17 Aralık 2014 Çarşamba

Filozof Platon da Didem’i severdi

Geçen hafta Ege Üniversitesi Kadın Çalışmaları Anabilim Dalı’nın ev sahipliğinde edebiyatımızın önemli şairlerinden Didem Madak için bir anma sempozyumu düzenlendi.Etkinlik için, bir sanatçı odağında düzenlenen, son yılların en nitelikli buluşmalarından biriydi denebilir. İki gün boyunca sevilen şairi bir an olsun yalnız bırakmayan okurları, akademisyenler, edebiyatçılar, ailesi ve dostları şairin hem yaşamına hem de şiirine dair derinlikli, içten, hakikatli konuşmalar yaptı. Belleklerden uzun süre silinmeyecek sempozyumda şairin değerli dostları Müjde Bilir ve Zeynep Köylü’nün konuşmaları duygusal anların yaşanmasına neden olurken okurların şairin şiirleriyle kurduğu bağı derinleştiren hassasiyetleri zenginleştirdiler de.Şairin çok boyutlu, renkli, güçlü kişiliği ve şiirleri iki gün boyunca gerçekleştirilen panellerde disiplinlerarası bir bakışla etraflıca değerlendirildi. Genç akademisyenlerin tazelik kokan heyecanları denebilir ki sempozyuma damgasını vurdu. Esra Yalazan, Riitta Cankoçak ve Neşe Yaşın’ın neredeyse kendileri şiire yaklaşan sunumları; Zeynep Direk, Necmiye Alpay, Nazmi Ağıl, Asuman Susam, Mahmut Temizyürek, Osman Konuk, Şükran Yücel ve Orhan Kahyaoğlu’nun dikkat çekici bildirileri, Didem Madak şiirine özenli yaklaşma çabaları okurların belleklerinde şairin şiirlerinin yanındaki yerlerini çoktan aldı.Sempozyumun unutulmayacak anlarından biri Kadın Çalışmaları Anabilim Dalı Başkanı ve Felsefe Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Solmaz Zelyüt’ün açılış konuşmasıydı. ‘Platon Didem’i Severdi’ başlıklı konuşma felsefenin şiirle bağını etkileyici bir dille kurarken Didem Madak’ın şiirlerinden yola çıkarak şiir ortamının uzun süredir unuttuğu felsefe şiir iç içeliğini, yakınlığını bize anımsatmış da oldu.İki günün sonunda gerçekleşen kapanış oturumu şiirden umudu kesmemenin insandan umudu kesmemek olduğunu bize bir kez daha duyurdu. Didem Madak’ın yayıncısı Semih Sökmen’in konuşması merkezine yalnızca şairini almamıştı. Sökmen, şiir yayıncılığı, akademi-edebiyat dünyası sac ayağında sempozyuma baktığında gördüklerinden duyduğu memnuniyeti aktardı. Prof. Dr. Dilek Direnç’in kavramsal çerçevesini kanon ve kanon-dışılıkla ilişkilendirdiği akademik konuşmasını Eski Edebiyat kürsüsü ve aynı zamanda Kadın Çalışmaları öğretim üyesi Doç. Dr. Şerife Yalçınkaya’nın sunumu takip etti. Yakın bir zamanda kaybettiğimiz değerli kültür insanı, şair, akademisyen Prof. Talât Halman’ı da bir şiiriyle anan Yalçınkaya özellikle akademik çabadaki yerliliğin gücünü göstermesi gerektiğine, bu sempozyumun bu anlamda da önem taşıdığına vurgu yaptı.Şiir ve şair insanları ortak bir paydada hâlâ buluşturabiliyordu. İşte gelecekten umudu kesmemek için şiir vardı, şair vardı. Şiirin ve şairin hası varsa o kıymeti bilebilen okurlar da vardı. Şiirin öldüğünü hükmedenler bir kez daha düşünmeli. Hiç kimselere ve hiçbir şeye borcu olmayan şiirlerin şairi yaşıyor işte. Hep yaşayacak. Ümitvar olmak için iyi bir neden size: Şiir ve Didem Madak....

16 Aralık 2014 Salı

Savaş Çevik’in 40 yıllık hüsn-i hat yolculuğu

Hattat Savaş Çevik’in hüsn-i hat sergisi “Denge”, yarın Zeytinburnu Kültür Merkezi’nde açılıyor. Bir ay açık kalacak sergide, son dönemin hat üstatlarından Çevik’in 40 yıllık sanat hayatından eserler yer alıyor.Serginin küratörü Mehmet Lütfi Şen’in ifadesiyle, “Hat sanatımızın geldiği yerde ‘Kur’an İstanbul’da yazıldı’ dedirten zirve bir gelenek vardır. Bu sanat her devirde büyük sanatçıların geleneğe yeni zirve eserler eklemesiyle bütün bir dünyada üst düzey bir saygı ve hayranlık uyandırmaya devam ediyor. Bugün önemli olan bu kadim geleneği kavramak, ona yeni imkânlar kazandırarak geleceğe kaynaklık edecek eserler yaratmaktır.” İşte Çevik’in Denge sergisi, geleceğin sanatçılarına kılavuzluk edecek eserler içeriyor ve sanatçının levhaları bu kadim sanatının geldiği yeri gösteriyor. Hamit Aytaç, Kemal Batanay ve Ali Alparslan’dan dersler alan ve modern çalışmalarıyla öne çıkan Emin Barın’ın uzun yıllar asistanlığını yapan sanatçı, 1976 yılında başladığı sanat yolculuğunda 1000’i aşkın eser ortaya çıkardı. 1986’da İslâm Tarih Sanat ve Kültür Araştırma Merkezi’nin (IRCICA)düzenlediği Uluslararası Hâmit Aytaç Hat Yarışması’nda birinci oldu. Ayrıca hat ve grafik konularında yurtiçi ve yurtdışında otuz kadar değişik ödülü, Türkiye’de ve diğer ülkelerdeki çeşitli koleksiyonlarda, levha, hilye, tuğra, câmi yazısı, ferman vb. formlarda çeşitli eserleri bulunuyor. Bugüne kadar 22 kişisel sergi açan Çevik’in son sergisi, 12 Ocak 2015’e kadar görülebilir.

15 Aralık 2014 Pazartesi

Bekletilen kanun taslağı korsanı tetikliyor

Korsan yayıncılığın önüne geçmek için Ertuğrul Günay’ın Kültür ve Turizm bakanlığı döneminde hazırlanan ve Bakanlar Kurulu’na gönderilen fakat o gün bugündür yasalaştırılmayan taslak, korsanın hızla yayılmasına neden oluyor. Bakanlığın Risaleler’in Diyanet’e devredilmesi sürecindeki hızına karşılık, bu hazır taslağı yasalaştırma konusundaki yavaşlığı dikkatlerden kaçmıyor.Türkiye’nin yüzleşmekte zorlandığı internet üzerinden yapılan ve ‘dijital korsan’ olarak adlandırılan fikir hırsızlığına karşı somut bir adım attığını söylemek zor. Zaman, geçtiğimiz aylarda bu sorunu “Dijital korsanın önlenemez yükselişi” başlığıyla gündeme getirmiş ve Avrupa Birliği Komisyonu’nun çalışmalarından söz etmişti. Türkiye Yayıncılar Birliği Başkanı-yazar Metin Celal de Cumhuriyet gazetesindeki ‘Korsan kitap cenneti’ başlıklı son yazısında (10 Aralık 2014) bu soruna değindi. Basılı kitapların korsanlığı ile etkin mücadelede edildiğini dile getiren Celal, “Dijital ortam adeta korsan e-kitap cenneti halini almış durumda. Yayıncı meslek birlikleri dijital korsanlıkla da mücadele ediyor ama sonuç alındığını söyleyemek mümkün değil.” diyordu.Korsan e-kitap sorununun altındaki nedeni, hazır olan Fikir ve Sanat Eserleri Kanun Taslağı’nın Bakanlar Kurulu’na 2013’ten beri gönderilmemesine bağlayan Celal, bir an önce bu yasanın hayata geçirilmesi gerektiğini belirtiyor. Yayıncıların bu konudaki kaygısı kulak verilmeye değer, fakat ülkede ironik bir durum var. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Bakanlar Kurulu’nun kararı ile Risale-i Nur külliyatının basım hakkının Diyanet İşleri Başkanlığı’na devredilme sürecinde büyük bir hızla çalıştı. Devlet tekeline alınan Risaleler ile ilgili karar geçtiğimiz günlerde Resmî Gazete’de yayımlandı. Fakat Bakanlık, telif hakkı konusunda binlerce insanı ilgilendiren bu hazır taslak konusunda hala adım atmış değil. Hazır bekleyen taslağın gelişim süreciDijital korsanın artması ve basılı korsan kitaba karşı etkili çözümlerin gerçekleştirilmesi için 1951’de kabul edilen 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nda (FSEK) son değişiklik 2008’de yapılır. Fakat, dijital korsanın üzerinde durulmaz. Ertuğrul Günay’ın bakanlığı döneminde müzik, sinema ve yayıncılık meslek birliklerinin katkısıyla aylar süren ortak çalışma sonucunda dijital korsanlığı önleyecek bir yasa taslağı hazırlanır. 27 Haziran 2012’de Günay’ın başkanlığında gerçekleştirilen toplantıda Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı Taslağı açıklanır. “Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu ile koruma altına alınmış tüm hak sahiplerinin haklarını iyileştirmek, üniversiteler, eğitim kurumları, arşivler, engelliler, bireysel kullanıcılar ve radyo televizyon kuruluşlarına yönelik istisnaları revize etmek, sahibine ulaşılamayan eserleri kültürel yaşama kazandırmak, toplu hak yönetim sistemini etkinleştirmek ve dijital alanda hak ihlallerini engellemek hedefleri doğrultusunda hazırlanan kanun tasarısı taslağı” tüm paydaşların değerlendirmelerine sunulduğu ve yaklaşık 120 katılımcının bulunduğu toplantıda taslağın düzenlemeyi amaçladığı temel konular üzerinde uzlaşma sağlanır.Dijital çağda telif haklarıBakanlar Kurulu’na giden taslağın, burada imzalandıktan sonra Meclis’e sevk edilip yasalaşması beklenirken Günay, görevini Ömer Çelik’e devreder. Bu değişimin ardından taslak, Bakanlar Kurulu’ndan geri çekilir. Metin Celal yazısında şöyle bir soruyu gündeme getiriyor: “Ömer Çelik 24 Ocak 2013’te Kültür ve Turizm bakanı olmuş. O tarihten beri de zaten hazır olan FSEK taslağının tekrar Bakanlar Kurulu’na gelmesi bekleniyor. Bu arada e-kitap korsanlığı patladı, dijital alan korsan yayın cenneti halini aldı. Ömer Çelik neyi bekliyor bilemiyorum ama biraz daha beklerse yazarın, yayıncının dijital alanlarındaki haklarını korumaya o taslak yetmeyecek.” Korsanların maddî açıdan hiç sarsılmadan yeni matbaalarla, yeni mekânlarda işlerini sürdürdüğüne dikkati çeken Türkiye Basım Yayın Meslek Birliği Genel Sekreteri Avukat Melahat Boran, “Her operasyonda, bir yayınevinin sermayesi kadar ürün ve matbaa ele geçirilmesine rağmen korsanlar maddî açıdan etkilenmiyor. Bu sistemin parasal kaynağının daha derinlerde mutlaka araştırılması gerekiyor.” diyor.Kültür ve Turizm Bakanlığı geçtiğimiz kasım ayında, internetten müzik, film, dosya indirmeyi içeren fikir hırsızlıklarına karşı Fransa’daki “uyar-kaldır” modeli uygulayacağını duyursa da somut bir gelişme olduğunu söylemek zor. Bir tarafta dijital çağda telif haklarına yönelik yeni yaklaşımlar üzerine kafa yoran ve bunları hayata geçirmek için birçok çalışma başlatan Avrupa ülkeleri, öte tarafta kitap basımını devletin tekeline almak için büyük bir hızla çalışan Türkiye...

13 Aralık 2014 Cumartesi

Asâsız Musa kıssası

Oscar’lı yönetmen Ridley Scott, Exodus: Tanrılar ve Krallar filminde bir peygamber kıssasından ziyade, halkının özgürlük mücadelesine öncülük eden bir liderin aksiyonla yoğrulmuş yol hikâyesini anlatıyor.Geçtiğimiz nisan ayında gösterime giren Nuh: Büyük Tufan vesilesiyle andığımız Cecil B. DeMille’in ruhu, bu kez daha güçlü bir şekilde geri geldi. Oscar’lı yönetmen Ridley Scott’ın Exodus: Tanrılar ve Krallar filmi, epik sinemanın ‘ağababası’ DeMille’in, Kitab-ı Mukaddes’ten uyarladığı 1956 yapımı On Emir filmini referans alıyor.Exodus: Tanrılar ve Krallar, bir peygamber kıssasından ziyade, halkının özgürlük mücadelesine öncülük eden bir liderin/kahramanın hikâyesini anlatıyor. Filmde, esas çatışma ‘kardeş gibi’ büyüyen Musa ile Ramses arasında geçiyor. Ramses, firavun olunca Musa’yı danışmanı ve komutanı yapar. Ancak Ramses, Musa’nın aslında bir İbrani olduğunu öğrendiğinde onu sürgüne yollar. Bu sürgün, Musa’nın içsel yolculuğunu başlatacak ve yıllar sonra bir peygamber ve İbranilerin lideri olarak Firavun’un karşısına çıkaracaktır.Hz. Musa’nın kavmini Mısır’dan çıkarmasını konu alan Exodus: Tanrılar ve Krallar, Eski Ahit’teki ilgili bölümü esas alıyor. ‘Mısır’dan çıkış’ anlamındaki exodus kıssasına ek olarak film olayların öncesine gidiyor ve Firavun’un sarayında iki ‘kardeş’ olarak büyüyen Musa ile Ramses’in dostluğuna da değiniyor. Filme geçmeden önce şunu hatırlamakta fayda var: Ridley Scott, Tevrat ve İncil’de anlatılan Hz. Musa kıssasını esas alıyor; dolayısı ile Kur’an-ı Kerim’deki Hz. Musa ile filmde temsil edilen ‘Moses’ ve onun yaşadıkları zaman zaman örtüşse de temel meselelerde (tevhid inancı, peygamberlik özellikleri ve olaylar silsilesi) gibi ciddi farklılıklar var.KİMLİĞİNDEN KAÇAMAZSINDinî literatürün alanına giren bu zorunlu açıklamadan sonra Exodus’un sinemasal ayağına geçecek olursak, yönetmen Ridley Scott, On Emir filmini esas alsa da özellikle ilk yarıda Gladyatör (2000) etkisi var. Hititler ile yapılan savaş sahnelerinde ustalığını konuşturuyor Scott. Görüntü yönetiminin Firavun’un başkentinde, Hz. Musa’nın yolculuğunda, özellikle de vahiy sahnelerinde farklı renk paletleri tercih etmesi filmin tonunu belirliyor. Filmin esas sorunu ise senaryodaki karakter gelişimi ve drama çatışmasının eksikliği. Daha doğrusu, kâğıt üzerinde olan bu unsurların perdeye zayıf bir şekilde yansıtılması. Ramses ile Hz. Musa arasındaki çatışma nispeten hedefini bulurken, Hz. Musa’nın sürgünde yaşadığı içsel yolculuk perdede çiğ duruyor.Senaryonun karakter gelişimindeki özensizliği John Turturro, Sigourney Weaver, Ben Kingsley, Hiam Abbass, Gülşifteh Farahani gibi kaliteli oyuncuları silik bir figür haline getiriyor. Christian Bale ile Joel Edgerton’un oyunculukları iyi olsa da akılda kalıcı bir performans ortaya koyamıyorlar. Ridley Scott, Cecil B. DeMille’den farklı bir yol izleyerek Hz. Musa’nın mucizelerini aklileştirme yoluna gidiyor. Kızıldeniz’in ikiye yarılması, bilinen şekliyle peygamberin asâsını yere vurmasıyla değil, doğal bir gel-git hadisesiyle izah ediliyor. Ayrıca meşhur ‘Asâ-yı Musa’ da filmde, hiçbir düğümü çözmeyen sıradan bir aksesuar olarak kalıyor. Tıpkı Nuh: Büyük Tufan’da olduğu gibi Exodus’ta da ‘zalim, gaddar ve intikamcı Tanrı tasavvuru’ devreye giriyor. Daha çok Tevrat kaynaklı bu tasavvur, bir de Tanrı’yı çocuk suretinde perdeye yansıtma tercihiyle birleşince dindar seyirci için iyice rahatsız edici bir hal alıyor.Sözün özü; Exodus: Tanrılar ve Krallar, halkına öncülük eden bir lider/kahramanın aksiyonla yoğrulmuş yol hikâyesi olarak izlendiğinde ‘seyirlik’ bir film. Onun haricindeki sinemasal ya da dinî birtakım beklentiler için ise düşük profilli. Savaş sahneleri haricinde titizliğini biraz kaybetmiş olduğunu düşündüren usta yönetmen Ridley Scott, kapanış jeneriğindeki “Kardeşim Tony Scott’a” ithafı ile -filmden bağımsız olarak- sinemaseverlerin kalbine garip bir hüzün bırakıyor.

12 Aralık 2014 Cuma

Orhan Pamuk: Türkiye, düşünce özgürlüğü ve insan hakları ödevini yapmadı

Nobel ödüllü yazar Orhan Pamuk, edebiyatımıza unutulmayacak bir roman kahramanı kazandırdı: Mevlut Karataş. Pamuk, 6 yıl aradan sonra yayımlanan yeni romanı ‘Kafamda Bir Tuhaflık’ta bozacı Mevlut’un hikâyesi üzerinden Türkiye’nin, özelde İstanbul’un 40 yıllık siyasî ve sosyal değişimini anlatıyor. Romanda bütün toplumsal kesim ve görüşler kendisine yer buluyor. Yazar onları anlatırken eşit mesafede duruyor ve yargılamak yerine anlamayı tercih ediyor. Orhan Pamuk, Mevlut’u o kadar benimsemiş ki, “Kitabımı sevmesinler ama Mevlut’u sevsinler.” diyor.Bugüne dek çoğunlukla İstanbul’daki yüksek orta sınıf ailelerin hikâyelerini yazmıştınız ama bu kez yoksul kesimden insanları anlatıyorsunuz. Hep uzaktan baktığınız insanlara temas ettiniz. Bu temasın zorluklarını yaşadınız mı?Ben Nişantaşılı Orhan olarak bu insanlara uzağım ama bütün bu hayatı dışarıdan da olsa gördüm. Beş yaşımdayken, yoğurtçu kapıya gelirdi, bozacı hep etrafta olurdu. Ya da gecekondu mahallesi denen, tamamen Mars’tan gelen insanlar gibi davranılan kişiler de vardı. Onlar benim hayatımın dışındaydı. Türkiye zenginleşti, değişti, dünya demokratikleşti ve bizlerin bakış açısı da değişti. Romancılık yalnızca kendini anlatma hüneri değil, kendi gibi olmayanları da kendini anlatır gibi içeriden anlatma hüneridir. Bu zor bir iş. Bu yüzden de belki bu kadar uzun sürdü.Peki, 62 yıldır bu şehirde yaşayan biri olarak, İstanbul’un bu hızlı değişimi sizi ürkütüyor mu?Ürkütüyor ama birazcık Mevlut’un yaşadığı telaşı da yaşıyorum. Yani en sonunda, insan görüyor ki, binalar ve kuşaklar var. Ben doğduğumda, ahşap konaklarla doluydu Nişantaşı ya da çürüyen ahşap konaklarla… O ahşap konaklar o insanlarla birlikte gittiler. Bir şehirde uzun süre yaşarsanız, binalar kuşaklara ait oluyor. O kuşaklar çekip giderken o binalar da gidiyor. En sonunda Mevlut dışarıdan olduğunu hissetmeye başlıyor. O yüksek kulelere ait olamadığını, oraya gelen yeni insanlardan olmadığını...Bir şehre ait hissetmeme korkusu… Ait hissettiğiniz zamanlara özlem duyuyor musunuz?Böyle bir özlem duyup bu özlemi kendime yasaklıyor olabilirim. 62 yıldır İstanbul’dayım. Bu son 15 yılda İstanbul’un geçirdiği değişim ilk 47 yıldakinden daha çok. İlk 47 yıl boyunca değişse de biz de Batı’daki gibi zenginleşsek diye düşündükten sonra, ilk 47 yıldaki İstanbul’a özlem değil, onun rahatlığına bir heves duyuyorum. Bir de şimdi İstanbul o kadar hızlı değişiyor ki, bilmediğim mahalleler, gitmediğim yerler... Yahu burası neresi, Asya tarafı mı, Avrupa’da mı?İlk kez gittiğiniz yerler oldu mu? Sultanbeyli, Bağcılar?Sultanbeyli’ye gittim, romanıma koymadım. 1 Mayıs Mahallesi’ne, Gazi Mahallesi’ne gittim. Ve romanda en çok bahsedilen semtler olan, Mecidiyeköy arkalarında bir sürü küçük tepeler vardır. Okmeydanı’na doğru, oralarda gezdim. Çok yakın olan gazetecilik mahallesinde oturan arkadaşım vardı, gecekondu mahallesine oradan da geçit vardı, merdivenle inilen. Zaten biliyordum ama romancı gibi bakmıyordum. Ama oralar hakkında da görsel tecrübem var. Şimdi konuşurken aklıma geldi, 1970 yılında Kâğıthane’deki Cizlavet ayakkabı fabrikasının gecekondusuna, onlara destek olarak, okuldaki abilerimizle greve de gitmiştim. Bir kahraman icat edeyim, o yerlerde yaşasın ve ona göre oralar İstanbul’un merkezi olsun. Bu düşünce bende o zamanlar tabii ki yoktu. Zaten okuduğunuz her türlü gazete, kitap, haberde, şehre eklenen bu yeni nüfusa, şehri bozan dışardaki insanlar gibi davranılıyor.Mevlut, Konya’dan 12 yaşında geldi ve hâlâ var olma mücadelesi veriyor. Mevlut’un şahsında azgın yağmaya karşı kanaati mi öne çıkarıyorsunuz?Mevlut, 40 yıl süren bu savaşta amcaoğulları gibi zengin olamıyor ama sonunda da çok da fakir değil. Fakat onda daha derin bir insanlık, bir maneviyat var. Öte yandan da herkese Mevlut gibi olun, örnek insan gibi anlatmadım. O bakımdan, Mevlut sevilecek bir insan ama örnek insan değil. Zaten örnek insan da yazmak istemezdim. O çok kolay: En kahraman, en akıllı, en nişancı… Ama asıl güzel olan gerçek insanı anlatmak. Mevlut bence gerçek bir insan.Köpek korkusundan da iyi bir insan olmaya çalışarak kurtuluyor. Buradan Mevlut’a değer verdiğinizi anlıyoruz...Evet, benim kitabım satmasın, okunmasın ama Mevlut sevilsin isterim. Bundan önceki romanlarımda orta sınıf karakterleri kendime daha yakın bulduğum için, sevmediğim yanlarımı da koydum. Mevlut ise ortalama vatandaşın maddi şartlarıyla yaşadı ama asla ortalama bir insan değildi. Bir ikincisi, Batı’da da Türkiye’de de olan önyargı şudur: orta sınıf karakterlerin bireyliği, hayatının ayrıntıları saygındır ve anlatmak zordur; çok yukarı zenginler ve fakir fukara da, ya sevimli ya da kötü olabilirler. Burada ise birey olan ekonomik olarak en aşağı sınıftaki Mevlut’tur.Mevlut, Çarşamba’da bir medreseye gidiyor, o nereden çıktı?Onun bir yaşanmışlığı var. 1973’te ben teknik üniversiteyi bıraktım. Eniştem Şevket Rado, Türkiye’nin en iyi hat koleksiyonuna sahipti. Şimdi Sabancı Müzesi’nde sergileniyor. Kafamın karıştığını, mimarlık okumayı bıraktığımı, eski şeylere merak saldığımı görünce, ‘sana biraz Osmanlıca öğretelim’ dedi. Teyzemin aracılığıyla Vezneciler’de ünlü bir hattatın derslerini almaya başladım. Oraya İstanbul Üniversitesi’nden muhafazakâr öğrenciler de gelirdi, ayakkabılarımızı çıkararak içeri girerdik. Bir ders iki ders, sonra onlar benden sıkıldı, ben onlardan... Ve aslında hattat olmak istemediğimi de anladım ama kamışlar yonttuk, mürekkebe bandık, hocamız gelince saygılı davrandık…Orada bir cümle vardı, Risale-i Nur’lardan…Evet, ben romancı Orhan’ım artık, biraz da çalışayım di mi dersime (gülüyor)! Romacılık budur ama biraz oradan, biraz buradan, biraz da onların bir yere oturtulması.Otoriter bir Türk olduğumu Amerika’da öğrendimTürkiye’de eğitim sıkça tartışılan konulardan biri. Şimdi de Osmanlıca, dinî eğitim konuşuluyor. Fakat bir türlü asıl meseleye gelinemiyor. Okulla sorunlar yaşamış biri olarak Türkiye’deki eğitimin temel sorunu nedir sizce?Eğitim sisteminin en önemli, en sert özelliği otoriterlik. Öğretmenin öğrenciyle arkadaş olamaması. Otoriteye dayanan ezber kültürü, ezber alışkanlığı. Bir de şu var. Ben de Mevlut’un gittiği gibi bir ilkokula, Ankara’da gittim. Bir sınıfta 45 kişi, bir sırada 3 kişi otururduk. Aynen kitaptaki gibi, aşağı kattaki pis kokulu mutfaktan iri yarı bir arkadaşımız UNESCO sütlü güğümü getirirdi, sınıfın sobasının üstüne lannnk diye koyar, balık yağlarını tak tak tak diye önümüze atardı. Tıpkı benim hayatımda olduğu gibi. Eğitim sistemimiz de, bütün genel sistemimiz gibi, otoriterdir, serttir ve ezbere yani ‘biliyorsun-bilmiyorsun’a dayanır. Ben böyle olduğumu 54 yaşında, Columbia Üniversitesi’nde öğretmen olduğum zaman anladım. Sınıfta ‘öyle değil, böyle!’ derken, arkadaşlarım dedi ki, ‘Bak oğlum derste profesörün işi gerçeği söylemek değil, onlara düşünmeyi öğretmek, onların seninle tartışmaları önemli.’ Ben de bir otoriter Türk olduğumu, bir anlamda Amerika’da, profesörlük yapmaya başlayınca öğrendim.Eziliyordum, kendimi dışarı zor attımToplumda çok sertlik var ve bu uzun süredir devam ediyor. Türkiye bunu nasıl aşacak?Aşmak istiyor muyuz bir defa. Bir örnek vereyim, ben sol sempatileri olan bir insanım, 1970’lerde ortaya çıkan şairler, sol içindeki en parlak ya da en yetenekliler değil, en keskin laf edenler olurdu. Bilmem anlatabiliyor muyum? Düşmana en kötü şeylerle saldıranlar öne çıkar. Her şeyi anlamak lazım diyenler biraz arkada kalır. Bu Türkiye’deki bir özellik değil, her yerde böyle bir şey var. Ama sekter, fanatik iki âlem çatışıyor. Biliyorsunuz, bir ara az daha bu iki âlemin ortasına düşüp eziliyordum da zor attım kendimi dışarı. Şimdi biraz dışarda olduğum için de memnunum. Bu sorunun tam cevabını bilmiyorum ama bir zamanlar cevabım şuydu: Toplum zenginleşirse, insanlar biraz rahat hayat şartlarına kavuşursa fanatizm azalır. Ama benim anahtarlarımın da yeterli olmadığını söyleyebilirim. Ben de anlayamıyorum, bu kadar sertliğe gerek var mı? Teselli olarak sokaktaki insanda bu kadar sertlik yok diyorum.Türkiye, düşünce özgürlüğü ve insan hakları ödevini yapmadıSiz AB politikalarına destek verdiniz, çaba gösterdiniz... Peki, bugün neredeyiz? O defter kapandı mı?Kapanmadıysa bile o defter arkalara gitti. İki taraf da bunun suçlusu. Türkiye azınlıklara saygıyı yavaş yavaş geliştiriyor ama düşünce özgürlüğü ve insan hakları ödevini yapmadı. Hem Kıbrıs sorunu, hem de Kürt sorununu çözememiş, insan hakları ya da düşünce özgürlüğü de ha şöyle ha böyle birini AB’ye almazlar kolay kolay. ‘Teşvik olsun diye bunları alalım diyelim, onlar da bizi dinleyerek düzeltsinler’ en iyi yoldu. Bu yolda gidiyorduk ve bazı reformlar yapılıyordu. Ama Türkiye’nin ve AB’nin muhafazakârları sayesinde o yolda gitmeye bile izin verilmedi. Şimdi gidiyor gibi yapıyoruz. Ama unutmayın, AB de kendi Euro sorunlarıyla bölündü. Orada da AB’ye tepkiler var. Şimdilik konu arkalara itilmiş durumda.Edebiyatın ele aldığı insan yelpazesi zenginleşiyorMevlut, bugünkü cumhurbaşkanına 1994’te İstanbul belediye başkanı olması için oy vermiş. Mevlut’un dindarlığında masum bir taraf da var. Peki, bu yirmi yılda romanda tasvir ettiğiniz dindarlık anlayışı ve algısı nasıl değişti?Bir defa 20 yılda Türkiye’nin muhafazakârları daha görünür oldu. Ben ta başlarda, siyasi açıdan da olsa o âlemi, en azından siyasi kısmını anlamak gerektiğini hissettim. Türkiye’de muhafazakâr kesim güçlendi, ortaya çıktı. Ve bütün ülke de o kesimi de anlamak istedi. Ama şunu da söyleyebilirim, bu ülkenin Batılılaşmış orta sınıf enteli de anlaşılmıyordu. Oğuz Atay hakkında zamanında bir yazı yazmıştım, Türkiye’de Atay’ın yaptığı ilk iş, Batılılaşmış sevimli aydını insan gibi görmektir. O bile yapılmıyordu. Aynı şekilde muhafazakârlığa daha dar, daha kalıplarla bakılıyordu ama yavaş yavaş toplumun çeşitli tarafları birbirini tanıyor. Edebiyatın ele aldığı insan yelpazesi de zenginleşiyor. Zenginleşmek zorunda. Bunları karikatür yapmadan, bütün iyiliği-kötülüğüyle, toplumun bütün insanlarına gösterebildiğimiz kadar romancı olarak başarılı olacağız.

11 Aralık 2014 Perşembe

Ajandaya sığmayan aile

Türkiye’nin önemli markalarında Ece Ajandaları, 2009 yılında 100. yıl sergisi açmıştı. Milli Reasürans’ta dün açılan sergi ise, kurucu Mehmet Sadık Kağıtçı’dan bugün şirketin başında bulunan oyuncu Orhan Günşiray’ın torunu, 25 yaşındaki Sedef Günşiray’a uzanan ‘geniş bir aile’ hikâyesi anlatıyor.Türkiye’nin önemli markalarından, 1910’da kurulan Ece Ajandaları, 2009 Kasım ayında “Gün Uzar Yüzyıl Olur” başlıklı 100. yıl sergisi açmıştı. Bülent Ecevit’ten Turgut Özal’a, Arif Mardin’den Yakup Kadri Karaosmanoğlu’na ünlü isimlerin kullandığı ajandaların yer aldığı sergi, markanın Cağaloğlu Ankara Caddesi’ndeki tarihi binasında bir ay açık kaldı. Nişantaşı Milli Reasürans Sanat Galerisi’nde dün açılan “Bir Defterin Arkasındaki Büyük Aile-Muhtıra’dan Ece Ajandası’na Kağıtçı Ailesi” sergisi ise Ece’yi bugüne taşıyan Kağıtçı ailesinin hikâyesine odaklanıyor. Ece Ajandaları, artık Cağaloğlu’ndaki adresinde değil, çok ortaklı olan tarihî bina üç yıl önce satışa çıktı, Ece de 2013’ün başından bu yana Karaköy’deki beş katlı yeni merkezine taşındı. Şirketin başında ise geçtiğimiz mayıs ayına kadar ailenin üçüncü kuşak yöneticilerden Ali Muhsinzade vardı. 27 Mayıs’ta vefat eden Muhsinzade’nin yerine ünlü oyuncu Orhan Günşiray’ın torunu, Ali Murat Günşiray’ın kızı Sedef Günşiray geçti. Amerika’daki tıp eğitimini yarıda bırakarak 2011’de İstanbul’a dönen 25 yaşındaki genç vâris, son serginin açılmasına öncülük ediyor.Ece, oldukça geniş bir aile. Edebiyatçı Cahit Uçuk da bu ailenin gelini. 2004’te vefat eden Uçuk, Ece’nin kurucusu Mehmet Sadık Kağıtçı’nın kardeşi Mürteza Kağıtçı ile evliydi. Orhan Günşiray ise yine M.Sadık Kağıtçı’nın en büyük kızı Rubabe Kağıtçı Ar’ın torunu. Aslında Ece’nin, ülkemizin diğer önemli markası Maarif Kitaphanesi’yle de akrabalığı ki, o da ayrı bir hikâye. Kitaphane’nin kurucusu Hacı Kasım Efendi’nin büyük oğlu Naci Kasım, bugün de varlığını sürdüren ünlü Saatli Maarif Takvimi’ni çıkarmaya başlar ve o yıllarda kızı Talat Hanım, M.Sadık Kağıtçı ile evlenir. İki ünlü ailenin, bugün dünyanın her yerine dağılmış efradı, yaz tatili için İstanbul’a geldiğinde mutlaka bir akşam yemeğinde buluştuğunu Ali Muhsinzade, 2009’da yaptığımız görüşmede ifade etmişti. Bu gelenek hâlâ devam ediyor mu bilemiyoruz ama sergide o yemeklerden birinde çekilmiş bir kare var. Bülent Erkmen’in küratörlüğünde hazırlanan sergide Kağıtçı ailesinin soyağacı çıkarılmış, kim kimin kardeşi, amcası, halası, teyzesi, torunu hepsini kronolojik olarak öğreniyoruz. Bunun yanı sıra Altan Erbulak, Yakup Kadri Karaosmanoğlu gibi isimlerin ajandalarını ve taş baskıları görmek mümkün. Yakup Kadri’nin günlük işlerini planlamak için kullandığı birkaç ajandası vardır. Bu ajandalardan birini çantasında, diğerini evdeki masasında bulundurur. 1959 tarihli ajandasında ise Ruşen Eşref Ünaydın, Abdülhak Şinasi, Hamdullah Suphi, Hasan Âli Yücel, Vedat Tör gibi dönemin önemli isimlerinin telefon numaraları kayıtlı. Sergi, 31 Ocak 2015’e kadar açık kalacak. ‘Muhtıra’ neden ‘Ece’ oldu? Ece Ajandaları, 1932 yılına kadar ‘Muhtıra’ adıyla basılıyor. Her ne kadar muhtıra, hafızamıza ülkemizin darbelerle dolu tarihi nedeniyle kazınsa da kelimenin sözlükteki ilk anlamı ‘herhangi bir şeyi hatırlatmak, uyarmak amacıyla yazılan yazı’ demek. M.Sadık Kağıtçı, bu amaçla markasına verdiği ismi, 1932’de Keriman Halis Türkiye’nin ilk güzellik kraliçesi seçilince değiştiriyor. Çünkü Halis’e kraliçe anlamına gelen Ece lakabını Atatürk takmıştı, Atatürk’e duyduğu sevgisiyle bilinen Kağıtçı, bundan ilhamla ajandanın Muhtıra olan adını Ece yapıyor.

9 Aralık 2014 Salı

Herkes yazarlığı öğrenebilir

Son romanı “Gölgeler ve Hayaller Şehrinde” ile 2014 Sedat Simavi Edebiyat Ödülü’ne değer görülen Murat Gülsoy, 11 Aralık’ta ödülüne kavuşacak. Gülsoy ile onuncu yılında genişletilmiş baskısıyla yeniden yayımlanan “Büyübozumu: Yaratıcı Yazarlık” kitabını, yazarlık kurslarını, ‘bilinçli okur’u, popüler edebiyatı ve ödülü konuştuk.‘Yazmaya başlamanın ilk adımı okumaksa ikinci adımı yazmaktır’ diyorsunuz. Çok okumak, yazmak için hep tavsiye edilir ama siz bilinçli ya da disiplinli bir okumayı mı kastediyorsunuz?Yazmak arzusu duyan kişilerin zaten iyi okurlar olduğunu varsayıyorum. “İyi okur” derken de derinlemesine okumaktan söz ediyorum. Önemli olan, okuduğumuz kitapların sayısı değildir, hangi kitapları ne kadar derinlemesine okuduğumuzdur. İnsan yaşamı yeterince uzun değil. Dolayısıyla bu konuda insanın kendini eğitmesi gerekir. Yazmak ve okumak, edebiyatla ya da daha geniş anlamda sanatla uğraşmak insanın kendi üzerinde çalışması demektir. Bir başka önemli nokta da etkilenmektir. Edebiyat ya da sanatın amacı bir etki yaratmaktır. Etkileyebilmek için etkilenebilmek gerekir. Aşk gibi... Sevmeyi bilmeyen, sevilmez de... Bu yüzden sizi etkileyen yazarları bulmanız gerekir öncelikle. Antolojiler, dergiler iyi başlangıç noktalarıdır. Bir antolojide örneğin yüz yazardan seçilmiş metinler vardır. Bunlardan belki otuzundan etkilenirsiniz, belki sadece bir iki tanesinden... İşte “bilinçli okur” olarak yapmamız gereken, o yazarların peşine düşmektir. Onların diğer yapıtlarını okumak, onlar hakkında yazılmış eleştirilere göz atmak, o yazarları dönemleri içinde değerlendirmek ve en önemlisi de “ben neden bu yazardan etkileniyorum?” diye sormak, insanın okuma macerasını geliştiren adımlardır.‘Yazmak öğrenilebilir mi?’ sorusu tartışılır hep. Bu durumda önce bilinçli okumayı mı öğrenmeli?Bir öncelik yok. Okumak ve yazmak... İkisi beraber, yan yana gidecek eylemler. Ben herkesin yazması gerektiğine inanıyorum. Yazmak çok önemli ve üst düzey zihinsel bir etkinliktir. Düşünmek gibi... Nasıl ki herkes düşünsün istiyoruz, yazmayı da aynı şekilde önemsemeli ve öneminin farkına varılmasını sağlamalıyız.Herkes yazsın demişken, yazarlık atölyeleri yeni başladığında bir güvensizlik olduğunu, on yılda atölye katılımcılarının edebiyat dünyasında gösterdiği varlıkla bu algının silindiğini söylüyorsunuz? Kimler var eserleriyle var olan?Çok sayıda yazar yetişti. Birçok kitap yayımladılar, hatta edebiyat ödülleri aldılar. Ancak onların isimlerini ben etik olarak zikretmiyorum. Birincisi sadece kitap yayınlatanlar yazar oldular diye basite indirgemek doğru olmaz. Henüz yazdıklarını yayınlatmamış ama çok iyi yazarlar var atölyemde. İkincisi, yazarlar böyle bir eğitim aldıklarını söylemek istemeyebilirler, buna da saygı göstermek gerekir. Kimileri özgeçmişlerinde yer veriyor atölyeme katıldıklarını ama ben isim saymak istemem.Herkese yazarlığı öğretebiliyor musunuz? Başarı oranı nedir?Evet, sabırla ve arzuyla çalışmaya devam eden herkes yazarlığı öğreniyor. Önemli olan devamlılık. Eğitim, kültürel birikim, yaşam deneyimi, kısacası her şey insanın yazar olma sürecinde etkili... Ama bence en önemlisi yazıyı insanın hayatına dâhil etmesi.‘Kim korkar popüler edebiyattan?’ başlıklı yazınızda pasif okuma ile yetinmeyen yeni bir okuryazar tipinden bahsediyorsunuz. Eleştiren, öneren, paylaşan… Sizce sosyal medyadaki ‘kitap’ paylaşımları bir başka “popülerlik” değil mi?Okurların gönüllü olarak yazdıkları yazılar çok daha sahici oluyor. Sosyal medyanın bu şekilde kullanımı çok önemli. Ben bir yazar olarak, insanların yazdıklarımı okuduklarında ne düşündüklerini çok merak ederim. Sadece eleştirmenlerin görüşünü değil, herkesin ne düşündüğünü merak ederim. Sosyal medya bunu sağlıyor. Ayrıca insanlar sadece okudukları üzerine düşüncelerini paylaşmıyorlar; bu kanalları kullanarak okuma grupları, kulüpleri kuruyorlar, okuduklarını yüz yüze tartışıyorlar. Bunlar “popülerlik” kavramının çok ötesinde bir yere götürüyor bizi. Okurla yazarın ve belki de daha ilginç olanı bir kitabın okurlarının buluşmalarını, fikir alışverişinde bulunmalarını sağlıyor.Son olarak, kurmacanın büyüsünü çözebildiniz mi?Öğrenme süreci asla bitmez. Biz ilerledikçe bizden uzaklaşan bir ufuk çizgisi gibi.En çok emek verdiğim kitap“Gölgeler ve Hayaller Şehrinde” adlı son romanınız 2014 Sedat Simavi Edebiyat Ödülü’ne değer görüldü. ‘Yaratıcı Yazarlık’ üzerine yıllardır kafa yoran bir yazar olarak kurmaca metinlerinizin ödüllendirilmesi nasıl bir duygu?Sadece yaratıcı yazarlık dersleri veriyor olsaydım ve bu ödül verilseydi tuhaf olurdu gerçekten de. 1990’dan beri öykü, roman, deneme, inceleme yazıyorum; yayıncılık yapıyorum. Gölgeler ve Hayaller Şehrinde benim 7. romanım ve 14. kitabım. Diğer kitaplarımdan farklı olarak 19. yüzyıl sonu ve II. Meşrutiyet’i anlatan özel bir araştırma gerektiren bir roman. Üzerinde uzun zaman çalıştığım, belki de en çok emek verdiğim kitap oldu. Bana Sedat Simavi gibi önemli bir ödül kazandırdığı için çok mutlu oldum.