17 Ekim 2014 Cuma
Kütahya’nın Sıtkı’sı, bir de türküleri...
Kütahya'nın Türk kültür hayatına en büyük iki armağanı, Sıtkı Olçar çinileri ile Hisarlı Ahmet türküleri, dün akşam Cemal Reşit Rey Konser Salonu'nda bir araya geldi. Sıtkı Olçar ve "Sıtkı II" markasıyla babasının geleneğini sürdüren Nida Olçar'ın eserlerinden oluşan sergi, 19 Ekim Pazar gününe kadar ziyaret edilebilir.Tarihi bin yılı aşan çini sanatının günümüzde bilinen en önemli ustası Sıtkı Olçar, 15 Kasım 2010'da Hakk'a yürüdüğünde arkasında kıymeti ölçülmez bir imza ve sayısız eser bıraktı. Öyle ki, çini ve seramik sanatına yaptığı hizmetlerden ötürü UNESCO, büyük ustaya sağlığında ‘Yaşayan İnsan Hazineleri' unvanını verdi. Eserleri dünyanın en önemli merkezlerinde sergilendi ve onlardan bazıları da özel koleksiyon ve müzelere katıldı. Olçar'ın vefatından bu yana artık eserleri satılmıyor, sergilenmek ve gelecek kuşaklarla buluşmak üzere kalıcı müzesini bekliyor. Şimdi Olçar'ı yeniden gündeme getirmemizin sebebi, onun eserlerinin İstanbul'a konuk olması. Cemal Reşit Rey Konser Salonu “Ustalar ve Yöreler” başlıklı kültür-sanat programı dizisinde Kütahya yöresini temsil eden bir sergi ve bir konser düzenledi. Sergi, tahmin edileceği üzere Sıtkı Olçar'ın eserlerini içeriyor. Fakat dün akşam açılan sergi bununla sınırlı değil, Olçar'ın ekolünü sürdüren ve babasının izinde eserlerini ‘Sıtkı II' olarak imzalayan, kızı Nida Olçar'ın eserleri de sergide yer alıyor."BABAMIN İSMİNİ ZİRVEDE TUTMAYA ÇALIŞIYORUM"Atlar, kuşlar, ördekler, balıklar; duvar süsleri ve biblolar... Çininin o büyülü dünyasında baba kızın hayal gücüyle yoğrulmuş, pişmiş, renklenmiş, ışıltısıyla göz dolduran tam 80 eser. Bunlardan 40 tanesi Sıtkı Usta'nın geçmişi 30 yıla uzanan eserleri, diğerleri de Nida Olçar'ın, nam-ı diğer ‘Sıtkı II'nin 7 yıla sığdırdığı eserler. “Ben şimdilik bayrağı yeni devraldığımı düşünüyorum. Kendimi asla bir sanatçı olarak değerlendirmiyorum. Sıtkı Usta'nın atölyesini ve ismini yaşatan ve bayrağını zirvede tutan kızı olarak yola devam ediyorum.” diyor Nida Olçar. “Geçmişten Günümüze Sıtkı Olçar ve Nida Olçar Çini Sergisi”nin önemi ise Olçar'ın vefatından sonra gerçekleştirilen -o yıl Çırağan Sarayı'nda düzenlenen Usta'nın yarım kalan projesi ‘Çeşmeler'i saymazsak- ilk sergi. Haftaya da Sıtkı Usta'nın Ayasofya'daki mozaiklerden birebir esinlenerek 10 yıl önce yapıp depoya kaldırdığı eserleri Kapadokya bölgesinde sergilenecek. O sergiden iki eser de CRR'de yer alıyor.HİSARLI AHMET TÜRKÜLERİDün akşam açılışı yapılan serginin ardından, saat 20.00'de, Kütahya'nın yetiştirdiği en önemli halk müziği ustalarından Hisarlı Ahmet'in (1908-1984) eserlerinden oluşan bir de konser gerçekleştirildi. “Elif Dedim Be Dedim”, “Kütahya'nın Pınarları”, “Ben Kendimi Gülün Dibinde Buldum” ve “Feracemin Ucu Sırma” gibi onlarca türküyle adeta Kütahya'nın ses varlığı olan Hisarlı Ahmet'in eserlerini Nursaç Doğanışık ve Celal Bakar seslendirdi. Nida Olçar: Kalıcı müze bürokratik engellere takıldı “Ben kendi imkânlarım dahilinde geçici bir müze yaptım. Bunda da bürokratik engellerle karşılaşıyorum. Örneğin karayolları müzenin tabelalarını kaldırmak istiyor ya da gelip müzenin önüne kocaman bir karayol tabelası asılıveriyor. 30 yıldır orada olmayan bir yol levhası müzenin önüne dikiliverdi bir anda. Babam vefat ettiğinde kalıcı müze için o zamanki Başbakanımız bir talimat vermişti yerel yöneticilere. Bir dönem önceki belediye başkanıyla bir protokol imzaladık. Bu yaz yerel seçimler yenilenince, başkanımız değişti ve bir anda öğrendik ki, Sıtkı Usta Müzesi satılığa çıkartılmış. Zaten üç yıldır bunun açılması için bekliyoruz. Eserler deşifre edildiği için, 3,5 yıldır hırsızlığa karşı önlem almak ve eserleri korumak için 4 ayrı ev kiralamak zorunda kaldım. Benim için büyük bir maddi külfet. Yazışmalar sonunda satıştan geri çektiler evi. Şimdi müzeyi tekrar açmamızı istiyorlar fakat belediye Kültür Bakanlığı'na müracaat yapmamış. Açılması en az 1,5 yıl sürer, benim artık buna maddi olarak dayanma gücüm yok.”
16 Ekim 2014 Perşembe
Yönetmen Derviş Zaim: Sanat sineması, bindiği dalı kesti
Yönetmen Derviş Zaim'in insan ve doğa ilişkisini konu alan üçlemesinin ikinci filmi 'Balık' seyirciyle buluşmak için gün sayıyor. Adana Altın Koza Film Festivali'nde En İyi Senaryo ödülü alan film, bugün Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde görücüye çıkıyor. 17 Ekim'de gösterime girecek 'Balık'ı Derviş Zaim ile Bursa galası öncesi konuştuk. Zaim, 'Devir' filmi ile başladığı insan ve doğa ilişkisini neden seçtiğini, sanat sinemasının geleceğini, eleştirel film yapmanın zorluklarını ve en önemlisi filmleriyle nasıl konuştuğunu anlattı. Balık, insanın doğadan 'vermeden daha çok nasıl alırım?' sorusuna bir cevap. 'Devir' ile başlayan ve insan-doğa ilişkisi üzerine yeni bir üçleme mi? Birkaç film daha yapmak niyetim var. En azından bir film daha yapmayı düşünüyorum. Bu ikincisi... Üçüncü film de doğa ve insan üzerine mi olacak? Evet. Çünkü insan ve doğa ilişkisi bana göre şu an insanlığın çözmesi gereken en önemli sorunlardan bir tanesi. Belki de en önemlisi. İstihdam, büyüme paylaşım, işsizlik bütün bunlar gelip eninde sonunda doğayla olan ilişkimizin nasıl olacağı meselesine dayanan konular. Dolayısıyla insanlığın doğa ile olan ilişkisi sadece rasyonel olarak değil, kalbiyle de ele alınması gerekiyor. İşte film, bu noktada devreye girmeli. Film, bu kadar hoyrat olduğumuz bir konuda bize bazı sorular sorabilir. Benim yapmaya çalıştığım şey de bu... Sinemada bu tür özgün konuları senaryolaştırmak ciddi bir risk değil mi? Risk tabii ki. Ama kesinlikle çekilmesi gerekiyor. İnsanlığın en önemli problemi doğayla ilişkisinin nasıl olacağı. Bu tip meseleler gelişmesini tamamlamış ülkelerde gündeme gelir. Çünkü iş işten geçmiştir ve gelişme tamamlanmıştır. Çünkü kömürle olan ilişkilerini bitirmişlerdir. Petrolle olan ilişkilerini bitirmişlerdir. Doğayı kirletmiş ve katletmişlerdir. Ondan sonra akıl başa gelir ve ondan sonra da şapkalarını önüne alıp 'biz ne yaptık?' diye düşünmeye başlarlar. Oysa gelişmekte olan ülkelerde bu sorular lüks sorun olarak addedilir. Gelişmekte olan ülkelerin çevreci bakış geliştirmesi zor mu diyorsunuz? Şöyle ki; insanlar kendilerine önce bir karnımız doysun, sonra başka şeyleri düşünürüz derler. Ama karınları doyup da ortalıkta ormanların kesildiğini, madenlerin tükendiğini gördüklerinde, 'şimdi karnımız doydu, başımızı sokacak yerimiz de var ama biz ne yaptık doğaya?' diye sormaya başlarlar. İşte iş işten geçmeden, bu soruları sormak lazım. Bu yüzden bu filmler ve hatta 'Balık' filmi var. Üç-beş gün önce bir gazetede gördüğüm haberi söyleyeyim; ülkemizde de zehirle avlanma pek bilinmiyor. Ama yaygınlaşıyor ve maalesef var. Gazete haberinden bahsettiniz. Senaryoda ilham aldığınız herhangi bir olay var mı? Üç-beş hikâye var beni etkileyen. O hikâyelerin anekdotların, durumların, benim okumalarımın bir araya gelmesi sayesinde senaryo ortaya çıktı. Mekânın kendisini görünce daha evvel yazdığım senaryoları bir kenara bıraktım. Bursa /Gölyazı'da karar kıldım. Yine bir arkadaşımın yaşadığı olay beni etkiledi. Arkadaşım, oğlunun ölen balığının aynısını bulmak için kasaba kasaba Karadeniz'de dolaşmış. Bu ya da buna benzer hikâyeler benim bu senaryoyu bir araya getirmemi kolaylaştırdı. Bir değil, birçok kaynak var. Balık ölümleri doğayı katledişimiz.. Bunlar bana batıyordu.. Her şeyi içeriğe indirgemek istemiyorum. Biçimsel olarak da bir şey denemek istedim. Bu filmde de bir biçim arayışı, bir deneme var. Bir önceki filminiz Devir'de de doğa-insan ilişkisine odaklanmıştınız. Bu anlamda Balık nasıl bir tamamlayıcı oldu? Devir'de de benzer bir form anlamında biçim anlamında denediğim bir şey vardı, hem de slogan atmadan söylemeye çalıştığım bir şey vardı. O da şuydu; doğaya bir şey verirsen, sana cömert davranır... Bu filmde doğayla ilgili olarak insanlara bindiğin dalı kesmeye başladığın anda nelerin olabileceğini soruyoruz. Biçimsel arayış ve deneysel sinemadan bahsettiniz. Balık, bu arayışınıza yani filmoğrafinize ne kattı? Filmografimi şöyle görüyorum ben: Bir yere doğru giden kompartımanlar olduğunu söylemek mümkün. Bir trenin kompartımanları gibi, geleneksel sanatlara dayanarak yapmaya çalıştığım filmler, kompartımanlardan birini oluşturuyor. Şimdi ise sanki başka bir kompartımana geçtik gibi duruyor. Ama kompartımanın içindeki eşyalar birbirlerine benziyor. Masalar, döşemeler birbirine benziyor. Farklı kompartımanlarda devam eden bir şeyler var. Balık'ın kendisinden çok daha farklı tarzda bir şeyi işaret ettiğini söylemekle yetineyim... Gerisini meraklı olan seyirciye bırakayım.. İnsanın doğayı tahrip etmesi dediniz de; betonlaşma, yeşil alanların tahribatı, bunlar da bir katliam değil mi? İnsanlık, dediğim gibi hep doğadan bir şey almak, onu dönüştürmek ve daha farklı bir yere getirmek istiyor. Ama burada da bir paradoks var; ne kadar doğadan alıp sözüm ona uygarlığına taş üstüne taş koymaya kalkışırsan, bir şeyi eksiltiyorsun. Eksilen şeylerden bir tanesi de senin hayatın oluyor. İnsanların toplam hayat kalitesinde, eskiyle kıyaslandığında düşmelerin olduğunu düşünüyorum. Sizi bu düşünceye iten şey ne? Mesela, çok daha iyi olduğunu düşündükleri toplu konutlarda yaşıyorlar ama daha yaşlı kuşaklara bakıldığı zaman özellikle kırsal kesimlere geliyorsa 'romatizmalarım bu evlerde azdı. Kerpiç evler daha iyiydi' diyor. Ama kerpiç 5 bin senenin tecrübesiyle oluşturulmuş bir şey. Kerpiç, nemle ilgili sıcaklıkla ilgili senin daha önce deneyimlerinden süzülerek sana nefes alan bir yapı sunuyor. Sen onu bırakıp da toplu konuta çıktığında kafana naylon poşet yerleştirmiş gibi oluyorsun. Bu kaba bir örnek ama bizim doğayla ilişkimizdeki eski kadim bilgeliğimizi kaybettiğimizi sadece alma ilişkisi üzerine kurulan bir alışverişin eninde sonunda insanı duvara çarptıracağını söylemeye çalışıyorum... Söylemeyi görmeyi bilen birine doğa her zaman bir şeyler fısıldar. Meşrebince fısıldar. Vote gibi aydınlanma filozofları için bahçe ile uğraşmak doğaya bakmak kendi meşreplerince başka bir anlam ifade ediyor. Onlara göre aklı bulmak için bir vasıta bile oluyor doğa ve bahçe. Doğaya bakmak her insanın kendisinden bir şeyler bulabileceği hatta zamanla kendisini değiştirebileceği öylelikle dünyayı da dönüştürebileceği bir egzersize bir tefekküre de gidebilir. Ne güzel olurdu öyle bir şey olsa. Geleneksel sanatlar, doğa insan ilişkisi... İnsanlara bir şeyler anlatmak derdindesiniz. Bir sinemacı olarak bu tür konuları gündeme getirmekteki temel amaç sadece bir arayışın eseri mi? Türk sinemasında Kıbrıs ile ilgili üç-beş filmden birkaçını ben yaptım. Doğayla ilgili üç-beş filmden birkaçını ben yaptım, yapacağım, yapıyorum. Allah'a şükür. Bunlar bana sadece ve sadece gurur verir. Bunları yapmak kolay oluyor mu, olmuyor. Bunları yapmak kan, gözyaşı, ter anlamına geliyor mu, geliyor. Ama bu da benim kendi seçimim. İnsanlar başlarına ne geliyorsa başka türlü şey gelemeyeceği için o hayatı yaşarlar. Bu da belki benim kaderim. Filmlerim bundan ibaret değil. Başka çeşit işler de yapacağımı biliyorum. Hayatın neleri getireceğini bilemeyiz. İnşallah ben de daha farklı işler yapma gücünü kendimde bulurum diye umut ediyorum. Deneysel, biçimsel derken nereye gidiyor Derviş Zaim sineması? Çokluk içindeki birliğe benziyor. O çokluğu, o karnaval havasını önemsiyorum. Bütün bu çokluk, renklilik içindeki birlik de, benim önemsediğim şeylerden bir tanesi. Bu sürecin kendisi, bu çokluluk, bu gittikçe açılan dönen dolaşan bezeme gibi devam eden duvarlar ve sütunlar boyunca giden bu örüntü benim hoşuma gidiyor. Örüntünün kendi içindeki değişik motifler, değişik renkler ve bu değişikliğin, ileride bana vaat ettikleri hoşuma gidiyor. Bu örüntünün peşinden gidiyorum, bu örüntünün bir ipini, ipliğin bir kenarından tutup sonunun nereye gideceğini ve beni nereye götüreceğini merak ediyorum. Süreç böyle devam ediyor, umarım böyle devam eder. Bu çokluk içindeki birlik size ve sinemanıza ne katıyor? İnsan değişir, dönüşebilir. İyi ki de böyledir. Muhtemelen beni de değiştiriyordur. Bir zamanlar yaptığım filmlere baktığım zaman ve onların seninle konuştuğunu görmek en büyük zevktir. Bazen filmler sizinle konuşmayı bitirir. Eski filmlerden bahsediyorum. Filmler sizinle ilişkilerini keserler. Küser size filmler. Siz de onlara küsebilirsiniz. Artık konuşacak bir şey kalmaz. Bitmiş bir ilişkiye dönüşür film. Eğer devam ediyorsa ya da bitmiş bir ilişki yeniden başlayabilir. Öyle işler yapıyor olursanız, sizden daha mutlusu yoktur. Bu ne anlama geliyor? Siz değiştiniz dönüştünüz yada hayat bir şeyleri değiştirdi sizinle ilgili siz bir zamanlar düşünmediğiniz şeyleri filmlerinizde görmeye başladınız demektir... Siz filmle başka bir platformda tekrar ilişkiye geçtiniz demektir. Bu da insanı besler. Bir zamanlar yaptığın ve bir süre beğenmediğin filmi artık beğenmeye başlarsın. Bir zamanlar yaptığın beğendiğini de artık hiç beğenemiyorsun. Bunlar güzel şeyler. Çünkü hayat değişir. O olmakta olan oluş hali binim hoşuma gidiyor. Filmlerimi okurken de böyle bir oluş halinin olması hoşuma gidiyor.. Yarı amatörlerin yaptıkları, maymun iştahlılıklardan bahsetmiyorum, iş biter memnunsunuzdur ama karşılaşmalarınız hayata bakışınız, hayatı görüşünüz yaşadıklarınız nedeniyle değişebilir dönüşebilir. Bu nedenle oluşan o çoğul okumadan bahsediyorum. Filmlere ilişkin çoğunluktan bahsediyorum. Filmlerim beni yaratır, ben de filmlerimi yaratırım. Bu karşılıklı birbirini çizen iki el. Derviş Zaim sineması bir dil oluşturdu. Bu dilin halkta, kitlelerde karşılık bulduğunu düşünüyor musunuz? Tabutta Rövaşata ile başlayan süreç çok farklı yerlere giderek devam ediyor. Çok farklı duraklarda duruyor. Bu da beni mutlu ediyor. İnsanlar kimileri benim filanca dönemimi daha çok sevecektir, kimileri daha farklısını seveceklerdir. Bunlar zenginlik. Elbette bu dönemler arasında bir bel kemiği omurga olacaktır. Arayan, bulmak isteyen bu omurgayı bulur. İnsanların da kendi meşreplerince filmlerimden bir şeyler aldıklarını görmek beni mutlu ediyor. Bazı yönetmenler vardır, hayatları boyunca hep aynı filmleri yaparlar. Bunun kimseye bir zararı yoktur. Yönetmene de millete hatta gazetecilere de faydası vardır. Çünkü bilirler ki bu yönetmen bir film yaptıysa teması şudur, stili budur, onun hakkında yazmak da çok kolaydır. Adam iletişimsizlik üzerine yazar stili milimalisttir, şehirlerde çeker, şöyle yapısı vardır, böyle yapısı vardır. Ama kötü yapmıştır iyi yapmıştır gibilerden şeyler onun hakkında düşünürler yazarlar. Bu da bir kolaylıktır. Ben böyle değilim. Ben her defasında yürüdüğüm yolu, şu ya da bu şekilde farklı patikalardan geçerek zenginleştirmekten hoşlanıyorum. Farklı yerlerden gidiyorum ama yaptıklarımı birbiriyle hiç alakası olduğunu söylemiyorum. Gene birbirlerini tamamlayan bir kimyasal bağ, tutkal elbette var. İşte bu birlik içindeki farklılık, önemsediğim şeylerden biri. Bu form arayışı ve de içerikle birleştirilebilen form arayışı, benim filmografimde hoşlandığım şey. Tabutta Rövaşata ile Filler ve Çimenler, politik sinemaya iyi örneklerdendi. Peki günümüzde politik sinemayı nerede görüyorsunuz? Şu an için benzer filmler çekilebilir mi? Çok protez tarafı olan film yapmak o kadar kolay değildir. Çünkü protez tarafı olan filmleri yapabilmek için gerekli bağımsız finansmanı, kaynakları bulmak, bunları yeterli oranda bulmak o kadar kolay değildir. Bağımsız finansmanı bulduğunuzu varsayın, hacmi ve büyüklüğünün yeterli miktarda olup olmadığı sorusu ortaya çıkıyor. Bağımsız finansman bulamadığınız zaman kendinizi muhtemel kısıtlamalardan nasıl koruyacağınız sorusu ortaya çıkıyor. Dolayısıyla ayakları yere basan ama özgür olan bir protez film, alternatif film ve hatta eleştirel filmi yapmak günden güne zorlaşıyor. Bağımsız, eleştirel sinemayı yaşatmak için ne yapmak gerekiyor? Şöyle yapmak daha akıllıca; milletin daha kolay kabul edebileceği paradigmaları seçip, onlar içinde kalarak protez film yapabilirsiniz. Mesela Kürt hareketi var. Kürt haraketinin bir bireyisiniz. Bu hareketin içinden geliyorsunuz, Kürt hareketiyle ilgili, onun geçirdiği deneyimlerle ilgili film yapmak istiyorsunuz. Kaynaklarınız muhtemelen tali ya da kısmî Kürt kaynaklı işler olacaktır. Eğer bütünüyle Kürt paradigmasından bakan bir iş yapmak istiyorsanız. Aynı şeyi İslamcılar için de söylemek gerekir. Aynı şeyi solcular için de söylemek gerekir. Tabii gerçekte bu saydığım noktaların arasında yaşayan yani gri bölgelerde yüzen çok sayıda insan var. Yani devletten kısmen para bulup bunu kısmen metaforlarla, sembollerle gizleyip eleştirel bir film yapabilirsiniz. Belli bir kamp da size yardım eder, onun da desteğiyle işinizi bitirir, protez damar içinde yerinizi alırsınız. Genelde Türkiye'de yapılan işler böyle oluyor. Böyle yapılarak bazen etliye sütlüye karışılabiliniyor. Her zaman sanatın şaşırtıcı olan tarafı da bu. Hiçbir zaman bir artı bir eşittir iki gibi bir formülü yok sanatın. Bazen garanti dediğiniz şeyden çok berbat şeyler çıkıyor. Olmayacak dediğiniz şeylerden güzel şeyler çıkıyor. İşin doğasında böyle bir hoşluk var. BASKI ORTAMI, YARATICILIĞI KIŞKIRTIR Sanatın ülkemizde özgür olduğunu düşünüyor musunuz? Kendini ifade etmek isteyen adam, her yerde her zaman ifade eder. Ben ona inanıyorum. İspanyol sinemasının en güzel yapıtları Marco dönemindeki sansürde ortaya çıktı... Sovyet sineması o baskı ortamı içinde en güzel, en olağanüstü yapıtları üretti. Türkiye'deki ifade özğürlüğünün oranının ne olduğu başka bir tartışmanın konusu. Elbette bununla bağlantılıdır ama başka bir platformun tartışmasıdır. Çünkü ben şahsen kısıtlamalarda yaratıcılığı kışkırtan bir şey olduğuna inanırım. Eğer bir yerde sınırlama varsa orada yaratıcılık kışkırtılabiliyor... Sinemaya bir şeyler öğrenmek için değil, eğlenmek için giden bir ülkede yaşıyoruz. Bu anlamda sanat sinemasının işi zor diyebilir miyiz? Yaptığım filmlerin içeriğine bakarsanız bir seyirci gözetme tavrı olduğunu göreceksiniz. Tek plan olarak çektiğim Nokta filminde bile, bir seyirciye gel otur şu filmi izle, sıkılmadan çıkacaksın tavrı vardır. Halbuki izlenmesi en zor filmim olarak görülmesine rağmen. Tek plan olduğu için Nokta örneğini seçtim. Dolayısıyla yaptığım filmleri, sadece ahkâm kesen, ders veren filmlerden ibaret olarak görmek istemem. Görülmesini de istemem. Çünkü, haz vermek, millete keyif vermek, sıkılmadan izlenmesi önemli bir boyuttur filmlerimde. Bunu gözetirim ve bunu bir düstur olarak kabul edip buna göre inşa etmeye gayret ederim. Filmler çok fazla gişe yaparlar yapmazlar o ayrı bir şey. Böyle bir tavrım vardır. Bir şeyi seyirciyle paylaşmak. Onları bir yerlere çağırmak, her zaman sıkıcı olmak anlamına gelmemelidir. Aksi takdirde seyircinizi kaybedersiniz. Türk sinemasının önemli handikaplarından biri, seyirciyle iletişim kurmakta zorlanmasıdır. Özellikle Türk sanat sinemasının. Seyirci kaybı sanat sinemasını nasıl etkiliyor? Seyirciyi kaybettiğinizde bir sonraki filminizi yapmak için ya bakanlığa gideceksiniz ya da olmadık duaya amin deyip sponsor aramaya başlayacaksınız. Halbuki kendi seyircinizi yaratmaya başladığınızda kendi seyirciniz sizin filmlerinize gelmeye başladığında ortaya daha farklı bir şey çıkacaktır. Siz kendi seyircinizi oluşturmuş, dolayısıyla kendi seyircisiyle film yapmaya devam edecek adam konumuna ulaşırsınız. Bu da sizi yarı bağımlı halden çıkarır. Daha özgür bir adam haline getirir. Ben seyirciyle ilişkimin, bir barış ilişkisi içinde olması gerektiğini söylüyorum. Ama bu barış ilişkisi çadır tiyatrosu yapalım anlamına gelmiyor. Seyirciye gel yanıma otur şöyle, sana bir şey anlatacağım diyeceksin, onu sıkmadan anlatacaksın. Anlatmaya çalıştığın şey de çayın şekeri gibi görünmez olacak. Çayını içecek, içindeki şekeri hissedecek ama o şeker görünmez kıldığın için çok daha kolay içilebilecek. Fark edilmeden seyirciye verilen şey en iyi şeydir. Peki sanat sinemasının seyirci sorunu yaşamasında suç kimin? Benim filmlerimde yapmaya çalıştığım budur. Gerek form arayışı gerekse biçim arayışı gerekse bunların birleşmesi söz konusu ediliyor ya bunların peksemet gibi değil, bir şerbet gibi seyirciye verilmesi gerektiğini blirim. Aksi takdirde sinemacı olarak bindiğimiz dalı keseriz ve ne yazık ki Türk sanat sinemasının başına bu geldi. Türk sanat sineması bindiği dalı kesti, seyirci günden güne eridi, 20 binlerden 3-4 binlere düştü. Bütün bu sürecin böyle olmasında tek tek hepimizin suçu var. Halbuki sinamanın seyirciyle barışık olmasının yollarını araması lazım. Seyirci her şey değildir ama seyirciyle barışık olmayı da başarmak gerekir. Kesilen bilet sayısıyla yaşayanlar elbette olacaktır. Onlar önemlidir. Kemal Sunal bu yüzden önemlidir. Cem Yılmaz bu yüzden önemlidir. FKM'nin yaptığı işler bu yüzden önemlidir. Bunun yanı sıra, her şeyi kesilen bilet ile de ölçmemek lazım. Türk sineması bu farklı yönelimleri, bu farklı sinemaları bir arada tutabilirse çok sağlıklı bir iş yapmış olacaktır. Sizin kriteriniz, çıtanız var mı? Filmden filme değişebilir. Bazen öyle bir film yaparsınız ki bu anca anlayana sivrisinek sazdır, bazen daha farklı iş yaparsınız buna seyirci gelir dersiniz. Bunun gişesi olur dersiniz. Standart bir şey söylemek mümkün değil. Ama şunu söyleyim; hepimizin tüm Türk sineması, kombine bilet alırsınız ya maçlara, Ali filmini çıkaracak, Veli filmini çıkaracak bilecek ki 40 bin seyircisi var. Hüseyin filmini çıkardığında 35 bin diyecek. Üstüne gelirse ne âlâ. Böyle bir şey yaratsak olağanüstü bir şey olacak. Ama bu bindiğin dalı kesmekle ile olmaz. Bindiğin dalı keser, seyirciyi küstürürsen, bir zamanlar 20-30 bin gelen seyirci gelmez. Sen seyirciyi küstürmezsen aynı seyirci tüm filmlere gideyim, bunu da beğenirim belki diyerek 40-50 bin seyirci gelirse ne âlâ. Borçlarını ödersin, yola devam eder bir sonraki filmini daha kolay çekersin. Siz gelenekten besleniyorsunuz ama toplum hızla değişiyor. Yeni jenerasyona gelenekseli nasıl sevdireceksiniz? Bir teoriye göre gelenekle ilgili yapılacak şeyler yapıldı bitti. Karagöz'ü Ramazan'dan Ramazan'a hatırlıyorlar. Bunun dışında Karagöz'ün esamesi okunmuyor. Ben, 'Gölgeler ve Suretler'de Karagöz'ün esamesini farklı bir bağlamda okumaya çalıştım. Gelenek bana bu çağda nasıl seslenebilir sorusu önemlidir. "Geleneğin bazı yapılarını alıp nasıl dönüşüme uğratabilirim sorusu önemlidir. Benim gelenekle kurduğum ilişki bu çağa bağlı kalmında nasıl tevarüs edebilirim ilişkisi. Yapmaya çalıştığım şey de budur. Bu çağın silahlarıyla eskiye bakmaya çalışırım. Benim yapmaya çalıştığım bu. Geleneği bir şekilde yeniden yorumlamaya gayret ediyorum. İlk çıktığında filmler değişik nedenlerden dolayı bir patlama biçiminde çıkmıyorlar. Ama o patlamalar uzun zamana yayılarak benim filmimde devam ediyorlar. DVD'si sürekli satan insanlardan biriyim. Sürekli keşfederler ve yeni keşfederler. Tekrar keşfederler. Bir anda milyonlarca seyirci olmayabilir ama benim filmlerin yavaş yavaş gelir. O film kendisine çağrır zaten. Ne diyelim korsanın gözü kör olsun...
15 Ekim 2014 Çarşamba
Maddî destek edebiyata zararlı mı?
Kültür ve Turizm Bakanlığı eserlerine ilk kez teşvik verdiği 40 yazarın ismini sır gibi saklarken, 2015 başvuruları bugün sona eriyor. Nobel Edebiyat Ödülü’nün seçici kurulundan Horace Engdahl’ın geçtiğimiz hafta, yazarlara verilen maddî desteğin edebiyatı olumsuz etkilediğini söylemesi, teşvikleri yeniden hatıra getirdi.Entelektüel üretimin maddi kaygılardan arınmış olması pek çok yazarın hayali. Yazarlığın profesyonel bir uğraş olarak görüldüğü çağımızda, bu arzuyu gerçekleştirmek için kalem erbabının türlü türlü yollar aradığını görmek çok da zor değil. William Faulkner'a yazarın ekonomik özgürlüğe ihtiyacı olup olmadığı sorulduğunda, usta yazar ‘hayır' diye başlayarak devam eder: "Yazarın ekonomik özgürlüğe ihtiyacı yok. Tek ihtiyacı olan şey kâğıt ve kalemdir. Para karşılığı yazılmış iyi bir şeye rastlamadım hiç. Bir yazarın kurumlarla uğraşmaya hiç vakti yoktur. Her zaman bir şey yazmakla meşguldür. Eğer birinci sınıf bir yazar değilse, zamanı veya ekonomik özgürlüğü olmadığı gibi özürlerin arkasına sığınır. İyi bir sanat eseri hırsızlar, kaçakçılar veya at bakıcılarından da çıkabilir. İnsanlar gerçekte zorluğa ve yoksulluğa ne kadar dayanabileceklerini keşfetmekten korkarlar. Ne kadar güçlü olduklarını keşfetmekten korkarlar. Hiçbir şey iyi bir yazarı yok edemez. İyi bir yazarı değiştirecek tek şey ölümdür. İyi yazarların başarıyla veya zengin olmakla uğraşacak zamanları yoktur." Faulkner'ın yazarın para ile ilişkisinin sınırları üzerine, bu bir hayli açık ve kararlı cümlesini bir kenara yazalım zira, Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın ‘Edebiyat Eserlerinin Desteklenmesi Hakkında Yönetmelik' kapsamında destek verdiği 40 yazar, hâlâ sır gibi saklanıyor. Bakanlık, söz konusu destekten hangi yazarların, hangi eserleriyle ne kadar yararlandıklarını açıklamazken, 2015 başvuruları da bugün sona eriyor. Nobel Edebiyat Ödülü'nün açıklanmasının hemen öncesinde ise İsveç Akademisi üyelerinden edebiyat tarihçisi ve eleştirmen Horace Engdahl'ın 6 Ekim'de Fransız La Croix gazetesinde çıkan söyleşisinde yazarlara verilen maddi desteğin edebiyata olumsuz etkisi olduğunu söylemesi ‘teşvik' konusunu yeniden akla getirdi. Nobel Edebiyat Ödülü'nün kime verileceğine karar veren akademinin 18 üyesinden biri olan Engdahl'ın bu görüşü bir taraftan haklı görülürken öte yandan, yazarın entelektüel etkinliklerini sürdürmesi için maddi telaştan uzak kalması karşı görüşünü yükseltti.Halktan kopan yazarlarMaddi güvencenin yazarı kimi endişelerden alıkoyduğu bir gerçek, fakat işin ipucunu kaçıran yazarın rehavete kapılması da tanıdık hikâyelerden biri. Engdahl'ın dikkat çektiği, devlet kurumlarının ve özel kurumların desteğinin, kitaplardan kazanılanların yazarı maddi bir rehavete sokup toplumdan kopardığı. Bir başka deyişle günlük, sıradan hayattan ayrı düşürdüğü. Özellikle devletle girişilen ‘maddi destek' sözleşmesi türünden bir girişimin, sağlıksız bir ilişki doğurduğuna işaret eden Engdahl, Samuel Beckett ve daha pek çok yazarın taksi şoförlüğü, kâtiplik ve garsonluk gibi işlerde çalıştığını hatırlatıyor. Böyle bir hayatın zorluğunu da dile getiren Engdahl, bu türden mesleklerin yazarları edebi olarak beslediği gerekçesini öne sürerken, yazarı baştan çıkarmaya yetecek maddi rehavetin edebiyata zarar verdiğini savunuyor. Engdahl, Batı edebiyatının bu maddi desteklerle gittikçe fakirleştiğine dikkat çekiyor.Truman Capote'ye bir söyleşisinde maddi güvencenin iyi yazmak için belirleyici bir rolü olup olmadığı sorulur. Şöyle cevap verir yazar: “Maddi rahatlığa genç yaşta ulaştıysanız ve yaşamayı işinizi sevdiğiniz kadar seviyorsanız, ipin ucunu kaçırmamak için sağlam karakterli olmak lazım. Ancak yazmak en ağır günahınız ve en büyük zevkiniz olmuşsa tek engel ölümdür. Maddi güvence yazarı endişelerden kurtardığı için çok işe yarar tabii. Endişe, yazma yeteneğini yok eder. Sağlık sorunları da endişeye yol açar, bu da bilinçaltınızı rahatsız eder ve zihinsel birikimlerinizi eritir.”Bir taraftan yazara verilen maddi desteğin entelektüel özgürlük için tehlike oluşturduğu görüşü, öte yanda ise yazarın her türden ekonomik sıkıntıdan uzak kalması gerektiği fikri… Üretimin merkezinde olan yazarı vicdanıyla baş başa bırakan bu zorlu süreç, öyle kolayca içinden çıkılacak bir duruma benzemiyor, Faulkner'ın dediği gibi yazarın “tek ihtiyacı olan şey kâğıt ve kalemdir” belki de.
14 Ekim 2014 Salı
Bilet fiyatları ‘festival teyzeleri’ni kızdırdı!
Yorumları ve sorularıyla film ekiplerine zor anlar yaşatan Altın Portakal seyircisi, bu yıl salonları dolduramadı. Sansür krizi ve Kobani eylemlerinin yanı sıra bilet fiyatlarındaki yüzde 60’lık artış da bu konudaki önemli bir etken. İki yıl önce kadın izleyicilerin 1 TL’ye izlediği festivalde biletler bu yıl 8 TL.51. Altın Portakal Film Festivali, açılış törenini şehir merkezinden uzaktaki EXPO Center’da yapsa da festival hareketliliği her zamanki gibi Atatürk Kültür Merkezi (AKM) çevresinde gerçekleşiyor. AKM’nin etrafına kurulan panayır havasındaki yiyecek-içecek çadırları, önceki yıllarda bir tost yemek için bazen yarım saat bekleyen basın mensupları ve film ekipleri için önemli bir imkân. Ancak Antalya’nın meşhur ‘festival teyzeleri’ için durum öyle değil. Bu yıl sansür krizi ve Kobani eylemleri dolayısıyla son yılların en sönük açılışını gerçekleştiren festivalin, heyecansız havası, ulusal gala gösterimlerinde de sürüyor.Ulusal Uzun Metraj Yarışma galalarını hıncahınç dolduran, her filmden sonra soruları ve yorumlarıyla film ekiplerine zor anlar yaşatan festival teyzeleri, bu yıl bilet fiyatlarından şikâyetçi. Fiyatlardaki fahiş artış, teyzeleri kızdırmış. Salona girmek için beklerken mavi eşarplı bir teyze, arkadaşına dert yanıyordu: “8 TL bilet mi olur?” Evet, AKM’de yapılan Ulusal Uzun Metraj Yarışması’nın gala gösterimlerinin bilet fiyatı 8 TL. Geçtiğimiz yıl 5 TL olan bilete yapılan % 60’lık zam sadece teyzelerin değil, festival seyircisinin de tepkisini çekti. Geçen yıl galaları ücretsiz izleyen 65 yaş üzeri seyircinin indirimi de kaldırıldı. 2012’de festivalin kadın temasına özel olarak kadın seyircilerin 1 TL’ye bilet aldığı düşünülünce festival teyzeleri için biletler 2 yılda % 700 zamlanmış oldu! Yaşanan olumsuzluklara bilet fiyatlarındaki ‘orantısız’ artış da eklenince yarışma filmlerinin galalarında alışılmışın aksine boş koltuk sayısı hayli fazlaydı.AKM’nin karşısında Migros AVM’deki Cinamaximum salonunda yapılan festival gösterimlerinin bile 7,5 TL olduğunu düşününce festival galalarının fiyatlarının 8 TL olması seyirciyi salonlardan uzaklaştıran en önemli etkenlerden biri. Bir kıyas yapmak gerekirse, şu sıralar İstanbul’da devam eden ve dünyanın A sınıfı festivallerinde ödül almış usta yönetmenlerin filmlerinin gösterildiği Filmekimi etkinliğinde hafta içi gündüz seansları 6 TL. Mesela, iki etkinlikte de gösterilen Altın Aslan ödüllü ‘İnsanları Seyreden Güvercin’ filmini hafta içi gündüz seansında Antalya seyircisi 7,5 TL’ye izlerken, İstanbullu sinemasever 6 TL’ye seyrediyor.YÖNETMENLERDEN SANSÜR BİLDİRİSİUlusal Uzun Metraj yarışması, cumartesi günü Neden Tarkovski Olamıyorum? filmi ile başladı. Yönetmen Murat Düzgünoğlu, film sonrası söyleşide ilk önce ‘sansür bildirisi’ okudu. Yarışmada yer alan 12 filmden dokuzunun yapımcı ve yönetmenleri ile birlikte Sinema Eseri Yapımcıları Meslek Birliği (SE-YAP) Başkan Yardımcısı ve Antalya Film Forum Koordinatörü Yamaç Okur, Antalya Film Forum Danışma Kurulu Üyesi Marsel Kalvo, Antalya Film Forum’da yer alan Ak Ejder filminin yapımcısı Funda Alp ve yapımcı İsmail İçen’in de metinde imzası var. ‘Kuzu’, ‘Oflu Hoca’yı Aramak’ ve ‘Guruldayan Kalpler’ filmlerinin yönetmenleri ise bildiriye imza atmadı.Ulusal yarışmadaki her filmin söyleşisinden önce okunacak bildiride, sansürün sinemacılar kadar seyirciyi cezalandırdığı belirtiliyor. Açıklamada, festivaller dışındaki kurumsallaşmış sansür aşamalarına da dikkat çekiliyor: “Sinema Sınıflandırma Kanunu, bakanlıkla temas ve destek alma sürecinin kendisi, belgesellerin dahi eser işletme belgesi alma zorunluluğu sansürün tespit edilmesi daha güç olan yüzünü ortaya kıymaktadır.” Bildiri, sansürü tartışmak için festival içinde bir serbest kürsü kurulacağının ve 17-18 Ekim günlerinde bu konu forumlarda tartışılacağının ilanıyla sona eriyor.Ulusal yarışmada önceki gün gösterilen sahte belgesel (mockumentary) türündeki ‘Oflu Hocayı Aramak’ filminin söyleşisinde yönetmen Levent Soyarslan, filminin festivalde yarışmasının sürpriz olduğunu söyledi. Özen Film’in sahibi Mehmet Soyarslan’ın oğlu olan yönetmen, babasının ilk üç filmde yapımcı ortağı olduğu Recep İvedik filmleri hakkında ise “Sadece 20 dakika dayanabildim.” yorumunda bulundu. Aynı akşam seyirciyle buluşan Venedik ödüllü ‘Sivas’ filminin köpek dövüşü sahnelerine tepki gösteren bazı seyirciler, salonu terk etti.Tabela gerginliğiDün, Ulusal Uzun Metraj Yarışması’ndaki ‘Kumun Tadı’ filminin gala söyleşisi gergin geçti. Filmin bir sahnesinde görünen AK Parti İlçe Başkanlığı tabelası seyircilerin “Neden reklam yapıyorsunuz?” sorusuna yol açtı. Yönetmen, “Planlı değildi. Biz de sonradan fark ettik ama sahneyi tekrar çekmedik.” dese de başka seyircilerin de araya tartışma büyüdü ve bir bakıma gereksiz bir gerginlik oluştu. Ulusal yarışmada bugün ‘Çekmeköy Underground’ ve ‘Kuzu’ filmleri seyirciyle buluşacak. Yarın programında ise ‘İyi Biri’ ve ‘Guruldayan Kalpler’ var.
13 Ekim 2014 Pazartesi
Âşık Veysel ile iki gün…
Gazeteci ve fotoğraf sanatçısı Ergun Çağatay, 1970'te Ümit Yaşar Oğuzcan ile Ankara treninde karşılaşmasaydı ve birlikte Sivas'a gitmeselerdi, elma bahçesinde çekilen Aşık Veysel'e ait yukarıdaki kare bugün olmayacaktı. Âşık Veysel ile iki gün geçiren Çağatay, “Elimde onun bir düzine daha fotoğrafı var.” diyor. Ergun Çağatay arşivinden çıkardığı Aşık Veysel'in bu nadide fotoğrafını Ortaköy Afife Jale Kültür Merkezi'nde açtığı ‘Merceğimde 50 Yıl' sergisinde sergiliyor. 25 Ekim'e kadar açık kalacak sergide, Çağatay'ın dünyadan ve Türkiye'den çektiği başka kareleri de var. Ünlü ozanımız Âşık Veysel’e ait o kadar az fotoğraf var ki, Google’a adını yazdığınızda hep elinde sazıyla çekilen bilindik o kare çıkar karşınıza. Oysa Sivas’ın Sivrialan köyünde, evinin yakınlarındaki elma bahçesinde, kız kardeşi ve torunuyla çekilen yandaki mütebessim karesini görmek bugün için ne güzel bir sürpriz. 1968’de fotoğraf çekmeye başlayan ve 1974 yılında Paris’te GAMMA fotoğraf ajansına girerek foto muhabirliğine adım atan Ergun Çağatay imzalı kare, Ortaköy Afife Jale Kültür Merkezi Sanat Galerisi’nde geçtiğimiz hafta içi açılan “Merceğimde 50 Yıl” adlı fotoğraf sergisinden. Ergun Çağatay, sergi için tüm meslek hayatı boyunca çektiği karelerden bir seçki yapmış. Fakat elinde Âşık Veysel’in daha pek çok fotoğrafının olduğunu söylüyor. 1970’te çektiği bu karenin hikâyesi ise hayatta hiçbir şeyin tesadüf olmadığını bir kez daha gösteriyor. AŞIK VEYSEL: “BEN EDEBİYAT OLUP OLMADIĞIMI DÜŞÜNMEM” 1937 doğumlu olan Ergun Çağatay, 1970’te Ankara’daki ailesini ziyaret etmek üzere Haydarpaşa’dan trene biner. Yemekli vagonda seyahat etmektedir. İki masa ötesinde tanıdık bir sima görür. Kim olduğunu hatırlar ve masadan kalkıp yanına gider, “Siz Ümit Yaşar Oğuzcan değil misiniz?” diye sorar. Aldığı cevap evettir. Ümit Yaşar, o yıllarda İş Bankası Kültür Yayınları’nı yönetiyordur ve Ankara treninde bulunmasının nedeni Sivas’a, Âşık Veysel’i ziyarete gidecek olmasıdır. “Çok yaşlandı, ölmeden evvel tüm sözlerini bir kitap halinde toplamak istiyorum.” der Çağatay’a. Nihayetinde birlikte gitmeye karar verirler. Çağatay ve Oğuzcan, ertesi gün Ankara garında buluşur, Şarkışla’nın Sivrialan köyüne varırlar. Hikâyenin gerisini Çağatay’dan dinleyelim: “Köyde iki güne yakın kaldık. Âşık Veysel’in bir düzine fotoğrafını çektim ama bugün o anları tekrar yaşasaydım bu işi başka türlü yapardım. O yıllar Türkiye’de film bulmak bile bir dertti. Eldeki malzemeyi dikkatli hatta pinti kafasıyla kullanıyorduk. O köyde de öyle oldu. Sergideki fotoğrafı Âşık Veysel, beni elma bahçesine götürdüğü zaman çektim. Yanında kız kardeşi ve torunu vardı. Veysel köylülere ‘Burada iyi elma yetişir’ dediği zaman etrafındakiler ‘bu kör adam ne bilir’ demişler. Âşık Veysel’in inatla diktiği fideler boy verip meyveye durunca köylüler bu sefer asıl kör olan bizmişiz itirafında bulunmuş.” Ümit Yaşar Oğuzcan İstanbul’a dönünce Âşık Veysel’in Dostlar Beni Hatırlasın adlı kitabını yayınlar ve birkaç ay sonra onu İstanbul’a getirir. İş Bankası’nın o tarihte Beyoğlu Atlas Sineması’nın yanında bir lokali vardır. Bankanın önde gelen şube müdürleri Âşık Veysel onuruna burada bir akşam yemeği verir. Ergun Çağatay da davetliler arasındadır. Çağatay o anı şöyle anlatıyor: “Hiç unutmam banka müdürlerinin övgü dolu sözlerinden Âşık Veysel çok sıkılmış, buram buram terlemişti. Bir banka müdürünün ‘Türk edebiyatının yücesi, kendinizi edebiyatımızın neresinde görüyorsunuz?’ sorusuna Veysel ‘Ben edebiyat olup olmadığımı düşünmem sadece içimden geldiği gibi söylerim. Edebiyat olup olmadığıma benim dışında başka insanlar karar veriyor. Bu onların işi.’ cevabını vermişti. DİJİTAL ÖNCESİ FOTOĞRAFLAR ‘Merceğimde 50 Yıl’ sergisi Ortaköy Afife Jale Kültür Merkezi’nde 25 Ekim’e kadar devam edecek. Sergide Çağatay’ın Türkiye’den ve dünyadan çektiği, özellikle 1970’li yıllara ait başka kareleri de yer alıyor. Mesela Sultanahmet’in bilindik klasik fotoğraflarından çok farklı bir kare, Hasankeyf, Gümüşlük’ün şimdiki halinden eser olmayan bir görünümü, Küçükçekmece’de muhteşem ahşap mimarisine sahip bir ev, Mersin Aydıncık’ta bir kahve, İsveç’te sonbahar görülmeyi hak eden diğer kareler arasında... Sergi temasını dijital öncesi fotoğraflar olarak tanımlayan Çağatay, dijitalleşmeyle birlikte fotoğraf sanatındaki gelişmelere ilişkin görüşlerini şöyle ifade ediyor: “Bence fotoğrafın ölüm fermanı verileli neredeyse on yılı aşan bir zaman dilimi oldu. Bugün fotoğraf, kimliğinden soyutlanıp bir medya malzemesi oldu. Bugün fotoğraf, bir ressamın boya fırçası, bir yazarın kalemi kağıdı durumunda. Dijital ortam ve elektronik alanında her geçen gün kaybedilen baş döndürücü gelişmeler fotoğrafı basite indirdi ve fotoğrafı üzerinde oynayarak sahteleştirmek kolaylaştı. Daha önemlisi fotoğraf belge/belgesel olma niteliğini kaybetti, herkesin üretebileceği alelade bir mal oldu. Elektronik gelişmenin yavaş yavaş yok ettiği basım sayfalarından çıkıp, kişinin bilgisayar ortamında yarattığı kendi dünyasının fantezi malzemesine dönüştü. Dijital fotoğrafçılık doğru ışık ve açı için beklenen uzun saatleri, karanlık odalardaki mesaiden fotoğrafçıyı kurtardı ama fotoğraf sanatçısının esere olan katkısını, emeğini en aza indirdi... Bu sergi, dijital öncesi çağda, fotoğrafın ölüm fermanından çok önce çekilen, bazıları klasik anlamda, bazıları ise ölüme çeyrek kala çekilen gerçek fotoğrafların son kareleridir. Gerçek tarihtir.” Ergun Çağatay Sultanahmet ve Hasankeyf karelerini nasıl çektiğini anlatıyor: Sultanahmet… İstanbul üzerinde fotoğraf çekmek için üç defa uçtum. İki defa helikopterle bir defa dört kişilik ufak bir uçakla. O tarihlerde askeriyenin dışında helikopteri olan ne şahıs ne devlet dairesi (polis gibi) nede şirket vardı. İstanbul’da iki şirket helikopter kiralıyordu. Aklımda kalan kiralık helikopterlerin saati beş yüz Amerikan dolarıydı, uçak ise bir havacılık kulübünden kiralanmıştı. Helikopterle ikinci uçuşumda Sultanahmet Meydanı’nın üstüne geldik. Karşımda neredeyse benden evvel bin defa çekilmiş beylik manzara vardı. Meydan ve Sultanahmet Camii, biraz gerisinde Ayasofya ve onun gerisinde Topkapı Sarayı. Aynı klişeyi belki lazım olur diye bir iki kere çektim ama daha başka bir şey yapmak istiyordum, değişik bir şey olmalıydı. Birden Sultanahmet Camii’nin kesiti gözümün önüne geldi. Makinama takılı objektif ile kafamdaki fotoğrafı tam alamıyordum, yetersiz kalıyordu. Pilota meydanın üstünde bir tur daha atmasını söyledim. Minareleri bir yerden kesmeliydim, ikinci turdan sonra istediğim fotoğrafı tam anlamıyla çekemeyeceğimi anladım. Üçüncü turda ne çıkarsa bahtına niyetine üç kare fotoğraf çekebildim. Bir tanesi düşünceme en yakın olanıydı yani sergideki fotoğraf. Helikopterin zamanını kendi kafamdaki fanteziler için harcamak istemedim. Nasıl olsa herkesin ilgilendiği, benim beğenmediğim o beylik fotoğraflar diyerek başka taraflara uçtum. Genellikle çektiğim fotoğrafları ben beğenmem. O fotoğraf yıllarca arşivde öylesine kaldı. Sadece birkaç yıl önce yanımda çalışan Seval hanım, negatiflere bakarken “Ergun bey ben bu fotoğrafı sevdim, benim için basar mısınız?” dediği zaman yeniden odak noktası oldu. Hasankeyf… Hasankeyf’e birkaç kere gittim ama bu fotoğraf tam anlamıyla spontane bir şey oldu. Bir şirket bana bir araç ve şoför verdikten sonra Anadolu’daki şirkete ait servis istasyonlarının fotoğrafını çekmemi istedi. O yıllarda PKK olayları yeni yeni başlamıştı. Sadece Van ile Hakkari yoluna gece gitmeyin diye uyarmışlardı. Sonbaharla kış arası bir mevsimdi. Batman’dan çıktık Mardin'e doğru yol alıyorduk, uyumuşum. Birdenbire belki bir sarsıntı ile uyandım. Araç bir köprüyü geçiyordu. O sırada ilk defa Hasankeyf'i gördüm. Manzara karşısında oldukça şaşırmıştım. Şoföre arabayı durdurmasını söyledim. Araçtan dışarı çıktım soğukça bir havaydı, köprünün üstünden Hasankeyf'i seyrettim, buranın ne biçim yer olduğunu algılamaya çalıştım, sonra yürüyerek köprünün başına gittim. Bir çoban sürüsünü geri getiriyordu. Her şey o kadar etkileyici idi, ışık, bulutlar, sürü manzarayı tamamlıyordu. Sanki yukarlarda bir görünmez el her şeyi düzenlemişti. Bu fotoğrafın hâlâ Hasankeyf'in çekilmiş en iyi fotoğrafı olduğuna inanırım. ERGUN ÇAĞATAY KİMDİR? 15 Ocak 1937'de İzmir'de doğdu. İlköğretimini İzmir’de tamamladıktan sonra, 1958 yılında İstanbul Robert Kolej'den mezun oldu. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ndeki eğitimini yarıda keserek gazeteciliğe başladı. 1968 yılında, eşinin hediye ettiği bir fotoğraf makinesiyle fotoğraf çekmeye başlayan Çağatay, 1974 yılında Paris'te GAMMA fotoğraf ajansına girerek foto muhabirliğe adım attı. 1980’de New York'ta Time/Life grubunda çalışmaya başladı ve dergide ses getiren pek çok önemli habere imza attı. 1983’de Paris / Orly Havaalanı’nda Ermeni terör örgütü ASALA'nın bombalı saldırısında çok ağır yaralanan Çağatay uzun süre yanık tedavisi gördü. Saldırı, hayatında bir dönüm noktası oldu ve bu dönemden sonra özellikle de tarih alanında yoğun araştırmalar yapmaya yöneldi. Yurtdışındaki başarılarının ardından Türkiye’ye dönen Ergun Çağatay’ın Topkapı Sarayı Kütüphanesi’ndeki nadir el yazması kitaplar üzerine yaptığı çalışma, Japonya'dan Brezilya'ya kadar dünyanın bir ülkesinde yayınlandı ve büyük beğeni topladı. Ergun Çağatay, Avrupa'ya göç eden Türk, Cezayirli, Pakistanlı ailelerin Avrupa'da büyüyen ikinci nesil çocukları üzerine de önemli araştırmalar yaptı. Paris/Fransa'da Nathan Yayınevi için TÜRKİYE kitabını hazırladı. Ergun Çağatay’ın en kapsamlı projesi “Turkic Speaking Peoples - Türkçe Konuşanlar” en çok ses getiren çalışmalarından biri oldu. Çok geniş ve kapsamlı olan bu proje; kitap, sergi ve belgesel film çalışmaları hedeflenerek hazırlandı. Sanatçı, yapımını üstlendiği ve fotoğraflarını çektiği, “Türkçe Konuşanlar: Orta Asya’dan Balkanlar’a 2000 Yıllık Yolculuk” kitabında, okuyucuları, birbirinden çarpıcı özgün fotoğraflar eşliğinde dil ve kimlik üzerine; göçebelik etkileşimleri, Türk - Çin ilişkileri, Türklerle Orta Asya İran – Arap, Slav, Avrupa etkileşimleri üzerine, sözlü edebiyattan mimariye, yemek kültüründen çeşitli sanat alanlarına, insan davranışlarına, eşsiz bir yolculuğa çıkarttı. Ergun Çağatay, 14 yılda tamamladığı kitap için 110 bin kilometre yol kat ederek 35 bin kare fotoğraf çekti. Türk, Alman, Amerikalı, Fransız, İsveçli, Kazak, Norveçli, Özbek, Rus, Ukraynalı uzmanların bilimsel makaleleriyle yer aldığı 495 sayfalık büyük boyutlu kitapta, Oslo Üniversitesi'nden Prof. Bernt Brendemoen'in takdim, Ergun Çağatay'ın önsöz ve Doğan Kuban'ın Giriş yazılarından sonra 400 fotoğraf ve 34 makale yer aldı. Kitap, Kasım 2006’da Turkic Speaking Peoples başlığıyla İngilizce olarak Almanya’da Prestel Yayınevi tarafından Hollanda Kraliyet Vakfı Prince Claus Fund desteği ile yayınlandı. Kitabın Türkçe çevirisi ise 2008’de İstanbul’da yayınlandı. Türkçe Konuşanlar kitabı çalışmaları devam ederken çıkardığı Bir Zamanlar Orta Asya kitabı ile beraber hazırlanan sergi ise, İstanbul, Eskişehir, Taşkent (Özbekistan), Almatı (Kazakistan), Austin (Texas /ABD), Kashiwazaki (Japonya) ve Uppsala (İsveç) şehirlerinde izleyiciyle buluştu. Yine aynı proje çerçevesinde 1986 Çernobil nükleer santralindeki patlamadan sonra, dünyanın en büyük çevre felaketi olarak nitelenen, hatalı sulama sonucunda Aral Gölü'nün Kuruyup Çölleşmesi’ni anlatan belgesel filmini Akademi Prodüksiyon şirketi ile ortak çalışma sonucunda hazırladı. Filmden kısaltılarak hazırlanan 30 dakikalık bir film, 37. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde (2000) Kısa Belgesel Film dalında 98 yerli ve yabancı katılımcı arasından birincilik ödülünü kazandı. Ödülün maddi tutarı, bölgedeki yardım çalışmalarına aktarıldı. Filmin Türkçe, Rusça ve İngilizce bir kitapçıkla birlikte VCD olarak yayınlandı. Son olarak Paris’te 2009 Eylül ve 2010 Ocak-Şubat aylarında Türkçe Konuşanlar kitabı için çekilmiş fotoğraflardan oluşan iki adet sergisi açıldı. Eylül 2009 da açılan sergi Paris’ten sonra sırasıyla La Rochelle, Clermont-Ferrand, Bordeaux (le Conseil général de Gironde), Lyon kentlerini dolaştı.
11 Ekim 2014 Cumartesi
‘Gül ve lale devrim geçti, şimdi Nergis devrimdeyim’
Nazan Bekiroğlu, iyi bir romancı, öykücü ve denemeci. Kalemini edebiyattan yolculuklara, sinemadan fotoğrafa geniş bir alanda gezdiren yazar, edebiyat üzerine denemelerini "Kelime Defteri" (Timaş Yayınları) adıyla kitaplaştırdı. Sonra biz sorduk, o anlattı; denemeyi, kelimelerini, gazete yazarlığını ve okurla ilişkisini...Mimoza Sürgünü ve son olarak Kelime Defteri'nin kapakları da birer sanat eseri. Bildiğim kadarıyla bizzat ilgileniyorsunuz kapaklarla. Zarf-mazruf ilişkisine nasıl bir anlam yüklüyorsunuz?Teşekkür ederim. İkisini de Ravza Kızıltuğ tasarladı. Ekrana bakarken ben de onun omuz başındaydım. Kitap kapağı benim için önemli. Çünkü o da metnin dünyasına dâhil ve ben görmeyi seviyorum.‘Kelime Defteri' rastgele bir isim değil. Çoğu yazının ucu da kelimeye çıkıyor. Sizin için edebiyat da hayat da ‘kelime'den başlıyor sanırım. Nedir biz faniler için kelimelerin anlamı? Hepimiz aslında birer kelimenin oğlu-kızı mıyız?Dilin kendisi bana bir mucize olarak görünüyor. Konuşmak ve yazmak. Cümle kurabilmek. Kelime de öyle. Aynı zamanda ürkütücü. Kelimenin tene değdiğini, kestiğini hatta öldürebildiğini biliyorum. Kelimeler hayatın ta kendisi ama hayatla aramıza giren engel de.Hayatınıza anlam katan ve sizi en iyi anlatan on kelimeyi sorsam…Her yazar elli kadar kelime etrafında oluşturur temel izleğini. Ama on'a indirmeye gayret edersem sanırım şöyle: Aşk, ezel, zaman, insaniyet, empati, acı, şefkat, tabiat, fıtrat, dil.Kelime Defteri ‘edebiyat üzerine denemeler'den oluşuyor. Deneme'yi nerede gördüğünüzü merak ediyorum; bir ara tür mü deneme sizin için? Romanla karşılaştırınca nerede duruyor?Her yazar kendisini bir türde en iyi ifade eder. Benim kendimi en iyi ifade ettiğim tür roman. Fakat yazı dünyamın denemesiyle, hikâyesiyle, romanıyla bir bütün olduğunu biliyorum. Romanımla denemem arasında hiyerarşi değil bütünleme söz konusu. Romanlarımın arka planını dikkatli gözler denemelerimden takip etmişlerdir. Daha yazılış sürecinde Nar Ağacı'nın rengi bu köşeden sızdırdı kendisini. İsimle Ateş Arasında'nın, Lâ'nın ve Yusuf ile Züleyha'nın meseleleri bu köşede gösterdi kendisini.Mesela, denemede anlatamadıklarınızı romanda mı anlatıyorsunuz yahut tam tersi?Deneme, roman yazma sürecimin çilekeşi, sırdaşı olmanın yanı sıra beni roman sayfalarını denemeyle doldurma acemiliğinden de kurtardı. Bilirsiniz roman yazarken bazı sayfaların denemeye dönüşmesi riski her zaman vardır. Bunları kesip atmak kolay değildir. Onları denemede anlatırım. Ay'ı kırpıp yıldız yapmıyorum. Yani deneme, romanımın arka bahçesi değil ama arka planı. Zihin ve duygu haritam onlarda kayıtlıdır. Denemem olmasa eksik kalırım.Salâh Birsel, köşe yazısından deneme olmaz der ama ben ve siz dâhil pek çok yazar gazetede deneme yazıyoruz. Denemeye ihanet mi bu? Yoksa gazetenin edebiyata hizmeti mi?Denemeye ihanet değil. Deneme ile Salâh Birsel'in kastettiği köşe yazısını ayırıyorum ben. Sizin, benim ve benzer köşe yazarlarının yazdıkları genelgeçer anlamda köşe yazısı değil. Ve bunların bir alıcısı varsa gazete edebiyata hizmet ediyor demektir. Bu köşe bana ilk teklif edildiğinde siyaset yazmaktansa insaniyeti göstermeyi önceleyen biri olarak “köşe yazısı” yazamayacağımı söylemiştim. Meşrebim bu benim. Sonra anlattılar ki zaten benden beklenen de genelgeçer manada köşe yazısı değil. Bu, hele de günümüzde bir gazete için riskli görünebilir. Ama onurlu, değerli ve gerekli. Gazete sadece haber ve yorum değil, kültür hizmeti de vermeli. Pek çok klasik romanın önce gazetelerde tefrika edildiği unutulmamalı.Deneme yazarlığınız Zaman'daki yazılarla başladı, yanılıyor muyum? Bu anlamda biraz cebrî oldu diyebilir miyiz? Okurla aranızda nasıl bir ilişki gelişti bu süreçte?Büyük ölçüde Zaman'da başladı. Önceden de deneme yazıyordum ama bir deneme kitabı çıkarmak aklımdan geçmezdi meselâ. Bu köşe beni dağınıklıktan kurtardı, disipline etti. Haftalık zorunluluk olmasa bu yazıların büyük ihtimalle hiçbiri yazılmazdı. Bazen cebriliğin de faydası var. Nadir de olsa zorlandığım, yazmak istemediğim haftalar oldu. Fakat bu yazıların çoğunu severek, isteyerek yazıyorum. Diğer yandan benim kendimi kısa periyotlarla ifade ettiğim tek yer de bu köşe. Aktif bir sosyal medya kullanıcısı değilim. Bu yüzden bu köşe benim için önemli. Zaman okurunun vefakârlığını ise her fırsatta dile getiririm. Dertleşiyor, halleşiyoruz. Birbirimizi görmesek de.Mimoza Sürgünü'ndeki bir denemede, “Ben biraz azalsam. Sadeleşsem. Durulsam” demiştiniz. Bu kaygı, Kelime Defteri'nde de sürüyor. Mesela “Bu kadarcık kitapla da yaşanırmış” yazınız… “Boş bir sayfa gibiyim. Yepyeniyim. Çok sadeyim…” diyorsunuz. Ve o “Ben artık düz cümleler kurmak istiyorum” yazınız... Nedir bu sadeleşme, durulma arzusu?Gül devrim, Lale devrim geçti, şimdi Nergis devrimdeyim. O kadar gürültülü ve kalabalık akan bir hayattan sonra gelen sadeliğin değerli olduğunun da farkındayım. Kül suyunun berraklaşması gibi. Üslubum sanırım böyle de gidecek. Çünkü iç dünyam sadeleşme temayülünde. Nokta'ya kadar gidebilirim.Kitaptaki metinler, sizin farklı ilgi alanlarınızı da açığa vuruyor; Rus yazarlar, sinema, internet, plastik sanatlar, müzik, nesneler ve okuma serüveniniz… Denemenin bu pervasızlığına ne diyeceksiniz?Harika, diyeceğim. Denemenin benim için cazibesi sonsuz bir zenginleşme alanında kalem oynatma hakkı vermesi.Kelime Defteri hangi okurların hangi derdine derman olacak?Başkalarının hikâyelerinde kendimizi anlayabilir ve onarabiliriz. Bir romanın, bir filmin hikâyesinden insanlığa ve kendine dair bir anlama çabası çıkarmak isteyenler Kelime Defteri'nin talip olduğu okuyucuyu teşkil eder. Çünkü Kelime Defteri, ilgilendiği metinler üzerinden dünyayı ve şu zor insanları anlama derdinde. Edebiyat tahlili yapmak niyetinde hiç değil. Çok zor bir dünyada yaşıyoruz. En azından bana öyle geldi.
10 Ekim 2014 Cuma
Mutluluk hiçbir şeydir, imaj her şey!
David Fincher’ın yeni filmi ‘Kayıp Kız’, mutsuz bir aileden yola çıkarak bireysel ve toplumsal anlamda kurumsallaşmış olan imaj sahtekârlığını yüzümüze çarpıyor. Modern bir Anna Karenina uyarlaması olarak da okunabilecek film, beşinci evlilik yıldönümünü kutlamaya hazırlanan evli bir çiftin üzerindeki imaj perdesini çarpıcı hamlerle yırtıyor.“Bütün mutlu aileler birbirine benzer; her mutsuz aileninse kendine özgü bir mutsuzluğu vardır.” (Anna Karenina, Leo N. Tolstoy)Geçen yüzyılın sonunda ‘müjdesi’ verilen bilgi çağının ve beraberinde gelen akıl almaz teknolojik gelişmenin bizi ikiyüzlü bir ‘imaj çağı’na mahkûm edeceğini kim bilebilirdi? Görüntünün, hakikat dahil her şeyi perdelediği, içinden çıkılması güç bir hapishanedeyiz artık. The Truman Show’un (1998) imajların kurmaca dünyasında yaşayan ana karakterini hatırlayalım. Hani filmin sonunda o ‘yalan dünya’nın çeperini yırtıp ‘gerçek dünya’ya adım atıyor ya... Şimdinin gözüyle bakınca ne kadar da naif! İmajlar hapishanesinde mutlu-mesut yaşayıp giden günümüz insanının kabuğunu kırabileceği öyle bir dünya kalmadı.Yaşayıp durduğumuz imaj hapishanesi sadece yalan ve riya üzerinde yükselmiyor. Zemininde, kapitalizm ile postmodernizmin sıkı işbirliği sonucu yayılan tüketim ekonomisi yatıyor. Bu muazzam çark, bireye ait bütün özel ve mahrem alanları, onun duygularını, zamanını, birikimini, düşüncelerini, topyekun hayatını ‘piyasa ekonomisi’ içinde alınır-satılır bir meta haline getiriyor. Daha ürkütücü olanı ise bireyin hiçbir zorlama ve baskı hissetmeden, bu çarkı yürütmek için üzerine düşen hemen her şeyi gönüllü olarak yapmasıdır. Kapitalizmin en acımasız haliyle yaşandığı ülkemiz, hiç şüphesiz imajlar hapishanesinin en mümtaz şubesi. Özellikle son 10 aydır (bir yönüyle 12 yıldır) yaşadıklarımız, imajların ve algıların her alanda galip geldiğini gösteriyor. ‘En azından şimdilik’ diyelim de geleceğe dair umudumuz saklı kalsın.MUTSUZLUĞUN RESMİNİ ÇİZEBİLİR MİSİN?Bu haftanın menüsünde imaj, riya, mutluluk ve mutsuzluk üzerine kafa yorabileceğimiz sıkı bir film var. David Fincher’ın yeni filmi ‘Kayıp Kız / Gone Girl’, mutsuz bir aileden yola çıkarak bireysel ve toplumsal anlamda kurumsallaşmış olan imaj sahtekârlığını, yani riyayı yüzümüze çarpıyor. Modern ve serbest bir Anna Karenina uyarlaması olarak da okunabilecek film, beşinci evlilik yıldönümünü kutlamaya hazırlanan evli bir çiftin üzerindeki imaj perdesini sinsi, kurnaz ve çarpıcı hamleler ile yırtıyor. Mutluluk kılıfının altındaki mutsuzluğu hiç acele etmeden, kazıya kazıya gösteriyor seyirciye.New York’lu yazar Nick ve çocukluğundan itibaren bir ‘proje’ gibi yaşayan karısı Amy’nin parıltılı hayatı beşinci evlilik yıldönümlerinde sarsılır. O sabah Amy esrarengiz bir şekilde ortadan kaybolur. Evde boğuşma izleri vardır. Nick, şüphe uyandırıcı davranışları ve kendisinden beklenen hüznü takınmadığı için polisin bir numaralı şüphelisi olur. Amy’nin kaybolması ve cinayet şüphesi, onların evliliği üzerindeki gizemi de gündeme getirir. Polisin yürüttüğü soruşturma, komşuların, kasaba halkının ve medyanın da dahil olmasıyla karmaşık bir hal alır.2011’de Ejderha Dövmeli Kız’ın yeniden çevirimiyle biraz hayal kırıklığına yol açan yönetmen David Fincher, ‘Kayıp Kız’ ile ustası olduğu polisiye-gerilim sularına dönüyor. ABD’li yazar Gillian Flynn’ın filme kaynaklık eden aynı adlı romanı, özellikle ustalıklı kurgusu ve güçlü kadın karakteriyle öne çıkıyordu. Roman, ülkemizde Artemis Yayınları etiketiyle geçtiğimiz yıl yayımlanmıştı. Senaryoyu Flynn’a emanet eden Fincher, kitabın kurgusunu bir adım ileriye taşıyarak gerilimi ve gizemi daha da artırıyor. Açılışta Nick’in seslendirdiği şu cümleler, ne kadar güvensiz, gerilimli ve gizemli bir evlilikle karşılaşacağımızın ipuçlarını veriyor: “Ne düşünüyorsun Amy?.. Evliliğimiz boyunca dile getirmesem bile, içten içe, sürekli sorduğum soru bu. Sanırım bu tür sorular tüm evliliklerin kaçınılmazı: Ne düşünüyorsun? Neler hissediyorsun? Sen kimsin? Bize ne oldu? Şimdi ne yapacağız?”Yönetmen, ana hikâyeyi polisiye kayıp olayı üzerinde yürütüyor. Perdeye yansıyan tarih düşürmeler sayesinde zaman ile oynama kozunu elinde tutuyor. Böylece ihtiyaç duyduğunda kaybolma olayında iz sürülen kronolojik zamanı bir kenara bırakarak ‘anı-bellek zamana’ geçiş yapabiliyor. Bu ustalıklı geçişler, Nick ve Amy’in üzerindeki gizemi ortadan kaldırmak yerine gerilimi ve merak unsurunu daha da artırıyor. Çünkü Nick’in dış sesiyle başlayan hikâye anlatımı usta bir hamle ile Amy’ye geçiyor. Gizem perdesi aralandığında bile yönetmenin kurguladığı gerilim sona ermiyor.Yıllardır kayıp olan Hollywood’un ‘yönetmenler kuşağı’nı yeniden diriltebilecek isimlerden biri olan Fincher, hayranı olduğu Hitchcock’un gerilim ruhunu ‘Kayıp Kız’ın tekinsiz atmosferine ustalıkla yansıtıyor. Oyuncu seçimiyle de takdiri hak eden filmde Rosamund Pike üst düzey bir performans sergilerken Ben Affleck, kariyerinin en iyi rolünü çıkarıyor. Dedektif Boney’de Kim Dickenson, kız kardeş Margo’da Carrie Coon ve filme tehlikeli bir Muhteşem Gatsby efekti katan Neil Patrick Harris de hikâyeye ruh katan oyuncular. ‘Kayıp Kız’, yılın en iyi filmleri arasına adını şimdiden yazdırıyor.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)