10 Haziran 2015 Çarşamba

Fransız seyircisine Türkiye'den üç oyun

İstanbul Tiyatro Festivali, Fransa'nın önemli sanat kurumlarından biri olan Théâtre de la Ville tarafından düzenlenen Chantiers d'Europe festivalinin destekçilerinden biri oldu. Bugün başlayan Chantiers d'Europe festivalinde bu yıl İstanbul Tiyatro Festivali'nin desteğiyle Türkiye'den ‘İstenmeyen', ‘Aalst' ve ‘Büyülü Ağaç' sahnelenecek.

Yeni sanatçıların keşfedilmesini amaçlayan Chantiers d'Europe, Théâtre de la Ville tarafından Paris'te düzenleniyor. Her yıl yeni bir ülkeyi programına katan festivalde bu sene Türkiye'den de gösteriler yer alıyor. Chantiers d'Europe'ta, prömiyerini 19. İstanbul Tiyatro Festivali'nde yapan ve Ceren Ercan'ın yönettiği İstenmeyen (27 Haziran), 2014 yılında prömiyerini Salon İKSV'de yapan Polonya-Türkiye ortak yapımı Aalst (13-14 Haziran) ile festivalin çocuk ve gençlik oyunları bölümünde yer alacak Cengiz Özek'in Büyülü Ağaç (20-21 Haziran) gösterileri sahnelenecek.

18. ve 19. yüzyıl oyunlarından yola çıkarak hazırlanan Büyülü Ağaç'ta, bir Karagöz oyununda görülebilecek her ayrıntı var. Fakat söz bu kez en az seviyede. Karagöz'ün otantik çalgıları nareke ve def, oyunun örgüsü içinde dramatik gerilimi sağlamak üzere etkin bir biçimde yer alıyor. Ayrıca oyunun çevre kirliliğini konu alan iskeleti, güncel sorunlara değinmesinden dolayı seyirci ile sessiz bir iletişim kuruyor ve bu iletişim oyunun dünya sahnelerinde sık sık yer almasını sağlıyor. Büyülü Ağaç'ın 10 yılda 500'den fazla gösteri yaptığını da belirtelim.

Chantiers d'Europe 28 Haziran'a kadar Paris'te birçok farklı mekânda gerçekleştirilecek. Festivalde Türki-ye'nin yanı sıra İtalya, Polonya, Portekiz ve Yunanistan'dan müzik, dans, tiyatro ve performans alanında çeşitli yapımlar da yer alacak. (tiyatro.iksv.org)(www.theatredelaville-paris.com)

9 Haziran 2015 Salı

Koleksiyonerlerin gözdeleri

Fransız yazar Antoine de Saint-Exupéry’nin ‘Küçük Prens’ kitabının Türkiye’deki 48 koleksiyoneri geçen hafta Ankara’da bir araya gelip kitaplarını sergiledi. Kitap koleksiyonerliğinde Küçük Prens’ten sonra ilk üç sırayı Robinson Cruose, Tenten ve Don Kişot alıyor. Onları Peter Pan, Martı, Pinokyo takip ediyor.

Kitap koleksiyonerliği, tarihi hayli eskilere dayanan bir tutku. Her çağda ve her ülkede dünyanın en iyi kitaplarını ve koleksiyonlarını elde etmek için diyar diyar dolaşan, servet harcayan iflah olmaz kitap düşkünleri var. Bunlardan kimi belli konulardaki kitapları biriktirir, kimi aynı kitabın onlarca farklı baskısını. Ancak bazı eserler var ki dünyada milyonlarca insan için biriktirilmeye, uğruna ülke ülke gezmeye, bir tanesi için yüz milyonlar ödemeye değer. Bunlardan biri de geçen hafta Ankara’da sergisi düzenlenen Küçük Prens... Bir süredir farklı kentlerde düzenlenen sergi, dünyanın her yerinde yayımlanmış versiyonları toplayan 48 koleksiyonerin katkılarıyla oluşturulmuş. Bu sergiden yola çıkarak Küçük Prens gibi küresel anlamda meraklıları olan başka kitaplara, onlarla igili yapılanlara kulak kabarttık. Görüştüğümüz sahaflara ve alanın uzmanlarına göre bu türden sayılabilecek birçok eser var. Ancak ilk üçte hangi kitapların yer aldığını sorduğumuzda Robinson Cruose, Tenten ve Don Kişot hepsinin ortak sıralaması. Yüzlerce koleksiyoneri olan kitaplar arasında sayılan diğer kitaplar ise Peter Pan, Martı, Pinokyo geliyor. “Türkiye’de Kitap Koleksiyonerleri ve Sahaflar” kitabının yazarı Rıfat N. Bali’ye göre bir kitabın çok farklı dillere çevrilmiş olması koleksiyonerlerin ilgisini çekmek için önemli bir sebep. Zira hem Küçük Prens’in hem de saydığımız diğer eserlerin ortak özelliği basıldıkları tarihten bu yana yerel diller de dahil, yüzlerce farklı dile tercüme edilmiş olmaları.

Robinson Cruose: Dünyada en çok dile çevrilen ve koleksiyonerleri olan kitap denilince, en başta Robinson Cruose akla geliyor. Gezegen Sahaf’tan Sedat Yardımcı, kitabın Karamanlıca dâhil birçok yerel dile çevrildiğini söylüyor. Yardımcı, Türkçenin Ortodoks Hıristiyanlar tarafından konuşulan ağzı olarak bilinen Karamanlıcayı, “Yunanca harflerle yazılmış Türkçe.” şeklinde tanımlıyor. Eserin ilk baskılarından çeşitli dillerdeki tercümelerine kadar onlarca farklı halini toplayan koleksiyonerleri var. Daniel Defoe’nun 1719 yılında yazdığı ve ‘kült kitaplar’ arasında sayılan eser aynı zamanda ilk İngilizce roman. Daha sonra aradan geçen 300 yıl boyunca, yüzlerce farklı dile çevrildi. İngiltere’de yaşayan Alman asıllı orta sınıf bir ailenin oğlunun dünyayı gezme serüvenini anlatan roman, bugün koleksiyonerlerin müdavimi olduğu online antika kitap satış sitelerinde en çok arananlar arasında. Sedat Yardımcı, kitabın bazı baskılarının milyonlarca dolara satıldığını söylüyor. Indiana Üniversitesi kütüphanesinin web sitesinde ise adeta küçük bir Robinson Cruose koleksiyonu oluşturulmuş. Burada kitabın onlarca farklı baskısı meraklılarına tanıtılıyor.

Tenten: Kitap koleksiyonerlerinin vazgeçilmezlerinden biri de Tenten, orijinal ismiyle Tintin. Dünyanın her tarafından Tenten severlerin buluştuğu Tintinologist adlı bir site bile var. Sitede iki yüzü aşkın kişi kendi elindeki Tenten’in çeşitli dillerdeki çevirilerini, ilk baskılara ait fotoğraf ve bilgi gibi içerikleri diğer meraklılarla paylaşmış. Belçikalı çizer Herge’nin 1929 yılında kaleme aldığı çizgi roman, zamanla çocuklardan çok, büyüklerin müdavimi olduğu bir eser haline geldi. Farklı ülkelerden yüzlerce koleksiyoneri olan Tenten için Türkiye’de akla gelen ilk isim, Çağrı Çalışır. Çocuklukta başlayan ilgisi ileriki yaşlarda profesyonel arşivciliğe dönüşen Çalışır, sadece Türkiye’nin değil, dünyanın da önemli Tenten koleksiyonerleri arasında. Çalışır, elinde Türkiye’de basılmış ilk Tenten kitaplarından, son basılana kadar birçok eser bulunduğunu söylüyor.

Don Kişot: Yazar Rıfat Bali, en çok dile çevrilen kitaplar arasında yer alan Don Kişot’un da ciddi sayıda koleksiyonerinin olabileceği fikrinde. Türkiye özelinde araştırdığımızda ise karşımıza Kadıköy’deki Babil Sahaf’ın sahibi Lütfü Bayer çıkıyor. Verdiği bir röportajda Don Kişot kitapları koleksiyonundan bahseden Bayer, kitapların arasında İspanyolca, Osmanlıca, Türkçe ve diğer dillerde çevirilerin olduğunu söylüyor. İspanyol romancı Miguel de Cervantes Saavedra’nın 1605 ve 1615’te iki bölüm halinde kaleme aldığı eser yüzyıllardır farklı milletten okurlar için baştacı olmayı sürdürüyor. Öyle ki dünyanın bir ucundan haberdar olduğu bir baskısı için milyon liralar vermeye hazır koleksiyonerler var. Kitabın meraklıları, oluşturdukları forumlarda birbirlerinin elindeki farklı Don Kişot versiyonları hakkında bilgi topluyor. Antika kitapların satıldığı online alışveriş sitesinde 1864’teki baskısı yaklaşık 300 dolara satılan kitabın daha eski ve farklı dillerdeki baskıları kat kat fazla fiyatlara çıkıyor.

8 Haziran 2015 Pazartesi

Gezginlerin gözünden İstanbul

Avrupalı gezginler, 1800’lü yıllarda İstanbul’a sık sık gelmiş, dönüşte de defterlerine şu notu düşmüşler: “Müslüman mezarlıkları, insanda hoş ve huzurlu bir dalgınlık yaratıyor.” İstanbul Araştırmaları Enstitüsü’nde 17 Ekim’e kadar sergilenecek üstteki kare o fotoğraflardan biri.

Yukarıdaki fotoğraf, 1894 yılında Eyüp Mezarlığı’nda çekilmiş. O yıllarda İstanbul’a sıkça gelen Batılı gezginlerden birinin gözünden yansıyan kare, Haliç manzarasına, Piyer Loti tepesine ve mezarlıkların atmosferine dair nadir karelerden biri olsa gerek. Fotoğrafın kenarına iliştirilen not ise şöyle: “Haliç manzarasıyla özellikle Eyüp başta olmak üzere, Türk mezarlıkları, gezginler tarafından çok pitoresk (TDK: Resimsi) bulunuyordu. Hıristiyan mezarlıklarına kıyasla, servi ağaçlarının gölgesindeki Müslüman mezarlıkların insanda hoş ve huzurlu bir dalgınlık yarattığı Avrupalı gezginlerce tekrarlanıp durdu.” Fotoğrafın şimdiki sahibi, Osmanlı dönemi fotoğrafları ve efemera konusunda dünyanın sayılı koleksiyonerlerinden biri olan Fransız Pierre de Gigord. Bizi de oldukça etkileyen kareyi, birkaç ay önce Amerika’daki bir okuldan satın aldığını söyleyen Gigord, bir okulun arşivinde neden böyle bir kare bulunduğunu şöyle açıklıyor: “Çünkü Amerika’daki okullarda Doğu ile ilgili bilgi verilirken bu ve benzeri fotoğraflar kullanılıyor…”

Pierre Gigord ile Suna ve İnan Kıraç Vakfı İstanbul Araştırmaları Enstitüsü’nün 2 Haziran’da açılan “Doğu’nun Merkezine Seyahat” adlı yeni sergisinde tanıştık. Sergide Gigord’un koleksiyonunun önemli bir kısmı sergileniyor ve gezginlerin 18. yüzyılda başlayan ve sonraki yüzyılda dönüşerek devam eden, Doğu topraklarına yolculuklarının İstanbul merkezli öyküsü anlatılıyor. Ekrem Işın ve Catherine Pinguet eş küratörlüğünde gerçekleşen sergi, kitle turizmi ve seyahat kültürünün 1850-1950 yılları arasındaki değişimine odaklanıyor. Fotoğraf, kartpostal, afiş, ilan, broşür, yemek mönüleri ve objelerin bulunduğu 160 parça civarında eserin yer aldığı sergi, Osmanlı’nın son dönem ve Türkiye Cumhuriyeti’nin erken dönem manzaralarını sunuyor.

“Doğu’ya Seyahat” kavramının on dokuzuncu yüzyılda Avrupa’da ortaya çıktığını belirten Ekrem Işın, “18. yüzyıl sonundan 19. yüzyıl ortalarına kadar Doğu coğrafyası, arkeolog, dilbilimci, mimar, coğrafyacı, botanikçi ve din adamları tarafından bir odak noktası halindeydi. Bilginin kaynağına uygarlığın köklerini keşfederek ulaşmayı hedefleyen bu seyahatlerin insanları özgürleştirdiği söylemi oldukça yaygındı.” diyor. Bu seyahatler ile 1850’li yıllara kadar sürdürülen keşif eksenli araştırmacı dilin, Kırım Savaşı sonrasında yerini seyyah gruplarının Doğu kültürünü tüketici diline bıraktığını belirten Işın, seyahat yapan kişinin bilgi toplayıcı ve yorumlayıcı seyyah tipi değil, gizemli coğrafyaları hızla yağmalayan turist tipine dönüştüğünü anlatıyor. 17 Ekim’e kadar açık kalacak olan sergi, pazar günleri hariç hafta içi her gün saat 10.00-19.00 arasında görülebilir. (www.iae.org.tr)

6 Haziran 2015 Cumartesi

Frida Kahlo’nun resme sığmayan acısı

Resim sanatının aykırı ve bir o kadar renkli siması Meksikalı ressam Frida Kahlo üzerine yeni açılan sergiler ve gün yüzüne çıkan yeni fotoğraflar, sanatçıyı tekrar gündeme getirdi. Kahlo’nun kişisel eşyalarının fotoğraflandığı Londra’daki serginin yanı sıra bahçeye olan tutkusunu anlatan başka bir sergi New York Botanik Bahçesi’nde açıldı.

Meksikalı sanatçı Frida Kahlo (1907-1954), son günlerde açılan sergiler ve çekmecelerden çıkan yeni fotoğraflarıyla gündemde. Londra’daki Michael Hoppen galerisindeki sergi Kahlo’nun kişisel eşyalarının fotoğraflarından oluşuyor. Sahibinin eşyalarını küçük detaylardan yola çıkarak konuşturan Japon fotoğrafçı Ishiuchi Miyako, Kahlo’nun yaşadığı mekânda eserleriyle üç hafta vakit geçirerek oluşturmuş karelerini. Sergide Kahlo’nun elbiseleri, ayakkabıları, geçirdiği kazadan sonra takmaya başladığı korseleri, tabakası, aynası, çiçek bahçesini andıran etekleri, gözlüğü, protez bacağı ve yamalı çorapları gibi otuza yakın eşyanın fotoğrafı yer alıyor.

Kahlo, ağrının en derin hallerini yaşadı. Çocuk yaşta geçirdiği felç, bacağında sakatlığa neden olurken, hayata tam manasıyla katılamamanın eksikliğini duydu. On sekiz yaşında geçirdiği trafik kazasının ardından yatağa bağlı yaşamak zorunda kaldı. Resimle uğraşmak tam da bu zamanlarda onun için bir kurtuluş oldu. Babası fotoğrafçı olan Kahlo’nun bu işi öğrenmeye karşı merakı pek yoktu, zira renklerdi onu çeken.

Frida’nın renkli dünyası

Frida Kahlo, yatağa bağlı olduğu dönemlerde okur, araştırır ve kendini geliştirir. Otoportresinden sonra etrafındakilerin resmini yapmaya başlar. Kahlo şöyle seslenir: “Tablolarım güzel yapılmıştır. Hafife alınmamış, sabırla işlenmiştir. Resmim acının mesajını taşır. En azından bazı kişilerin ilgisini çektiğini sanırım. (…) Üç çocuğumu ve bir dolu başka şeyi yitirdim. Tüm bunların yerini resim doldurdu. Çalışmaktan iyisi yok herhalde.”

Sanatsal üretimini kendi hayatından yola çıkarak gerçekleştiren Kahlo, daha çok içe dönük bir resim dili geliştirir. Derin aşklar yaşar, yalnızlıklar çeker ve en nihayetinde 1953’te son sergisini görmek için yatağıyla beraber yollara düşer… Geçirdiği son ameliyatta küçüklüğünden beri acı veren sağ bacağı kesilir. 1954’te ise yatağında ölü bulunur.

Üzerimizdeki her giysi, kullandığımız her eşya bizden izler taşır. Sahibini ele veren bu detaylar, anahtar deliğinden koca bir odaya bakmak gibidir. Tekstil tasarımı eğitimi alan Miyako’nun dokular ve desenler üzerine hakimiyeti fotoğraf kamerasının inceliğiyle buluşunca, Kahlo’nun dünyasından yakaladıkları kendi başına birer dil oluşturmuş. O delikten Kahlo’ya bakıyor adeta. Acı, keder ve mutluluğun en saf haliyle Kahlo’nun giysilerine yansıyan fotoğrafların yer aldığı sergi, 10 Haziran’a kadar açık kalacak.

‘Mavi Ev’ adlı bahçesi New York’ta kuruldu

Kahlo için düzenlenen bir başka etkinlik ise New York’ta “Frida Kahlo: Art, Garden, Life” adlı sergi. Daha önce Emily Dickinson ve Claude Monet gibi isimlerin de aralarında bulunduğu önemli isimlerin bahçe ile ilişkisine odaklanan New York Botanik Bahçesi’nde kurulan bu renkli sergide, sanatçının Meksika’daki Mavi Ev adını verdiği bahçesinin bir benzerini oluşturulmuş. 1 Kasım’a kadar açık kalacak sergide Kahlo’nun çalışma masası, boyaları ve bahçe üzerine kitaplarının yanı sıra çeşitli çiçek ve ağaç motiflerinin yer aldığı eserleri var. New York’taki Throckmorton Sanat Galerisi ise aralarında Gisele Freund, Nickolas Muray, Emmy Lou Packard ve Lola Alvarez Bravo gibi fotoğrafçıların daha önce sergilenmemiş 50’ye yakın Kahlo portresine yer veriyor. “Mirror Mirror… Portrait of Frida Kahlo” adlı sergi, 12 Eylül’e kadar açık.

Kahlo’nun dünyasını yeniden açan bu son sergiler, hayatı boyunca derin bir acı yaşayan sanatçının tıpkı aynaya seslenişinin kışkırtıcı halinin yansıması, sanatçının ağrılı çığlığı: “Ayna! Günlerimin, gecelerimin celladı ayna. Üzüntülerim kadar üzüntü verici görüntü. Her an parmakla gösterilme duygusu. Frida, gör kendini; Frida kendine baksana…”

4 Haziran 2015 Perşembe

Denizler altında 500 dev heykel!

2009’da Meksika’nın Cansun eyaletine dünyanın en büyük ilk sualtı heykel müzesini kuran Jason De Caires Taylor’ın beton heykellerinin fotoğrafları İstanbul’da sergilenecek. 500 civarındaki olan dev heykeli, National Geographic, dünyanın en iyi 25 harikası arasında göstermişti.

İstanbul’da 17.si düzenlenecek Avrupa Hazır Beton Birliği (ERMCO) Kongresi, bir sanat etkinliğine ev sahipliği yapıyor. Etkinliğin kapsamı, içeriği ‘hazır beton’ olan bir kongreye hiç de uzak değil. Kongre sırasında sergilenecek olan, 2006 yılında İspanya Granada’da Sualtı Heykel Parkı’nı açan ve su üstü hayatını su altına taşıyan Jason De Caires Taylor’ın beton heykellerinin fotoğrafları. Eşsiz tasarımlarıyla her yıl binlerce kişiyi derinlere daldıran heykeller sualtı hayatının doğal bir parçası olabilmeleri için dayanıklı beton, çimento ve kum karışımıyla yapılıyor.

Aynı zamanda dalgıç olan Taylor’ın en iddialı işini ise Meksika’nın Cancun eyaletinde 2009 yılında dünyanın en büyük sualtı müzesini kurmak oluşturuyor. Kurulduğunda 100 heykel bulunan Cancun Sualtı Müzesi’nde (Museo Subacuatico de Arte) şu anda 500 civarında eser var. Zamanla yosun ve mercanla kaplanan heykeller yıllar içinde zombivari bir görünüm kazanarak daha da etkileyici bir görüntüye kavuşuyor. Kanarya Adaları’nda yaşayan sanatçı, eserleri üzerinde çalışırken yakınlardaki bir balıkçı kasabasının sakinlerini model olarak kullandığını söylüyor. Denizlerin dibinde kaya üzerinde oturan bir çocuk, çenesini tutarak derin düşüncelere dalmış yaşlı bir adam, ufka bakan kadın gibi figürlerinin kaynağı hep köy halkı.

45 yaşındaki İngiliz sanatçıyı dünyanın ilk sualtı heykel müzesini açmaya götüren serüveni ilginç. Çocukluğu Malezya’da mercan kayalıklarını keşfetmekle geçen Taylor’ın hayatını okyanusun dibindeki heykellerine adaması şaşırtıcı değil. Deniz altında el ele tutuşan insanlar ile 60 ton ağırlığında, 5,5 metre uzunluğundaki mitolojik kahraman Atlas gibi eserlerin tek güzelliği ihtişamdan kaynaklanmıyor. Heykellerin yapımında kullanılan malzemenin, üzerinde doğal hayatın oluşumuna izin verecek şekilde seçilmesi, Taylor’un tek amacının da sanat olmadığını da ortaya koyuyor bir bakıma. Son çalışması Ocean Atlas’ın Bahamalar’daki mercan kayalıklarını koruma konusunda çalışmalar yürüten bir organizasyon tarafından finanse edilmesi de bu yüzden. Müzenin amacı da sualtı yaşamının hassasiyetlerine dikkat çekmek ve toplumu bilinçlendirmek zaten. Ziyaretçilerin okyanusa dalarak, balıklar ve farklı deniz canlılarıyla birlikte zaman geçirdiği düşünülünce de aksini düşünmek imkansız.

Müze ziyareti, emek isteyen bir iş. Bazı müzeleri ziyaret etmek ise daha da zahmetli. Öyle biletinizi alıp gitmekle olmuyor. Palet giymeniz, oksijen tüpü takmanız gerekiyor mesela. Taylor’un su altındaki dev heykellerini ziyaret etmek böyle bir şey. Ha deyince Granada ya da Meksika’ya da gidilemeyeceğine ve doğası gereği gezici müze kapsamında ayağımıza da gelemeyeceğine göre bu eserlerin fotoğrafları ile idare etmek zorundayız şimdilik. Ve bunun için adres İstanbul Askerî; Müze. National Geographic’in dünyanın en iyi 25 harikası arasında gösterdiği dev heykellerin profesyonel bir ortamda çekilmiş fotoğraflarını görmek için bugün ve yarın olmak üzere iki gününüz var.

2 Haziran 2015 Salı

Rotterdam’da ‘lale devri’

Hollanda Kırmızı Lale Film Festivali, önceki akşam Rotterdam’da başladı. Bugün dünyanın çeşitli ülkelerinde 20’ye yakın Türk filmleri festivali düzenleniyor. 15. yılını kutlayan da var. Kırmızı Lale’nin, üçüncü yılında olmasına rağmen benzerlerine göre daha çabuk serpildiğini söyleyebiliriz.

Dünyanın neresine gitseniz Türkiye’den tanıdık bir sima ya da ‘İstanbul kebapçısı’ görürsünüz. Bu aşinalık, ‘Türk Filmleri Festivalleri’ için de geçerli. Bugün dünyanın 20’ye yakın ülkesinde Türk filmleri festivalleri yapılıyor. Sistem kabaca şöyle işliyor. O yılın yerli filmlerinden bir seçki yapılıp ‘yabancı’ bir ülkede göstermek, iki ülke arasında kültürel alanda bir etkileşim kurmak… Festival düzenlemek başlı başına külfetli bir iş iken iki farklı ülke arasında böylesi bir misyon üstlenmek de ciddi emek ve enerji istiyor.

Hemen hepsi birbirine benzeyen bu festivaller arasında 15. yılını kutlayan da var. Bunların arasına yeni katılan Hollanda’daki Kırmızı Lale Film Festivali, üçüncü yılında olmasına rağmen bazı kıdemli ‘ağabeyleri ve ablalarından’ daha çabuk serpildiğini söyleyebiliriz. Geçtiğimiz yıl, henüz iki yaşında iken Nuri Bilge Ceylan gibi artık dünya sinemasının ustaları arasına adını yazdırmış bir yönetmeni, Altın Palmiye aldığı günün ertesinde Hollanda’da ağırlamıştı. Sadece Türk sinemaseverler için değil Hollanda’nın sinema çevresi için de gündem olan bir etkinliğe imza atıp Ceylan’a masterclass dersi verdirmişlerdi.

6 Haziran’a kadar devam edecek Kırmızı Lale Film Festivali, üçüncü yılında da benzerlerinden farklı bir yol izleyeceğinin sinyallerini veriyor. Önceki akşam Rotterdam’daki Lantaren Venster sinema kompleksinde yapılan açılış töreninde Hollandalı ve Türk sinemaseverlerin yanı sıra, festivalin Hollandalı sponsorları da vardı. Türkiye’nin Hollanda’daki askeri ve kültür ataşelerinin de hazır bulunduğu salonda Lahey Büyükelçisi Sadık Arslan yaptığı sıra dışı protokol konuşmasıyla takdir topladı. Malum, bu tür festival açılışlarındaki sıkıcı konuşmalar insanı canından bezdirir. Ama Arslan’ın içindeki sinema sevgisini açığa vurduğu samimi konuşması, Filiz Akın ve diplomat eşi Köksal’a olan hayranlığıyla birleşince festivalin artısı olarak kayıtlara geçti. Programın Türk ve Hollandalı sunucuları Janset ile Sipke Jan Bousema’nın uyumlu ve ‘biz bizeyiz, rahat olun’ mesajı veren zarif sunumları da etkiliydi.

Sinemamızın dört yoncasından Filiz Akın’ın Yaşamboyu Onur Ödülü aldığı törende üzücü bir eksik de vardı. Programa göre Filiz Akın, ödülünü Fatma Girik’in elinden alacaktı. Ancak Girik’in eşi, sinemamızın usta yönetmenlerinden Memduh Ün’ün rahatsızlığı nedeniyle programın diğer yoncası eksikti.

İlk iki yılında sadece Rotter-dam’da seyirciyle buluşan festival, bu yıl Amsterdam ve Eindhoven şehirlerine de yayıldı. Festivalin düzenleyicisi Hollanda Türkiye Kültür Vakfı Başkanı Mehmet Alkanlar, önümüzdeki yıllarda Benelüks (Belçika, Hollanda, Lüksemburg) ülkelerine de açılmayı hedeflediklerini söylüyor. Festival bu yıl İlksen Başarır’ın yönettiği Bir Varmış Bir Yokmuş filminin gösterimiyle başladı. Başarır ile birlikte filmin başrol oyuncuları Mert Fırat ve Melisa Sözen de açılış töreninde yer aldı. İki oyuncu açılış öncesi düzenlenen kokteylde ‘gurbetçi’lerin selfie isteklerini geri çevirmedi.

Festivalin ‘ustası’ Ferzan Özpetek

Geçtiğimiz yıl Nuri Bilge Ceylan'ın ders verdiği festivalde bu yıl Ferzan Özpetek masterclass düzenleyecek. Özpetek, bugün Amsterdam'daki tarihi Tucinsky Sineması'nda ders verecek. Festivalin yarışmalı bölümünün jüri başkanı Derviş Zaim. İlksen Başarır, Hollandalı yönetmen Kees Hin, küratör Bianca Taal ve eleştirmen Ronald Rovers da jürinin diğer üyeleri. En İyi Film, En İyi Yönetmen, Seyirci Özel Ödülü ve Sinema Yazarları ödüllerinin verileceği festivalde; Neden Tarkovski Olamıyorum (Murat Düzgünoğlu), İyi Biri (Ayhan Sonyürek), Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku (Çiğdem Vitrinel), İtirazım Var (Onur Ünlü), Kar Korsanları (Faruk Hacıhafızoğlu), Sivas (Kaan Müjdeci), Yeni Dünya (Caner Erzincan) filmleri ödül için yarışacak.

1 Haziran 2015 Pazartesi

‘Türk müziğinde sunum sorunu var’

Divan deyince aklımıza Türk edebiyatındaki divan geliyor. Divan şairleri, şiirler, failatün, feilünler…

Türk müziğinde de divanlar var fakat onları pek bilmiyoruz. Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi Fizyoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Levent Öztürk, bu alanda hatırı sayılır çalışmalar yapıyor. Önce, geçtiğimiz ocak ayında, Edirne Devlet Türk Müziği Topluluğu’ndan arkadaşları M. Fadıl Atik ve Halil Erseven ile birlikte ‘Divânnâğme’ adlı bir CD hazırladılar. Eser sayesinde, Türk müziğindeki tüm divanlar, ilk defa bir albümde icra edildi ve kaybolan besteleme biçimleri arasındaki ‘divan’ formuna dikkat çekildi. Ud sanatçısı Levent Öztürk’ün 25 yıllık birikiminin ikinci meyvesi ise bir kitap oldu. Yine Türk müziğindeki divanları anlatan ‘Divânnâme’ geçtiğimiz haftalarda yayınlandı.

‘Divan’ tıpkı şarkı, semaî;, oyun havası gibi bir besteleme biçimi ama ilgisizliğe maruz kalmış, yıllardır araştırılmaya muhtaç beklemiş. Öztürk, kitabın hazırlık aşamasında ‘sizce divan nedir’ sorusunu yönelttiği kişilerden ‘bence divan diye bir tür yok’ ya da ‘bence divan kadanslı şarkıdır’ gibi cevaplar aldığını söylüyor. Oysa eserinde bu türün varlığını ispat ediyor. Sanat müziğinde üç divan olduğu biliniyordu; hicaz, muhayyer ve şehnaz divan. Zaten Öztürk’ün aklına bu takılmış ve ‘Kırk binin üzerinde sanat müziği eseri bulunan bir külliyatta, en az 5-6 bin adet şarkı, yüzlerce yürük semai, ağır semai varken neden sadece üç divandan söz ediliyor?’ sorusunun peşine düşmüş. Öztürk araştırmaları sonucunda sanat müziği repertuvarında 13, halk müziğinde 15 yeni divan tespit ediyor, kitapta bu divanları notalarıyla ilk kez bir arada sunuyor. ‘Divan nedir, özellikleri nelerdir, divan bestelemek için hangi kurallara dikkat etmek gerekir?’ sorularına da kapsamlı cevaplar veriyor.

Türk müziğine ilginin giderek azaldığı bir dönemde bu tür çalışmalar doğrusu dikkat çekmiyor. Televizyonlardaki Türk müziği konserlerine, programlarına bakın, dayanamayıp iki dakika sonra kapatırsınız. Dinleyesiniz gelmez. Öztürk, neden böyle olduğunu teşhis ediyor: “Ortada sunum sorunu var. Sanat müziği adı altında bugün televizyonlarda verilen örneklerin, bu müziği iyi temsil etmediğini düşünüyorum. Kemençevi Derya Türkan veya tanburi Murat Aydemir gibi sanatçıların üretimleri her yaş kesiminde ilgi, değer ve takdir buluyor. Müziğimize ilginin azaldığı görüşünü paylaşmıyorum. Çalıştığım üniversitede öğrencilerden oluşan bir müzik topluluğu kurarak 5 yıl kadar çalıştırdım. Bu döneminde gençlerin ‘bu müzik bize bu şekilde anlatılsaydı, severdik’ ya da ‘sanat müziği denilince yavaş, insanın uykusunu getiren, sıkıcı şeyler aklımıza geliyordu. Böyle zevkli olacağını düşünmemiştik’ tarzında söylemlerine şahit oldum.” Levent Öztürk’ün Divânnâme’ye dair geniş bilgi verdiği röportajını www.zaman.com.tr’de okuyabilirsiniz.

‘Sürekli makam sayımızla övünüyoruz’

“Geleneksel müziğimiz son derece gelişmiş ve olanakları sınırsız bir müziktir. Günümüzde bu olanakların tüm yönleriyle kullanılmadığını görüyorum. Sürekli makam sayımızla övünüyoruz ve en az 500 farklı makam var diyoruz; sonra da hem icrada hem de bestecilikte 15-20 makama sıkışıp kalıyoruz. Besteleme biçimleri olarak zenginliğimizden söz ediyoruz ama şarkı dışında hiçbir şey duymaz olduk... Merhum Cinuçen Tanrıkorur’da ve Prof. Dr. Alaeddin Yavaşça’da örneklerini gördüğümüz destan türündeki eserlerin halk müziğindeki destanlardan ayırımını yapan çalışmaya rastlamazsınız. Bu müzik hem uygulama hem de nazari araştırmalar için günışığı görmemiş alanlarla doludur. Biraz merak, biraz sorgulama, biraz heves ve çalışma ile çok şey yapılabilir. Bu bakımdan Divânnâme kitabının heveslendirici bir örnek olacağına inanıyorum.”