19 Kasım 2014 Çarşamba
Edebiyatımızın karikatür hali
Edebiyat öğretmeni Said Coşar, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemi dergi ve gazetelerindeki edebiyat konulu karikatürleri, ‘Karikatürün Aynasında Edebiyatçılar’ kitabında bir araya getirdi. Kitapta Tevfik Fikret, Refik Halit, Falih Rıfkı, Yahya Kemal ve Orhan Veli’nin de aralarında bulunduğu yazar ve şairlerin karikatürleri yer alıyor.Edebiyat tarihini basmakalıp bilgilerin soğukluğundan kurtarmak biraz da araştırmacıların gayretiyle mümkün. Yazar ve şairlerin birbirine yazdığı mektuplar, tuttuğu günlükler ya da ‘itiraflar’ının yer aldığı notların yanı sıra tozlu dergilerde kalmış, ‘evrak-ı perişan’da unutulmuş anekdotları günışığına çıkaran araştırmacılara çok şey borçluyuz. Aksi halde sınav sorularındaki yazar-eser eşleştirmelerinden başka ne kalırdı elimizde?Said Coşar, bu soğukluğu kıran araştırmacılardan biri. Afyonkarahisar Sandıklı’da edebiyat öğretmenliği yapan Coşar, Karikatürün Aynasında Edebiyatçılar (Kapı Yayınları) adlı çalışmasında edebiyat tarihinin saklı kalmış bir yüzüyle karşı karşıya getiriyor okuru. Has edebiyat okuru, Said Coşar’ın bu çalışmasının nüvelerini son dört yılın Türk Edebiyatı sayılarında görmüştür muhakkak. Aynı zamanda karikatürist olan Coşar, araştırmasında edebiyatçıların gazete ve dergilerin karikatür köşelerinde hangi özellikleriyle, hangi tartışmaların odağında, hangi halleriyle yer aldığının izini sürüyor. Kitapta Abdülhak Hâmid, Tevfik Fikret, Refik Halit, Yakup Kadri, Ahmet Rasim, Falih Rıfkı, Nurullah Ataç, Yahya Kemal ve Orhan Veli’nin de aralarında bulunduğu 14 yazar ve şairin karikatürleri yer alıyor.Dönemin karikatürleri, şair ve yazarların edebiyat tarihlerine hatta biyografilere bile yansımamış bazı özelliklerini de belgeliyor. Bu yönüyle günümüz okuruna değerli bir alan açıyor. Kitabın hikâyesi de kendisi gibi ilginç. Said Coşar, 1998’de Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi’nde henüz birinci sınıftayken okuduğu bir köşe yazısından yola çıkarak, yıllar sonra bu kitabı hazırlıyor. 24 Ekim 1998’de Zaman’da çıkan ‘Karikatür ve Edebiyat’ başlıklı köşe yazısında Beşir Ayvazoğlu, “gözü kara” bir araştırmacının eski gazete ve dergileri tarayıp “Karikatürlerle Edebiyat Tarihi” hazırlayabileceğini yazar. Said Coşar, işte o gözü kara araştırmacı! Tanzimat sonrası Osmanlı mizah dergilerinin tamamını tarayan Coşar, Cumhuriyet dönemi mizah yayınlarının da büyük bir çoğunluğunu incelemiş.EDEBİYAT İLE MİZAH NE ZAMAN AYRILDI?İlk mizah dergimiz Diyojen’den (1870) Oğuz Aral’ın Gırgır’ına (1972) kadar birçok dergide edebiyatçıların izini görüyoruz. Coşar’ın kitabı, edebiyat ile mizahın bir zamanlar ne kadar ‘sarmaş dolaş’ olduğunu ortaya koyuyor. Diyojen’den itibaren edebiyatçıların sadece mizahın konusu olmadığı, aynı zamanda mizah dergilerinde yönetici, yayıncı veya yazar olarak yer aldığı görülüyor. Hatta bizzat karikatür çizen yazarlardan bahsediyor Coşar. “Cevat Şakir Kabaağaçlı, Aka Gündüz, Ref’i Cevat Ulunay, Zahir Sıtkı Güvemli gibi. Abdi İpekçi’nin karikatür çizdiğini bilir miydiniz, ya Orhan Veli’nin? Bu iç içelik tabii ki edebî hadiselerin de karikatüre malzeme teşkil etmesini sağlıyor. İncelediğim gazete ve dergilerde Türkiye’de son yüzyılda yaşanan değişimi karikatür üzerinden okuma fırsatı da buldum.” diyen Coşar, Beşir Ayvazoğlu’nun tavsiyesini bu kez tarihçilere uyarlıyor: Gözü kara bir tarihçi çıkarsa ‘Karikatürlerle İnkılap Tarihi’ kitabını yazmak mümkün olabilir.Dönemin karikatürlerinde edebiyatçıların fiziksel yanları ya da bazı özellikleri öne çıkıyor. Mesela Yahya Kemal çoğunlukla şişmanlığı, dalgınlığı ve tabii bir de kendisi dışında büyük bir şair tanımayışıyla, Abdülhak Hâmid zarafeti ve kadınlara olan ilgisiyle, Ahmet Rasim ise ‘demlenmesiyle’ karikatürize edilmiş. Refik Halit, Milli Mücadele’deki olumsuz tutumuyla, Hüseyin Cahit ve Falih Rıfkı Atay ise ünlü polemikleriyle yansıyor karikatürlere.Geçmişteki gazete ve dergilerine yansıyan bu karikatürler, dikkatli gözlere sadece o günlerin edebiyat ve mizah ortamı ya da güncel tartışmaları hakkında değil, bugünün basın ve mizah dünyasına dair de önemli bilgiler veriyor. Düşünsenize, bugünün ünlü yazar ve şairleri hakkında hangi edebiyat dergisinde yahut ulusal gazetede tartışılacak, üzerine konuşulacak bir ‘çizgi’ çıkıyor! Bugün ‘matbuat âlemi’ndeki karikatürlerin bütünüyle siyaset alanında ürün verdiği düşünülünce edebiyatın ve edebiyatçıların nasıl mizahın dışında kaldığı daha net görülüyor. Said Coşar’ın eseri, en çok da günümüzdeki bu edebiyat-mizah arasına giren korkutucu mesafeyi gözler önüne seriyor.
15 Kasım 2014 Cumartesi
‘Fotojenik eserler’ fuarı
Çağdaş sanat fuarı 9. Comtemporary İstanbul (CI) yarın sona eriyor. Başta 300 koleksiyoner olmak üzere çarşamba akşamından bu yana pek çok sanatsever koştura koştura CI’yi gezdi, gezmeye devam ediyor.Kapıya dizilenleri görünce bunu daha iyi anlıyorsunuz. Fuar 11.00’de açılmasına rağmen erkenden gelip sıraya girenlere, saat 10.00’da açıldığını zannedip yataktan kalkar kalkmaz yola düşenlere ve uçağa yetişmek için, ‘bi koşu eser satın almaya’ gelen koleksiyonerlere fuarda rastladığımız doğrudur. Dokuz yıldır yapılan fuar, çağdaş sanatı merak edenler için artık vazgeçilmez oldu. Bugün ve yarın ise son pazarlıklar, alışverişler yapılacak.Fuar izleyicisinin en belirgin özelliği, kimsenin telefonunu elinden bırakmaması. Her an herkes, eserlerin fotoğrafını çekiyor, çünkü CI’daki eserler çok fotojenik. Hem hepsinin fotoğrafı güzel çıkıyor, sosyal medyada işe yarıyor, hem de yayınlanınca ilgi çekiyor! Bu nedenle izleyiciler, fuarın CI Editions gibi sanat dünyasına yeni koleksiyonerler ve sanatseverler kazandırmak amacını da hedefleyen bölümlerden ziyade ilginç eserlerin önünde uzun vakit geçiriyorlar. İtalyan Aron Demetz’in (Barbara Paci Art gallery) ahşabı yontarak yaptığı heykelleri, Gama Gallery’deki Marco Verones’in ‘Who will be the next?/Bir Sonraki Kim Olacak’ adlı ölümü simgeleyen ayaklardan oluşan duvar yerleştirmesi, New Yorklu Emmanuel Fremin Gallery’nin sanatçıları Drew Tal’in fotoğrafları ve Melis Mızraklı’nın imajları, Yaşam Şaşmazer’in sırt sırta dönerek uyuyan iki insanı anlatan “Either you or I, but both together is out of teh questions (Dostoyevski) adlı işi, Opera Gallery’deki Lita Cabellut’un The Secret Behind (Peçenin Arkasındaki Sır) eseri bunlar arasında.Almanya Baden’den gelen Galerie Frank Pages sanat galerisinin sanatçısı Hossein Edalatkhan’ın “Freedom Fighters” adlı eseri ise perşembe sabahı galerinin ortasındayken öğleden sonra ön saflara çıkan işiydi. Tesbih, namazlık, takkenin yer aldığı, secdeye oturmuş gaz maskeli adamdan oluşan heykele tabii ki kimse kayıtsız kalamıyor.Alinur Velidedeoğlu’nun 2003 tarihli “Everbody Walks” adlı, dünyaca ünlü ayakkabı markalarından oluşan eseri ile eşi İnci Nur Velidedeoğlu’nun başörtüsü standından oluşan eseri, birbiriyle hiç ilgili olmasa da sırt sırta durdukları için, hangi görüşten olursa olsun modern zaman kadınına yapılan eleştirileri hatırlatıyor. Çünkü iki ürünün de alıcısı kadın. Fakat kiminin aksesuarı çok başörtüsü, kiminin çok ayakkabı!Videoart, ses enstalasyonları, dijital sanat ve tasarım işlerinin yer aldığı ‘yeni medya sanatları’ bölümünde en merak edilen soru ‘Yeni medya koleksiyonerliği nasıl yapılacak, bu eserler geleceğe nasıl kalacak?’ oluyor. Yarın sergi alanında saat 14.00’te bu sorulara cevap veren birkaç oturum peş peşe yapılacak.Gezi Parkı olayları, tarihi Haydarpaşa Garı yangını gibi her fuarda/sergide rastladığımız işler burada da eksik değil: Güneş Çınar’ın Panorama’sı, Seyit Mehmet Buçukoğlu’nun Tarihi Baltalamak eseri ve Andipa Gallery’deki Slinkachu Gezi’nin sembolü haline gelen kırmızılı kadını anlatan Fez’i gündemden süzülenlere üç örnek. Adının telaffuzu kadar, 108 galerinin yer aldığı fuarı gezmek çok zor ve yorucu, ama eğlenceli. Fakat Contemporary Istanbul Yönetim Kurulu Başkanı Ali Güreli’nin dediği gibi CI’ın, İstanbul’u çağdaş sanat dünyasının ve ekonomisinin merkezlerinden biri haline getirdiği bir gerçek.
14 Kasım 2014 Cuma
Türk edebiyatının yaşayan ustası Yaşar Kemal'e ‘fahri doktora'
Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatının usta kalemi, İnce Memed, Ağrıdağı Efsanesi, Yer Demir Gök Bakır, Yılanı Öldürseler gibi onlarca kitaba imza atan Yaşar Kemal'e İstanbul Bilgi Üniversitesi tarafından fahri doktor unvanı verildi.Üniversitede dün “Yaşar Kemal Onur Günü” etkinlikleri kapsamında gerçekleşen takdim törenine 91 yaşındaki Yaşar Kemal, sağlık sebepleri ile katılamadı. Yerine ödülü eşi Ayşe Semiha Baban aldı. Gün boyu pek çok akademisyen ve yazarın Yaşar Kemal'i ve eserlerini tartışıp konuştuğu sempozyumu nazara veren Baban, “Bir yazarın ve romanının böylesine kapsamlı bir programla, farklı disiplin ve bakış açılarından ele alınması bir ayrıcalık, akademik geleneğin canlılığının önemli bir örneğidir.” dedi. Baban ayrıca törene doktorları izin vermediği için katılamayan Yaşar Kemal'in teşekkür mesajını da okudu: “Bilgi Üniversitesi'ne çok teşekkür ederim, bana büyük bir mutluluk yaşatıyorsunuz. Buraya bugünümü paylaşmaya gelen tüm dostlarım, hepiniz sağ olasınız.” Baban, sözlerine usta yazarın mesajını okuyarak devam etti: “Bizim çağımızda romancıların başları beladadır. Çünkü insanları en çok yalana, zulme, bütün kötülüklere karşı roman uyarır. Bugün tüketim toplumu diye bir doyumsuzlar toplumu yaratılıyor. Tüketimciler topluma bütün değerlerini aşındıran bir yapay kültür benimsetmeye çalışıyorlar, insanları birer obur canavar haline getirmek istiyorlar. Roman, bu toplumu isteyenler için bir tehdittir. Onun için de romanı, ‘bestseller' denilen bir yapaylıkla boğmaya çalışıyorlar. Roman, böyle bir toplum isteyenler için bir tehlikedir, çünkü roman insanlara insan olduklarını söyler. Onca acıyı, zulmü, savaşı, doğa kırımını romanda yeniden yaratarak yaşayan insan, insan gibi yaşamayı özler, değerlerine sahip çıkar.” Ara Güler, Türkan Şoray, Ali Kırca, Altan Öymen gibi onlarca davetlinin katıldığı santralistanbul Kampüsü'ndeki tören Sosyal ve Beşeri Bilimler Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Aydın Uğur'un açılış konuşmasıyla başladı. Uğur, Yaşar Kemal'e Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü'nün talebi ile başlayıp sonuca bağlanan süreci kısaca anlattıktan sonra usta yazara üniversitenin fahri doktor unvanı verme gerekçesini şöyle açıkladı: “Fahri doktor unvanı, İstanbul Bilgi Üniversitesi tarafından insanlığa, bilim, felsefe, düşünce, kültür ve sanat alanlarındaki eser veya çalışmaları ile eşine az rastlanır nitelikte katkıda bulunmuş, ülke ve dünya barışına yönelik istisnai çabaları olmuş, çalışmaları ile insan hakları ve demokrasinin yaygınlaşmasına öncülük etmiş kişilere, akademik kurul kararı ile takdim edilir. Yaşar Kemal'in hayatı ve eserleri, hem üniversitemizin genel misyonu hem de fahri doktora yönergesinde dile getirilen insanlık idealleri ile mükemmel bir uyum içindedir.” ‘Yaşar Kemal bizi ödüllendirdi' Tören Nebil Özgentürk'ün “Yaşar Kemal Efsanesi” adlı kısa portre filminin gösterimi ile devam etti. Ardında sahneye çıkan Doğan Hızlan, sözlerine Adalet Ağaoğlu'nun tebrik mesajını okuyarak başladı. Yaşar Kemal'in bütün ödüllerinde bulunduğunu ifade eden Hızlan, “Yaşar Kemal'le ilgili her konuşmamdan sonra yazarlık yaşamıma bir onur belgesi daha katmış olurum, edebiyata mensup olmanın mutluluğunu yaşarım.” dedi. İstanbul Bilgi Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Remzi Sanver ise Yaşar Kemal'in bir ödülü kabul etmesinin o ödülü veren kurum için onur olduğunu, kendisine ödül vererek onu taltif etmek düşüncesinde hiçbir zaman olmadıklarını belirtti. Bilgi Üniversitesi tarafından bugüne kadar yalnızca üç kişinin (Fransa Kültür Bakanı Jack Lang, Güney Afrika'nın ve insanlığın sembolü Nelson Mandela ve Avrupa Parlamentosu Başkanı Martin Schultz) bu ödüle layık olduğunu ifade eden Sanver, “Yükseklerde tutmaya çalıştığımız bu ödülün, Torosların zirvesine kadar yükseleceğini belki düşünmemiştik, ama bugün o mertebeye çıktı.” dedi. ‘Al Gözüm Seyreyle' Yaşar Kemal Onur Günü, “Binbir Kültürün Elçisi Yaşar Kemal” başlıklı sempozyum ile başladı. Bugüne kadar roman, öykü, şiir, röportaj, deneme, derleme türlerinde kaleme aldığı elliye yakın eserle dünya edebiyatına eşsiz katkılarda bulunan yazar için düzenlenen “Yaşar Kemal Onur Günü” etkinlikleri iki farklı serginin açılışına da ev sahipliği yaptı. Sanatçı Güneş Karabuda'nın fotoğraflarından oluşan “Al Gözüm Seyreyle” adlı fotoğraf sergisi ile Yaşar Kemal'in kitaplarının ilk basımlarıyla birlikte farklı dillere çevrilen ve yazar hakkında yazılanlardan oluşan kitap sergileri de İstanbul Bilgi Üniversitesi Çağdaş Sanat Müzesi'nde açıldı.
13 Kasım 2014 Perşembe
Yazarak geçinmek daha da zorlaştı
Yayınevlerinin çok satan yazarlara odaklanması sadece yazarak geçinmeyi güçleştiriyor. Kanada Yayıncılar Birliği’nin son araştırması bu duruma dikkat çekerken, Man Booker Ödülü’nün bu yılki sahibi Richard Flanagan’ın “Ödülü almadan önce kömür madeninde çalışmaya hazırlanıyordum.” açıklaması da, yazarlıktan geçinmenin zorluğunu yeniden gündeme getirdi.İngiltere’nin en saygın edebiyat ödülü Man Booker’ın bu yılki sahibi, geçtiğimiz ay Avustralyalı yazar Richard Flanagan oldu. The Narrow Road to the Deep North isimli romanıyla bu ödüle layık görülen yazara 50 bin sterlin para ödülü verildi. Flanagan, bu yüksek miktardaki ödülü almadan önce, kömür madeninde çalışmaya hazırlandığını dile getirmiş ve yalnızca kitap yazarak geçinmenin gittikçe daha da zorlaştığı bir çağa girdiğimize dikkati çekmişti. Flanagan’ın bu açıklamasının ardından Kanada Yazarlar Birliği’nin yeni yayımladığı rakamlara göre ülkede bir yazarın yıllık kazancı 12 bin dolara kadar düşmüş durumda. Bu miktarla geçinmenin çok güç olduğuna değinen araştırma, yazarların başka işlere yöneldiğini belirtiyor.Kanadalı yazarlar, geçtiğimiz yıl Alice Munro’nun Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanmasının ülkedeki edebi üretime bir nebze olsun dikkatleri çekse de bunun yeteri kadar faydalı olmadığını düşünüyor. İngiltere’nin önemli gazetelerinden Guardian ise geçtiğimiz aylarda yazarların yıllık kazancının son sekiz yılda yaklaşık % 30 gerilediğini belirterek, 20 bin dolara yaklaştığını dile getirmişti. Edebiyat dünyası bu gelişmelerden sonra, yazarak geçinmenin zorluğunu yeniden tartışmaya başladı. Yalnız Türkiye’de değil, dünyanın dört bir yanında sadece yazma eylemiyle uğraşan pek çok yazarın yüzleştiği bu acı gerçek, özellikle son dönemlerde daha da sorunlu bir hal almış durumda. Bu gelişmeleri kimi eleştirmenler yazarın ölümü olarak tanımlarken, entelektüel üretimin günlük hayatın maddi telaşıyla imtihana girdiği görüşünde.Bir tarafta çok satan listelerine girmenin zorlu yarışı, öte tarafta geleneksel yayıncılığın yerini alan e-kitap ve sesli kitap endüstrisi, yayın dünyasında tutunmayı güçleştiriyor. Dünyada en çok satan yazarlardan biri olan Stephen King’in para ile yazmak arasındaki ilişki sorusuna cevabı, yayın dünyasındaki bu işleyişi kısaca açıklar nitelikte: “Bence yaptığınız işin karşılığını almalısınız. Her sabah çalar saatimle uyanıp bacak egzersizleri yapıyorum ve sonra bilgisayarın başına oturuyorum. Öğle zamanı sırtım ağrıyor ve yorulmuş oluyorum. Hâlâ eskisi kadar, hatta eskisinden daha çok çalışıyorum, onun için karşılığını almak isterim. Ancak temelde bu geldiğim noktada aldığım para bu işin heyecanı. Artık yapmayı hiç istemediğim tek şey ise müthiş avanslar almak. Böyle birkaç avans almıştım. Bu büyük avanslar bir bakıma yazarın, ‘bütün parayı baştan alırım, eğer kitap satılmaz raflarda kalırsa bir kuruş bile geri vermem’ demesi gibi bir şeydir.” “Hayat pek çok yazar için zor”Büyük yayınevlerinin yeni yazarlara vakit ayırmaktan öte, para getirecek lokomotif yazarlara odaklanması yazarların gündelik hayatını sürdürebilmeleri için başka işlerle uğraşmasına neden oluyor. Üniversitedeki yazarlık bölümlerinde dersler vermeye yönelenler, reklam işine girenler, üniversite öğrencilerine tezlerine yazmada rehberlik edenler ve daha pek çok farklı iş, yazarların rağbet ettiği ek işler arasında. Geçinecek kadar para kazanmakta zorlanan yazarın, hayatını idame ettirmesi için sürekli çeşitli mecralarda yazması da metinlerin kalitesini tartışmaya açıyor öte taraftan. Gelecek endişesi ile kuşatılmış bu yazarların tüm enerjisini yazma işine verememesinin yanı sıra bunun karşılığını hemen aldıklarını söylemek zor, Flanagan’ın ödüle değer görülen romanına son halini vermeden önce beş farklı metni yaktığını hatırlatalım.Yazarlığın günümüzde para kazanmak için zor bir uğraş haline geldiğini söylemek zor değil. Pek çok ödülün sahibi İngiliz yazar Rupert Thomson (60), geçtiğimiz günlerde bu yaşına rağmen haftanın yedi günü geçimini sağlamak için yazı masasının başına gömülmek zorunda kaldığını dile getirmişti. Kafka ve Ballard gibi yazarlarla kıyaslanan Thomson, günümüz edebiyat dünyasında kendini maddi güvende hissetmediğini de eklemişti. Pek çok isim Thomson gibi bir yazar olarak hayatta kalmanın yolunu arıyor günümüzde.Dünyadaki pek çok örneğin yanı sıra Türkiye’de de sadece yazarak geçinen pek çok isim var. Orhan Pamuk, Adalet Ağaoğlu, Yaşar Kemal, Selim İleri, Füruzan, Latife Tekin, Murathan Mungan, Ahmet Ümit, Lale Müldür, Elif Şafak, Ayfer Tunç, Küçük İskender, Ayşe Kulin ve Buket Uzuner bu isimler arasında sayılabilir. Bunun yanı sıra reklam işine girip bir yandan da yazı hayatını devam ettiren şairlerimiz de var Haydar Ergülen ve Vural Bahadır Bayrıl gibi... Yazarlara bu yoğun emek gerektiren işlerinin karşılığını hakkıyla aldıklarını söylemek mümkün değil, Flanagan’ın ödül konuşması dediği gibi “Hayat pek çok yazar için zor” galiba...
12 Kasım 2014 Çarşamba
Çağdaş sanat fuarından müzayedecilere sitem
Çağdaş sanat fuarı 9. Contemporary İstanbul (CI), yarın başlıyor. Fuarın yönetim kurulu başkanı Ali Güreli, dünkü basın toplantısında, hafta sonu yapılacak iki çağdaş sanat müzayedesinin sahibine sitem etti. “Birlikte yol almalıyız. Birbirimize rağmen değil. Sotheby’s bile bize destek veriyor.” dedi.Sevinç Özarslan iSTANBUL-İstanbul’un, çağdaş sanat dünyasının takvimine girmesine önemli katkıları bulunan 9. Contemporary İstanbul (CI), yarın Lütfi Kırdar Kongre Merkezi’nde başlıyor. Dört gün sürecek olan fuara 23 ülkeden 108 çağdaş sanat galerisi katılıyor. 300 üzerinde koleksiyoner, on yedi ülkeden 36 gazeteci de CI’yi görmeye geliyor. Hafta sonu ise yani fuarın son iki gününe denk gelen cumartesi, pazar İstanbul’da iki çağdaş sanat müzayedesi yapılacak. Biri Antik AŞ’nin 283. müzayedesi, diğeri Beyaz Müzayede’nin düzenlediği 29. çağdaş ve modern sanat müzayedesi. Contemporary İstanbul Yönetim Kurulu Başkanı Ali Güreli, dün fuar mekânında yapılan basın toplantısında önce fuarla ilgili bilgi verdi, sonra iki müzayedeyi düzenleyen şirketlerin sahipleri sırasıyla Turgay Artam ve Aziz Karadeniz’e sitem etti. Güreli, “Türkiye’de bir çağdaş sanat pazarı var, biz bu pazarı devamlı büyütmeye çalışıyoruz ama ne kadar büyütürsek büyütelim pazar belli. Bu müzayedelerin yapılmasındaki amaç, o pazarın fuara ayrılan kısmından pay kapmak. ‘Oraya harcama bana harca’ mesajı var. CI bütün dünyadaki sanat haritasında ve takviminde yerini aldı. VİP koleksiyoner programımızı önceden ilan etmemize rağmen son bir ayda katılım için ciddi talep geldi. Aslında bu doğal. Yıllardır büyük bir enerjiyle tüm zamanımızı CI’ya ayırıyoruz. Fakat fuarın son iki gününde iki müzayede yapılmasını üzülerek karşılıyoruz. Gala gecemizin sponsoru İngiltere’nin ünlü müzayede evi Sotheby’s. Düşünün dünyanın en ünlü müzayede evi bize destek veriyor. Tüm çağdaş sanat programlarını bir masanın etrafına oturarak birlikte planlamalıyız. Üst üste gelmemeli, çakışmamalı. ‘İstanbul’da bu pazarı daha fazla nasıl büyütebiliriz?’ diye düşünmeliyiz. Birlikte yol almamız lazım. Birbirimize rağmen değil. Ancak böylelikle marka bir şehir ve ülke olabiliriz.” diyor.Fuarda 520 sanatçının eserleri yer alıyor. Bunlar arasında en dikkat çeken eser, merkezi Paris’te olan ve 11 ülkede galerisi bulunan Opera Gallery’nin getirdiği Fransız sanatçı Gerard Rancinan’ın Press Power (Basın Güç) adlı fotoğraf çalışması. Eski bir gazeteci olan 1953 doğumlu Rancinan’ın işleri Paris Match, Life Magazine, Stern and the Sunday Times Magazine’e kapak olmuştu. İstanbul’da üç yıl yaşayan, bankacılık yapan ve aynı zamanda koleksiyoner olan galerinin menajeri Sylvain P.Gaillard, son bir yıldır Türkiye’deki basının durumunu bildiği için böyle bir eseri sergilemek istediklerini söylüyor. www.contemporaryistanbul.comCI’da neler var?Sotheby’s Yönetim Kurulu başkanı konuşacakFuarın ‘CI Dialogues’ adlı konferans programı bu akşam Mehmet Güleryüz ve Levent Çalıkoğlu ile Li Xin ve Philippe Piguet’nin açılış konuşmaları ile başlıyor. Öne çıkan konuşmacılar arasında Sotheby’s Yönetim Kurulu Başkanı Robin Woodhead var. Woodhead’in konuşması, 14 Kasım Cuma günü saat 13.00’te fuar alanında başlayacak.‘Yeni medya’ sergileriMedya sanatı deyince akla video sanat işleri geliyor. CI kapsamında bu yıl ikincisi yapılan Plugin İstanbul Yeni Medya Bölümü’ndeki sergilerde, sadece video art işleri değil, ses ve ışık enstalasyonları, etkileşimli ve jeneratif sanat işleri, iç mekân mapping projeleri, robotik tasarımlar yer alıyor. Bu bölümün küratörü Ceren Arkman, bu dönemin sanatının yeni medyalarla üretilen işler olduğunu söylüyor.90 dakikada sanat şovFuarda üç küratöryal sergi düzenleniyor. Bunlardan biri Hasan Bülent Kahraman’ın hazırladığı Nuri Bilge Ceylan fotoğraf sergisi. Paul McMillen’ın küratörlüğündeki iCI Editions adlı ikinci sergide, 12 galeriden 17 sanatçı CI’ya özel 30 eser üretti. Üçüncüsü ise CI 90 Minute Shows. CI Program Direktörü Dr. Marcus Graf’ın hazırladığı bu yeni sergide, her 90 dakikada bir, bir sanatçının solo şovu kurulup sunulacak, tartışılıp kaydedilecek.Yeni sanat dergisi: CI MagazineFuarla birlikte yeni bir sanat dergisi de çıktı. CI Magazine, çağdaş sanat ortamına odaklanarak, sanat ortamının aktörlerini, koleksiyonerlerini ve sanatçılarını kişisel röportajlarla tanıtmayı amaçlıyor. CI Magazine’in ilk sayısı, Contemporary Istanbul’daki Yayınlar Alanı’nda görülebilir.
11 Kasım 2014 Salı
“Topkapı Sarayı’nın restorasyonuna cebimden para eklerdim”
Ekrem Hakkı Ayverdi, ölümünün 30. yılında bir sergiyle anılıyor. Mimarlık, koleksiyonerlik ve restoratörlük olmak üzere Ayverdi’nin üç yönünü ele alan sergide, onun restorasyon projelerinden, koleksiyonundaki eşsiz hat sanatı örneklerine kadar pek çok eser yer alıyor.Beyoğlu Tepebaşı’ndaki Suna ve İnan Kıraç Vakfı İstanbul Araştırmaları Enstitüsü’nde (İAE) geçen hafta açılan sergi, kültürümüzü merak eden herkesi ilgilendiriyor ama Fatihlileri daha yakından ilgilendiriyor. Dikkatli semt sakinleri, Fatih’in ana caddesinde ya da Koyunbaba Parkı’nda Ayverdi soyadına mutlaka rast gelmiştir. Peki Fevzipaşa Caddesi’ndeki müze ev hiç dikkatinizi çekti mi? Kapısındaki tabelada “Bu evde mütefekkir-yazar Samiha Ayverdi ve ailesi yaşadı.” yazan o evin mimari ve içindeki sanat eserlerinin, kıymetli eşyaların sahibi, abisi yazar Ekrem Hakkı Ayverdi idi. Her gün önünden geçtiğiniz evdeki nadide eserleri orada görmek mümkün değil ama 28 Mart 2015’e kadar İAE’de ziyaret edilebilirsiniz.Ekrem Hakkı Ayverdi’nin, ülkemizin kültür adamlarından biri olduğunu söyleyebiliriz fakat o kadar çok kaleme sahip ki! Osmanlı mimarisinin üstadı, sekiz ciltlik mimarlık tarihi kitabı dillere destan, restoratör ve tabii ki koleksiyoner. Sergide bu üç yönü de ele alınıyor. Topkapı Sarayı başta olmak üzere, İstanbul, Edirne ve Bursa’da 1940’lı-50’li yıllarda yaptığı restorasyonlar sayesinde pek çok eser ayakta kalmış. Serginin bizce en dikkat çeken belgeleri de bu döneme ait. Topkapı Sarayı’nın restorasyon öncesindeki perişan halini gösteren fotoğraflar ile yine sarayın restorasyonu için 1942’de devlet tarafından kendisine ödenen 52 bin Türk Lirası’nı belgeleyen matbu (üstte küçük kare) dikkat çekiyor. Osmanlı’nın son zamanlarda sarayı ne kadar ihmal ettiğini bu belgelerden anlamak mümkün. Hırka-ı Saadet Dairesi, Arz Odası ve Hazine dışındaki tüm bölümler hazin vaziyette. “Ekrem Hakkı Ayverdi, Mimarlık Tarihçisi, Restoratör, Koleksiyoner” adlı serginin küratörü, İstanbul Araştırmaları Enstitüsü Bilim Kurulu Başkanı ve aynı zamanda Ayverdi ailesi ile çocukluğundan beri tanışan Prof. Dr. Baha Tanman, kendisinden duyduğu bilgiyi şöyle aktarıyor: “Restoratör olarak işinizi yaparsınız, o kolay. Ama ben kendisinden dinledim, ‘Ödenek yetmeyince cebimden para eklediğim olurdu.’ derdi. İşe sırf tüccar mantığıyla bakmamış, sevgiyle bağlanmış.”Sergideki koleksiyonun ağırlık merkezini hat, tezhip, cilt gibi Osmanlı kitap sanatları oluşturuyor. Bunların yanı sıra Selçuklu ve Osmanlı çinileri ile Batı tarzında resim yapan Şeker Ahmet Paşa, Hoca Ali Rıza gibi ressamların eserleri yer alıyor. Tanman’ın anlattığına göre 1940’lı yıllarda bizim o zamanki elitlerimiz Avrupa imalatı biblo biriktirirken Ekrem Hakkı Bey ve birkaç kişi bu eserleri toplamaya gayret etmişler. Tek kaygıları var; eserler yaban ellere düşmesin. Ekrem Hakkı Ayverdi’nin kendi yaptığı Fatih’teki evi, 1939. Sergideki koleksiyon, müze evden süzülen sadece bir damla. Ayverdi’nin öğrencilik zamanında yaptığı cami çizimleri, Karahisari’nin hatları, Mimar Sinan’ın biyografisini ve eserlerinin dökümünü yazdırdığı ünlü eseri Tezküretü’l-Enbiye’nin bir nüshası, III. Sultan Selim’in Tur-i Sina Manastırı’nın vergiden muaf ve Osmanlı’nın himayesinde olduğunu gösteren tek vesika ve daha pek çok eser ilginizi bekliyor. Temennimiz, Ayverdi’nin Kubbealtı Vakfı’na bağışladığı koleksiyonunun tamamını ileride Pera gibi ‘toplumsal hafızaya girmiş’ müzelerden birinde izlemek…
10 Kasım 2014 Pazartesi
‘Edebiyat dergiciliğinde yeni bir dönem başlatıyoruz’
Genel Yayın Yönetmenliğini şair Bülent Parlak’ın yaptığı ve ilk sayısı 2008’de yayımlanan aylık edebiyat kültür sanat dergisi İzdiham, yeni yayın dönemine 20 bin baskı yaparak girdi. Edebiyat dergilerinin az sattığı günümüz için oldukça cesur bir baskı sayısı. Bülent Parlak ve genç şairlerden oluşan ekibi, edebiyat dergiciliğine yeni bir soluk getirmek istiyor.İzdiham internet portalı olarak ne zaman kuruldu? Basılı yayına ne zaman geçti?izdiham.com, 2007 yılının şubat ayında yayına başladı. 2008 yılının ağustos ayında ise matbu olarak ilk sayısını çıkardık. İzdiham Dergisi ile izdiham.com birbirinden aslında metinler anlamında bağımsız ama ruh olarak aynı şekilde devam etti bugüne kadar. Geçtiğimiz günlerde matbu olarak 15. sayıya ulaştık.Tek seferde 20 bin baskı yapmak nasıl bir duygu?Ben de şaşkınım. Benim değil dergi çıkarmak, dergi demeye bile takatim yoktu aslında. Anladım ki Allah diler ve siz anlamasanız da, yaptığınız işe şaşırsanız da olacak olan olur.Türkiye'deki çoğu edebiyat dergisinin 500-1000 civarında sattığı düşünülürse 20 binlik satış hedefi için umutlu musunuz?İnanmasak böyle iddialı bir rakamla çıkmazdık ama her şeyden önce nasip olarak görüyorum. Arkadaşım Güven Adıgüzel’in bir sözü var; “nasip güzel bir ihtimaldir.” diye. Öncelikle bunun bir nasip meselesi olduğunu söylemeliyim. Türkiye’de yanlış hatırlamıyorsam 100’den fazla edebiyat dergisi neşrediliyor ve birçoğu dediğiniz rakam aralığında satılıyor. Aslında ben meseleye tiraj olarak çok bakmıyorum. Bütün edebiyat dergileri bu kirli dünyada temiz kalmak için iyi bir neden. Düşünsenize seksen milyon insan yaşıyor bu topraklarda ve yaptığınız, emek verdiğiniz, çaba gösterdiğiniz çalışmanız ancak 50-100 kişiye hitap ediyor. Ya deli olmanız lazım ya da büyük bir idealist. Ben dergi çıkaran birçok kişiyi tanıyorum ve hepsi de idealist. Ama biz İzdiham olarak bu çemberden sıkılmıştık. Birçok arkadaşımla emek veriyoruz; dağıtım sıkıntısı, sattığınız dergilerin ödemelerini çoğu zaman geri alamama sıkıntısı derken yeni bir dönem başlatmamız gerektiğine karar verdik. Bir de güzel tarafı şu ki hiçbir kurum, kuruluştan destek almadan, kendi imkanlarımızla İzdiham’ı çıkarıyoruz. 20 bin tirajla ve tüm Türkiye’de var artık.Bir yerlerde saklanmış edebiyat tutkunları kollarını açıp İzdiham'ı bekliyor mudur?Bekleyenler vardı elbette. Çıktığımız gün birçok bayide derginin tükendiği haberleri geldi. Üçüncü gün takviye yaptık o bayilere. Ağrı Dağı’nı arkasına alıp İzdiham Dergisi’yle fotoğraf çektirip bize ulaştıranlar oldu. Bitlis’te öğretmenliğinin ilk senesinde anaokulu öğretmeni bir arkadaşımız sınıfına İzdiham Dergisi götürmüş, küçücük çocuklar İzdiham’a bakıyor. Fotoğraflarını çekip bize ulaştırıyor. Sizce bundan büyük bir beklemek var mı? Beklemeyenlerin ayağına da gazete bayilerinde yer alarak biz gittik zaten."Türkiye'de edebiyat dergisi az satılıyor, az okunuyor, az basılıyor" diyenlere ne cevap verirsiniz?Bizim amacımız bütün bu yargıları yıkmak ve edebiyatta yeni bir dönem başlatmak. Ben hep şunu söyledim. Edebiyat yoksulların sırtında yükseliyor. Yoksul olmak sefalet demek değildir. Yoksul olmak aslında asil olmaktır. Dünyaya direnmektir. Biz edebiyat dergiciliğinde bunu başlatan olmak istedik. İstiyorum ki bütün dergiler en az 20 bin satsınlar, 40 bin satsınlar. Biz bu anlamda geri kalmaya razıyız. Bizi geçmelerini gerçekten isterim. Çok da seviniriz arkadaşlar olarak. Geride kalmak her zaman çirkin değildir.20 bin baskılı dergi 81 ilde de satışa sunuluyor mu?Hakkari’nin Şemdinli İlçesi’nden tutun Artvin’in Yusufeli’ne, Samsun’un Terme İlçesi’nden tutun Malatya’nın Hekimhan İlçesi’ne kadar dergi satan bütün gazete bayilerinde İzdiham artık bulunabilir.Derginin hazırlık aşaması "aylar" sürdü diye yazılmış, tanıtım yazısında. Tam olarak kaç ay sürdü bu çalışmalar ve kaç kişilik bir ekip bu çalışmaya katkı sundu?Öncelikle şirketleşmemiz gerekiyordu. Şirketleştik ve hem de yayınevi olduk. Çünkü İzdiham gençler için bir okul olmaya başladı artık. Şu anda İzdiham Dergisi’nde ve izdiham.com’da yazılar yazarak, şiirler yayınlayarak kitabı olan yaklaşık 10’a yakın arkadaşımız oldu. Bu senenin sonuna kadar üç kitap daha basmayı düşünüyoruz. Çok heyecanlı şeyler anlatıyorum, farkında mısınız? Şirketleşme sürecinden dergi çıkana kadar 5 ay uğraştık. Halil Öztürkci, Özer Turan, Berkan Ürgen, Fatma Şengil Süzer, Tarık Taş, Beyazıt Bestami, Güven Adıgüzel, Yasin Kara, Seda Bilici, Çağrı Oruk, Onur Bayrak, Yavuz Türk, Fatih Mutlu, Yağız Gönüler, Seydi Özçal, Enes Aras, Merve Çetin, Barış Cem Kaya mutfaktan destek olanlardı. Bir de dışarıda olup her zaman bizi destekleyenler oldu. Atakan Yavuz, Ali Ayçil, Ayşe Kara, İsmail Demirci.İzdiham'ı neden okuyalım?Dünyada kendinize bir yer bulamıyorsanız İzdiham’ı okumanız gerek. Duvar diplerinde her akşam buluşarak, oradan büyük bir edebiyat macerasına nasıl çıkıldığını görmek için İzdiham okumanız gerek. Hiçbir kurum ve kuruluştan destek almadan kendi imkanlarıyla böyle bir serüvene çıkanlara şahit olmanız için İzdiham okumanız gerek. Edebiyatın yenilmekten geldiğini düşünenlerin dergisiyle karşılaşmanız için İzdiham okumanız gerek. Sadece iyi metin yayınlamak kaygımıza şahit olmanız için İzdiham okumanız gerek.Derginizin en sevilen yanlarından biri sloganı. “Hepimiz ölecek yaştayız.” Niye bunu seçtiniz? Oysa ne güzel yaşıyorduk.Çünkü hepimiz ölecek yaştayız. Bu motto 2009 yılında çıkan İzdiham Dergisi’nin 3. sayısının kapak sloganıydı. Yaşamak güzel elbet ama öleceğimizi ve esas vatanımıza gideceğimizi unutmamak gerek.İzdiham dergisinin bildiğim kadarıyla hatırı sayılır bir okur kitlesi var, nereye giderseniz gidin sizi yalnız bırakmıyorlar. Bu birliktelik, uhuvvet nasıl sağlandı?Çünkü samimiyiz ve birlikte oturduğumuzda kimse benim genel yayın yönetmeni, Berkan Ürgen’in garson, Tarık Taş’ın yazı işleri müdürü olduğunu fark edemez. Biz, bizi takip edenlerle aramıza mesafe değil samimiyet koyduk. Evlerine şiir okumaya bile gidiyoruz.İzdiham kültür sanat ve edebiyat dergisi olmasının yanı sıra aynı zamanda yaşam dergisi özelliği de taşıyor. Mesela dergideki muavinlerin meslek anıları, cisimler ve “en son ne zaman şiir yazdınız”, köşeleri ilginç.İzdiham öğretici ve dayatmacı bir dergicilikten çok sunan bir dergi ve hayatı edebiyata dahil eden bir dergi olmaya gayret ediyor, edecek. Muavinleri, şoförleri ve tantunicileri edebiyattan ayrı düşünmüyoruz İzdiham olarak.Dergide güncel meselelerle ilgili yazılar da var. Genelde edebiyat dergilerinde pek görmüyoruz. “İyi Bir İnsan Olursak Marmaray’daki Balıkları Görebiliriz” ile “Bizi TOKİ Mahvetti” yazıları nasıl, hangi fikirle yazıldı?Marmaray’a binmeyenler şunu soruyor. Balıkları görüyor muyuz Marmaray’a binince? Biz de kendi aramızda konuşurken şöyle bir cümle geçti. İyi insan olursak Marmaray’dan geçerken balıkları görebiliriz. İnanıyoruz ki görecekler. İyi olunca mutlaka görecekler. Tıpkı Şirinler’i görebileceğimiz gibi.‘Edebiyatın magazini’ diyebileceğim bir bölüm bulunuyor İzdiham'da. Şairler, yazarlar Mustafa Kutlu’nun masasını anlatmış. Bu köşeden neyi murat ettiniz? Gelecek sayıda kimin masası/sandalyesi/gözlüğü olacak.Mustafa Kutlu benim çok sevdiğim, saydığım ve yanından uslu durabildiğim ender şahsiyetlerden biri. Onun edebiyata katkıları asla unutulamaz. Ben en son kuşak Dergah Dergisi şairlerinden biri olarak Onun yanına her gittiğimde masasındaki sadelik benim çok dikkatimi çekiyor. Sanki orası dünya değil, sanki orası başka bir yer. Onun masasını görmeyenlere de bir nevi anlatmak, onlar da bilsinler istedik. Önümüzdeki sayı ise Ece Ayhan var. Sorumuz şu oldu: Ece Ayhan’ın devletle alıp veremediği neydi?İzdiham kültür sanat ve edebiyat dergisi olmasının yanı sıra aynı zamanda yaşam dergisi niteliği taşıyor. Mesela muavinlerin meslek anıları, cisimler ve “en son ne zaman şiir yazdınız”, köşeleri gibi güzel dosyalar hazırlanmış.İzdiham öğretici ve dayatmacı bir dergicilikten çok sunan bir dergi ve hayatı edebiyata dahil eden bir dergi olmaya gayret ediyor, edecek. Muavinleri, şoförleri ve tantunicileri edebiyattan ayrı düşünmüyoruz İzdiham olarak.Yunus Emre ve Jean Paul Sartre karşılaştırdığınız bölüme gerek var mıydı? Neden böyle bir karşılaştırmaya ihtiyacımız olsun ki…Dünyada yeri olan düşünür, şair ve yazarlar ile kendi topraklarımızın görüşlerini mukayese yapmak istedik. Karşılaştırmaları önemsiyorum çünkü masanın iki tarafında oturmadan birbirimizi anlamamız pek mümkün değil.'EVET İSKAN' ŞİİRİNDE İNŞAAT SARHOŞLUĞUNA İSYAN ETTİMİlk şiir kitabınız Sevgili Huzursuzluğum’dan sonra ikinci kitabınız Ricakeş de yayımlandı. Ricakeş ne demek? Huzursuzluğunuzla barıştınız mı?Elimde olsa bütün kitaplarımın adını Sevgili Huzursuzluğum koymak isterim. Bende geçmeyecek bu huzursuzluk biliyorum. Rica etmek acıklı bir durumdur aslında. Ricakeş kelimesi Türkçe’de hiç kullanılmamıştı bugüne kadar. Bizlerin görevi bazen de Türkçe’ye kelime kazandırmaktır ya da unutulmaya yüz tutmuş güzel bir kelimeyi gündelik hayata hatırlatmak. Kitaptaki bir şiirde de zaten “ricakeş” kelimesi geçiyor.Bazen sosyal medyada okurlarınızı şaşırtan tartışmalara giriyorsunuz. “Sen beni attığın yerleri bilmedin/ben düştüğüm rakımları/nasılsın...” dizesini yazan bir şairin okurlarıyla ‘bulaşık makinesi' tartışması yapması biraz tuhaf değil mi?Ne yaparsam içimden geliyor. Gelgitlerimiz, tutarsızlıklarımız biziz zaten. Bulaşık makinası konusunda yine aynı şeyi söylerim. Bir kadının sevdiği adamla yediği yemeklerin bulaşıklarını yıkamak istemesi bana büyük bir incelik geliyor.‘Evet, İskan’ şiiri İsmet Özel’in Evet İsyan şiirini hatırlatıyor. İskan için şu güzel ülkede neler neler talan ediliyor değil mi?Talan eden varsa talan edenlerin şiirini yazan da çıkar. Ben de Evet İskan şiirinde itiraz ettim bütün bu olan biten inşaat sarhoşluğuna. Ak Parti 12 yılda büyük hamleler, iyi işler başardı ama estetiğe, inşaata, sanata dair kötü hatıralar bıraktı. Ben şiir yazarak düzelteceğimize inanıyorum. Şiir yazarak kendi lisanımla itiraz ettim. Çünkü Bursa’nın girişinde TOKİ evlerini gördüğünde şaşkınlığımdan ve üzüntümden kendi evimin yolunu o akşam bulamadım.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)