlar oturup çok da izlemiyorlar diye düşünüyorum. Evet, cumhurbaşkanına ne desen hakaret oluyor. Adını vermeden de söylersin aynı şeyi. Yasak olan yerde edilen sözün de kıymetli oluyor. Sen de bahsetme, resmini basma, söyleyeceğini yine söyle. Utanç verici bir baskı var ama karamsar değilim.

'KUTUPLAŞMADAN MEDET UMUYORLAR'

Artık sokakta insanlar ölmüyor dediniz ama Güneydoğuda kahvaltı sofralarında hayatını kaybedebiliyor insanlar. Türkiye'nin buradan görünmeyen başka bir gerçeği de yok mu?

Aynı şey değil. Orada bir savaş var. Orada iki tane ordu oluşmuş durumda. Hem Türk askerleri, hem de oradaki yerel savaşçılar ölüyor. Bunlar için üzülüyoruz, barış gelmesini istiyoruz. Bu konu ayrı, 70'lerde sokakta adam öldürülmesinden kastım, bugün PKK ile savaşırken ya da Güneydoğudaki ölümler gibi ölümler değil, bilmediğin sebepten dan dun seni öldürüveriyorlar işte. O başka bir şey.

Şu anda aslında iki Türkiye var. Bu nasıl bir yarılmaya yol açar? Ve yarın bunu nasıl çözeceğiz; teavisi mümkün mü?

Eskiden İngiltere'de meşhur bir İngiliz düşünürün söylediği bir şey var, ‘iki millet vardır İngiltere'de, yukarı sınıf, aşağı sınıf.' Bizde de şimdi kutuplaşma var. Ne yazık ki devletin en tepesindeki kişiler de, köşe yazarları da kutuplaşmadan medet umuyor. Ben bundan memnun değilim. Türkiye'nin çok yüksek potansiyeli var. Kutuplaşmayla değil, bir ütopyayla, inançla… Zenginleşme önemli bir şey ama tek bir ideal de olamaz bu. Zenginleşmenin yanında özgürleşme, kültürel çeşitlilik, birey haklarına saygı, düşünce özgürlüğü bunlar da önemli.

'AKADEMİSYENLERİN EZİLMESİNİ YANLIŞ BULUYORUM'

Çok gündem oldu, akademisyenler bildirisiyle ilgili siz ne düşünüyorsunuz?

Akademisyenler bana kalırsa kusuru olan bir bildiriye imza attılar. Ben kendim de pek çok bildiriye imza attım, önüne bir şey geliyor, hepsini okumuyorsun, tıklıyorsun işte. Akademisyenlerin barış olsun diye kusuru olan bir bildiriyi imzalamasına "Ben sana bunun hesabını soracağım, bunu nasıl yaparsın, burada bunu mu kast ediyorsun, bunun hizmetine girmişsin" gibi vatan haini diyerek onların aşağılanmasını, ezilmesini yanlış buluyorum. Ayrıca bu üniversitelere herkesin çocukları gidecek. Çok da para kazanmıyorlar, öğretim üyesi olacağım diyen insanın daha gençliğinde bir idealizmi var, kitaplarla bilgiyle yaşayacak. Şimdi onun burnunu sürteceksin. Senin ona yaptığını o da öğrencisine yapacak. Böyle otoriter toplumda, o buna vurur, bu ona vurur. Böyle bir toplum mu istiyoruz? Yoksa böyle bir şey olmuş, geç, üzerinde durma, idare et, daha hoşgörülü ol, daha geniş ol, kendine güven. İşte seçimi kazanıyorsun, yüzde 50 aldın, daha ne istiyorsun, daha kimi döveceksin!.. Bilakis bu kadar baskıcılıkla artık yavaş yavaş oy kaybedersin. Biraz daha gülümser olsan, yumuşak olsan oyun düşmez. Ama bunu da artık ben mi söyleyeceğim.

4 Şubat 2016 Perşembe

İngilizler ‘Masumiyet' gezmesinde

Orhan Pamuk'un 2011'de İstanbul'da açtığı Masumiyet Müzesi'nden 13 vitrin, geçen hafta Londra'ya taşındı. Tarihî; Somerset House binasında iki galeride açılan sergiyi Londra'dan Musa İğrek gezdi ve yazdı. Müzenin ilk yurtdışı seyahatine, İngilizlerin ve Çinlilerin ilgisi büyük.

Orhan Pamuk'un, ‘kendimi en yakın hissettiğim romancı' dediği Ahmet Hamdi Tanpınar'ın, eşya ile ilişkisi biraz karmaşık ve derin. Abdullah Efendi'nin Rüyaları'ndaki, eşyaya karşı bu büyülenmenin izleri sarsıcıdır: “Eşyanın sükûneti, değişmez manzarası onun için hayatta bir teselli ve zevk kaynağı idi. Bir insan, en yakınımız bile, çarçabuk değişebilirdi. Fakat eşya, dalgın ve daüssılalı uykularında hep aynı kalırlardı. Bir saksının, bir sedirin, bir masanın, bir duvar veya kapının değişmesi imkânsızdı. Eşyanın açık dost, her zaman için güvenilir çehreleri!…”

‘ANILARIN MASUMİYETİ' İLE BAŞLIYOROrhan Pamuk'un eserlerinde, Tanpınar'ın eşya ile kurduğu irtibattan izler öne çıkar. 2011'de İstanbul'da açtığı ve ilhamını aynı adlı romanından alan Masumiyet Müzesi bu ilişkinin en büyük alametidir. Kitabın 83 bölümüne tekabül eden 83 vitrin ve kutuda, romanda anlatılan kahramanların kullandığı eşya ve biriktirdikleri sergilenirken, İstanbul üzerine pek çok malzeme yer alır. Romanın kahramanı Kemal'in Füsun için kurduğu müzeyi, Çukurcuma'da açan Pamuk'un koleksiyonundan 13 vitrin geçen hafta İngiltere'nin başkenti Londra'ya taşındı. Tarihi Somerset House'un ihtişamlı binasında, iki galeriye yerleştirilen sergi, İngiliz yönetmen Grant Gee'nin prömiyeri 2015 Venedik Film Festivali'nde yapılan Innocence of Memories (Anıların Masumiyeti) adlı filminden kesitlerle başlıyor. Serginin en önemli bölümü ise Pamuk'un roman taslaklarının yer aldığı kısım. Londra'daki sanatseverler ve edebiyat meraklılarının ilgi gösterdiği sergi, müzedeki eserlerin ilk yurtdışı seyahati.Pamuk'un vitrinleri ve kutuları, Amerikalı sanatçı Joseph Cornell'in (1903-1972) bir düş atölyesini andıran kutularına benziyor, -bu sayfanın okurları Londra'da 35 yıl aradan sonra açılan Cornell sergisiyle ilgili değerlendirmeyi hatırlayacaktır.- Sergideki roman taslaklarından da, kurduğu müzenin ilham kaynaklarından biri olarak Cornell'den bahsettiğini görmek mümkün. Pamuk, bir müze ve kitap fikrinin ayrı tutulmaması gerektiği üzerinde sık sık dururken, biraz da gelecek eleştirilere cevap veriyor. Bunun yanı sıra müze için “Eşyalara yoğunlaşmamın, onlar üzerinden bir hikâye anlatmanın, kahramanlarımı, Batı romanlarının kahramanlarından daha farklı, daha İstanbullu ve daha gerçek kılacağını seziyordum.” demişti.

‘PAMUK'UN NOSTALJİSİNDE KENDİMİ BULDUM'İstanbul'daki gündelik hayat üzerine pek çok detayı barındıran 13 vitrin, Londra'da büyük ilgi çekiyor. Sergiyi gezerken bir yandan da etrafımdaki ziyaretçilerin konuşmalarına kulak verdim. Sorular sorup kısa cevaplar aldım. Çinli öğrenciler, yazarın Çinceye çevrilen kitaplarından haberdar oldukları için yollarını buraya düşürmüş. Roman taslaklarını titizlikle incelerken, Türkçe elyazmalarından anlayabilecekleri kelimeler bulmaya çalışan öğrencilerin imdadına, yazarla yönetmen Gee'nin yaptığı bir söyleşi yetişiyor.Nobel ödülü almasına rağmen Pamuk'un ismini daha önce duymadığını aktaran Diana Smith, edebiyat ile sanatın bu yakınlığından duyduğu memnuniyeti dile getiriyor. Royal Akademi'de açılan Cornell sergisini de gezen Peter Douglas isimli ziyaretçi ise iki isim arasındaki yakınlığa dikkat çekerek, “Bana ait bir kültürden olmamasına rağmen, Orhan Pamuk'un oluşturduğu nostaljide kendimi bulmak önemli bir tecrübe oldu.” derken, romanın taslaklarından yakaladığı Cornell ismini işaret ediyor.Sergide yer alan saatler, kartpostallar, aynalar, fotoğraflar, oyuncaklar ve benzeri irili ufaklı nesne bir zamanların İstanbul hayatının izlerini alıp Londra'ya getirmiş gibi. Pamuk'un müze fikri ve eserlerindeki sıkça görülen eşya tutkusu, Tanpınar'ın şikayet ettiği, Türk romancılarının çevrelerindeki eşyayı görme ve anlatma konusundaki isteksizliğine bir cevap niteliğinde değerlendirilebilir. Elif Şafak'ın dediği gibi, İstanbul'un ruhuna açılan bir pencere olan sergi, 3 Nisan'a kadar görülebilir.

31 Ocak 2016 Pazar

Sascha Goetzel: Batılılar Türkiye'de kaliteli müziği görünce şaşırıyor

Önümüzdeki günlerde Avrupa turnesiyle Viyana, Münih, Frankfurt ve Nürnberg'de konser vermeye hazırlanan Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası'nın daimi şefi ve sanat yönetmeni Sascha Goetzel ile konuştuk. Buluşmamız ne yazık ki Sultanahmet'teki bombalı saldırının hemen ertesi günüydü.

Bundan tam 43 yıl önce Viyana'da gerçekleşen bir yeni yıl partisinde, mavi gözlü küçük Sascha –ki o zaman sadece üç yaşındadır- etrafında dans eden 50'ye yakın insanın tam ortasına geçip bir sandalyenin üstünde eline aldığı küçük bir çubukla onları yönetmeye başlar. Daha o gün, herkes Sascha'nın gelecekte ünlü bir şef olacağını düşünür. Hikâye işte tam burada başlıyor. Bundan sonra Sascha keman sanatçısı babasıyla gittiği her konserde ‘ortadaki adam' olmak istediğini söylüyor. Nedenini kendisi de bilmiyor hâlâ. “Bir çeşit büyü, sihir gibi” diyor bu tutkusuna bir ad koymak isterken. Orkestra şefi olmak için ilk adım olarak müziği ve tabii ki profesyonel seviyede bir enstrüman çalmayı öğrenmesi gerektiğinden, o da babası gibi en sevdiği çalgı aleti kemanı seçer. Kariyerinin ilk adımları böylece atılmış olur.

Bir keman sanatçısı olarak başladığı bu yolculukta, aralarında Zubin Mehta, Izthak Pearlman ve Riccardo Muti gibi dünyaca ünlü isimlerden şeflik eğitimleri alır. Daha sonra her yıl yüzlerce şef adayının başvurduğu Tanglewood Müzik Festivali'ne Seiji Ozawa tarafından davet edilmesiyle kariyerine bir şef olarak devam eder. Yaklaşık yirmi yıldır dünyanın çeşitli yerlerinde orkestra yöneten Goetzel, 7 yıldır da Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası'nın (BİFO) sanat yönetmenliğini ve sürekli şefliğini sürdürüyor. Viyana'daki eviyle İstanbul'daki konserleri arasında mekik dokuyan Goetzel ile konuştuk...

Bildiğiniz gibi Sultanahmet'te bir bombalı saldırı oldu. Sadece Türkiye'de değil, dünyanın her yerinde terör tırmanıyor. Bütün bunlar karşısında neler hissediyorsunuz?

Biliyorsunuz, biz müzikle insanların kalplerine, ruhlarına hitap ediyoruz. Nerede bir konser yapıyorsak, oradaki insanlarla aramızda bir bağ oluşuyor. Ve bir şef olarak, Türkiye'de, Almanya'da, Fransa'da ya da Japonya'da yönetirken, çoğunlukla o ülkenin insanlarından oluşan orkestra üyeleriyle de… Yani biz sanatçılar, insan ırklarının birleşebileceğini, barış içinde yaşamak adına bir yol bulabileceklerini göstermek için daha fazla çaba sarf etmeliyiz. Müzik bilmeden de anlayabileceğimiz bir dil. Yani bir konsere gittiğinizde, bilmediğiniz bir müziği dinleyip sevebilirsiniz ya da tabii ki sevmeyebilirsiniz. Ama müzik sizinle doğrudan konuşur. Bu sebeple biz müzisyenler, barış resminde bir mozaik taşı olabilirsek çok çok mutlu oluruz.

MÜZİK İNSAN RUHUNU İYİLEŞTİREBİLİR

Dünyadaki insanlar, terör, ırkçılık, İslamofobi gibi sebepler yüzünden günden güne ayrıştırılıyor. İnsanları ve toplumları müzikle bir araya getirmek mümkün olur mu?

Müzikle dünyayı daha iyi bir yer haline getirebileceğimize inanın. Bazı insanlar beni saf görebilir, hayalperest ya da çocuksu bulabilir. Ama bu beni etkilemez çünkü dünyanın her yerinde müzikle insanların sakinleştirilebileceğini, kalplerinde bir ışık yakılabileceğini tecrübe ettim. Elbette onlara yiyecek veremeyiz, bedenlerini doyuramayız. Doktor da değiliz, vücutlarını iyileştiremeyiz. Ama ruhlarını iyileştirebiliriz. Müzik iyileştirebilir.

Yani, iyileşmiş bir ruh için daha fazla müziğe ihtiyacımız olduğunu mu düşünüyorsunuz?

İnsanların duygularını gerçekleştirebilmelerine izin vermeye ihtiyacımız var. Müzik insanların ruhları arasında kurulacak köprüde katalizör görevi görür. Daha çok müziğe ihtiyacımız olduğunu söylemiyorum. Müziğin önyargılar olmadan birbirlerinin ruhlarını hissetmelerine imkan verdiğini düşünüyorum. Barış İçin Müzik çocuklarıyla çalışırken de aynısı. Bir araya geldiklerinde ilk başlarda gergin oluyorlar ama beş dakika içinde rahatlamaya başlıyorlar. Müzik onlara özgür olduklarını, yargılanmadıklarını, kısıtlamadıklarını hissettiriyor. Yani felsefi açıdan baktığımızda insanlara müzikle pek çok şey öğretebilirsiniz.

MÜZİĞİ FARKLI KULAKLARLA DUYARIZ

Orkestrayı yönetirken müziği duyabiliyor musunuz?

Evet. Duymak zorundasınız. Tabii ki bizim farklı kulaklarımız var. Tonlama kulağımız var; tonlamayı dinliyorsunuz, doğru mu yanlış mı diye. Ses kulağımız var; her bir müzisyen ve enstrümanı dinliyorsunuz nasıl ses üretiyor diye. Saf müzikal kulağınız var; her bir bölüm bütüne uyuyor mu diye. Bazen bütün kulaklarınızı açarsınız ama bu fazla konsantrasyon gerektirir. Bunu çok uzun süre yaparsanız provalarda çok yorulursunuz. Ama konserde her şey açıktır. Bunu provalarda da yaparsanız sizinle birlikte orkestra da çok yorulur. Sürekli durmanız gerekir, ‘Burası yanlış'. ‘Gecikme oldu', ‘Burada ses iyi değil' vs. Böylece müziğin akışını sağlayamazsınız.

Örneğin Chopin'den bir beste çalacaksınız. Türkiye'deki orkestra ile söz gelimi Çin'deki orkestranın o besteyi çalması arasında farklılıklar oluyor mu?

Evet oluyor çünkü insanların dili farklı. Türkçe konuştuğunuzda, Çin'deki insanlardan farklı bir ifade etme şekliniz oluyor. Bu nedenle bir şef orkestra ile bir araya geldiğinde yapması gereken ilk şey o orkestra için müziğin doğal konuşma dilini anlaması gerekir. Burada doğru ya da yanlış diye bir şey yok, sadece anlamak var. BİFO'ya geldiğimde de ilk olarak insanların müzik dilini çözmeye çalıştım. Onlara, müziği daha kaliteli bir hale getirebilmek için farklı neler yapabileceğimizi öğrettim. Bu adım adım ilerleyen bir süreç. Sesi, yalnız başınıza değil bütün müzisyenlerle birlikte değiştirebilirsiniz. Orkestranın karakterini değiştirmemeniz çok önemli. Karakter değişmemeli çünkü bu onların ruhudur. Ama kaliteyi artırabilirsiniz.

Bir orkestrayı tanımak için ne kadar zamana ihtiyacınız var?

Sahnedeyken kendinizi korumaya almamanız gerekir. Eğer alırsanız bir duvar örersiniz. Bu duvar iki tarafı da etkiler. Kendinizi korumaya alırsanız ne istediğinizi de anlatamazsınız. Bu da iyi bir şey değildir. Kulaklarınız size bütün teknik detayları, ruhunuz ise enerjiyi anlatır. Ve empati ile onları analiz edersiniz. Hem analitik hem de duygusal olmanız gerekir. Bu ilk yarım saat, 45 dakikada olur. İlk aradan sonra artık orkestrayı daha iyi tanıyorsunuzdur ve çalışmaya başlayabilirsiniz.

Büyük iş…

Eğer çok fazla kontrol etmek isterseniz işe yaramaz. Başlarda orkestradaki bazı insanları şefin her şeyi kontrol etmesini isterler. Onlara ne yapmaları gerektiğinin söylenmesini beklerler. Tabii ki böyle de yapılabilir. Ama eğer müzikte ‘sihir' seviyesine ulaşmak istiyorsanız onların sizin için çalmayı arzu etmelerini sağlamalısınız.

Peki siz baskıcı bir şef misiniz?

Eğer onları zorlarsanız gönüllü olarak yapacaklarından farklı bir müzik elde edersiniz. Onları bu şekilde çalmaları için motive etmeye çalışıyorum. Bazılarının bir duvar ördüklerini hissedersem son aşamada onlara ne yapmaları gerektiğini söylüyorum.

TÜRKİYE'DE BÜYÜK BİR POTANSİYEL VAR

Türkiye'de klasik müzik ortamı için ne düşünüyorsunuz?

Türkiye'de inanılmaz bir yeteneğin olduğunu düşünüyorum. Çok iyi müzik okulları, çok iyi öğretmenler var. Batı üniversitelerinden Türkiye'ye gelenler müziğin seviyesini gördüklerinde her zaman şaşırırlar. ‘Bu inanılmaz. Hiçbir zaman Türkiye'de bu kalitede müzik dinlemeyi beklemezdim.' derler. Ben de onlara, daha çok öğrenmelerini söylüyorum. Türkiye'de sadece klasik müzik alanında değil genel anlamda müzikte büyük bir potansiyel var.

Neden bu seviyede bir müzik duymayı beklemiyorlar?

Çünkü şimdiye kadar uluslararası arenada üst seviyede performans gösteren sadece Türk solistler olmuş. Sadece solistler… Ama şunu anlamanız gerekiyor ki; Batı toplumu için sanat kültüründe en yükse seviye klasik, senfonik orkestradır. Yüz kişi aynı anda sanat yaptığında bu müziğin en yüksek formudur. Yani çok iyi düzeyde orkestrası olan bir ülke, uluslararası alanda müzikal olarak saygınlık kazanır. Sadece bir solist olursa onun yeteneği öne çıkar. Ama yüz kişinin aynı anda sahnede olması, onların muhteşem bir müzik kültürüne sahip olduklarını kanıtlar.

29 Ocak 2016 Cuma

Emine Ceylan'ın elem çiçekleri açtı

Emine Ceylan, altı yıl aradan sonra farklı bir sergi açıyor. Tophane-i Amire'de bugün başlayan “Elem Çiçekleri”, fotoğraf, resim ve enstalasyondan oluşan çok yönlü bir sergi. Fotoğraf sanatında 30 yılı geride bırakan ve bugüne kadar 14 sergi açan Ceylan için Elem Çiçekleri yeni bir başlangıç.

Emine Ceylan, her zaman şaşırtan sanatçılardan. Hindistan fotoğrafları, kızı Asiye'yi model olarak kullandığı ve oldukça ses getiren ‘Zaman Yolculuğu' kareleri, kardeşi Nuri Bilge Ceylan ile birlikte açtıkları “Babam İçin” sergisi… Hepsinde farklı bir sanatçı vardı karşımızda. Altı yıldır atölyesine kapanan Ceylan, şimdi de sürpriz çalışmalar hazırladı. Hedefi sergi açmak değildi, çalışmaktan duyduğu zevk, yeni bir işe başlama tutkusu, başarmak ya da başarısızlık... Bu duyguları deneyimlemek istedi. Cesare Pavese'nin “Bir sanatçı için en korkunç şey, başlama duygusunu yitirmesidir.” sözüne inat, o duyguyu yitirmeden sabahın erken saatlerinden gece yarılarına kadar çalıştı, çalıştı, çalıştı ve ortaya, Baudelaire'den ödünç aldığı isimle ‘Elem Çiçekleri' çıktı.

Tophane-i Amire Kültür Sanat Merkezi'nde bugün başlayacak olan “Elem Çiçekleri”, fotoğraf, resim ve enstalasyondan oluşan çok yönlü bir sergi. Ceylan, Baudelaire'in temel aldığı melankoli duygusunun kendisiyle, fotoğraflarıyla ve resimleriyle ortak birlikteliğe sahip olduğunu düşündüğü için sergisine bu ismi verdiğini söylüyor.

Elem Çiçekleri, iki bölümden oluşuyor. Tophane-i Amire'nin beş kubbe olarak adlandırılan büyük salonunda, 6 yıllık emeğin ürünü olan yağlıboya resimler, karışık teknikle hazırlanmış görseller ve resimleriyle bütünlük arz eden büyük boy siyah-beyaz fotoğraflar yer alıyor. Tek kubbe olarak adlandırılan 250 metrekarelik küçük salonda ise “Yalnız Kadınlar Arasında” adını verdiği enstalasyon izlenebilecek.

KÜÇÜK GELİNLERİN ACISI İLHAM VERDİ

Emine Ceylan'ın yağlıboya tablolarında kendi hikâyesi, hayatındaki insanlar, sevdikleri var. Köy yaşantısı, abla-kardeş, anne-kız sevgisi, eşekler ya da kayınvalidesi... Ceylan'ın eşi, ressam Alaattin Aksoy'un annesi Asiye Aksoy da bu hikâyenin bir parçası. İlk kez denediği enstalasyonda ise kadınların yalnızlığına değiniyor sanatçı. Hayatlarındaki anlamı yitirmiş, ebedi yalnızlığa mahkûm olmuş, belki de lanetlenmiş kadınlar… “Yalnız Kadınlar Arasında” adlı enstalasyonun çıkış noktası, Güneydoğu'da intihar eden küçük gelinler. “O küçük gelinler beni çok sarstı. 2014'te intihar eden Siirtli Kader'den çok etkiledim. Fakat bu enstalasyon kadın şiddeti üzerine değil sadece, kadınların yalnızlığı üzerine bir deneme.” diyor Ceylan.

Sergide yağlıboya resimlerin yanı sıra karışık teknikle hazırlanmış görseller ve büyük boy siyah-beyaz fotoğraflarda yer alıyor.

Elem Çiçekleri, bugüne kadar 14 kişisel fotoğraf sergisi açan Ceylan için milat sayılabilir. Sanatçı, artık sadece fotoğraf çekmeyecek, resim yapacak, enstalasyon hazırlayacak. Ölüm, yokluk, yolculuk, zaman, melankoli temaları üzerine çalışan Ceylan'ın yağlıboya tabloları da resimleriyle örtüşüyor. Onun sanatını en güzel Fransız şair Paul Claudel'in bir sözü ifade ediyor: “Zaman hiç kaybolmaz, kaybolan biziz.”

Çok yönlü bir Emine Ceylan kitabı

Elem Çiçekleri sergisi, Ceylan'ın son altı yıldaki üretimlerinden oluşuyor ama sergiye eşlik eden 480 sayfalık kitap, sanatçının bütün dönemlerini yansıtan retrospektif bir eser gibi hazırlanmış. Baştan sona Ceylan'ın tasarımı olan kitabın her bölümünün başında, sanatçının kendisi ve aileden birinin yazdığı yazılar yer alıyor. Kızı Asiye, kuzenler Akın Aksu, Tahir Musa Ceylan bu isimler arasında. Kitapta annesine ve babasına yazdığı şiirsel denemelerine de yer veren Ceylan, “Çok içsel, kişisel ve bana özgü bir kitap oldu.” diyor.

“Eski zaman insanları gibiyim”

Emine Ceylan, bunca yıl sanatın içinde ama hep popülerlikten uzak durdu. On tane iş yapıp sergi açan, fuarlarda fıldır fıldır eser satma telaşına düşen birçok sanatçının aksine asude ve sessiz bir yaşamı tercih etti. Daha da önemlisi, onun çalışma anlayışı ve disiplini. İğneyle kuyu kazmaya ve derinleşmeye inanan kaç sanatçı var? Altı yıldır atölyesinden resim yapan sanatçı bakın ne diyor: “Resimleri çalışırken altı yıl boyunca kimseye göstermedim, kapanıp çalıştım. Hiç kimse, ne kardeşim gördü, hatta kocam ressam, o bile görmedi. Ama sergi açmak için, bir hedefe varmak için resim yapmadım. Çalışmak, bunu başarmak istediğim için yaptım. Bunları hiç sergilemeyebilirdim. Resmin en zevkli yanı bence yaparken, sunuş kısmını sevmiyorum. Çünkü, ne yazık ki anlamsız geliyor. Artık çok farklı duyarlıklar var günümüzde. Ben farklı bir kulvarda yürüdüğümü düşünüyorum. Sosyal medyanın ön planda olduğu, daha yüzeysel tüketimin önemsendiği bir toplum haline geldik. Ben buna hitap etmiyorum. İğneyle kuyu kazmaya ve derinleşmeye inanan bir insanım. Eski zaman insanları gibi. Şimdi anlık tüketimler var. Instagramı sanat sanıyorlar, anlık paylaşımları beni yükseltmiyor, keyif vermiyor. Ama kendi başıma çalışırken içine girdiğim mücadele, başarı, başarısızlık… Bunlar daha heyecan verici.”

27 Ocak 2016 Çarşamba

Don Kişot'un Ankara seferi

Don Kişot'un yazarı Miguel De Cervantes, ölümünün 400. yılında ülkesi İspanya başta olmak üzere tüm dünyada anılıyor. Elli ayrı dilde yapılacak 2 bin anma programının Türkiye ayağında “Don Kişot'un İzleri” sergisi var. Ankara Çağdaş Sanatlar Merkezi'nde 1 Şubat'ta açılacak sergide, Picasso ve Salvador Dali'nin yanı sıra 400 sanatçının Don Kişot resimleri yer alıyor.

Elindeki sıradan silahlarla dünyadaki kötülüklere, görünen-görünmeyen düşmanlara karşı savaş açan şövalye ruhlu Don Kişot'un hikâyesi, yüz yıllardır okurların ilgisine mazhar oluyor. İspanyol yazar Miguel de Cervantes Saavedra'nın yazdığı eser, dünyada en çok yayınlanan ve okunan romanların başında geliyor. Cervantes (1547-1616), ölümünün 400. yılında dünyada bir dizi etkinlikle anılıyor. Etkinliklerin en önemlileri Don Kişot sergileri. Bu amaçla Ankara'da 1 Şubat'ta açılacak “Don Kişot'un İzleri/ The Traces of Don Quixote” sergisi bugüne kadar Türkiye'de açılan en kapsamlı sergi olacak. Sergide Salvador Dali'den Pablo Picasso'ya kadar 200 sanatçının 400 eseri sanatseverlerin ilgisine sunulacak.

Sergide Türkiye'den sanatçıların eserleri de yer alıyor. Selçuk Demirel, Utku Varlık, Onay Akbaş, Prof. Devrim Erbil, Abidin Elderoğlu, Habip Aydoğdu, Yalçın Gökçebağ, Prof. Adnan Turani, Metin Yurdanur, Prof. Özdemir Altan, Prof. Fevzi Karakoç, Prof. Zafer Gençaydın'ın aralarında olduğu 40'a yakın ünlü Türk ressam Don Kişot için hazırladığı resim ve heykellerle sergiye katkıda bulunuyor.

EN BÜYÜK DON KİŞOT KOLEKSİYONU

Ankara'da sergilenecek Don Kişot koleksiyonu, dünyanın en büyük koleksiyonu olarak kabul ediliyor. 400 eser, Almanya'nın Goslar Modern Sanatlar Müzesi'nin Don Kişot Evi'nde yer alan ünlü koleksiyondan getirildi. Don Kişot Evi, Ortaçağ'dan kalma eski bir yapı. Don Kişot Evi'nde, Theodor Karl Peter Schenning'in özenle biriktirdiği, 18. yüzyıldan günümüze kadar Don Kişot üzerine yazılmış kitaplar, çizilmiş resimler ve üretilmiş özgün heykeller bulunuyor.

Serginin küratörü İbrahim Karaoğlu, “Sergiye katılan her sanatçımız kendi Don Kişot'unu yarattı. Kendi ruhlarındaki Don Kişot'u üflediler yapıtlarına.” diyor. İbrahim Karaoğlu, Bettina Ruhrberg küratörlüğünde ve Meryem Schultz, Jörg Kastner, Mustafa Güneş koordinatörlüğünde hazırlanan “Don Kişot'un İzleri” 6 Mart'a kadar görülebilecek.

21 Ocak 2016 Perşembe

Prof. Dr. Filiz Ali: ‘Müzisyenler, şanssız sanatçılardır'

Piyanist ve müzik eleştirmeni Prof. Dr. Filiz Ali, her yıl yayın dünyasına bir kitap kazandırıyor. Ali, babasına ait elindeki tüm belgeleri geçen yıl yayınlayarak tamamlamıştı, bu yıl Müzisyen Portreleri'ni yazdı. Yıllarca akademisyenlik yapan Filiz Ali, hem kitabını anlattı, hem son tartışmaları değerlendirdi.

‘Dünyadan ve Türkiye'den Müzisyen Portreleri'ni (Cem Yayınevi, 1995) yayımlamıştınız. Müzisyen Portreleri'nin (YKY) ondan farkı ne?

O kitabın baskısı yıllardır yoktu. Hem o yazılardan sonra ben kaç sene daha müzik eleştirilerine devam ettim. Yazılar arasından bir seçki hazırladım. Eski portrelere bazı ilaveler yapıldı. O kitap 20. yüzyıl kitabıydı. Dolayısıyla genç sanatçılara yer verememiştim. Bu kitapta Zeynep Gedizlioğlu gibi benim öğrencim olan genç bir besteci de var. Bir de eski portrelerin yeniden okunmasını istiyordum. Çünkü kültürel hayatımızın en önemli eksikliği, çok değerli insanlarımızın ölümünden kısa bir süre sonra unutulmaları, ihmal edilmeleri. Hayatları boyunca yeterince kayıt da yapmamışlarsa çok yazık oluyor onlara. Çok değerli kayıtlar da kayboldu. Müzisyenler diğer sanatçılardan şanssızdır.

Yazılarınızı okuyunca Türkiye'de müzik eleştirmenliğinin ne durumda olduğunu merak ettim?

Liberalizmle birlikte sanatta da tanıtım çok büyük önem kazandı. Eleştiri, tanıtıma döndü. Eleştiri nedir? Bir sanat eserini, bir konseri, ele aldığınız vakit, onun teknik, yorum ve stil inceliklerini yetkin ve uzman bir dilin okura anlaşılır bir şekilde anlatabilmesidir. Bu kolay bir iş değil. Hem üslubunuz okuru sıkmayacak, hem kullandığınız teknik jargon yabancı olmayacak. Aynı zamanda sanatçıyı da yönlendirecek, belki. Eleştiri derken olumsuz bir şeyden bahsetmiyorum. Eleştiri, incelemedir esasında. Sanatçıyı mikroskobun altına koyup incelemek. Bu tür yazılar, yayın organları tarafından istenmemeye başladı.

Neden istemediler?

Gazeteler, dergiler, daha ziyade tanıtım yazısı istediler. Mesela bir festival var. Pek çok sanatçı Türkiye'ye gelecek ve konser verecek. O sanatçılar hakkında yazıların önceden yazılmasını istediler. Tamam yazdık, sanatçıyı tanıttık, gayet güzel. Ama konser değerlendirmeleri gitgide azaldı.

Brahms, bir konserin orta yerinde salonu terk edince, “Niye çıkıyorsunuz, daha konser bitmedi ki” diyorlar. Ünlü bestecinin cevabı, “Benim için bitti.” oluyor. Sizin de salonu terk ettiğiniz oldu mu?

Çoook… Müzisyenlerin deformasyon dediğimiz kusurları oluyor, bende de var. Bir yerden sonra yorum, istediğiniz gibi değilse ya da yeterince yetkin değilse sıkılıyorsunuz. Arada bir oluyor böyle şeyler. Ama çıkmak doğru değil. Yorumcuya ayıp olur, haksızlık olur. Sahnede sanatını icra etmek için emek veren insana saygı göstermemiz lazım.

Son yıllarda ünlü klasik müzik sanatçıları geliyor Türkiye'ye. Andre Rieu, Farid Farjad gibi sanatçılar birkaç kez gelip konser verdiler, salonlar doldu. Bu konserlere ne diyorsunuz?

Her ikisi de klasik müziği popülerleştiren sanatçılar. Klasik müzik eskisi gibi konser salonuna tıkılıp kalmadı, dışarı taştı, taşması gerekiyordu. Çünkü 21. yüzyıl insanın sabrı yok. Her şey bir an önce olsun bitsin, eğlenelim, gözümüze güzel görünsün, etraf da hoş olsun derken açık hava konserleri düzenlenir oldu. Avrupa'da, Amerika'da o kadar çok açık hava konserleri yapılıyor ki. Benim bildiğim Amerika'da iki yer vardı yıllar önce. Hollywood'da ve Boston'da. Şimdi öyle değil, Berlin'de, Londra'da parkta binlerce kişi klasik müzik dinliyor. Klasik müziğin belirli bir kesime hitap ettiği önyargısı kırıldı.

Müzik ilgimiz ve bilgimiz Mozart ve Beethoven'ın ötesine neden gidemiyor peki?

Bir kere en çok onlar icra ediliyor. Her yerde duyabilirsiniz. Bizde de artık kullanılıyor. Mesela geçenlerde bir TV dizisinde fon müziği olarak Chopin çalıyorlardı. Şaşırdım. Kış Uykusu'nda baştan sona Schubert'in sonatından bir bölümü dinlersiniz. 19. yüzyılın sonuna kadar yaratılan eserler, insanlara çok daha yakın geliyor, hâlâ. Koskoca bir yirminci yüzyılın müziğini kabul etmedi büyük bir kesim. Çünkü o yüzyıl, sadece müzik açısından değil, insanlık açısından da büyük değişikliklere, felaketlere, korkunç olaylara sahne oldu. İki büyük dünya savaşı, katliamlar, ihtilaller, iç savaşlar bitmek bilmedi. Onun müziğinin Mozart, Beethoven gibi yumuşacık olması mümkün değil.

Akademisyenlere söz söylemeye hakkımız yok

1128 akademisyenin imzaladığı ‘Barış İçin Akademisyenler Bildirisi'ne edebiyat ve sanat camiasından çok destek geldi. Siz de imzacılar arasında mıydınız?

Ben hayatımda o kadar az imza attım ki… İmza atmamam desteklemediğim anlamına gelmiyor. Akademisyenlere söz söylemeye hiç hakkımız yok. Akademisyen olabilen kişiyi öpüp başımıza koymamız lazım. Üniversitelerde hoca kalmadı. Üniversiteye hoca lazım ki, bu çocuklara bir-iki bir şey öğretsin. Çocuklar üniversiteye zaten bomboş geliyor. Kendi tarihini, Osmanlı tarihini, dünya tarihini bilmiyor, coğrafya bilgisi yok. Bırak Mısır'ı İstanbul'da Taksim'i bilmeyen öğrencim vardı. AKM'yi hayatında hiç duymamış. Topkapı Sarayı'na hiç gitmemiş, Ayasofya nedir bilmiyor. Gelmiş 21 yaşına. Ama gündelik olayları takip ediyorlar, onlar da bir kulaktan girip bir kulaktan çıkıyor.

Yıllarca akademisyenlik yaptınız, bu bildiri ve sonrasında gelişen olaylar size ne hissettirdi?

Sadece akademisyenler değil, aklı fikri düşüncesi olan insanların içinde bulunduğumuz bu durumlara üzülmeleri ve barış istemelerinden daha doğal ne olabilir? Bu bildiriyi imzalayan akademisyenlerin, bir kere düşüncelerini seslendirme hakları var. Herhangi bir şekilde haklarında kovuşturma yapılması haksızca geliyor. Kınanabilir, eleştirebilirsin de ama suç olarak görmek hangi rejimde var.

Bildiri, ‘PKK'nın eylemlerine bir şey söylemiyor, tek taraflı' diye eleştirildi. Bu eleştiriler haklı mı?

PKK bir terör örgütüdür. Terör örgütü ile terör örgütünün karşısında devlet var. Devletin sorumluluğu vatandaşını korumaktır. Ölümlerin olmaması için gayret göstermesi gerekir. Eleştiri doğru ama bildirinin yayınlanması suç değil.

Babamın yazdığı mektupları yıllardır bekliyorum

Babanızın yayımlanmayan bir yazısı, mektubu kaldı mı?

Kalmadı. Ama babamın başkalarına yazdığı mektuplar ortada yok. Senelerdir bir yerlerden çıksın diye bekliyorum.

Sahaf festivallerinin, fuarların en çok sorulan iki yazarı var: Sabahattin Ali ve Oğuz Atay. Sizce hangi yönden günümüz insanını etkiliyorlar?

Oğuz Atay çok farklı bir yazar, Sabahattin Ali çok farklı. Ama ikisi de çok samimi ve hissiyatları yüksek. ‘Ah, aynen benim gibi düşünmüş' diyor okuyanlar. Oğuz Atay'ı şahsen hiç tanımadım, bilmiyorum. Ama babam söz konusu olduğunda şunu söyleyebilirim: Kimselere benzemeyen tipler vardır hayatta ama çok azdır sayıları, babam da öyleydi. Mozart da kimseye benzemiyordu.

Babanızın eşyalarının son durumu ne?

Artık bu kadar zaman geçti aradan, ailem istediği vakit vermemişler, borcu var diye. Satıp para mı kazanacaklar gömlekten! Bir yerde olduğunu da sanmıyorum, dağılmıştır. Artık peşini bıraktım bu işlerin. 2002'den bu yana mecliste Sabahattin Ali hakkında CHP milletvekilleri Kemal Anadol ve Mustafa Gazalcı tarafından verilen bütün soru önergeleri AKP tarafından reddedildi. Ümidim yok devletten artık. Vaktiyle Kırklareli Adliyesi'ndeki dosyaları istemiştik. Su bastı filan dediler. Ya su basıyor, ya da yangın çıkıyor, o dosyalar bulunmuyor. Ateş düştüğü yeri yakıyor. Kimin başına geldiyse böyle bir olay, o isyan ediyor sadece. Yanındaki etmiyor.

19 Ocak 2016 Salı

‘Eyüplü Hattatlar' yenilendi

Mehmet Nermi Haskan'ın 1995'te yayına hazırladığı eseri ‘Eyüplü Hattatlar', 20 yıl sonra Doç. Dr. Süleyman Berk tarafından baştan sona yenilenerek yayımlandı. 212 hattatı yakından tanıtmayı amaçlayan kitapta, hattatların eserlerine, mezarları ve mezar taşı kitâbelerine, evlerinin şimdiki durumuna ait fotoğraflara yer veriliyor.

Osmanlı'dan bugüne ne kadar hattat yetişmiş, hangi dönemlerde yaşamış, ne kadar eser vermiş gibi sorulara eksiksiz cevap vermek bugün mümkün değil ama Eyüp'te yaşayan hattatlara dair kaynak bir eser elimizde var. Merhum Mehmet Nermi Haskan'ın 1995'te yayına hazırladığı ‘Eyüplü Hattatlar' kitabını Eyüp Belediyesi 20 yıl önce yayımlamıştı. Hattat Doç. Dr. Süleyman Berk, eseri gözden geçirerek yeniden yayına hazırladı. Yine belediye tarafından basılan ve geçen hafta çıkan eser, baştan sona değişmiş. Berk, kitaptaki resimlerin tamamına yakınını değiştirmiş, çok sayıda fotoğraf ve biyografiye de birkaç hattat daha eklemiş. Hattat-ressam Turan Sevgili tarafından resimleri yapılan 6 hattat; Filibeli Bakkal Ahmed Ârif Efendi, İsmail Zühdi Efendi, Mahmud Celaleddin Efendi, Çarşambalı Mehmed Ârif Bey, Aziz Efendi ve Sultan Reşad Türbesi'nin hatlarını yazan Ömer Vasfi Efendi'nin portreleri de kitaba renk katmış. Sevgili'nin, 70 hattatın portresini yaptığı bir koleksiyon da var.

‘Eyüplü Hattatlar' kitabı aslında, daha önce dört cilt yayımlanan ‘Eyüplü Meşhurlar' kitabının birinci cildiydi. Mehmet Nermi Haskan, kitabı hazırlarken Eyüp'te yaşayan, Eyüp'te medfun bulunan ya da bir şekilde Eyüp'le bağlantısı olan herkesi araştırıyor. Yeni baskıda 2 cilde indirilen ve büyük boy kuşe kağıda basılan eserin ilk cildinde yine hattatlar ve musikişinaslara, ikincisinde ise dini şahsiyetlere yer veriliyor.

212 hattatı yakından tanıtmayı amaçlayan eserde, hattatların eserlerine, mezarları ve mezar taşı kitâbelerine, evlerinin şimdiki durumuna ait fotoğraflar var. Eyüp, eskiden kültür-sanat ve dini hayatın yoğunlaştığı ve Eyüp Sultan'dan dolayı herkesin onun gölgesine gömülmek istediği bir yerdi. Bu yüzden Piyer Loti'ye çıkarken geçtiğimiz mezarlıkta hattatların kabirlerine sık rastlıyoruz. Elbette kitapta yer alan hattatları Eyüp'le bağını koparamayız ama tam da Eyüplü diyemeyiz.

Kitabın ikinci bölümü olan ‘Eyüplü Musikişinaslar'ı, Mehmet Güntekin yayına hazırlamış. Bu bölümde herhangi bir değişiklik yok, fakat Güntekin, 1995'te yayımlanan ilk kitap için üç sene çalışıldığını, Haskan'ın yıllarca süren çalışmalarının ürünü olan müsveddelerini eline alan ilk kişi olduğunu belirtiyor. İrfan Çalışan'ın yayın yönetmenliğinde hazırlanan eser, önemli bir boşluğu dolduruyor.