24 Kasım 2015 Salı

Öykü ve roman yazarı Faruk Duman: Karşıt görüşten bir yazarın iyi olduğu bile söylenmiyor

Öykü ve roman yazarı Faruk Duman'ın ikinci deneme kitabı “Tom Sawyer'ın Kitap Okuduğu Kulübe” (Can Yayınları) yayınlandı. Duman'la yeni ve klasik edebi metinlerden, yazarlardan, eleştirilerden, anılardan oluşan kitabını konuştuk…

Trenler, eski elişi meslekler, doğa; hıza ayak uyduramadığınızdan da bahsediyorsunuz. Nostalji sever bir yanınız var mı?

Yeni şeylere adapte olamayan bir yanım var elbette. Hayatımıza yeni giren şeyleri reddetme anlamında değil de kendime küçük hayatın, küçük bir çevrenin yettiğini düşünüyorum. Mesela otururum, basit bir deftere yazarım. Tutup da yazı yazmak için çok şık bir defter peşinde koşmam. Yazmak yetiyor. Onun gibi. Nostalji tutkunu bir yanım var, diyemem. 80'den sonra Türkiye çok hızlı değiştiği için, aslında hepimiz kıyaslama yapıyoruz. Neydi, ne oldu; nereden nereye geldi; iyi mi oldu, kötü mü oldu. Ben de tabii kişisel olarak trenlerden bahsetmekten mutluluk duyuyorum çünkü benim babam demiryolcuydu. O dönem yaşadığımız hayatın verilerine bakıyorum ve şöyle bir şey görüyorum: Küçük memur ama bir lojmanı var, çocukların gittiği iyi bir okul ama parasız bir okul… Bunu eskiyi övmek anlamında söylemiyorum. Yalnızca biz nasıl yaşadık, çocukluğu nasıl geçirdik, nasıl hikâyeler dinledik, nasıl oyunlar oynadık... Bunlar, benim tarafımdan anlatılsın, beni okuyanlar bilsin, istediğim bu.

Kitapta “Yazardan Ne Bekleriz” diye bir denemeniz var. Bu beklentiyi karşılayabildiğinizi düşünüyor musunuz?

Aslında bu yazdıklarımın bugünkü edebiyat ortamında pek bir anlamı kalmadı. Çok dar bir çevreyi ilgilendiren şeyler bunlar maalesef. Yazarın yapması gereken tek şey, yeteneği varsa, edebi anlamda ve estetik anlamda kendi en beğendiği yazarları aşmak. Ortaya çıkan şeyin ne olduğuna tabii ki edebiyat tarihi ve okur karar verecek ama öncelikle yazarın hitap edeceği kişi, önemli bulduğu, kendinden önceki yazarlardır. Bu sayede ancak edebiyat bir yapı gibi üst üste yükselebilir, gelişebilir. Uzunca bir süredir yazarın, eleştirmenin bütün dikkati piyasaya yönelmiş durumda. Dolayısıyla Türkiye'de bu bahsettiğim kriter işlevsiz hale gelmiş, öyle görünüyor. Benim esasında yapmak istediğim de, bu söylediğim işte. Çok beğendiğim yazarların yaptıklarının yanına bir şey koymak. Üstüne bir şey koymak biraz iddialı olur ama estetik anlamda onlar gibi yazabilmek.

Dil konusuna da sık sık değiniyorsunuz. Türkçeye inanan bir yazar olarak dil üstüne dönen tartışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türkçe, çok büyük bir dil. Aydınımızda, sadece dil konusunda değil her konuda, özellikle Batı'ya karşı bir aşağılık kompleksi var. Dönemin başbakanı ne demişti: ‘Türkçeyle felsefe yapılmaz.' Bu bir aşağılık kompleksi ve benim görüşüm şu ki, hiçbir dil öbür dilden üstün değildir. Dil ihtiyaca göre büyür, dolayısıyla da toplumsal ihtiyacınız neyse diliniz de o kadardır. Bir de şöyle diyen bir grup var: ‘Dil devrimi oldu, bir gecede biz tarihimizden koptuk.' Bu yanlış çünkü bizim dil kompleksimiz Osmanlı yazarlarında da vardı. Onlar da öyle düşünüyorlardı. Bu kompleks genel, çok eskiden beri bizde var olan bir şey.

Ama alfabenin değişmesinin bir gecede okur-yazarlığı etkilediği bir gerçek.

Tam tersi aslında, bunları Niyazi Berkes de yazdı, Melih Cevdet de. Dil devriminden sonra okuma-yazma oranının nasıl fırladığına bakabilirsiniz. Çok bariz farklar var. Ama mesele o değil. Benim orada değindiğim, çok net bir kompleksimizin olduğu. Bu dille felsefe yapamıyorsanız, bu dille edebiyat yapamıyorsanız o zaman Yaşar Kemal'e, Orhan Kemal'e, Nermi Uygur'a ya da Oğuz Atay'a hakaret edersiniz.

“Kişisel özgürlüğümüzü sağlayamazsak sanatsal özgürlüğümüzü de sağlayamayız.” diyorsunuz bir yerde. Bir yazar-editör penceresinden baktığınızda yazarın düşünsel özgürlüğü ne anlama geliyor?

Bana göre bir düşünceye, bu siyasi olmak zorunda değil, bir alışkanlığa çok fazla bağlıysanız, yaratımınız da sınırlı olur. Çünkü aslında sanat eseri, düşüncenin bir ürünüdür. Dolayısıyla siz oraya bağımlı kaldığınız zaman, onun çerçevesi içinde yaratabilirsiniz. Çok kabaca, ben gerçekçi romanlar yazacağım diye tutturursanız yazdıklarınız çok gerçekçi olmayabilir. Bu tabii ki üretme zevkine sahip olmamak değil ama bu kafada belli sınırları aşmış olmak lazım. Hem kişisel olarak içinizden gelen reflekslere cevap vermek, hem de dışarıdan söylenenlere kulak tıkamak... Ben yazımı yazdığım zaman yanımda kimse yok, orada olmayanın görüşünü önemsememek lazım gibi geliyor.

“Bu parçalanma bizi infilaka götürür”

‘Zorbanın Sonu' bölümünde Zweig aracılığıyla baskılara sitem ediyorsunuz...

Şöyle diyor Zweig: “Halk genelde kendisine başlangıçta birtakım avantajlar sağlayan baskıcı iktidarların nelere yol açtığını geç fark eder.” Çok doğru. Şimdi Türkiye'de tabii ki baskıcı bir iktidar var ama galiba bu bizim gibi ülkelerin biraz da dışarıya fazla bağımlı olmalarıyla ilgili. Bana öyle geliyor ki, bizim sınıfımızdaki ülkelerde aslında sonuca biraz emperyalizm karar veriyor. Hep bir yanılsama içindeyiz. Türkiye'nin düşünce özgürlüğüne, hoşgörüye ihtiyacı var. Ben siyasetçilere hitap etmenin artık gereksiz olduğunu düşünüyorum, uzun zamandır böyle. Siyasetçilerle anlaşılamayacağını ve aydınlar arasındaki tartışmanın da sonuç vermeyeceğini düşünüyorum. Maalesef. Çünkü herkes çok fazla politize olmuş, kamplaşmış durumda. Bu hatta o kadar kötü bir halde ki, eğer karşıt görüşten bir yazarsa, insanlar onun iyi yazdığını bile söylemiyor. Hâlbuki söyleyin. Adam sağcıdır ama iyi şiir yazıyordur. Solcudur ama müthiş yazıyordur. Şimdi bu durumdayız. Bunu bile söyleyemeyecek kadar kamplaştık. Tabii benim en çok üzüldüğüm, halk arasındaki kamplaşma. Her gün sokakta tanık oluyorum. İnsanlar siz, biz diye konuşmaya başladılar. Bu korkunç bir şey. Bu bizi parçalanmaya değil, infilaka götürür.

20 Kasım 2015 Cuma

Ankara'da tiyatro heyecanı başlıyor

Her yıl kasım ayında Toplumsal Araştırmalar Kültür ve Sanat İçin Vakıf (TAKSAV) tarafından Ankara'da düzenlenen Uluslararası Ankara Tiyatro Festivali'nin 20.si yarın başlıyor. Yurtiçi ve yurtdışından tiyatro gruplarının 50 oyun sahneleyeceği festival, 30 Kasım günü sona erecek.

Festivalin, Devlet Opera ve Bale Salonu Leyla Gencer Sahnesi'nde yapılacak galasında, Gürcistan'dan Tiflis Vaso Abaşidze Müzikal Komedi ve Dram Profesyonel Devlet Tiyatrosu'nun ‘Carmen (Choreodrama)' isimli oyunu gösterilecek. Festival kapsamında Avusturya, Hollanda, İran ve Azerbaycan'dan gelen tiyatro topluluklarının yanı sıra üniversite tiyatro toplulukları, özel tiyatrolar ve çocuk tiyatroları performans sergileyecek. Ayrıca sokak tiyatrosu grupları da festival çerçevesinde Kuğulupark, Yüksel Caddesi ve Sakarya Caddesi'nde 3 oyun sahneleyecek. Avusturya'dan Daskunst isimli tiyatro grubunun Almancı isimli oyunu sahneye taşıyacağı festivalde Hollanda'dan TiyatroRast, Azerbaycan'dan Gence Devlet Tiyatrosu, İran'dan Omid Darvishi tiyatro grupları atölye çalışması yapacak. Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrosu ise Deste Şeş Tili (Kürtçe) isimli oyunu sahneleyecek.

Festival kapsamında 27 Kasım Cuma günü düzenlenecek olan “Türkiye'de Alternatif Tiyatro Araştırmaları ve Sanata Desteğin Dünü Bugünü” konferansına Tüzel Ezici, Filiz Arel, Ayça Köklü, Seyda Hilal Erbilgin ve Gülşen Karakadıoğlu katılacak. 22 Kasım Pazar günü saat 20.00'de Farabi Sahnesi'nde ünlü yazarlar Ercan Kesal ve Nermin Yıldırım, müzisyenler eşliğinde öykülerini katılımcılarla paylaşacak.

Öte yandan festivalin bu yıl Emek Ödülü Erhan Gökgücü'ne, Onur Ödülü Rutkay Aziz'e, Sevda Şener Tiyatro Yazarlığı Ödülü Özen Yula'ya verilecek. Ödüller, yarın akşam saat 19.30'da Leyla Gencer Sahnesi'nde gerçekleştirilecek açılış galasında takdim edilecek. Sanatı kitlelere ulaştırmak, ulusal ve uluslararası özel ve amatör tiyatro topluluklarını destekleyerek çalışmalarını sürekli hale getirmek için düzenlenen festival, uluslararası dayanışmaya ve barışa sanat yolu ile katkıda bulunmayı da hedefliyor. (www.ankaratiyatrofestivali.org)

19 Kasım 2015 Perşembe

Ali Baba ve Yedi Cüceler'i üç günde 540 bin kişi izledi

Ünlü komedyen Cem Yılmaz'ın geçtiğimiz cuma günü gösterime giren son filmi “Ali Baba ve 7 Cüceler”i, üç günde 540 bin kişi izledi.

Yılmaz, gişe rakamını dün Twitter hesabı @CMYLMZ üzerinden “İlk 3 gün gişemiz 540.000 seyircidir...Tesekkür ederim:)” diyerek açıkladı.” Cem Yılmaz'ın hem yazdığı hem yönettiği filmin oyuncu kadrosunda kendisiyle birlikte Zafer Algöz, Çetin Altay, Irina Ivkina, Yosi Mizrahi gibi oyuncular yer alıyor. Boxoffice Türkiye'nin verilerine göre, ilk üç gün seyirci rekoru 1 milyon 641 bin ile ‘Recep İvedik 4'e ait. Cem Yılmaz'ın geçen yıl gösterime giren filmi ‘Pek Yakında'nın ilk üç gün seyirci sayısı ise 399 bindi.

16 Kasım 2015 Pazartesi

Stefan Zweig çevirilerinde rekor kırdık!

Dünya edebiyatının en önemli isimlerinden Stefan Zweig'ın eserleri üstündeki telif hakları 2013'te kalktı.

Büyük küçük çok sayıda yayınevinin, tıpkı bu yılın başında Antoine de Saint-Exupery'nin Küçük Prens kitabında yaşadığımız gibi, Zweig eserlerini ardı ardına yayımlaması uzun sürmedi. Halen kitapları satışta olan 28 ve kitaplarının baskısı çoktan tükenmiş 18 yayınevi daha… Bu demek oluyor ki, okur tezgâhlarda, vitrinlerde şimdiye kadar (yanılma payını da ekleyerek) 46 farklı yayınevinden Zweig kitabı okudu, okuyor.

Peki, Türkiye'de Zweig'a bu kadar yoğun ilgi gösterilmesinin sebepleri neler, çok sayıda yayınevi neden Zweig kitabı yayımlıyor? Alfa Yayın Grubu edebiyat editörü Mehmet Said Aydın, yayınevlerinin bu ilgisi için şunları söylüyor: “Çok zor bir zamanın, çok mühim bir dehası Zweig. Sadece Türkiye'de değil, bütün dünyada teveccüh görüyor. Türkiye'de çok basılmasının ilk sebebi bu elbette. Ama ikinci bir neden daha var: Zweig'ın kitapları telifsiz basılabiliyor. Dolayısıyla irili ufaklı birçok yayınevi, iyi olduğuna inandığı çevirilerle, sırtını “güvenilir” birine dayamayı tercih ediyor haliyle. Bütün çevirilerin iyi olduğunu söylemek de güç ne yazık ki.”

ZWEİG ÇEVİRİLERİ NE KADAR YETKİN?

Zweig yayınlarının çokluğu bir yana, asıl mesele çeviri kalitesi. 57 farklı çevirmenin dışında, çevirmen bilgisi bulunmayan 14 kitap daha var. Son iki yılda üç büyük yayınevinin 39 Zweig eseri için 25 farklı çevirmenle çalıştığını da ekleyelim. Çevirmen sayısının çokluğu ister istemez Zweig çevirilerinin yetkin olmayan kişiler tarafından yapıldığı ve bunun Zweig edebiyatına zarar verdiği yönünde endişe ve eleştirileri de beraberinde getiriyor. Can Yayınları Genel Yayın Yönetmeni Sırma Köksal, bu konunun Zweig'a özgü bir durum olmadığını söylüyor: “Ülkemizde birçok yazar ve yapıt yetkin olmayan çevirilerle yayımlanıyor. Klasikler söz konusu olunca sorun iyice çetrefilleşiyor. Çünkü bu yapıtlar, herkesin, istediği gibi yayımlayabildiği yapıtlar ve birçok yayınevi bu kitaplarda sadece kapak fiyatı üzerinden rekabet ediyor. Bu da yetkin olmayan çevirmenlere yaptırılan az telif ödenmiş acele basılmış kitapların okunamaz metinleri olarak okura dönüyor.”

Şimdiye dek yazarın 21 eserini yayımlayan İş Bankası Kültür Yayınları, Stefan Zweig kitapları editörü Gamze Varım, çevirideki ölçütlerini şöyle açıklıyor: “Yazarın üslubunu korumaya, anlam kaymalarını önlemeye, çeviride herhangi bir şeyin kaybolmamasına, yazarın kurmuş olduğu dünyanın Türkçede mümkün olduğunca bire bir yaratılmasına çaba harcıyoruz.”

“YAZARIN KENDİNE ÖZGÜ ANLATIMI KAYBOLUYOR”

Stefan Zweig denince akla gelen ilk çevirmenler Burhan Arpad ve oğlu Ahmet Arpad. Salzburg Üniversitesi Stefan Zweig Merkezi ile Stefan Zweig Cemiyeti'ne de üye, 13 eserde imzası olan Ahmet Arpad, “Piyasaya çok Zweig çıkması bir yandan güzel, öte yandan ise altmışa yakın Zweig çevirisinin 57 çevirmeni olması kabul edilemez bir durum. Bu yöntemle eser kesinlikle kalite yitiriyor. En önemli sıkıntı, Stefan Zweig'a özgü anlatımı Türkiye'de piyasaya çıkan altmışa yakın eserde çoğu deneyimsiz 57 çevirmenin yakalamasının tabii ki mümkün olmaması. Okur hangisinin Zweig'ın anlatımı olduğunu nasıl ayırt edecek? Ünlü yazara saygısızlık yapıldığı gibi, okurun da kafası karıştırılıyor. Yayıncıların bunu nasıl göze alabildiğine şaşırmamak, hatta öfkelenmemek mümkün değil!” şeklinde değerlendiriyor.

Zweig edebiyatı para kazanmanın gerisinde mi kaldı?

Hildemar Holl (Salzburg Üniversitesi, Uluslararası Stefan Zweig Cemiyeti yöneticisi): “Burhan Arpad ve Ahmet Arpad, yaşamları boyunca toplamda Stefan Zweig'ın 22 eserini tercüme etti. Bu, Zweig'ın eserlerine, diline, fikir dünyasına ve biyografisine dair çok yoğun bir bilgiye hâkim olmayı getiren olağanüstü bir performans. İki çevirmen de yazarın yaşadığı döneme ve kültüre oldukça vâkıf. Eserlerinin telif hakları kalktığından beri 57 çevirmen, Zweig'ın eserlerini Türkçeye çevirmiş. Bunlar arasında Ahmet Arpad ve Ahmet Cemal gibi uzmanların bulunup bulunmadığı konusunda şüpheliyim. Çevirilerin içeriği ve çevirmenlerin sayısı bende Zweig edebiyatının Zweig'dan para kazanmanın gerisinde kaldığı izlenimini bıraktı.”

“Zweig, kitaplarının en iyi şekilde çevrilmesini isterdi”

Klemens Renoldner (Salzburg Üniversitesi, Stefan Zweig Merkezi yöneticisi): “Türkçe okuyamadığım ve Türkiye'deki edebiyat ortamını bilmediğim için Zweig çevirileriyle ilgili bir şeyler söylemem zor. Fakat Stefan Zweig çevirilerinde 57 farklı çevirmenin olmasını düşünemiyorum. Ahmet Arpad uzun yıllardır Zweig çevirileri yapıyor ve Salzburg'daki konferansları ve dersleri takip ediyor, bu yüzden Zweig kitaplarını en iyi aktarabilecek çevirmenlerden biri olduğunu düşünüyorum. Elbette Zweig'ın Türkiye'de iyi tanınmasından dolayı mutluyum. Ama bilmelisiniz ki Zweig çevirmenleriyle çok yakındı ve kitaplarının en iyi şekilde çevrilmesini isterdi. Çevirmenlerine mektuplar yazar ve onlarla iletişimde olmak için bu konuyla çok meşgul olurdu. Halkın iyi çeviriyi kötü çeviriden ayıracağını ve yıllar içinde iyi çevirinin başarısının görüneceği kanaatindeyim.”

En büyük hümanistlerden biri

Avusturyalı gazeteci, romancı, oyun ve biyografi yazarı Stefan Zweig, 1881 yılında Viyana'da doğdu. Viyana ve Berlin'de eğitim aldı. İngilizce, Fransızca, İtalyanca, Latince ve Yunanca öğrendi. Yirmi yılını Salzburg'da geçirdi. Bütün hayatını yazıya adadı. Hümanist bir dünya görüşüne sahipti, Avrupa kültürüne inanmıştı. 1933 yılında, Nazilerin yakmaya başladıkları kitaplar arasında Yahudi kökenli Zweig'ın eserleri de yer alıyordu. Bir yıl sonra Gestapo'nun evini basıp silah araması üzerine Zweig ülkesini terk etmek zorunda kaldı. Farklı türlerde 60'a yakın eser yayımlayan Zweig, İngiltere ve ardından ABD'ye gitti. Daha sonra Brezilya'ya geçerek oraya yerleşti. Avrupa'nın içine düştüğü durumdan duyduğu üzüntü ve hayal kırıklıkları nedeniyle 22 Şubat 1942'de Rio de Janeiro'da, karısı Lotte ile birlikte intihar etti. Türkiye'de en çok okunan yabancı yazarlardan biri olan Zweig'ın, Dünün Dünyası, Amok Koşucusu, Satranç, Rotterdamlı Erasmus, Joseph Fouche, Sabırsız Yürek, Balzac gibi çok sayıda eseri dilimize çevrildi.

13 Kasım 2015 Cuma

“Sanatçıların canına okuyacağım!”

Türkiye'nin ilk çağdaş sanat fuarı Contemporary İstanbul (CI) bugün 10. kez kapılarını açtı. Koleksiyonerler için ön izleme açılışı dün yapılan fuarın sürpriz ismi 89 yaşındaki ressam Adnan Çoker. ‘Alfabe' serisiyle ilk kez tarzının dışına çıkan Çoker, sanat camiasına şöyle sesleniyor: “Ya doğru dürüst bir şey yapsınlar, ya ben doğrulturum onları.”

Bu yıl onuncu yaşını kutlayan çağdaş sanat fuarı Contemporary İstanbul, bugün başladı. 23 ülkeden 700'den fazla sanatçının katıldığı fuarın bizce, en sürpriz ismi Türkiye'de soyut resmin ilk temsilcilerinden Adnan Çoker'di. Geometrik resimleriyle tanıdığımız Çoker, bu kez tarzının dışına çıkmış, ilk kez A'dan Z'ye tüm harfleri hareketli formalarla resmetmiş. Sanatçının, desenlerini 2007'de çizmeye başladığı Alfabe serisinde yaklaşık on yıllık bir emek var. Adnan Çoker, 1927 doğumlu, 89 yaşında. Önümüzdeki yıl 90. yaşını kutlayacak. Durup dururken, şimdi neden, niçin acaba herkesi şaşırttı? Aslında bu onun tarzı, belki de şaşırmamak lazım ama fuarın giriş katında Olcayart'ta ‘Alfabe' adını verdiği sergisinde buluşunca ne yapmak istediğini konuştuk.

İki nedeni var. Birincisi, diyor ki, “Ressamım ama burada daha ciddi bir işe kalkıştım. Biliyorsunuz böyle şeyler yapmıyordum.” Alfabe'deki eserlerin hepsi aynı boyda ve aynı renkte. Siyah zemin üzerine açık mavi A, B, C… Mor üçgenler, yeşil daireler yok. Renk konusunda bu kez kimseyi rahatsız etmek istemediğini söylüyor sanatçı. İkinci sebebi ise, ‘Hülya Avşar' vakası gibi sanat camiasına bomba gibi düşebilir (Hatırlarsanız kendisini bir sergi açılışında Avşar kızına verdiği ayarla epeyce gündeme gelmişti.) Şöyle diyor Çoker: “Bana yine kızacaklar ama sanatçıların canına okuyacağım dedim, ya doğru dürüst bir şeyler yapsınlar, ya ben doğrulturum onları.”

‘İYİ SANATÇI GÖREMİYORUM'

İstanbul'un çağdaş sanatın merkezi olduğu konuşulurken, artık daha hareketli ve daha üretken bir camiadan söz edilirken, Adnan Çoker neden böyle düşünüyor? Yeni yetişen sanatçıları mı beğenmiyor, yoksa eski-yeni herkese mi bu sözü? Eskiler arasında iyi sanatçılar olduğunu söylüyor fakat, genel itibarıyla sanat camiasından memnun değil. “Ben iyi sanatçı göremiyorum… Ciddiyet yok. Bakın burada (eserlerini işaret ederek) ciddiyet var.”

Sanatçının hayret ettiği bir konu da satış mevzuu. O da, Alman ressam Gerhard Richter gibi eserlerine kimlerin, niçin para verdiğini anlamıyor. “Ben, bunlar yapılır mı yapılmaz mı diye düşünürken alıcılar çıkıyor. Bunları alıyorlar? Alamazsın da diyemezsin...” Niye aldıkları tabloların altındaki kırmızı küçük noktalardan belli, doksan yıllık bir emek, birikim ve bakış… Sergide, Adnan Çoker'in A'sı çoktan satılmış, B gitmiş, C gitmiş, Ç de gitmiş… “Artık kendime özel bir A ve Ç yapacağım.” diyor Çoker…

Contemporary'de dikkat çekenler…

CI'da bu yıl İran sanatına özel bir yer ayrıldı, Tahran'dan dört galeri ve bir vakıf yer alıyor. Fakat etkileyici bir eser olduğunu söylemek zor. Tahran ve New York'ta birer şubesi bulunan Shirin Gallery'deki Ali Akbar Sadeghi'nin minyatürle harmanlanmış eserleri görülebilir.

Ayrıca İran'ın öne çıkan koleksiyonerlerinden Nadeer Mobarqa ve eşinin sanat koleksiyonu CI'da yer alıyor. Koleksiyonda Faramarz Pilaram'ın eseri dikkat çekici.

IŞİD'in Suriye'de yıktığı heykelleri, farklı teknolojik materyaller kullanarak yeniden üreten Morehshin Allahyari'nin Plugin bölümündeki videosu ile yine aynı bölümde, Bager Akbay'ın şiir yazan enstalasyonu izlemeye değer.

İstanbul'da galeri açmak için yer arayan Berlin'den Big Berlin'de sergilenen Murat Tosyalı'nın futbolcu Hakan Şükür, Metin Tekin, Rıdvan Dilmen, İbrahim Toraman portreleri...

Akbank Sanat standında sergilenen, Pablo Genoves'in “Hiç Olmadı, Hep Oradaydı” başlıklı sergisindeki fotoğrafları…

10 Kasım 2015 Salı

'Büyüklerimden dinlediklerimi kayıt altına almak istedim'

Nazan Bekiroğlu'nun son romanı Mücellâ, Timaş Yayınları'ndan çıktı. Hayatı annesinin kontrolündeki fanusta geçen Mücellâ, günün birinde üniversite öğrencisi Nazan'a ‘Bir gün benim hayatımı yaz' demese belki şimdi böyle bir roman olmayacaktı. Bekiroğlu ile Mücellâ'yı konuştuk.

Mücellâ'nın öldüğü yaşı geçtiniz, o yüzden gençliğinizin Mücellâ teyzesi, Mücellâ oldu… Onu bu kadar hissetmenize sebep olan şey neydi?

Mücellâ'daki vasiyete benzer o sahneyi yaşadım ben. O cümleleri söyleyen teyze bunu bana gerçekten inanarak mı söylemişti? Böyle bir ümidi bir anlık bile olsa var mıydı sahiden? Bunu bugün, Mücellâ romanı ortaya çıktığında bile bilmiyorum. Ama neticede bir şey gerçekleşti. Bunun için de ben ve Mücellâ'nın, kurgunun dünyasında, her türlü hitabın temsil ettiği kayıtlardan sıyrılmış, daha özgür bir ilişkinin tarafları olarak birbirini bulması gerekti.

Mücellâ, inanılmaz bir titizlikle büyütülüyor. O kadar korunaklı bir hayat ki bir yerde şöyle bir cümle geçiyor: “Bir şeyden korunmak, onunla hiç karşılaşmamakla mümkün olabilirdi en fazla.” Mücellâ fanusunda gerçekten de korunabildi mi sizce?

Mücellâ'yı anlamak için uzun sayfalar boyunca Neyyire Hanım'ın bahçesine bakma gereğini hissettim. Çünkü Mücellâ bir yanıyla, Neyyire Hanım'ın baskıcı zihniyetinin eseri. Korumakla baskılamak arasında fark var oysa. Korumak, gerekli bir ebeveyn davranışıdır. Fakat asıl önemli olan genç bireye kendisini korumayı öğretmektir. Neyyire Hanım'ın yanılgısı abartılı koruma vazifesini tek yöntem olarak üstlenmesi. Mücellâ korunabildi mi? Bunun için onun sonuna bakmak lâzım.

Neyyire Hanım vasıtasıyla kadın konusunu derinlemesine inceliyorsunuz. Gelenekten beslenen toplumun bakış açısı kız çocuklarını baskılıyor. Geldiğimiz noktada gelenekler sizce kadına bakışı nasıl etkiliyor?

Geleneğin değer ölçüleriyle “mahallenin namusu” kavramını ayırmak gerek. Gelenek kendi içinde tutarlı bir organizmadır. Bu bütünün bütün organları arasında uyumlu bir ilişki vardır. Geleneği bir yaşama biçimi olarak seçersiniz veya seçmezsiniz, o ayrı bir mesele. Benim itirazım mahallenin namusu gibi arızalı bir kavramın geleneğin değerlerine sirayet etmesi, onların yerine kendisini ikame etmesi. O zaman ortaya aldatıcı, tutarsız bir sistem çıkıyor ve bunun farkında olmak çok kolay değil.

Mücellâ, ara sıra güzel bir kadın olmanın, beğenilmenin, kendisine mektuplar yazılmasının nasıl duygular olduğunu merak ediyor. Bu yönleriyle ele alırsak Mücellâ için eksik, tamamlanmamış bir kadın diyebilir miyiz?

Mücellâ'yı bir roman kişisi olarak inşa eden etkenler birden fazla. Bunların bir kısmı dışsal kaynaklı. En başta annesi ve onun temsil ettiği baskıcı zihniyet. Bir kısmı da doğrudan Mücellâ'nın kendisinden kaynaklı. Korkak ve özgüvensiz Mücellâ. Kendi kaderine sahip çıkacak bir yapısı yok. İlk duygusal uyanışında uğradığı ihanetin ardından annesinin ona çizdiği yolun emniyetine karar veriyor çabucak. Eksik bir kadın mı Mücellâ? Ben buna birey olamamış kadın diyorum.

Kozadaki Mücellâ kendi gençliğini, gençlik heveslerini, evlilik heyecanı, evlat sahibi olma gibi duyguları hep dayısının kızı Filiz üzerinden yaşıyor. Mücellâ haksızlığa uğruyor mu sizce?

Filiz, Mücellâ'nın yaşamak istediği fakat yaşayamadığı ne varsa hepsine sahip. Hem de bütün bunlar Filiz'e neredeyse o hiçbir çaba sarf etmeden sunuluyor. Üstelik mahallenin namus bekçilerine hiç aldırmadığı halde. Mücellâ adına trajik bir haksızlık.

Mücellâ'nın en büyük engellerinden biri de karayemiş. Bu küçük ağaç sanki bizim kendi kendimize koyduğumuz sınırları da temsil ediyor. Özlemler ve sınırlar arasındaki ilişki hangi düzeyde olmalı?

Doğrular ve yanlışlar olduğu sürece sınırlar da geçerliğini koruyacaktır. Ama romandaki karayemiş, nedeni nasılı tartışılmayan, tümden gelimci yasağın simgesi. Özlemlerle sınırlar arasındaki mesafenin değerler eğitimiyle, bilinçle, makuliyet doğrultusunda çizilmesi gerektiğini düşünürüm ben.

Cumhuriyet'in ilanından günümüze doğru bir panorama çizmiş gibisiniz. Özellikle kaybolan kelimeler, nesneler, ifadeler listeler halinde kendine yer buluyor. Mücellâ gibi onları da mı kayıt altına almak istediniz?

Bugün artık çoktan maziye karışmış ayrıntıların Mücellâ'da kurgunun izin verdiği ölçüde yer bulması biraz da benim mazi özlemimden. Mazinin tülü güzelleştirir, munisleştirir. En azından benim bildiklerimin, büyüklerimden dinlediklerimin kayıt altına alınmasını istedim. Diğer yandan böyle bir hikâye dönem dokusu olmadan eksik kalırdı benim anlayışıma göre.

Savaş yıllarına dair hatıralar da paylaşıyorsunuz. Kendi büyüklerinizden dinlediğiniz anıların ne kadar etkisi oldu?

Nar Ağacı'nda bana göre dedeler kuşağının hikâyesi vardı. Mücellâ'da daha çok anneler ve babalar kuşağının. Biraz da benim kuşağımın. Annem ve babam II. Cihan Harbi sürerken nişanlanmışlar, savaş bittiği yıl evlenmişler. O yıllara ilişkin anıları çok canlıydı. Evimizde anlatılırdı bunlar yarı hüzün yarı ironiyle. Kuru üzümle çay içmiş, korniş bulamadığı için paslı demir teline perde germiş bir nesil.

Zaman zaman yer verdiğiniz siyasi atmosferde de günümüzle çok benzer yanlar görülüyor. Örneğin, karşıtların bir tarafı diğerini vatanı batırmakla, öbür taraf ise bu tarafı vatan hainliğiyle suçluyor. Ya da bir yerde basın özgürlüğü konusuna da değinmişsiniz... Meseleler hep başa mı sarıyor?

Mücellâ için de Nar Ağacı kadar olmasa da ciddi bir hazırlık dönemi geçirdim. 40'lı, 50'li, 60'lı, 70'li yıllara dair okuma, fotoğraf bakma, gazete koleksiyonlarını karıştırma vs. ile geçen bu süreçte fark ettim ki meseleler her devirde benzermiş ve herkes demokrasi adına kendince iyi niyetliymiş. Asıl şaşırtıcı olan, herkes aynı iyi niyete sahipken nasıl farklı şeyler görebilmişiz?

Bugün ülkemizde yaşananlar mutlaka sizi de bunaltıyor, örseliyordur, kendinizi nasıl koruyorsunuz olup biten karşısında, umudu koruyabiliyor musunuz?

Yaşamanın bizatihi kendisi çok sert bir eylem. Her şeye rağmen umutluyum. Yeter ki vicdan, ahlâk ve evrensel doğrulara duyulan güven kaybolmasın. İnsaniyet adına gayretten vazgeçmemek gerek. Veremli Yusuf Ziya'nın penceresi önünde açan leylâkların Mücellâ'ya öğrettiği gibi, hayat her yerdedir ve her şeye rağmen değerlidir. Uğrunda mücadeleye değer.

Şehirleşmeye, müteahhit talanlarına da açıkça bir serzenişte bulunuyorsunuz. Bugün İstanbul'un ya da hemen bütün şehirlerimizin başına gelenler hakkında neler düşünüyorsunuz?

Bu konuda ne düşündüğümü denemelerimde yazmaktan ben artık yoruldum. Mücellâ'da bu mesele elli yıllık süreç içinde gösterdi kendisini. Şehir, mahalle, sokak, doğal ve tarihi dokunun kaybolması; bunun başlangıcı bizde hayli eskiye gidiyor. Mesele bilinçsizlik, cehalet, gaflet, kolaycılık, kurnazlık, paragözlük ile kartopu gibi büyümüş ve acı meyvesini vermiş. Yenilik ve değişim kaçınılmaz. Buna itirazım yok. Kimsenin de olamaz. Değişirken, yenilenirken değerleri kaybetmekten söz ediyorum ben. Kaybolan bahçe bir zihniyetin kaybolması demek. Hepimiz bahçemizi kaybettik.

Son olarak denemeci Nazan Bekiroğlu romancı olan Nazan Bekiroğlu'na ne diyor, kıskanıyor mu onu? Ya da tam tersi?

Denemelerim ile romanlarım arasında hoşça bir uyum var. Romanın meselelerini araştırırken, hissederken bir tür taslak gibi denemeler çıkıyor. Romanlarımın yazılış süreci denemelerim üzerinden izlenebilir. Denemeler romanlarımın gizli günlüğüdür bir bakıma.

Diğer romanlarınıza bakarak bu romanınızda daha sade bir diliniz var. Sizi roman dilinizi yalınlaştırmaya iten sebepler neler?

Kendiliğinden gelişen bir süreç bu. Dilim, kendi içinde bir seyir izledi. Belki böylesine yalınlaşmak için o kadar çalkanmak gerekmişti. Sadeliği sevdim ama sığlığı değil.

7 Kasım 2015 Cumartesi

Gülten Akın, kadınların omzunda uğurlandı

Çağdaş Türk şiirinin ustalarından Gülten Akın, son yolculuğuna Kocatepe Camii'nden uğurlandı. Cenazesine çok sayıda şair, yazar, sendikacı, insan hakları savunucusu, siyasetçi ve okur katıldı. Akın'ın cenazesini kadınlar omuzlayarak cenaze arabasına yerleştirdi.

“Başka yol bilmiyordum, yazdım.” diyen şair Gülten Akın, Ankara'da tedavi gördüğü hastanede çarşamba günü hayatını kaybetmişti. Şairin cenaze namazı, cuma namazı sonrası Kocatepe Camii'nde kılındı. Cenaze töreninde şairin çocukları Aksu Bora, Deniz ve Murat Cankoçak taziyeleri kabul etti. Cenaze namazı kılındıktan sonra şairin cenazesini kadınlar sırtladı. Tabutu cenaze aracına kadar taşıyan kadınlar, hep bir ağızdan şairin, “Selam olsun bizden önce geçene/ Selam olsun dosta, hasa, çile çekene/ Selam olsun dayanana, düşene/ Yüreğim yürektir bakma gözüm yaşına” dizelerini okudu. Akın'ın cenazesi Karşıyaka Mezarlığı'na götürülerek burada defnedildi.

‘GÜLTEN ABLA'YI YALNIZ BIRAKMADILAR

Unutulmaz şiirlere, kitaplara imza atan Gülten Akın'ı son yolculuğuna şair ve yazar dostları, birlikte mücadele verdiği insan hakları savunucuları, siyasetçiler ve binlerce okuru uğurladı. HDP Eş Genel Başkanı Figen Yüksekdağ, CHP milletvekilleri Aylin Nazlıaka ve Şenal Sarıhan, eski Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay ve Türkiye Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu cenaze namazına katılan isimler arasındaydı. Yazar Hasan Ali Toptaş, “Hepimizin Gülten anası, ablası göçtü” diyerek duygularını ifade etti. Şairin bestelenen şiiri ‘Deli Kızın Türküsü' şarkısını seslendiren sanatçı Sezen Aksu'nun gönderdiği çiçek, şairin tabutunun başına bırakıldı.

“HEPİMİZİN ‘ANA'SIYDI”

Cenazeye katılan isimler Gülten Akın'ın vefatını ‘modern şiir için büyük kayıp' olarak niteledi.

Hasan Ali Toptaş:“Gülten ablamızı kaybettik. O hepimizin, tüm yazarların, şairlerin ablasıydı, anasıydı. Büyük bir şairimizdi, maalesef kaybettik. Çok üzgünüm. Gülten Akın'sız bir Türk şiiri düşünemiyorum. Şiirde yerinden oynatılamayacak bir köşe taşıdır.”

Ahmet Telli:“Gülten Akın şiirleri kadar, bize miras olarak bir düşünceyi de bıraktı. O düşünce, vicdandır. Bu ülkenin ileri bir ülke olması gerektiğini savunuyordu, herkesin demokrasi ve barış içinde yaşadığı bir ülke hayal ediyordu. Bütün şiirleri hep bundan bahseder. Onun şiirlerini yeniden okursak, göreceğiz ki vicdanımız titriyor. Sanıyorum ülkenin bu günlerdeki haline daha fazla dayanamadı, durmadan incelen vücudu.”

İHD Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan:“Gülten Akın, darbe sonrası dönemde 1986'da İnsan Hakları Derneği'nin kurucuları arasında yer aldı. Bir insan hakları aktivisti olarak her zaman doğrulardan yana oldu, hak mücadelesi yürüttü. Biz onu öyle tanıyoruz, hep öyle hatırlayacağız. Kendisini sevgiyle, minnetle anacağız.”

HDP Eş Genel Başkanı Figen Yüksekdağ: “Türkiye edebiyatı ve mücadele tarihi bakımından önemli bir kayıp. Biz onu şiirleriyle tanıdık ve şiirleriyle yaşama dair söylediği sözlerle tanıdık. Özellikle bir kadın olarak şiiri ve yaşam karşısındaki duruşu her zaman bize örnek oldu. Bizler toplumsal mücadelede ve siyasette, her zorlukla karşı karşıya kaldığımızda şiirlerden ilham aldık, şiirlerden güç aldık. Bize şiirlerle dolu bir miras bıraktı. O şiirlerdeki direnci, pırıltıyı, umudu, yaşama ve mücadeleye tutunma inadını biz ondan öğrenmeye devam edeceğiz. Hepimizin başı sağ olsun.”