12 Eylül 2015 Cumartesi

Göç, hiç bitmeyecek

İlk insandan bu yana hep göçmekte olduğumuzu düşündünüz mü? Ya da bu göçün kıyamete kadar süreceğini... Perili Köşk'te açılan “Görünenin Ardındaki” sergisi, beş çarpıcı eserle son yılların en önemli konusunu sarsıcı bir şekilde dikkatlere sunuyor. Borusan Contemporary'nin aynı mekândaki diğer sergisi ise artık gelenekselleşen, Necmi Sönmez küratörlüğündeki koleksiyon sergisi “Tutku”.

‘Göç' artık hiçbirimizin uzağındaki bir konu değil. Kendimize dokunan kısmıyla, Suriyeliler geldiği için artan kira fiyatları da bir sohbetin konusu olabiliyor, sokaklarda Arapça konuşan insanların çokluğu da; lüks alışveriş merkezlerinde durmadan harcama yapanları da konuşabiliyoruz, köşe başlarında dilenen, çoluk çocuğuyla kaldırımlarda uyuyan yardıma muhtaç Suriyeli mültecileri de… Bir de medyadan, Akdeniz'de, Ege'de batan teknelerin, boğulan mültecilerin haberlerini okuyor, üzülüyoruz. Fakat bir şeyi çok az konuşuyoruz: Sayıları her gün artan mültecilerin yerinden yurdundan niçin ve nasıl sürüldüklerini, onları ‘öteki'leştirdiğimizi, iyi bir yaşam için uygun şartlar hazırlayamadığımızı… Geçtiğimiz hafta Aylan Kurdi'nin çocuk bedeni Bodrum'da sahile vurmasaydı, Yunanistan karasularında mülteci botları zıpkınla ‘avlanmaya' devam edecekti belki de, ya da bir şekilde ulaştıkları Avrupa sınır kapılarında kimse onlara kucak açmayacaktı.

Borusan Contemporary, geçtiğimiz hafta cumartesi günü Rumelihisarı'ndaki Perili Köşk'te “Görünenin Ardındaki” sergisiyle bu konuya kalbinden dokunan bir sergi açtı. Küratör Christiane Paul, üç sanatçı tarafından hazırlanan 5 eser seçmiş bu sergi için. En çarpıcı çalışma Polonyalı sanatçı Krzysztof Wodiczko'nun ilk kez 2009 yılında Venedik Bienali Polonya Pavyonu'nda gösterilen “Misafirler” isimli eseri. Bu çalışmada puslu pencerelerin ardından Çeçenistan, Ukrayna, Vietnam, Romanya, Sri Lanka, Libya, Bangladeş gibi ülkelerin göçmenlerine ait siluetleri görüyoruz. Bu göçmenler ya camları siliyor, ya dinleniyor ya da çeşitli günlük aktivitelerde bulunuyorlar. Aralarında konuştukları konu hep aynı: Nasıl ve neden göçmek zorunda kaldıkları, göçtükleri ülkelerde karşılaştıkları zorluklar... Yani birbirine benzeyen onlarca hikâye. Diğer sanatçı ise Michal Rovner. Onun işlerinde, durup dinlenmeksizin yürüyen minik insan figürleri var. İlk insandan bu yana süren daimi göçü, nereden gelip nereye gittiğimizi sorgulayan üç çalışmadan biri, “Parçalanmış Zaman” ismini taşıyan ikiye ayrılmış büyük bir taştan oluşuyor. Galerinin hemen girişinde yer alan biraz gürültülü eser de Zimoun'un hareketli 240 karton kutusu. Küratör Christiane Paul ile göç meselesini ve sergiyi konuştuk.

Göç sorunu son yıllarda ülkemizde en fazla konuşulan konulardan biri. Siz nasıl bu konuya yöneldiniz?

Bu konu üzerine düşünmeye başladığımda göç konusu üstünde durmamıştım ama özellikle son zamanlardaki olaylar sergiyi kavramsallaştırdı. Bir yıl önce daha çok güvensizlik, istikrarsızlık, güven duygusu gibi genel atmosfer üzerine odaklanmıştım. Tabii ki politik anlaşmazlıklar, dini, etnik sebepler, terör saldırıları, Arap baharı gibi sorunların sonucu olarak göç krizi vardı ama bugünküyle kıyas edilemez. Yani, daha geniş bir politik içerikten yola çıktı ama özellikle son haftalarda yaşanan olaylarla göç sorunu çok fazla ön plana çıktı. Ne olduğunu-olacağını bilmemek, sistemlerin çok kompleks ve şeffaflıktan uzak işlemesi… Bir şeyi anlamak için ciddi bir araştırma yapmak gerekiyor. Aksi halde bu durum çok rahatsız edici. Geçtiğimiz günlerdeki haberlere baktığımızda, çoğunlukla bu mültecilerin nereye gitmeye çalıştıklarını, nereden geldiklerini anlayamıyorsunuz. Sergi daha çok bu güvensiz ve istikrarsız atmosferi yansıtmaya çalışıyor.

Sergide beş eser var. İşleri nasıl seçtiniz?

Farklı perspektifler sunan işleri bir araya getirmek istedim. Mültecileri en görünür şekilde ele alan iş Krzysztof Wodiczko'nun Misafirler'i. Çok zaman önce yapılmış bir çalışma ama bugün de farklı insanlarla, farklı hikâyelerle yapılabilir çünkü hâlâ çözülmemiş problemler var. Göçmen nosyonu bir noktaydı ama diğer üçü, insanların nereden gelip nereye gittiklerine dair somut örnekler veriyor. Michal Rovner'ın işine baktığınızda çok daha geniş bir perspektif görebilirsiniz insanlık adına. Oradaki kaya, geçmiş zamanlara ait gibi duruyor. Aşınmış; öbür tarafta insanların durmadan bu aşınmış yollar üzerinde yürüdüklerini ve dünya var olduğu müddetçe de yürüyeceklerini görüyorsunuz. Burada zamanın kendisi de bir materyal haline geliyor. Bu tabii ki çok geniş bir çerçeve. Bütün bu projenin yaptığı, bize duygusal olarak karşılık vermek ve sorular üzerine düşünmek için bir alan yaratmak. Zimoun'un işine baktığında bazıları depremi düşünürken bazıları da o kutularda insanları görüyor.

Peki, Wodiczko'nun bir tonluk taşı buraya nasıl taşındı?

Süreçten bahsedeyim. Aslında oldukça zor oldu galeriye getirmek. Çok ağır. Ve onu başta dördüncü kata yerleştirmek istemiştim ama lojistik sebeplerle bu mümkün olmadı. Galeride yerleştirebileceğimiz sadece iki alan vardı. Bu taşın ne olduğunu bilmiyoruz. Sanatçı da hatırlamıyordu ama onun bir su kaynağı olduğunu sanıyor. Çünkü ortasına doğru suyun akış izleri var. Bu da suyun akışı ve insanların da içine akması gibi bir anlam katıyor. Bu taşın temsil ettiği tarih ve tarihsellik de önemli, insanoğlunun zamanın katmanlarında bir yer değiştirmesi var. Çünkü insanlar durmadan bir yerlere gidiyor…

10 Eylül 2015 Perşembe

Popüler dergilerin yükselişi

Türkiye'de pek az kişinin ilgilendiği ‘dergicilik gündemi'nde bu sıralar yeni bir tartışma var.

‘Dergicilik değişiyor mu? Dergiciliğin ekseni mi kayıyor? Edebiyat dergiciliği popüler dergiciliğe yeniliyor mu?' sorularının etrafında dönen bu tartışma, sınırlı sayıdaki ilgilisini aşıp geniş bir alana taşamıyor. Fakat dergi okuyan, takip eden, binbir emekle dergi çıkaranlar çoktandır ‘yaklaşan' bir tehlikeden söz ediyor. Haksız da değiller. Mizah dergileri bile hızla kan kaybediyor ve bazıları format değiştirme gibi yeni arayışlara girdi, haber dergileri neredeyse piyasadan silindi, kültür-sanat dergilerinin gardı yok olma derecesinde düştü, edebiyat dergileri ise bir bir kapanıyor, kalanlarsa idealist birkaç kişi sayesinde yaşıyor. Başta dağıtım sorunları, sosyal medya ile bilgiye ulaşmanın kolaylaşması ve insanların ‘kolay tüketilir' ürün peşinde koşması dergilerin sonunu getirecek sebepler olarak görülüyor.

Buna karşın hızla büyüyen, okur sayısını günden güne artıran, satış rakamlarıyla Türkiye ortalamasının çok üstüne çıkan dergiler de var ve bu dönemde iyiden iyiye serpilerek piyasaya hakim oldular. Şu anda Türkiye'nin en çok satan popüler dergileri OT, Kafa ve FİL. Aynı anda edebi, siyasi, politik ve sanatsal metinleri barındıran, şiir ve öykü yayımlayan, ışıltılı yazar kadrolarıyla dikkat çeken, sosyal medyanın diline hakim, daha çok gençlerin yazdığı ve okuduğu dergiler bunlar. Üçü de çok okunuyor, çok konuşuluyor ve tartışılıyor. Peki, nasıl oluyor da diğerleri kan kaybederken hatta kapanırken bu dergiler ilgi çekiyor?

POPÜLER YAZAR KADROSU

Dergicilikte yeni bir eğilim yükseliyor. Bu damarın öncüsü OT dergisi oldu. Sol, demokrat, muhafazakâr, liberal, İslamcı, feminist yazarların boy gösterdiği dergi, yayımlanmaya başladıktan kısa bir süre sonra geniş bir okur kitlesine ulaştı. Tam bu sırada OT'a rakip olabilecek ‘Deve' çıktı ama onun yakaladığı başarıyı yakalayamadı, kısa sürede silinip gitti. OT'un ardından da Kafa ve FİL dergileri geldi.

Bir yenilik de spor dergiciliğinde yaşanıyor. Can Yayınları'nın çıkardığı Socrates, spora edebiyat ve estetiğin dilini de kattı. Yakınlarda çıkan Fitbol dergisi ise klasik spor dergilerinden farklı, kültürel altyapısı olan bir dile sahip.

Bütün bu yeni nesil dergilerin ortak özelliği, adeta bir dil devrimi yapmış olmaları. Edebiyattan beslenen, muhalif, aynı zamanda eğlenceli, kıvrak bir dil... Dergicilik camiasında şimdilik fısıltıyla konuşulan bir bilgiye göre başka gruplar da benzer dergi yayıncılığı için kolları sıvamış durumda. Böyle bir değişim ve dönüşüme ihtiyaç olduğunu söyleyenler çoğunlukta.

Bu yeni nesil dergilerde, ‘uzun yazıları kimse okumaz' klişesini yerle bir edecek şekilde uzun metinler yayımlanıyor. Bazısı çok da göze batmayan sade bir tasarım ve üçüncü hamur kâğıtla piyasaya çıkıyor ve en çok kapaklarıyla dikkat çekiyorlar. Yazar kadroları da oldukça renkli. Edebiyatçılara, senaristlere, sinema aktörlerine, televizyonculara, dizi oyuncularına ve mahkûmlara aynı anda sayfalarında yer veriyorlar. Her birinde toplumun geniş kesimlerinin tanıyabileceği isimler yazıyor. İclal Aydın, Sunay Akın, Ataol Behramoğlu, Metin Uca, Rıdvan Akar, Tarkan, Teoman, Cem Yılmaz, Murat Menteş, Dücane Cündioğlu, Ertuğrul Mavioğlu, Gündüz Vassaf, Adalet Ağaoğlu, Nevşin Mengü, Mesut Yar, Aslı Erdoğan, Karin Karakaşlı gibi isimler bu dergilerde imzası olan ünlü isimlerden bazıları.

‘OKURUN BEKLENTİSİ VE DİLİ DEĞİŞTİ'

Temmuz sayısıyla yayın hayatına son veren Sarnıç Öykü Dergisi'nin Yayın Yönetmeni Faruk Duman, Zaman'a verdiği röportajda derginin neden kapanmak zorunda kaldığını ve ‘yeni dergilerin' neden tuttuğunu anlatmıştı. Duman, “Özellikle zamanın, genç okurun ruhunu yakalayabilen dergiler çok iyi, çok dikkatli takip ediliyor ve çok okunuyor. Dolayısıyla son on yıldan bu yana, edebiyat dergiciliği dahil, okurun hem görsel, hem içerik hem de dil bakımından tavrı, tarzı beklentisi ve okurun kendi dili çok değişti. Bir bakıma, aslında bu okurun, genç kuşağın hayat anlayışı, bu yeni dergileri doğurdu.” demişti. Geçen ay ilk sayısı yayınlanan Öykülem dergisinin yayın kurulundan Eyüp Tosun ise klasik edebiyat dergiciliğinin evrilmeyeceği görüşünde. OT, Kafa, FİL gibi dergilerin, ‘bambaşka bir yolda ilerleyen ve klasik manada değerlendirilemeyecek' dergiler olduğunu belirten Tosun, “Onların dergiciliği onlara bizim dergiciliğimiz bize.” diyor.

Kısa sürede okura ulaşıp büyük başarı yakalayan yeni nesil dergiler, başarılarının sırrı üzerine konuşmak istemiyor. Mail yoluyla ulaştığımız Kafa dergisinden ilginç bir cevap aldık. ‘Kurum olarak herhangi bir gazeteye görüş verilemeyeceği' ifade edildi. OT dergisi ise ‘yetkili kimse yok' cevabını vermekle yetindi.

8 Eylül 2015 Salı

Güç ve aşındırıcı sırları

Politik eleştirileriyle tanınan Brezilyalı sanatçı Cildo Meireles'in bir tablosu 14. İstanbul Bienali kapsamına İstanbul Modern'de sergileniyor. Türkiye ile benzer süreçleri yaşayan Brezilya'dan gelen eseri, bienalin açılışı için İstanbul'da bulunan Brezilyalı sanat eleştirmeni değerlendirdi.

Brezilyalı sanatçı Cildo Meireles'in tablosu ‘Sahtekar Politikacıları Atmak İçin Delik Projesi' (2011), “TUZLU SU: Düşünce Biçimleri Üzerine Bir Teori / SALT WATER: A Theory Of Thought Forms” başlığıyla 1 Kasım'a kadar devam edecek olan 14. İstanbul Bienali'nin en önemli işlerinden biri. ‘Sahtekar Politikacıları Atmak İçin Delik Projesi' (2011) adlı eserde sanatçı, Bakanlıklar Meydanı ve Hükümet Sarayı'na ev sahipliği yapan Brezilya Cumhuriyeti'nin başkenti Brasília'yı küçük bir şehir olarak yorumlarken asıl vurguyu yüzeyin altındaki katmanlara yapıyor. Başkentin altındaki yer kabuğunun dünyanın geri kalanındakinden daha ince olduğunu öğrenen Meireles bu olguyu, yıllardır ülkesine ve dünyaya yayılan bir fenomeni, siyasal lobicilerin kendi çıkarlarını ve iktidarlarını korumak amacıyla kurumlarda ve şirketlerde gerçekleştirdikleri yolsuzlukları eleştirmek için bir metafor gibi kullanarak gün yüzüne çıkardı. Tablo, neredeyse naif olan berrak mavi bir gökyüzünün altında, tam aksine asitsi bir ironiye dönüşüyor.

Bu eser, 14. İstanbul Bienali'nin küratörü Carolyn Christov-Bakargiev'in dediği gibi “yüzeyin altında olanı anlatmak için mükemmel bir platform” olan bu sergi bağlamında çok önemli parça. Yüzeyin altındakini göstermek, zaten ekspozisyon düşüncesinin içinde var olan bir kaygı.

1948 yılında Rio de Janeiro'da doğan Cildo Meireles, uluslararası alanda çağdaş Brezilya sanatının en önemli kavramsal multimedya sanatçılarından biri olarak kabul edilmektedir. Meireles, döneminin politik ve sosyal meseleleri üzerine daima bir hayli yansıtıcı bir pozisyon benimsedi. Kavramsal sanat içinde, eserlerinin politik karakteri Tiradentes-Siyasal Tutuklu İçin Totem-Anıt (1970), İdeolojik Devrelere Eklentiler: Coca-Cola Projesi (1970) ve 25 Ekim 1975'te São Paulo İkinci Ordusu'na bağlı binalardan birindeki hücresinde şüpheli bir şekilde asılı halde ölü bulunan TV Cultura de São Paulo'nun haber müdürü Vladimir Herzog'un anısına yapılmış olan ‘Herzog'u Kim Öldürdü?' (1975) gibi çalışmalarında açığa çıkmıştır.

Brezilya'nın en büyük küratörlerinden ve sanat eleştirmenlerinden biri olan Paulo Herkenhoff'un sözleriyle, “Cildo'nun sanatı, bir şiirsel toplum teorisi olarak tanımlanabilir. Siyasal, düşünsel ve stratejik meselelerle ilgili soru işaretleri uyandırır. İletişim süreçlerini ve alanlarını, izleyicinin koşullarını, sanat tarihi mirasını ve sıklıkla ele alınmış olan getto sosyal alanını irdeler.” (Bir Labirent Getto: Bir Cildo Meireles Yapıtı; São Paulo: Cosac & Naify, 2000)

Meireles, erken yaşlardan itibaren Rio de Janeiro Yeni-Somut Grubu'ndan etkilendi ve grup tarafından ortaya konulan “sanat üzerine görselle sınırlı olmayan şekillerde düşünmek” olasılığına ilgi duydu. Ancak o dönemki çalışmaları, yeni-somutçulardan farklı olarak jestsel ve figüratifti. Bu dışavurumcu nitelikteki çizim, daha sonra yerini tamamen üç boyutluluğa bırakacaktı.

Meireles'in eserlerinin büyük bölümü Brezilya müzelerinde ve Tate Modern Collection-Londra (İngiltere) ve Museum Of Modern Art (MoMA)- New York (Amerika Birleşik Devletleri) koleksiyonlarında bulunuyor.

* Patricia Rousseaux, Brasileiros Editora Ltda.'nın kurucu-ortağı; iki ayda bir Portekizce, İngilizce ve İspanyolca olarak yayımlanan, çağdaş sanat konularının yanı sıra dünyayı ve sanat dünyasını da Brezilya gündemine taşımayı amaç edinen ARTE! Brasileiros dergisinin genel yayın yönetmenidir.

5 Eylül 2015 Cumartesi

Çağdaş sanat da ‘klasik'leşti

Bu yıl üçüncüsü gerçekleştirilen çağdaş sanat fuarı Artinternational, Haliç Kongre Merkezi'nde dün başladı. Yabancı basının da davetli olarak katıldığı fuarda, 27 ülkeden 87 galeri ve 400 sanatçı var.

Türkiye'nin en genç çağdaş sanat fuarı Artinternatinal, Haliç Kongre Merkezi'nde dün başladı. Kurucuları Sandy Angus ve Yeşim Avunduk'un yanı sıra fuarın direktörü Dyala Nuseibeh, sanat yönetmeni Stephane Ackerman, “Sahnedeki Videolar” bölümü küratörü Başak Şenova, “Alternatifler” bölümünün küratörü Paolo Chiasera konuşmacı olarak katıldığı fuar, sadece üç gün sürüyor ve bu kısa zaman dilimine 87 galerinden 400 sanatçının eseri sığdırılıyor. Oldukça yoğun ve yorucu bir fuar Artinternational. Her şeyin hızla akıp geçtiği, koşturarak yaşandığı modern zamanların sanatı da sizden aynı çabukluğu bekliyor.

Fuara bu yıl galeriler açısından yüksek bir katılım var. Yabancı basının da ilgi gösterdiği toplantıda konuşan, dünyanın önemli sanat fuarlarındaki ortaklıklarıyla tanınan Angus Montgomery'nin direktörü Sandy Angus, “Fuarın bu kadar büyük bir seviyeye ulaşabileceğini düşünmemiştik.” dedi. Fuarın Türkiye ortaklarından Fiera Milano Interteks'in direktörü Yeşim Avunduk ise bu yılın sürprizlerine dikkat çekti ve ekledi: “Türkiye sanatının en önemli sanatçılarından pek çoğunun en son işlerini ilk kez fuarda izleyecek olmamız heyecanımızı artırırken, aralarında Victoria Miro, Sakshi Gallery, Aicon Gallery gibi çok önemli galerileri Türkiye'de ilk kez ağırlamaktan gururlanıyoruz.” Fuar direktörü Dyala Nuseibeh, İstanbul'un özellikle deniz kıyısında olmasıyla büyük bir çekiciliğe sahip olduğunu belirtti ve fuarın açık heykel galerisi, “By The Waterside”ın program için çok büyük bir önem taşıdığını söyledi.

Basın toplantısı biter bitmez, herkes kongre merkezinin, heykel galerisine dönüştürülen terasına koştu. Çünkü her sene burada sergilenen heykeller ilgi çekiyor. Geçen yıl, Jaume Plensa'nın eserinin İstanbul silüetiyle uyumlu bir görünüm sergilediği mekânda bu yıl, izleyicileri karpuz yığını ve bir astronot karşıladı. Bulgaristan'dan Rada Boukova'nın ‘Low Resolution' adını verdiği esere Guido Casaretto, Karl Karner, Şakir Gökçebağ, Yerbossyn Meldibekov, Stefan Nikolaev, Ichman Noor, Javier Perez, Paul Schwer ve Walid Siti'nin eserleri de eşlik ediyor ama herkesi oldukça şaşırtan tabii ki, Adana karpuzlarıydı.

Enrique Marty-Random Scene

GÖRÜLMEYİ HAK EDEN SANATÇILAR

Fuarda görülmeye değer dünyaca ünlü sanatçılar; Jan Fabre, Joan Miró, Tony Cragg, Andy Warhol, Banksy, Damien Hirst, Liu Bolin, Walton Ford, Muntean/Rosenblum, Yayoi Kusama'nın eserlerinin yanı sıra keşfedilmeyi bekleyen pek çok çalışma bulunuyor. Biz ikisinden bahsedelim. İspanyol sanatçı Enrique Marty'nin, 2014 tarihli Random Scene adını verdiği eseri, Grup Terapi, Sadakat Hareketi ve Karanlık Oda adlı üçlemesi için ürettiği bir çalışma. Nietzsche ve Michel Foucault'un fikirlerine gönderme yapan eserde, takım elbiselerinin rengine göre beyazdan siyaha doğru sıralanan altı figür, Fransız düşünür Foucault'ya benzetilmiş. Yarım daire şeklindeki sahnede her şey sırasına göre dizilmiş, tesadüfi hiçbir şey yok. Figürler de tıpkı Foucoult gibi saçsız, yüzü, gözü ve pozları aynı. Kendilerine bakmanızı istemediklerini için elleriyle yüzlerini kapatıyorlar. Bu aslında Marty'nin de belirttiği gibi izleyicinin kabullerine karşı çıkan bir duruş.

İkinci sanatçı ise Türkiye'den genç bir isim: Haydar Akdağ. Mercimek adlı eseriyle fuara katılan Akdağ, herhangi bir galeri çatısı altında değil, Mercure Otel'in sponsorluğunda fuarda yer alıyor. Yeditepe Üniversitesi'nde doktora yapan Akdağ, elek kullanarak yaptığı çalışmasında iktidarın, medyanın, sanat yöneticilerinin ve önyargılarımızla sosyal hayatta yaptığımız ‘eleme'lere karşı çıkıyor ve diyor ki, “Herkes kendine göre bir şeyleri eliyor. Bu eleme gerçekten doğru bir şey mi? Peki ne kadar gerçekçi? Bu ayrışmalar çok katı ve korkunç.” Bizce kıymetli olan bu fikir, galeri yöneticileri ya da koleksiyonerler tarafından artık ‘klasik işte' yani sıradan diye değerlendirilebiliyor. Bugün ve yarın saat 12.00-20.00 saatleri arasında ziyarete açık olacak fuara giriş ücretli. (www.artinternational-istanbul.com)

1 Eylül 2015 Salı

Yaşattığın bütün kâbuslar için teşekkürler!

Bir neslin kâbuslarını şekillendiren Wes Crawen dün 76 yaşında göçtü bu dünyadan. Her nesil yaşamıştır bunu; bazı insanlar ölünce sizin çocukluğunuzu da yanında götürür. Geçen yıl bu zamanlar Robin Williams, bizim kuşağın hayallerini, umudunu, gençliğini de beraberinde alıp gitmişti. Şimdi de kâbuslarımız gitti Wes Craven'le birlikte.

Korkuyla izlediğim ilk film hangisiydi? Şüphesiz Freddy Krueger'dan önce de ekranda korkunç şeyler görmüştüm ama Freddy diğerlerine benzemezdi. El ayak çekilip de ışıklar kapanınca yatağıma kadar gelir, silüetini odanın duvarlarında gezdirirdi. Ben uyurken yatağımın altındaydı hep. Uykuya daldığım anda o kanca gibi ellerini her an üzerime atmaya hazır şekilde uzanırdı orada. Sokağın başından bir ses gelirdi kimi zaman; pekala Freddy olabilirdi! Sokak bekçisinin düdüğü de uzaklaşınca Freddy'nin iyice yaklaştığını hissederdim. O saatte başka kim olacaktı! Uzun süre bu şekilde yaşadık onunla. Büyümek böyle bir şey herhalde; önce kâbuslarınız ölüyor.

ELM SOKAĞI'NDA KÂBUS

Bir neslin kâbuslarını şekillendiren adam dün öldü. Elm Sokağı'nda Kâbus ve Çığlık serilerinin yönetmeni Wes Craven, 76 yaşında göçtü bu dünyadan. Her nesil yaşamıştır bunu; bazı insanlar ölünce sizin çocukluğunuzu da yanında götürür. Geçen yıl bu zamanlar Robin Williams, bizim kuşağın hayallerini, umudunu, gençliğini de beraberinde alıp gitmişti. Şimdi de kâbuslarımız gitti Wes Craven'le birlikte.

1984 yapımı Elm Sokağı'nda Kâbus, ülkemizde 1990'da gösterime girebildi ancak. Ben de birçok insan gibi televizyonda izledim. Salondan çıkışta unutulan milyar dolarlık filmlerin yanında hazine gibi... Şimdi düşünüyorum da korku filmlerine mesafeli yaklaşmamda Elm Sokağı'nda Kâbus'un etkisi olmalı. Kâbuslarımın mimarına bir teşekkür borçluyum. Bana öyle bir kâbus verdi ki, çocukluğumu uzattı.

Wes Craven, illa ki Elm Sokağı'nda Kâbus, Çığlık ve Tepenin Gözleri serileri demektir. Fakat onun filmleri her şeyden öte, ironiyle örülür. Bütün o ‘korkutucu' filmleri bu gözle izlendiğinde ortaya bir ironi ustası çıkar. Seyirciyi korkutmadığı nadir filmlerinden Paris, Seni Seviyorum'daki ‘edebî;' dokunuşunda bunu daha net görürüz.

Ünlü yönetmenlerin Paris üzerine çektiği kısa filmlerden oluşan Paris, Seni Seviyorum'da Craven'in yazıp yönettiği Pere-Lachaise bölümü ünlü yazarların medfun bulunduğu mezarlıkla aynı ismi taşır. Pere-Lachaise mezarlığında Oscar Wilde'ın mezarını bulmak için dolaşan balayındaki bir çiftin hikâyesini konu alan bu kısacık filmde Wes Craven, ironinin âlâsını yapar. Filmde erkeğin iş takvimi dolu olduğu için evlilik arefesinde ‘erken' balayına çıkan çiftten kadın olanı, sırf erkeğin mizah duygusu olmadığı için, Oscar Wilde'ın mezarı başında müstakbel kocasıyla evlenmekten vazgeçer. Sebebi basittir: “Gülmeden geçen bir hayat, hayat değildir ki!” Emily Mortimer ile Rufus Sewell'in oynadığı filmde erkeğin cevabı şöyle olur: “Bir kocadan ne bekliyorsun ki; maskaralık mı?”

ÇIĞLIK

Bu kadarla bitmez; evleneceği kadın ile Oscar Wilde'ın mezar taşını öptüğü için dalga geçen adam, ayağı takılıp tökezleyince mezar taşını mecburen öper. Kalktığında ise Oscar Wilde'ın hayaliyle konuşur. Wilde'ın aşka dair tavsiyelerine kulak vererek sevdiği kadının peşinden gider ve kendini affettirir. Bu kısacık filmin kilit karakteri yine bir ölüdür.

Çocukluk kâbusumuz sona erse de yetişkinlik kâbusumuz devam ediyor. Bizi güldürmeyen adamlarla geçiyor ömrümüz. Sahi, ülkenin üstüne bir kâbus gibi çökenlerin ruhumuzda, bugünün çocukları ve gençlerinin ruhunda açtığı yaralar ne olacak?

29 Ağustos 2015 Cumartesi

Eylülde sergi sağanağı geliyor

Yaz rehavetinin ardından, eylül ayının girmesiyle birlikte sanat dünyası, sezonu görülmemiş bir enerjiyle açıyor.

Türkiye'nin önde gelen sanat kurumları ve müzeler, 1 Eylül'den itibaren peş peşe önemli sergileri hayata geçiriyor. 14. İstanbul Bienali pek çok mekanda sanatseverleri ağırlamaya hazırlanırken, Sabancı Müzesi umutsuzluğa başkaldırısıyla tanınan Zero akımını, Pera Müzesi Saraybosna çağdaş sanatını, ArtInternational ise ünlü sanatçıları ve 400'den fazla galeriyi İstanbul'a getiriyor. Sanatseverleri baş döndüren bir trafik bekliyor. En önemlisi, biraz umut...

14. İstanbul Bienali (5 Eylül-1 Kasım)

Su üstünde bienal

İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından iki yılda bir düzenlenen çağdaş sanat etkinliği 14. İstanbul Bienali 5 Eylül'de başlıyor. ‘Tuzlu Su: Düşünce Biçimleri Üzerine Bir Teori' teması etrafında şekillenen bienal süresince Afrika, Asya, Avustralya, Avrupa, Ortadoğu, Latin Amerika ve Kuzey Amerika'dan 80'in üzerinde katılımcının çalışmaları Boğaz'ın Avrupa ve Anadolu yakasında bulunan 30'dan fazla mekânda gezilebilecek. Tuzlu Su, müzelerin yanı sıra tekneler, oteller, eski bankalar, otoparklar, bahçeler, okullar, dükkânlar ve özel konutlar gibi kara ve su üzerindeki geçici yerleşim alanlarına yayılacak. Masumiyet Müzesi, Troçki'nin Büyükada'daki evi, Kaptan Paşa Deniz Otobüsü, Meis Adası, Beyoğlu'nda ayakkabı mağazası FLO'nun bir katı sergi mekanları arasında. Bienalin küratörü Christov-Bakargiev'in deyimiyle “Su üzerinde epey vakit geçireceğimiz” bienalde 80'den fazla sanatçının 1500 civarında eseri sergilenecek. (www.14b.iksv.org)

Salt Beyoğlu ve Salt Galata: Neden

Geldik Buraya (3 Eylül-29 Kasım)

Neden geldik ah İstanbul'a

12 Eylül darbesinden sonra ortaya çıkan toplumsal hareketler ve popüler kültür öğeleri üzerinden Türkiye'nin yakın geçmişini irdeleyen ‘Nerden Geldik Buraya' sergisi 3 Eylül'de SALT Beyoğlu ve SALT Galata'da açılıyor. İstanbul'u merkeze alan sergi ​de Türkiye'de 80'ler, reklam filmi, dergi, fotoğraf, video gibi arşiv materyalleri ve sinemadan örneklerle değerlendiriliyor. (www.saltonline.com)

ArtInternational (5-6 Eylül, Haliç Kongre Merkezi)

Banksy, Andy Warhol, Joan Mıro, Davıd Hockney, Grayson Perry…

Bu yıl üçüncüsü gerçekleştirilecek olan ve sadece iki gün süren ArtInternational da 5 Eylül'de başlıyor. Çağdaş sanat piyasasına hızlı bir giriş yapan fuarda bu yıl, çizim yaptığı duvarlar sökülüp milyon dolarlara satılan grafiti sanatçısı Banksy, pop art akımının babası Andy Warhol, Joan Miro, David Hockney, Grayson Perry gibi sanatçılar ağırlanacak. İspanya'dan Çin'e, İtalya'dan Bulgaristan'a 27 ülkeden 87 galeri ve 400'den fazla sanatçı İstanbul'da olacak. Çok kısa olmasına rağmen çok hareketli geçen fuarı geçen yıl 22 bin kişi ziyaret etmiş ve 22 milyon 500 bin Euro'luk satış yapıldığı açıklanmıştı. (www.artinternational-istanbul.com)

Galerist: Arap Baharı Günlükleri (1 Eylül-3 Ekim)

Arap baharına sanatsal bir bakış

Galerist'in geçtiğimiz mayıs ayında açılan Galata'daki proje mekanı Studio, 1 Eylül'de İbrahim El Salahi'nin “Arap Baharı Günlükleri” sergisine ev sahipliği yapacak. Arap ve Afrika modernizminin önemli temsilcilerinden biri olan 1930 Sudan doğumlu Salahi'nin Arap baharına sanatsal cevabı niteliğindeki çalışması 46 mürekkep çiziminden oluşan bir karalama defteri niteliğinde. “Arap Baharı Günlükleri”, sanatçının Tate Modern'deki retrospektifinin (2013) ardından ilk defa Galerist Studio'da sergilenecek. (www.galerist.com.tr)

Sakıp Sabancı Müzesi: Geleceğe Geri Sayım:

Zero (2 Eylül-10 Ocak)

Dört, üç, iki, bir: Zero

Daha önce Dali, Rodin, Miro, Monet gibi ünlü sanatçıların eserlerine ev sahipliği yapan Sakıp Sabancı Müzesi bu kez İkinci Dünya Savaşı sonrası umutsuzluğa başkaldıran ‘Zero' akımının sanatçılarını ağırlamaya hazırlanıyor. Akbank Sanat'ın katkısıyla 2 Eylül'de açılacak sergi ‘Zero' akımının kurucuları Heinz Mack, Otto Piene, Günther Uecker ile akıma dahil olmuş sanatçıların 100'ün üzerinde eserini bir araya getirecek. Zero akımının Türkiye'deki tek temsilcisi ressam Gencay Kasapçı da sergi süresince düzenlenecek etkinliklerde olacak. (www.sakipsabancimuzesi.org)

İstanbul'74: Gail Albert Halaban,

“Out My WIndow” (1-7 Eylül)

Tanışmamış komşuları bir araya getiren sergi

İstanbul'un yeni sanat mekanlarından Karaköy'deki İstanbul'74'te, tüm dünyada ses getiren Gail Albert Halaban'ın fotoğraf ve performans projesi “Out My Window”, gerçekleştirilecek. Sanatçı, projesinde daha önce tanışmamış komşuları bir araya getiriyor ve projeye dahil olanlardan karşısındakinin yerine geçmesini isteyerek; birbirleriyle ve yaşadıkları yerle olan ilişkilerini dönüştürmeye davet ediyor. Halaban'ın, Paris ve New York'ta ilk ayağını gerçekleştirdiği projesi dünya basınında geniş yer bulmuştu. (www.istanbul74.com)

Pera Müzesi: Günümüzün İmgeleri (3 Eylül-1 Kasım)

Saraybosna çağdaş sanatı Pera'da

Merakla beklenen sergilerden biri de 3 Eylül'de Pera Müzesi'nde açılacak. ‘Saraybosna Güzel Sanatlar Akademisi'nden Yapıtlar: Günümüzün İmgeleri' adlı sergi, Akademi'nin altı fakültesinden lisans ve yüksek lisans öğrencilerinin ve mezunlarının resim, heykel, baskı, grafik ve ürün tasarımı gibi çeşitli mecralarda ürettikleri işleri kapsıyor. Saraybosna Üniversitesi Felsefe Fakültesi'nden Prof. Aida Abadzic Hodzic'in küratörlüğünde düzenlenen sergi, Bosna Hersek çağdaş sanatına bir bakış sunarken, gençlerin gözüyle ülke tarihine ve sosyal konulara dair yorum ve yansımaları da içeriyor. (www.peramuseum.org)

Arkas Sanat Galerisi: ‘İzmir:

Yarınlara Bir Miras' (17 Eylül-15 Kasım)

Fotoğraflarla İzmir

İzmir'deki Arkas Sanat Galerisi yeni sezonu bir fotoğraf sergisiyle açıyor. 17 Eylül'de başlayacak olan “İzmir: Yarınlara Bir Miras İzmir İçin” adlı sergide, dünyanın birçok ülkesinden ve Türkiye'den 18 fotoğrafçının geçen yıl Unesco Dünya Mirası Listesi'ne giren Bergama, Alaçatı, Asansör, Bornova, Karşıyaka, Kordon, Urla gibi kentin çeşitli ilçe ve mahallelerinde çektikleri fotoğraflar sergilenecek. Fotoğrafçılar arasında Türkiye'den Murat Germen, Arjantin'den Nicolas Berlingieri, İspanya'dan Gabriel Brau, İtalya'dan Virgillo Bardossi, Kanada'dan François Nadeau, Macaristan'dan İstvan Kerekes, Pakistan'dan Muhammad Jahangir Khan var. (www.arkassanatmerkezi.com)

Borusan Contemporary: Görünenin Ardındaki

(5 Eylül 2015-21 Şubat 2016)

GÖRÜNENDEKİ GÖRÜNMEYENLER

Rumelihisarı'ndaki Borusan Contemporary de eylül ayına iki yeni sergiyle giriyor. 5 Eylül'de başlayıp 21 Şubat 2016'ya kadar devam edecek ‘Görünenin Ardındaki' ve ‘Tutku' başlıklı sergiler, yerli ve yabancı çağdaş sanat eserlerine yer verecek. Christiane Paul'un küratörlüğündeki Michal Rovner, Krzysztof Wodiczko ve Zimoun'un ‘Görünenin Ardındaki' sergisi, görünür yüzeyin altında kalan belirsizlik duygusunu ve ‘öteki olma' korkusunu oda boyutundaki dört yerleştirmede işliyor. Dr. Necmi Sönmez küratörlüğündeki ‘Tutku' sergisinde ise şehvet ve arzu temalarıyla diyaloğa giren çalışmalar, şiir, anlatı gibi edebiyat ürünleriyle yeniden yorumlanıyor. (www.borusancontemporary.com)

Akbank Sanat: Louise Bourgeois:

Dünyadan Büyük (1 Eylül-28 Kasım)

58 ESERİ İLE LOUISE BOURGEOIS

Akbank Sanat, yeni sezonu 20. yüzyılın en önemli kadın sanatçılarından, sadece kendinden sonraki sanat oluşumunu etkilemekle kalmamış, kendinden önceki sanat tarihinin de yeni bir gözle ele alınmasını sağlamış Louise Bourgeois'nın yapıtlarından oluşan ‘Louise Bourgeois: Dünyadan Büyük' sergisiyle açıyor. Küratörlüğünü Prof. Dr. Hasan Bülent Kahraman'ın yaptığı sergide, Türkiye'de yapıtları daha önce görülmemiş, sadece 1997 yılında 5. Uluslararası İstanbul Bienali'nde tek bir eseri sergilenmiş Louise Bourgeois, 58 eseri ile ülkemizde ilk kez sanatseverlerle buluşacak. (www.akbanksanat.com)

27 Ağustos 2015 Perşembe

Şehir Tiyatroları direniyor

Oyuncu Levent Üzümcü'nün İBB İstanbul Şehir Tiyatroları'ndan ihracına tepkiler büyüyor. ŞT Genel Sanat Yönetmeni Erhan Yazıcıoğlu ve ekibi, dün siyah giysilerle bir basın toplantısı düzenleyerek kararın kendilerinin bilgisi olmadan İstanbul Büyükşehir Belediyesi Üst Disiplin Kurulu tarafından alındığını söyledi. ŞT Disiplin Kurulu üyesi Ayşegül İşsever, toplantıda istifasını açıkladı. İSTİŞAN, Oyuncular Sendikası gibi sivil toplum kuruluşları da Harbiye'de bir araya geldi.

Oyuncu Levent Üzümcü'nün İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları'ndan ihracı, tiyatro dünyasında depreme yol açtı. İstanbul Şehir Tiyatroları Genel Sanat Yönetmeni Erhan Yazıcıoğlu, dün Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi'nde bir basın toplantısı düzenledi. Genel Sanat Yönetmeni yardımcıları Engin Alkan, Hakan Arlı, Yiğit Sertdemir ve sahne direktörleri Ozan Gözel ile Zafer Kırşan'ın katıldığı toplantıda tüm konuşmacılar siyah kıyafet giyinmişti. Medya ordusunun izlediği toplantıya önce, elinde Muhsin Ertuğrul'un “Benden Sonra Tufan Olmasın” kitabıyla Erhan Yazıcıoğlu teşrif etti. Kitabı masaya dik ve sert bir şekilde yerleştiren Yazıcıoğlu'nun ardından diğer isimler masanın etrafına dizildi. Yazıcıoğlu'nun neden böyle bir kitapla geldiğini biraz sonra yaptığı açıklamada anladık. “Neden istifa etmiyorsunuz?” sorularına cevabını baştan veriyordu.

‘BUGÜN TİYATRONUN YAS GÜNÜDÜR'

Yazıcıoğlu konuşmasına, göreve geldiği günden itibaren yaptıklarını anlatarak başladı. Konu Levent Üzümcü'ye gelince, bir anda durakladı, yutkundu, gözleri doldu ve şöyle devam etti: “Kurumumuzun ve Türkiye tiyatrosunun en değerli sanatçılarından, ailemizin en sevilen üyelerinden biri olan Levent Üzümcü'nün, Şehir Tiyatrosu yönetimiyle hiçbir şekilde irtibat kurulmadan, tamamen Belediye Üst Disiplin Kurulu tarafından açılan soruşturma neticesinde, kurumdan atıldığı bilgisi hem kamuoyuna hem tarafımıza tebliğ edilmiştir. Bilinmelidir ki, bugün hem bizim açımızdan hem kurum açısından bir yas günüdür… Eğer bu kararı gerekçelendiren nokta Memurin Yasası ise, Anayasa ile çelişki barındıran bu durumun ortadan kalkması adına Memurin Yasası'nın acilen değişmesi gerekliliği bir kez daha açıkça ortaya çıkmıştır.”

Şehir Tiyatroları Yönetmeliği'ne göre, bir oyuncu tiyatroda bir suç işlerse bunu irdelemek ŞT Disiplin Kurulu'nun görevi ama alınan ihraç kararında ŞT Disiplin Kurulu'nun adı dahi geçmiyor. Yazıcıoğlu, “Levent, en ufak bir suça sahip değil. Bizim tarafımızdan disipline gönderilmiş bile değil. Şu da yanlış geliyor bana. Maaşını ben veriyorum. Sus bir kenarda otur. Yok böyle bir şey! Maaşımı bana halkım veriyor. Halkın vergileriyle ben burada ayakta duruyorum.” diyor.

“MÜCADELEYİ SÜRDÜRECEĞİZ, ALANI BOŞALTMAYACAĞIZ”

Yazıcıoğlu, elbette siyasi olarak Levent Üzümcü ile aynı fikirde değil, konuşmasında bunu birkaç kez belirtti ama onu savunmak için aynı görüşte olmasının gerekmediğini söyledi. Kararı yanlış ve antidemokratik olarak niteledi. Sorumlu kişileri de yanlışı düzeltmeye çağırdı. Her türlü mücadeleyi sürdüreceklerini ve asla alanı boşaltmayacaklarını ifade etti: “Bu tiyatro bizim ve bizim olarak kalacaktır. Kovulsak da buradayız. Bizi sahneden kimse ayıramaz.” cümleleriyle kararlığını gösterdi.

“SANAT GİBİ ÜLKE DE KİN VE NEFRETLE YÖNETİLEMEZ”

İki yıldır görevde bulunan Yazıcıoğlu, sanatçılara yapılan baskılar konusunda iktidara karşı ilk defa bir duruş sergiliyor. Dünkü toplantının en önemli yanı belki de buydu. Muhalif olan sanatçılara el uzattığı da kulislerde konuşuluyor. Yazıcıoğlu, tavrını şu cümlelerle açıkladı: “Bizi bu göreve getirenler kadar, onlara karşı sorumlu olduğumuz kadar, bizi burada isteyen bine yakın arkadaşımız da çok önemlidir. Görev süresince bize karşı olanlar oldu, kızdık, üzüldük. Ama kin ve nefretle sanatın üretilemeyeceğine karar verdik. O yüzden herkese kucak açtık. Disiplin ve otoriteyi asla ihmal etmedik. Sevmeyenlere de kucak açtık. Sanat gibi ülke de kin ve nefretle yönetilemez.”

“İLK KEZ SİYASİ GÖRÜŞLERİ NEDENİYLE BİR OYUNCUNUN İŞİNE SON VERİLDİ”

Şehir Tiyatroları Genel Sanat Yönetmeni Yardımcısı Engin Alkan da “İstanbul Şehir Tiyatrosu'nun tarihi boyunca darbe dönemini bir tarafa bırakırsak ilk defa siyasi görüşleri nedeniyle bir oyuncunun işine son verilmiştir. Bu bir emsal teşkil edebilir. Bu hukuksal bir süreç ve takip etmeye devam edeceğiz. Çünkü Anayasa'yla ciddi bir çelişki barındırıyor Memuriyet Yasası” diyerek gelişmelerin tarihî; yönünü hatırlattı.

‘Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne kadar gideceğim'

Balıkesir'in Ayvalık ilçesinde ailesiyle tatilini geçiren ünlü sinema, dizi ve tiyatro oyuncusu Levent Üzümcü, İstanbul Şehir Tiyatroları'ndan ihraç edilmesini değerlendirdi. Kararı siyasi olarak nitelendiren ve ekmek paralarıyla oynandığını vurgulayan Üzümcü, mahkeme yoluyla hakkını savunacağını kaydetti. İhraç kararı sonrası İdari Mahkemesi'ne başvuracağını kaydeden Üzümcü, “Yanıt alamazsam Danıştay'a gideceğim. Danıştay'dan bir yanıt alamazsam Anayasa Mahkemesi'ne gideceğim. Beyefendiler Anayasa Mahkemesi'ne kişisel başvuruların önüne geçerse Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne kadar gideceğim.” dedi.

‘Mış gibi yapmak hiçbirimize yakışmıyor”

Erhan Yazıcıoğlu'nun konuşması bittikten sonra söz isteyen ŞT Disiplin Kurulu üyesi, oyuncu Ayşegül İşsever, “Disiplin kurulu by-pas edilerek, istedikleri zaman yüksek disiplin kuruluna göndererek işlerini görüyorlar. Şu durumda etkim olmadığı için hepinizin huzurunda istifa ediyorum.” diyerek bir anda salonda şaşkınlık yarattı. Tepkisini gösterdi. İşseven ayrıca, “Mış gibi yapmak hiçbirimize yakışmıyor.” diyerek Genel Sanat Yönetmeni Erhan Yazıcıoğlu'nun samimiyetini sorguladı.

‘Elbette teslim olmayacağız'

Basın toplantısından sonra İstanbul Şehir Tiyatroları Oyuncuları Derneği (İSTİŞAN) de Muhsin Ertuğrul Sahnesi'nin girişinde basın açıklaması yaparak Levent Üzümcü'ye destek verdi. Binanın girişine “Levent Üzümcü yalnız değildir” yazılı pankart açıldı. İSTİŞAN adına konuşan oyuncu Sevinç Erbulak, “Bugün, Levent Üzümcü'yü Şehir Tiyatroları'ndan uzaklaştırmaya cüret edenlerin yapabildiği, Tevfik Fikret'in 95'e Doğru şiirindeki şu mısra kadardır: ‘Kanun diye kanun diye kanun tepelendi!' Gündelik siyasetin, elde edemediği ve hiçbir zaman elde edemeyeceği sanat dünyası üzerindeki, ürkütücü olduğu kadar komik ve beyhude gölgesi, beceriksiz bir karanlık oyundan fazlası değildir. Elbette teslim olmayacağız.” dedi.