16 Ocak 2016 Cumartesi

Sezen Aksu, 40 yıllık sahne hayatına ağlayarak veda etti

Sezen Aksu, 40 yıllık sahne hayatına dün akşam ağlayarak veda etti.

Sezen Aksu, bu yaz dinleyicilerinin karşısına Sezenli Yıllar adını taşıyan ve dört konser olarak planlanan sahne şovuyla çıkmıştı. İlk iki konser, geçtiğimiz temmuz ayında Harbiye Açıkhava Sahnesi'nde gerçekleştirildi. Son iki konser ise ekimde yapılacaktı fakat şehitler nedeniyle ertelenmişti.

‘Sezenli Yıllar'ın son iki konserinin ilki, dün akşam Maslak'taki Volkswagen Arena'da gerçekleştirildi. İkincisi bu akşam 20.30'da aynı mekanda yapılacak. Minik Serçe, dün akşamki konserinde, sahneye son kez çıktığını söyledi ve sevenlerine gözyaşlarıyla veda etti.

Minik Serçe'nin sahneye adımını attığı andan itibaren durgundu, keyfi pek yok gibiydi. Meşhur esprilerini çok az yaptı. Sahnede yavaş hareket ediyordu, temkinliydi. Evde elini incittiğini söyledi ama annesinin rahatsızlığı, ülkesinin durumu, son zamanlarda çok fazla yıpratılması onu yorduğu belliydi. Her zamanki gibi izleyicisi ona destek verdi. “Yeter ki kalbiniz kırılmasın” diye tribünden ses yükselince, derin bir ah çekti ve “Benim kalbim kırılmış ne ki, ülke ortadan ikiye yarıldı!” dedi. Sahneye çıkmadan önce herkesin kendisini tembihlediğini ve çenesini tutacağını anlattı ama yine yapamadı, yapmadı.

Yaklaşık üç buçuk saat sahnede kalan sanatçı, son parçasından sonra “Her bitiş yeni bir başlangıçtır. Yarın İstanbul'daki son konserimi vereceğim, üretmeye devam fakat söz verdiğim birkaç konseri de yaptıktan sonra sahneye veda ediyorum. Bugün 40 yılın anısına ortak paylaşımda bulunduğunuz için şükranla doluyum. Benim oyuncak bebeğim olmadı, kendimi bildim bileli şarkı söyledim, alkışı sevdim. Kadınları, erkekleri, romanları, özellikle de başkaldıranları daha çok sevdim. Hayat sana teşekkür ederim. Müziği aşkla yapan buradaki insanlarla veda güzel oldu.” dedi. İtiraz istemedi. Şakayla karışık beni sinirlendirmeyin, uyarısı yaptı. Döndürüp döndürüp şarkıları dinleyin, yeter 40 yıldır buralardayım, diyerek herkesi güldürdü.

Minik serçenin vedası herkesi çok üzdü. Sanatçı, son anda gözyaşlarını tutamadı, ağladı, ağlattı. Zaten paramparça olmuş , umuda en çok ihtiyaç olduğu anda ülkesini Sezen'siz bıraktı. Ama hepimiz biliyoruz ki, sanatçılar sahneden uzun süre ayrı kalamaz. Dönüşü heyecanla beklenecek…

14 Ocak 2016 Perşembe

Yazar Sinan Sülün: Dünyayı kurtarmak istiyorsan önce bu fikirden vazgeçmelisin

Yazar Sinan Sülün, 2011 yılında yayımlanan ses getiren ilk öykü kitabı Karahindiba'dan sonra geçtiğimiz ay Kırlangıç Dönümü isimli romanıyla yeniden okurla buluştu. “Dünyayı kurtarma fikrinden vazgeçtikten sonra yazar olmaya karar verdim. Dünyayı kurtarmak istiyorsan önce bu fikirden vazgeçmelisin.” diyen Sülün ile romanı konuştuk.

Öyküyle başladınız, şimdi bir romanla okur karşısındasınız. Öykünün imkânları yeterli gelmedi mi?

Bizde öykücü olan, öykücü kalsın gibi bir beklenti var galiba. Bir biçim öngörülerek yazılamayacağını düşünüyorum. Bir derdim vardı, yazdım, yayınevine götürdüm; bu öykü dediler, peki dedim. Bir derdim vardı, yazdım, götürdüm yayınevine; bu roman dediler, yine peki dedim. Yani ben bir dertten mustarip yazıyorum. Biçimi hiç düşünmüyorum.

Öykücülerin roman, romancıların öykü yazması genelde o kadar iyi karşılanmaz. Bunun için ne dersiniz peki?

Bence yazar kalbinin söylediği şeyi yapmalı, içinden geleni dinlemeli. Aşk gibi... Bunun çok planlanan, hesaplanan bir şey olmadığını düşünüyorum. Aşk da kalbimizin çok ücra bir yerinden geliyor. İster kişiye duyulan aşk olsun, ister ilahi, ister dosta duyulan. Yazmak da oradan geliyor, ikisinin kaynağı aynı yer olunca bu çok hesaplanamaz bir şey. Eleştirilerin yersiz değil ama öğrenilmiş bir şey olduğunu düşünüyorum. Zamanı lineer ve neden-sonuç ilişkisiyle kabul ederseniz, bu soru haklı. Ama ben zamanın lineer ve neden-sonuç ilişkisiyle işlemediğini, hatta her şeyin sonuçtan nedene gittiğini düşünüyorum. Neden öyküden sonra roman, bilmiyorum...

Romana gelelim, iyinin çok iyi olduğu, kötünün de kötü olduğu karakterler var. İyiliğin ve kötülüğün iç içe geçtiği karakterler yazmayı neden tercih etmediniz?

Ali'nin bir yerde babaannesinden aktardığı bir şey var, “Her insan içinde iyiyi ve kötüyü taşır, önemli olan kötüyü bertaraf edip iyi olabilmektir, kıymetli olansa iyiyi de bertaraf edip hiç olabilmektir.” Aslında düşüncem ve kitabın felsefesi bunu anlatıyor. Bir tarafıyla şu da var; dediğin doğru, tırnak içinde bir ‘klişe', zengin kız fakir oğlan, ya da devrimci solcu çocuk burjuva bir aileden gelen kız... Ama klişeler iyidir. Bir derdi ve meramı anlatmak için, herkese ulaşabilmek için ve görünürün altındaki görünmeyeni anlatmak için klişelere ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. İyilerin tamamen iyi, kötülerin tamamen kötü olduğu... Hasbelkader böyle bir şey var, ama bir tarafıyla da yok aslında. Ali çok iyi, Nergis ve Hüseyin de öyle. Ali bizdeki, hepimizdeki iyiliğin vücut bulmuş hali. Ama Ali gibi insanlar var mı dersen, ben bu iyi insanları tanıdım.

Bu bir yandan da romantize, idealize edilmiş bir solcu romanı. Bu tür romanların, hatta belki güzellemelerin günü geçmedi mi?

Solcu güzellemesi nerede var? Bence hiçbir yerde yok. Arkadaşları solcu evet ama Ali belli bir kalıba girmiyor. Ali siyasetüstü bir yerden, sadece merhametle bakıyor. Merhametli olmak solculara özgü bir şey değil, ama ne yazık ki bu ülkede solcular bunu üzerine aldı. İşte burası benim tehlikeli bulduğum bir yer. Ali bir şey değil. Ali iyi olmaktan, hiç olmaktan bahsediyor. Bunun için solcu olmaya gerek yok. Merhametli olmak yeterli. Evet solcular var romanda ama Hikmet Hoca, “Benim tanıdığım en devrimci insan bir köylüydü.” der. Çocukları sabah evden alıp okula götüren... Bence bir güzelleme yok, varsa da merhametli insanlara var.

Rüya sahneleri kitabın en sert bölümleri. Bu kâbuslar nasıl bir boyut kazandırdı size göre?

Ali görünürde bir âşık, merhametli ve iyi bir adam. Ama bu adamın bir de geçmişi var. Bu geçmişi iki türlü anlatabilirdim, ya o döneme gidip çok realist bir şekilde, ya da rüyalar yoluyla. Rüyaları yazarken psikologlarla, araştırmacılarla çalıştım. Ali gibi bir adam nasıl bir rüya görecek ve neler olacak? Ali on senesini hapiste geçiriyor. Hapishanelerde Hayata Dönüş Operasyonu gibi birçok olay oluyor. Sanrılar görüyor, işkenceye maruz kalıyor, zaten hapse de suçsuz yere girmiş... Bunların yansımalarını gerçekçi bir şekilde versem çok sert olacaktı. Vermesem, Ali'de bir şey eksik kalacaktı. Rüyalar o derinliği sağlayabilmek için gerekli bölümlerdi.

Son bölümlerde Ali'nin yakın arkadaşı Deniz'in bir tiradı var. “En yakınımızdaki insanı bile kurtaramazken dünyayı nasıl kurtaracaktık.” diyor. Neden böyle düşünüyor?

Deniz'deki durum şu: İnsanlar dünyayı kurtarmayı düşünür. Ben de üniversitedeyken dünyayı kurtarabileceğimi düşünüyordum. Çok sonra anladım, kendimi kurtaramazken dünyayı nasıl kurtarayım. Dünyayı kurtarma fikrinden vazgeçtikten sonra yazar olmaya karar verdim. Dünyayı kurtarmak istiyorsan önce bu fikirden vazgeçmelisin. İyi bir dünyanın siyaseten yapılamayacağına inanıyorum. John Holloway'in dediği gibi, “Sistemde çatlaklar yaratmak gerekiyor.” Ataşehir'de, penceresinde sardunya yetiştiren insan da devrimcidir, işe gitmeyip o gün parkta kitap okuyan ve kapitalizmi protesto eden kız da. Hepsini bir arada düşünmemiz lazım.

12 Ocak 2016 Salı

Nobel, ıskaladığı yazarları açıkladı

Nobel Edebiyat Ödülü komitesi, kural gereği 50 yıl boyunca aday listesini gizli tutuyor. Her yıl ocak ayında ise arşivini açıyor. Geçtiğimiz hafta 1965'in adayları açıklandı. Listede, ödülü hiçbir zaman kazanamayan ve komitenin günahı olarak görülen Nabokov, Borges, Ezra Pound gibi isimler var.

2010'da Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanan Mario Vargas Llosa, bir söyleşisinde şöyle demişti: “Nobel komitesi Borges ve Nabokov gibi yazarları ödüllendirmemekte hata etti fakat ödülü hak eden Dario Fo ve García M·rquez gibi isimleri de unutmadı.” Nobel Edebiyat Ödülü komitesi, kural gereği 50 yıl boyunca aday listesindeki isimleri açıklamıyor. Her yıl ocak ayında ise arşivini açıyor. Komite, geçtiğimiz hafta 1965 yılının adaylarını açıkladı.

1965'teki 90 kişilik listede Louis Aragon, E.M. Foster, W.D. Auden, Samuel Beckett, Jorge Louis Borges, Vladimir Nabokov, Georges Simenon, Lawrence Durrell, Max Frisch, Jukio Mishima, Ezra Pound, Pablo Neruda, Henri Troyat ve Marguerite Yourcenar gibi isimler vardı.

1965 Nobel Edebiyat Ödülü, o yıl Rus yazar Mikhail Sholokhov'a verilir. Listedeki yazarlardan Samuel Josef Agnon ve Nelly Sachs 1966'da, Miguel Ángel Asturias Rosales 1967'de, Samuel Beckett 1969'da, Pablo Neruda 1971'de ve Heinrich Böll ise 1972'de ödülü kazanır. Fakat listeden Nabokov, Borges, Ezra Pound, Marguerite Yourcenar, Lawrence Durrell ve W.D. Auden gibi isimler bu ödüle hayatları boyunca değer görülmez.

Nabokov çeşitli yıllarda ödüle aday gösterilir. 1963'te Amerikalı Profesör Robert M. Adams; 1964'te İngiliz Profesör Elizabeth Hall ve 1965'te Andrew J. Chiappe yazarı listeye koyar. Fakat yine olmaz. Borges ise ödülün verildiği ülkede profesör olan Henry Olsson tarafından 1962-63 ve 64 yıllarında üç kez, 1956'da ise Fransız Prof. René Etiemble onu aday göstermesine rağmen ödülü hiçbir zaman kazanamaz. İrlandalı yazar Colm Tóibín, ödülü kazanma ihtimalinin Borges için büyük bir işkenceye dönüştüğünü şöyle aktarıyor: “Her yıl ödülün açıklanacağı gün gazeteciler yazarın evinin önünde birikirdi. Bu senelerce devam etti ve her defasında Borges'in ödülü kazanmadığını öğrenmesi onu çok mutsuz etti.”

ORHAN PAMUK'UN RAKİPLERİ

2006'a Nobel Ödülü'ne layık görülen Orhan Pamuk'u kimin aday gösterdiğini ve yazarın hangi isimlerle yarıştığını 2057'de öğrenebileceğiz. Fakat Orhan Pamuk'un bir söyleşisinde dikkat çektiği bir nokta tüm Nobel'li yazarların korkusu: “Bazı yazarlar, Nobel'den sonra artık yazamazlar, alışılmış bir durumdur bu. Yaşlandıklarındandır. Yazmak yerine, Nobel'in tadını çıkarmayı tercih ederler belki de. Bende öyle olmadı. Talihliydim.”

Nobel tahminlerinin ve bahis listelerinin Adonis, Haruki Murakami, Joyce Carol Oates ve Philip Roth gibi değişmeyen isimlerinin seneler sonra açılacak arşivlerle, ödüle aday olup olmadıkları görülmüş olacak. Fakat İngiliz yazar Tim Parks'ın dediği gibi Nobel'e gülümseyip geçmek lazım. Hatta kimi yazarları komitenin bir günahı olarak görebiliriz, zira Nabokov ve Borges gibi yazarlar okurun gözünde günümüzde daha saygın.

2016'nın adayları için son gün 31 Ocak

Her eylül ayında, Nobel komitesi 31 Ocak'a kadar aday belirlemesi konusunda edebiyat profesörlerine, kurumlara ve daha önce Nobel'i kazanan yazarlara (yaklaşık 600-700) davetiye gönderir. Nisanda 15-20 kişilik bir liste oluşturulur. Mayısta adaylar 5'e düşer. Haziran, temmuz ve ağustos boyunca komite üyeleri aday yazarların kitaplarını okur. Eylülde son karar için masaya oturulur. Ekimde ödüle layık görülen yazar duyurulur. Aralık ayında ise ödül töreni gerçekleştirilir.

9 Ocak 2016 Cumartesi

İranlı yönetmen Abbas Kiorastami: Sinema, diziler yüzünden gün geçtikçe kalitesini kaybediyor

İran sinemasının usta yönetmenlerinden Abbas Kiyarüstemi, aynı zamanda ödüllü bir fotoğraf sanatçısı. Kiyarüstemi'nin yol, ağaç, gece, kar temalı 44 fotoğrafı Ankara CerModern'de sergilenmeye başladı. Açılış için Ankara'ya gelen sanatçı, fotoğrafa ve sinemaya dair sorularımızı cevapladı.

Çağdaş İran sinemasının yaşayan en büyük yönetmenlerinden Abbas Kiorastami (Kiya-rüstemi), kış, kar, yıl ve ağaç fotoğraflarından oluşan 44 fotoğraflık sergisini Ankara CerModern'de dün açtı. Sergi için Türkiye'ye gelen Kiarostami, fotoğrafçılığı, sineması, İran ve dünya sineması üzerine düşüncelerini de paylaştı.

Fotoğraflarının, bir ressamın resimleri gibi olduğunu söyleyen ünlü sanatçı, “Tek bir fotoğraf, bir filmin sebebi olabilir. Sinemanın başladığı yer işte tam orasıdır, tek bir fotoğraf.” diye konuştu. Ankara'da sergi açmaktan mutluluk duyduğunu ifade eden Kiarostami, sergisiyle ilgili olarak da, “Sadece Türkiye'de değil, belki dünya çapında ilk kez yapılan bir şey, bu fotoğraflar hiçbir yerde bu şekilde sergilenmedi. Bütün bu fotoğraflar ilk kez bir sergide sergileniyor.” ifadelerini kullandı.

“HER FOTOĞRAF SESSİZ BİR FİLM”

Son birkaç yıldır dünya ve İran sinemasını çok yakından takip etmediğini söyleyen Abbas Kiyarüstemi, bunun sebebi olarak ‘kalite kaybı'nı gösterdi. Sadece ilk filmlerini yapan yönetmenleri ve filmlerini takip ettiğini söyleyen Kiyarüstemi, sinemanın dizi sektöründen olumsuz etkilendiğini düşünüyor: “Sinema, diziler yüzünden gün geçtikçe kalitesini kaybediyor. Eğer bazı gençlerin bağımsız çalışmalarını göz önünde bulundurmazsak, sinemanın biraz diziye doğru kaydığını söyleyebilirim. Ve maalesef bu diziler insanların zevklerini çok fazla değiştirmeye başladı. Bu da sinemanın maalesef çalışmasını çok güçleştirdi. Benim bununla bir sorunum yok tabii. Ama insanlar değişen bu zevkleri sebebiyle sinemaya çok fazla ilgi duymuyor.”

Fotoğraf-sinema ilişkisi üzerine sorulan bir soruya Kiyarüstemi, bu iki sanat dalının ‘ilişkili değil', ‘aynı asalete sahip' olduğunu belirtti. “İlişkili olmalarından ziyade aynı asalete sahipler. Her fotoğraf aslında sessiz bir filmdir. Şunu kabul etmeliyiz, önce bir fotoğraf vardı, daha sonra hareketlenen aslında sinemaya dönüşen bir fotoğraf. Dolayısıyla aynı asalete sahipler.” dedi.

Kiyarüstemi, bir fotoğrafın bir sanatçının görüşünü yansıtıp yansıtmadığının anlaşılması için üzerinden çok uzun zaman geçmesi gerektiğini ifade ederek, “Eskiden böyle bir kanaat vardı. Bir eserin üzerinden 30 yıl geçtikten sonra eğer bu eser güncelliğini koruyorsa, hâlâ ona ilgili aynı şekilde devam ediyorsa o eser derinliği olan, kalıcı olan ve klasiktir. Ben de çalışmalarımda, filmlerimde 30 yıl önceki çalışmalarıma bakıyorum acaba hâlâ kalıcı mı? Hâlâ derin etkiye sahip mi?” değerlendirmesini yaptı.

“FOTOĞRAFÇI İLE ROMAN YAZARI ARASINDA FARK YOK”

Abbas Kiyarüstemi, akıllı telefonlarla çekilen fotoğrafların ‘hedef gözetmeksizin, sadece bir anı ölümsüzleştirmeyi amaçladığı' için fotoğraf sanatçılığı alanına giremeyeceğini savunuyor. İyi fotoğrafçının ve fotoğrafın ‘bakış felsefesinin' olması gerektiğini söyleyen sanatçı, “Sadece güzel fotoğraflar bizi ikna etmez; biz iyi fotoğrafçı arıyoruz.” diyor. “Ben bir fotoğrafçıyım.” diyen Kiyarüstemi, fotoğrafçılığın ‘bakış açısı' gerektirdiğini düşünüyor: “Bence bir fotoğrafçı olmak için bakışın felsefesini öğrenmemiz lazım. Bence bir fotoğrafçı ile bir roman yazarı arasında pek fazla bir fark yok. Nasıl biz bir yazarı birkaç kitabını okuduktan sonra tanıyabiliyor, tarzı öğrenebiliyorsak. Fotoğrafçıyı da onun birkaç eserini bakarak, dünyaya bakışını incelememiz gerekir. Bu ise bir yere giden, yeni şeyler gören, cebinde fotoğraf makinesini taşıyan ve gördüklerinin fotoğrafını çeken kişilerle farklıdır. National Geographic'teki fotoğrafları inceliyorum ama oradaki fotoğrafçıların isimleri aklımda kalmıyor. Çünkü birisi yeni bir yere gidip gördüklerinin fotoğrafını çekiyor, bu sadece National Geographic gibi yerlerde yayınlanacak fotoğrafları kapsıyor.”

Sergi, 10 Nisan'a kadar görülebilecek.

Sanat şiirden etkilenmiyorsa neden etkilenir?

Filmlerinde şiirlere yer vermesinin ‘doğal' olduğunu söyleyen Kiyarüstemi, “Farsça konuşan biz İranlılar, gündelik hayatımızda birçok kez şiir kullanıyoruz. Filmlerimde şiirin kullanılmasının asıl nedeni budur. Başka çarem yok. Bu bir seçim değil. İzleyiciler Farsça konuşan insanlar olduktan sonra filmlerde şiir kullanmak doğal. Şahsi düşüncem eğer sanat şiirden etkilenmiyorsa neden etkilenir?” ifadelerini kullanıyor.

8 Ocak 2016 Cuma

Büyüdük, ayrı eve çıkıyoruz :)

Yaklaşık bir yıl önce Zaman Gazetesi bünyesinde yayın hayatına başlayan Püff Mizah Dergisi, önümüzdeki hafta çarşamba gününden itibaren her hafta aynı gün bayilerdeki bağımsız uçuşuna başlayacak. İçerik de buna göre yeniden şekillendirilecek. Derginin editörü Abdullah Yavuz Altun ile bir yıllık süreci, okur tepkilerini ve bağımsız Püff'ü konuştuk.

Püff bir mizah ekiyken yenilenmiş bir içerikle piyasaya çıkmaya hazırlanıyor. Buna neden gerek duyuldu?

Yolun başındayken de düşündüğümüz bir şeydi zaten. “Önce gazetede rüşdünüzü ispatlayın bakalım” dediler. İspatladık mı, ispatlamadık mı emin değilim. Ama en azından 16 sayfa klasik mizah dergisi formatında bir şeyler yapabileceğimiz noktaya geldik. Bir yılın ardından da ayrı eve çıkalım, dedik. Okurla daha sıkı fıkı oluruz, diye düşünüyoruz.

Piyasada güçlü rakipleriniz var. Dergi, bu yarışın neresinde olacak?

Piyasadakiler rakiplerimiz olmanın ötesinde, amcamız dayımız kıvamındalar. Biz daha bir yıldır çıkıyoruz. Tamam, çizerlerimiz arasında benim yaşım kadar mizah dergilerinde çizen ağabeylerimiz var ama gene de bu ekip bir yıldır bir arada. “Rakip” dedikleriniz, imbikten geçerek, yıllarca belli bir standardı tutturarak oraya gelmişler. Biz henüz üst lige yeni çıkmış bir futbol takımıyız. İnşallah iyi top oynar, alkış alırız. Zamanla çok iyi işler çıkacağını düşünüyorum.

Peki, içerik? Mizah dergisi olarak yola devam mı, yoksa okuru yenilikler bekliyor mu?

Hikâyeler anlatmak istiyoruz daha çok. Sokaktan, hayatın içinden. İnsanların görünce “Aaa ben de bunu yaşıyorum” diyeceği şeyler. Tabii bunun yanında klasik mizah unsurları da var, şimdiki Püff'te olduğu gibi. Yazı ağırlığını artırıyoruz. Ayrıca röportaj da olsun istiyoruz. Geleneksel medyada da olmayan türde röportajlar… Doktorla, manavla, kasapla... Mesela bir doktora gidip, sizi en çok uğraştıran hastanız nasıl biriydi diye sormak, meslekle alakalı insanların genelde görmediği şeyleri görmek istiyoruz.

Diğer dergilerde olduğu gibi Püff'te de tanınmış, ‘ünlü' isimler olacak mı?

Yeni üretilmiş bir formül o. Ünlü isim yazsa bile müstearla filan yazarmış eskiden. Ama ünlülere kapımız açık, gelmek isterlerse “Yok, yazma!” demeyiz. Tabii katı kurallarımız var, öyle her yazıyı beğenmiyoruz.

Bir yıla yakın mizah eki çıkardınız, mizahın fonksiyonu ne?

Eskiden beri mizah dergisi okurum. Bir yıldır da bu işin mutfağındayım. Şahsen benim için mizah, bir meseleye farklı bir bakış demek. Gerçekten bakış açısını değiştiren, hayatta absürt bir nokta yakalayan mizahçıları seviyorum. “Burada zekice bir şey var” hissi benim için ön planda. Tabii herkes böyle bakmıyor. Kimisi için mizah sadece gülmek için var. İnsanlar rahatlamak için mizah dergisi alıyor galiba. Son dönemde politik mizahın yeri başka, içimiz dışımız siyaset olduğu için gündemdeki konularla ilgili mizah çok ilgi çekiyor. Mizah, bir de böyle anlatalım bakalım, dediğiniz noktada ortaya çıkan bir ihtiyaç. Anlaşılamamaktan mustariplerin avuntusu kısaca.

Peki, bu bir yıllık süreç size neler öğretti?

Gazeteciliğe başlarken hayallerim arasında bir mizah dergisine editör olmak yoktu. Ama böyle bir teklif gelince de, “Neden olmasın ki?” dedim. Mizah ve dergicilikle ilgili ayrı ayrı yeni şeyler öğrendim, öğreniyorum. Üretmesi hayli zor bir şey mizah. Tekrara düşme riski yüksek. Politik mizah belki daha kolay Türkiye'de, malzemesi bol. Ama gündelik hayatın mizahını yapmak giderek zorlaşıyor. Hele ki sosyal medyada her şey alabildiğine hızlı bir şekilde tüketilirken…

Bu sürede siz o izleyicinin ruhunu yakaladığınızı düşünüyor musunuz?

Satışlardan belli olacak ruhu yakalamış mıyız, yakalamamış mıyız. Mizah, ilgi çekici bir araç. O ilgiyi çekip gerçekten de insanların hoşuna gidebilecek şeyler anlatabilirsiniz. Türkiye'deki kültür tüketicisi biraz maymun iştahlı. Birinci Dünya Savaşı sırasında İstanbul'da yaşamış İngiliz bir kadının günlüğünü okumuştum. Belki haftalar sonra ilk kez bir The Times gazetesi okuyor, “Eski bir dostla karşılaşmak gibiydi” diye not düşmüş günlüğüne. Bu derece sadık bir okur kitlesine Türkiye'de henüz pek rastlamadım. Zaman gibi duygudaşlık kurabilen gazetelerin bir miktar var ama bu bağlar kolay eskiyebiliyor. Mizah dergileri, insanların çok yakın dostları olabilecek yayınlar. Kendilerini bulabilirler orada. Tabii yayıncıların da çok çalışması gerekir bu konuda.

Okur Püff'e nasıl ulaşacak?

Püff gazete bayilerinde satılacak. Ayrıca Zaman aboneleri, gazeteleriyle birlikte Püff'ün de gelmesini isteyebilirler. Okurlarımız puff@zaman.com.tr adresinden bize ulaşabilirler.

5 Ocak 2016 Salı

‘Körüklü'den sanat çıktı

4 Ocak 2016, Körüklü fotoğraf makineleri 1850'lerde mi kaldı sanıyorsunuz? Hiç öyle değil. Sürekli bir üst modeli çıkan dijitallere inat, yüzyıl öncesinde kalan bu makineyle fotoğraf çekenler var. Türkiye'nin ilk sanat portalı www.lebriz.com'un kurucusu Kerim Suner, ilk sergisinde, tarihî; hesap makinesi koleksiyonunu böyle fotoğrafladı.

Teknoloji harikası dijital makineler varken, ‘çek paylaş' dönemi zirve yapmışken, 1850'lerden kalma bir teknikle net olmayan fotoğraflar çekmenin ne âlemi var, değil mi? Âlemi de var, meraklısı da. Nostaljik olduğu kadar tehlikeli de olan ‘wet collodion' (ıslak levha yöntemi) tekniğiyle fotoğraf çekenlerin sayısı Türkiye'de (dünyada atölyeleri düzenleniyor) yavaş yavaş artıyor. Daha Türkçesi: Körüklü fotoğraf makineleri geri döndü. Hem de epey bir zamandır. Karanlık oda kuranlar ve bu odayı kamyona yükleyip peşinde taşıyanlar, fotoğraflarını cam ya da metal levhalara basanlar, kimyasal kullanarak hayatını tehlikeye atanlar...

Türkiye'nin ilk sanat portalı www.lebriz.com'un kurucusu Kerim Suner, bir yıldır wet collodion çekimler yapıyor. Bilgisayar mühendisi olan Suner, 30'a yakın antika hesap makinesi koleksiyonunu bu yöntemle fotoğrafladı. Fenerbahçe'deki atölyesi kimya laboratuvarı gibi. Siyah eldivenini giyip solüsyonlarla, nitratlarla çalışıyor. Yarından itibaren bu kareler www.lebriz.com'un sanat galerisine dönüştürülen ofisi; Nişantaşı Art212'de sergilenecek.

EL YAPIMI FOTOĞRAF, ORGANİK SERGİ

Fotoğraf: Erkin Saygı

Fotoğraf: Tuğrul Berge

Suner, iyi bir fotoğraf ortaya çıkması için önce 40 dakikalık bir ön hazırlık yapıyor, sonra iki gün süren laboratuvar aşamasına geçiyor. ‘Çek paylaş' dönemi yaşayan yeni nesil için anlaşılmaz bir durum gibi görünse de Suner, ‘Calculus 101' adlı sergisini bir tür anma olarak niteliyor: “Bir bilgisayar mühendisi olarak her zaman uzmanlık alanımın geçmişinden etkilenmişimdir. Bu nedenle yıllar içinde eski bilgisayarlar ve mekanik hesap makinelerinden oluşan bir koleksiyon yapmaya çalıştım. Bu koleksiyonu fotoğraflamak için wet collodion, kendine özgü estetiği, üretilen her fotoğrafın tamamen el emeği ile ortaya çıkan benzersiz ve çoğaltılamayan bir obje olması, bir zamanlar en yaygın yöntem olarak kullanılmasına rağmen artık unutulmuş olması nedenleriyle en uygun teknik oldu. ‘Calculus' serisiyle teknolojinin ve fotoğrafın tarihine bir yolculuk yaparak bu cihazları ve fotoğraf tekniklerini icat ederek günümüzün baş döndüren teknolojisine yol açanları anmaya çalışıyorum. 1851 yılında Frederick Scott Archer tarafından geliştirilen “Wet Collodion”, bir devrim yaratarak fotoğrafın yaygınlaşmasında büyük rol oynamanın yanı sıra günümüze kadar geliştirilen bütün tekniklerin de temelini oluşturdu.”

Antika hesap makinesi koleksiyonunu, 1850'lerdeki fotoğraf tekniğiyle çeken Suner, hem mühendisliğini hem de sanatçılığını ortaya koyuyor.

Kimya laboratuvarı gibi bir ortamda üretilen, el yapımı fotoğraf, -organik fotoğraf sergisi de diyebiliriz- sergisini izlemek zevkli ve heyecan verici. Suner, sergide atölyesinde kullandığı malzemeleri de sergiliyor. Wet collodion tekniğini ise ayrıntılarıyla bir el broşüründe anlatmış. Uzun soluklu bir proje olan “Calculus” serisinin ilk örneklerinin yer aldığı sergi 22 Ocak'a kadar açık kalacak.

Kerim Suner'in koleksiyonundan antika bir hesap makinesi.

Wet Collodion tekniğiyle çekilen antika hesap makinesinin fotoğrafı.

Kerim Suner, çarşamda günü açılacak Art212'deki sergisinde.

Fotoğraf: Şule Tülin Üner

'Artık sanat piyasası verilerini açıklamıyoruz'

www.lebriz.com 15 yıl önce kurulduğunda ne yapmak istediği tam olarak anlaşılmamıştı. Kerim Suner, bugün de anlamayanlar olduğunu söylemekle beraber sitenin arşivinde 10 binin üzerinde sanatçıya ait yarım milyona yakın eserin fotoğraflarıyla yer aldığını söylüyor. Bu önemli bir rakam. Türkiye'nin sanat piyasası hakkında bilgi ve fikir sahibi olmak isteyenler için veri bankası demek. Kerim Suner'e 2015'te sanat piyasasının ne kadar büyüdüğünü ya da küçüldüğünü sorduk. Cevabı ilginçti: “Biz lebriz.com olarak bu bilgileri yayınlamıyoruz, ancak talep eden yayın kuruluşlarına veriyorduk. Ancak son zamanlarda önüne gelen kafasından birtakım rakamlar atıp “lebriz.com verilerine göre…” şeklinde bu atmasyon rakamları yayınlamaya başladı. Bu yüzden artık hiçbir açıklama yapmama kararı aldık. Meydanı serbest bıraktık, isteyen istediği rakamı yazıyor. Hatta bir gazetede yaklaşık iki hafta ara ile yayımlanan iki makalede birbirine taban tabana zıt veriler açıklandı.”

3 Ocak 2016 Pazar

Yazar Yiğit Okur hayata veda etti

“Herkes bir defa doğar, ben iki defa doğdum. Yaşam benim için, her tarafın buz tuttuğu bir aralık gecesi sabaha karşı bitmiş olmalıydı.

Beş yaşındaydım. Yıllardan 1939, aylardan Aralık. 6,5 şiddetinde bir deprem, bütün Erzincan Ovası'nı yerle bir etmişti. Yıkılan evlerin altında ölüme terk edilmiş binlerce insandan biri bendim.” Şair ve yazar Yiğit Okur, geçen yıl ‘Buralardan Geçerken' (Can Yayınları) adıyla yayımlanan anı kitabına yukarıdaki cümlelerle başlıyordu. Edebiyatımıza değerli eserler kazandıran ve önemli ödüllerin sahibi olan Yiğit Okur, aramızdan ayrıldı.

1939 Erzincan depreminden bir mahkumun yardımıyla kurtulan şair-yazar Yiğit Onur (81) dün hayata veda etti. 2003'te ‘O Zaman Kim Söyleyecek Şarkıları' adlı romanıyla Haldun Taner Öykü Ödü- lü'nü, 2005'te ise ‘Deniz Taşları' romanı ile Yunus Nadi Roman Ödülü'nü alan Okur, 1954 yılında Galatasaray Lisesi'nden mezun oldu. 50'li yıllarda Varlık, Yenilik, Mavi dergilerinde şiirleri yayınlandı ve çeşitli roman, oyun çevirileri yaptı. 1958 yılında hukuk öğrenimi için İsviçre'de Cenevre Üniversitesi'ne gitti. 1965 yılında yurda döndükten sonra avukatlık yapmaya başladı. 40 yıllık bir aradan sonra Hulki Bey ve Arkadaşları romanıyla edebiyat dünyasına geri döndü.