18 Eylül 2014 Perşembe
Üsküdarlı Hoca Ali Rıza, İzmir’de
Yaklaşık 5 bin İstanbul peyzajı yapan ve daha çok Üsküdar ressamı olarak bilinen Türk resminin öncü isimlerinden Hoca Ali Rıza’nın 144 eseri, İzmir Arkas Sanat Galerisi’nde önceki gün sergilenmeye başladı. 14’ü Arkas Holding’e, 33’ü Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık’a, 50’si sanatçının ailesine ait çok sayıda eserin yer aldığı sergi üç ay açık kalacak.Türk resminin öncü isimlerinden Hoca Ali Rıza diyor ki, “İnsan ruhunu yücelten üç unsur vardır. Resim, müzik ve şiir.” 1858-1930 yılları arasında yaşayan Hoca Ali Rıza, 5-6 yaşından itibaren kendini resme adamış ve vefat edene kadar büyük bir tutkuyla doğayı resmetmiş. Bugün ondan geriye başta desenleri olmak üzere 5 bin eser kalmış. 1800’lü yılların sonu, 1900’lerin başındaki İstanbul’a dair pek çok manzarayı, dönemin şehir hayatına dair ayrıntıları onun eserlerinde görmek mümkün. Özellikle Üsküdar resimlerini seyredip bugünle karşılaştırınca hayrete düşüyorsunuz. Doğduğu Ahmediye Mahallesi ve emeklilik dönemini yaşadığı Ayazma, Acıbadem, Şemsi Paşa, Bulgurlu, İhsaniye, Burhaniye, Ümraniye peyzajları günümüzün herhangi bir Anadolu kasabasından çekilmiş birer kare gibi. Kendi mahallesi dışında Kızıltoprak, Kanlıca, Beykoz peyzajları, Çubuklu sırtlarından Boğaz görünümleri de onun kalemi ve fırçası sayesinde bugünlere ulaşmış. Ali Rıza Bey, resme öylesine tutkuyla bağlanmış ki, öğrencilerinden Şeref Akdik ardından, “Resmi bir ibadet gibi yapardı.” cümlesini kuruyor.Sanatından para kazanmayı aklının ucundan bile geçirmemiş fakat oldukça bonkör bir ressam Hoca Ali Rıza. Bu yüzden iki yakası bir araya gelmiyor. 47 yıl öğretmenlik yaptıktan sonra emekli olunca kıt kanaat geçinebiliyor. O zamanın yüksekokullar müdürü olan komşusu Fuat Şemsi Bey, “Hocam bunca eseriniz var, satın ve biraz rahat edin bu yaşta. Daha iyi malzeme alın, daha çok resim yapın.” diyor bir gün. Hoca ne cevap verse beğenirsiniz: “Utanırım, ben kimseye bir şey söyleyemem ama sen bana bu işi öğret.” Fuat Şemsi Bey, Hoca Ali Rıza’ya satış yaparken söyleyeceği cümleleri, ezberlemesi için bir kağıda döküyor. O küçük paragrafta şöyle yazıyor: “Bu tablo bir emek mahsulüdür, mademki yoruluyorum, mademki malzeme sarf ediyorum bu resmi şu fiyata satıyorum.” Böylece yavaş yavaş resim satmaya başlamış sanatçı. Yine öğrencilerinden, Sami Yetik onunla ilgili “Yapacağı resim, elindeki kağıtta mevcutmuş gibi, bizim görmeyen gözlerimizin önünden bir perdeyi kurşun kaleminin ucuyla kaldırırdı ve aslında, altında var olan bir resmi ortaya çıkarırdı.” diyor. Öylesine maharetli, öylesine yetkin ve öylesine etkileyici tabloları.28 yıl Harbiye Mektebi’nde olmak üzere hayatı boyunca resim öğreten Hoca Ali Rıza, kendisinden sonra gelen Sami Yetik, Üsküdarlı Cevdet, Mehmet Ali Laga, Ahmet Ziya gibi asker ressamlar kuşağının yetişmesinde önemi rol üstleniyor. İzmir’deki sergide, sanatçının yağlıboya, guaj ve suluboya çalışmalarından nadide eserler yer alıyor. Arkas Holding ve Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık işbirliği ile açılan Hoca Ali Rıza (1858-1930) sergisi 16 Aralık’a kadar görülebilir.‘Hürmeti hak ediyor’Lucian Arkas (Arkas Holding Yönetim Kurulu Başkanı): “Bu sergiyle Hoca Ali Rıza’ya hürmet etmek istiyorum ben. Bunca eser vermiş, pek çok değerli sanatçı yetiştirmiş bir hoca hürmetimizi hak ediyor. Onun gibi sanatçılar sayesinde Türk resmi bir yerlere gelebildi, sonrası devam etti. Öncüdür, ekoldür, okuldur...”Tülay Güngen (Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık Genel Müdürü): “Hoca Ali Rıza için hakikaten çok çalıştık. İlk defa 1988’de Kazım Taşkent Sanat Galerisi’nde bir sergisini açtık. 89’da o sergiyi Bursa’ya, 1990’da İzmir’e götürdük. Hakkında iki kitap hazırladık. Yapı Kredi’nin koleksiyonunda 260 kadar deseni var, bir de bu sergide görülebilecek “İftar Sofrası” adlı natürmort bulunuyor. Bu tablo çok önemli çünkü Hoca Ali Rıza, daha çok peyzaj yapmış, natürmortları çok az.”
17 Eylül 2014 Çarşamba
Erbabından kaleme övgü
Feridun Andaç, yazarların kaleme ilişkin hikâyelerini anlattıkları bir kitap derledi: “Kalem Kitabı”. Varlık Yayınları tarafından neşredilen kitapta, 1923 doğumlu Hıfzı Topuz’dan 1974 doğumlu Faruk Duman’a kadar günümüz edebiyatından tanınmış 45 yazar yer alıyor.Sümerler yazıyı M.Ö. 3200 yılında keşfetti. Fenikeliler M.Ö. 1200’de alfabeyi geliştirdi. Yunanlılar tarafından kaleme alınan ilk el yazısı 4000 yıl önceye ait. Kaleme gelince, kurşunkalemin yapımı ile ilgili ilk buluntular 1660 yılına dayanıyor. Yazıyla, yazının araçlarıyla ilgili bilgi neredeyse insanlık tarihi kadar eski. Peki, edebiyat dünyasından isimlerin kalemle, bu ister dolmakalem olsun, ister tükenmez ya da kara uçlu bir kurşunkalem, hikâyesi nedir? Kişisel yazı yolculuklarında kalemin yeri, önemi, ağırlığı nasıldır? Aynı zamanda bir kalem koleksiyoneri olan editör ve eleştirmen Feridun Andaç, Varlık Yayınları’ndan çıkan “Kalem Kitabı”nda günümüz edebiyatından tanınmış 45 yazar ve şaire kalemle olan öykülerini sordu.Türlü çeşit dolmakalemle, kurşunkalemle baba evindeki yazı masasında tanışanlar da var, yalan söyleyerek aldıranlar da. Bu hikâyelerden en çarpıcısı belki Adnan Binyazar’ınki. Çıraklık ettiği aşçı dükkânının ustası yollamadığı için 8 yaşında hâlâ okula başlayamamış, aklı hep hayal ettiği kalemde... Bahşişlerini ustası elinden aldığı için biriktirme şansı da yok. Öyle böyle kafaya koymuş Binyazar, bahşişlerin bir kısmını ustasından saklamayı başarmış ve ilk kalemini iki buçuk liraya almış 1942’de. Ustası görmesin diye arka cebinde sakladığı, orada mı diye sıklıkla eliyle kontrol ettiği kalemini tek satır yazamadan kaybeder yazar. Bundan sonra geçen 72 yıldır da o ilk kaybın acısını hiç unutmaz. Haydar Ergülen, kalemle ilişkisini, gelişen teknolojiye göz kırpmadığını, “Her şeyi, ama her şeyi kalemle yazdım.” diyerek anlatıyor. Kalemle derin bir bağ kuran, nesne olarak onu hayatının ayrılmaz bir parçası haline getiren isimlerden bir diğeri de Nazlı Eray. Ankara’da yeni bir romana başlamadan önce kalemlerini aldığı özel dükkânları var Eray’ın, üstelik her yeni yıl gecesi, yastığının altında yeni bir kalem olmadan da uykuya geçmiyor. Buna benzer bir durum Cemil Kavukçu’da da görülüyor. Kalemlere olan tutkusu öyle bir noktada ki yazarın, kaldığı otellerden ayrılırken komodinin üstündeki kurşunkalemi orada bırakmayıp yanında götürüyor. Dolmakalemlere tutkusu ve zengin koleksiyonuyla tanınan Doğan Hızlan ise, “İri dolmakalemleri kutuda seyretmekten hoşlanırım, yazmaya gelince küçükleri tercih ederim.” diyor.Dolmakalem bir yana diğerleri bir yana“Dolmakalemle yazılan el yazısının güzelliği, o yazıya bir tür hüsn-ü hat disiplini verir.” diyor Hilmi Yavuz, hep dolmakalemle yazdığını anlatırken. 91 yaşındaki yazar Hıfzı Topuz da lise yıllarında dolmakalemle yazdığı defterlerini bile sakladığını ve bütün romanlarını dolmakalemle yazdığını anlatıyor. Bir dolmakaleme sahip olmanın, hele de kolay alınabilir olmadığı zamanlarda, onu elinde tutabilmenin önemini de görüyoruz yazılarda. Necati Tosuner örneğin, babasının hediye ettiği yeşil dikey çizgili dolmakalemi kaybettiğinde artık bir şey yazamayacağını zannetmiş.Dolmakalemlere tutkuyla bağlı olanlar kadar ondan uzak duranlar da var elbette. Faruk Duman mesela. Dolmakalemin yargıçlara özgü bir gereç olduğunu düşündüğü için hayatı boyunca böyle bir kalemle yazmamış “Ve Bir Pars Hüzünle Kaybolur”un yazarı. Nursel Duruel de öyle dolmakalemle pek arası ısınamamışlardan. Onun vazgeçilmezi, ilkokula başladığı yıllardan beri kurşunkalem.“Kısalınca fırlatır atarsın”Yazarların hikâyelerini, romanlarını, şiirlerini aktarmalarında en önemli vazifeyi kalemler üstlenir. Belki bu sebepten, kitapta yer alan hemen herkeste kalemle olan kuvvetli ya da zayıf bir bağ görmek mümkün, tek bir isim hariç! Kalemlerle kurulan duygusal bağa Hatice Meryem kesin bir dille karşı çıkıyor: “Bana kalırsa, yazarsın çizersin boyu kısalıp tutulamayacak hale gelince fırlatıp atarsın. Kalem budur.” İlla bir nesneye mana yüklemek istiyorsanız diyor Meryem, cımbızdan kepçeye, kulak pamuğundan avizeye binbir nesne ne güne duruyor?
16 Eylül 2014 Salı
Toronto’da ‘Yapay Oyun’ kazandı
Ödüllerin seyirci oylarıyla belirlendiği Toronto Film Festivali’nde en iyi filme verilen ‘Seyirci Ödülü’nü ‘Yapay Oyun’ kazandı. Film, bu ödülle 22 Şubat 2015’te yapılacak 87. Oscar Ödülleri’nde yarışacağı muhtemel rakiplerinin bir adım önüne geçmiş oldu.Festivaller arasında ‘Oscar’ın habercisi’ olarak nam salan Toronto Film Festivali, önceki akşam düzenlenen kapanış ve ödül töreni ile sona erdi. 39. kez düzenlenen festivalin bu yılki galibi Norveçli yönetmen Morten Tyldum imzalı ‘Yapay Oyun / The Imitation Game’ oldu. Çoğu festivalin aksine jüri üyeleriyle değil seyirci oylarıyla ödüllerin verildiği Toronto’da en iyi filme verilen ‘Seyirci Ödülü’nü kazanan ‘Yapay Oyun’, ünlü matematikçi ve kriptolog Alan Turing’in hayatını konu ediniyor. 2. Dünya Savaşı sırasında Almanların şifreli haberleşme sistemi Enigma’nın kodlarını çözen Turing’in Nazileri durdurmasının hikâyesini anlatan filmde son dönemin parlayan oyuncusu Benedict Cumberbatch ile Keira Knightley başrolleri paylaşıyor.‘Yapay Oyun’, bu ödülle 22 Şubat 2015’te yapılacak 87. Oscar Ödülleri’nde yarışacağı muhtemel rakiplerinin bir adım önüne geçmiş oldu. Zira son yıllarda, Oscar yarışında yer alacak yapımların ödül aldığı Toronto Film Festivali’nde en iyi film ödülü alan ‘Zoraki Kral’, ‘Milyoner’, ‘12 Yıllık Esaret’ ve ‘Artist’ gibi filmlerin Oscar ödüllerinde de ‘en iyi’ seçilmesi dikkatleri Toronto’ya çevirmişti.OSCAR’DA BİR ADIM ÖNDEFestivalde En İyi Belgesel Ödülü, Hajooj Kuka imzalı Sudan yapımı ‘The Beats of the Antonov’ filmine giderken, Geceyarısı Çılgınlığı Bölümü’nde seyircinin takdiri Yeni Zelanda yapımı ‘Gölgede Ne Yapıyoruz? / What We Do in the Shadows’ filmi oldu. Kanada yapımı en iyi film ‘Felix ve Meira’ seçilirken, Kanada yapımı en iyi ilk film ödülü ‘Bang Bang Baby’ filmiyle Jeffrey St. Jules’e verildi. En İyi Asya Filmi Hindistan yapımı ‘Margarita, with a Straw’, Uluslararası Film Eleştirmenleri Birliği’nin (FIPRESCI) Keşif Ödülü’ne ise Fransız yapımı ‘Allah Fransa’yı Korusun’ adlı film layık görüldü.400’e yakın filmin gösterildiği festivalde, Oscar yarışında iddialı olması beklenen bazı yapımların ödül listesinde yer almaması sürpriz sayılabilir. Berlin’den ödülle dönen ve özellikle ABD’li sinema eleştirmenlerinin şimdiden başyapıt ilan ettiği ‘Boyhood’ bunlardan biri. Richard Linklater’ın 12 yılda çektiği, bir çocuğun yetişkinliğe geçişini ele alan film, festivalden ödülsüz döndü. ‘Capote’ filmiyle Oscar’ın kıyısından dönen Bennett Miller’ın yönettiği ve başrollerde Steve Carell, Channing Tatum ve Mark Ruffalo’nun yer aldığı ‘Foxcatcher’ da Toronto’dan ödülsüz dönen bir diğer film. David Dobkin’in yönettiği, başrollerinde Robert Duval, Robert Downey Jr. ve Vera Farmiga’nın yer aldığı ‘Yargıç / The Judge’ filminin gösterimiyle 4 Eylül’de başlayan festival, Hollywood yıldızlarının da akınına uğradı. Michael Douglas, Dustin Hoffman, Jennifer Aniston, Denzel Washington, Kate Winslet ve Kevin Costner gibi yıldızların yanı sıra Al Pacino da festivale katılanlar arasındaydı. Hatta Al Pacino’nun ‘Yıldız Savaşları’ ile ilgili açıklaması festivale damgasını vurdu. Usta oyuncu, Yıldız Savaşları serisinin ilk filminde Harrison Ford’un oynadığı Han Solo rolünün önce kendisine teklif edildiğini ancak “senaryoyu anlamadığı” için reddettiğini açıklamıştı.
15 Eylül 2014 Pazartesi
Türkiye'nin ilk müzik yapım firması yeniden kuruluyor
Bugünlerde herkesin başı telif haklarıyla dertte. Türk müziğinin önemli bestecilerinden Attila Özdemiroğlu, 1980'de müziklerini yaptığı Yedi Kocalı Hürmüz müzikalinin telif sorunuyla uğraşıyor.Bir yandan da eski ortağı Şanar Yurdatapan ile 1972'de kurdukları Türkiye'nin ilk müzik yapım şirketi ŞAT Yapım'ı hayata geçirmeye çalışıyorlar. Özdemiroğlu ile hem yeni projelerini hem de Müzik Eseri Sahipleri Meslek Birliği (MESAM) başkan yardımcısı olarak, telif haklarıyla ilgili tartışmaları konuştuk.Attila Özdemiroğlu ve Şanar Yurdatapan, Türk müziğine bugüne kadar önemli katkıları olan iki isim. Firuze, Rakkas, Kalbim Egede Kaldı, Hasret gibi şarkıların bestecisi Özdemiroğlu, Ajda Pekkan'dan Nilüfer'e, Sezen Aksu'dan Kayahan'a birçok sanatçı ile çalıştı. 7 kez Altın Portakal ödülü aldı. Melike Demirağ'ın seslendirdiği 'Arkadaş' şarkısının bestecisi ve söz yazarı Şanar Yurdatapan ise 100'den fazla esere imza attı. Onun da Türk müziğine önemli katkıları oldu. Fakat her iki sanatçı da epeydir müzikten uzaktılar. Hatta Yurdatapan, elini ayağını çekmişti. Artık eski iki dost, aktif bir şekilde müziğe dönüyorlar. 1972 yılında birlikte kurdukları Türkiye'nin ilk müzik yapım firması ŞAT Yapım'ı yeniden hayata geçirecekler. Şanar'ın ŞA'sı ile Attila'nın AT'ı birleştirilerek kurulan ŞAT Yapım'da 1979'a kadar Sezen Aksu, Rüçhan Çamay, Yasemin Kumral, Nilüfer, Esmeray, Melike Demirağ, Banu ve daha pek çok sanatçının müzik dünyasına adım atmasını sağlayan plak prodüksiyonlarını hazırladılar. Plaklardaki şarkı düzenlemelerinin çoğunu Özdemiroğlu ve Yurdatapan yapmıştı. Olmaz Olsun Cüzdanımda Milyonlar, Para Para Para, Unutama Beni, Kaç Yıl Geçti Aradan, Bim Bam Bom, Arkadaş, Ne Haber, Ölsem de Bir Kalsam da Bir ŞAT Yapım'da hazırlanan plaklardan bazıları. Özdemiroğlu, kurulumu henüz başlangıç aşamasında olan ŞAT Yapım'la ilgili dilimize bir parça bal çaldıktan sonra 1980'de müziklerini yazdığı Yedi Kocalı Hürmüz müzikali ve MESAM başkan yardımcısı olarak tüm müzik eserleri hakkında yaşadıkları telif sorunlarını anlattı. Yedi Kocalı Hürmüz, opera ve baleye uyarlanıyormuş. Ama telif sorunu olduğunu öğrendik, doğru mu? Evet, doğru. Samsun Devlet Opera Balesi, müziklerini bestelediğim Yedi Kocalı Hürmüz müzikalini opera ve baleye uyarlamak istiyor bu yıl. Bence daha mantıklı çünkü müzikleri o formatta yazmıştım. Çok sesli Türk müziği koroları var içinde. İlk ne zaman sahnelenmişti müzikal? 1979'da büyük bir kadro ile Harbiye Açıkhava Tiyatrosu'nda oynandı. 80 metre büyüklüğünde bir Üsküdar mahallesi kurduk sahneye. Adile Naşit, Turgut Boralı, Altan Erbulak, Ayşen Gruda, İlyas Salman aklınıza gelen ne kadar efsane tiyatrocu varsa oynadı. Cüneyt Gökçer sahneye koydu, Ayten Gökçer, Cihan Önal başroldeydi. 38 kişilik orkestrayı üç gün ben yönettim, benden sonra İtalyan şef. Yaz boyu her gün 5 bin kişi izlemeye geldi müzikali… O yıllarda televizyonda da yayınlanmıştı müzikal, çok sevilmişti. Peki sonra ne oldu? Müzikalin bütün notalarını Devlet Tiyatroları'na (DT) teslim etmiştim. Sanıyorum orada sahip mi çıkamadılar artık nedir bilmiyorum, notalar kaybolmuş. Aslında bu koca bir eser, içinde 23 tane müzik var. Ama Tanrım şarkısıyla biliniyor sadece. Çünkü sonradan tiyatro eseri olarak sadece bu şarkıyla sahneye koydular. Samsun ‘biz tüm bestelerinizi kullanarak hepsini oynamak istiyoruz' deyince tamam dedim, gerekirse yeniden yazarım, ama siz gene de bir bakın DT'nin arşivine, az da olsa bir nota kaldıysa sıfırdan yazmayayım. Siz de kopyası yok muydu? O zaman henüz bilgisayar, nota programları yok, her şey elle yazılıyor. Yazıp teslim etmişim. Nasılsa DT'de var, arşivde duruyor diye düşünüyorum. Çünkü DT'ye eserler, kurul kararıyla kabul ediliyor ve artık kurumun repertuvar malı oluyor, daha güvenilirdi. En son AKM'deydi notalar, oradan nereye gitti bilmiyoruz, araştıracaklar. Eğer bulunursa tüm notalar, 2014-2015 sezonunda opera ve bale olarak mı sahnelenecek? Daha sahnelenip sahnelenmeyeceği belli değil. Çünkü yine telif meselesi ile karşı karşıyayız. Nedir bu olay? Yedi Kocalı Hürmüz aslında bir tiyatro eseridir ve yazarı değerli tiyatro yazarımız rahmetli Sadık Şendil'dir. Eserin telif haklarını Onk Ajans takip ediyor. Sadık abinin metnini, kendisinin izniyle, Sevgi Sanlı müzikal formu için librettosunu yeniden yazdı. Şimdi Sadık abinin mirasçıları, Onk Ajans aracılığıyla Sevgi Sanlı'nın ismini eserden çıkarmamızı istedi. Neden çıkarmak istiyorlar? Bilmiyorum. Adını çıkarmamız mümkün değil. Müzikaldeki en sevilen “Tanrım” şarkısının sözlerini Sevgi abla yazdı. Bunun üzerine DT, müzikale yeniden söz yazmamızı istedi. Ben de kabul etmedim. Böyle bir çıkmazdayız. Eserin bu müzikal formu artık sadece Sadık Şendil'in değil, Sadık abinin tiyatro eseri üzerine benim müziklerim ve Sevgi ablanın müzikale uyarladığı metni ile yeni bir form. Fakat mirasçıları, eserde Sevgi Sanlı'nın adını istemiyor. O zaman da çok beğenilen bu müzikal formu tarihe gömülecek. Vârislerin, eser üzerinde çok fazla söz hakkı var. Olmalı mı, olmamalı mı? Uluslararası imzaladığımız yasaya göre eser, onu yaratanındır. Ama şu andaki yasada MÜYAP (yapımcılar) ve MÜYORBİR (yorumcular), aynen eser sahibi gibi izin hakkına sahip. Dünyanın hiçbir yerinde olmayan bir şeye sahipler. Nasıl oldu bu? Menfaat grupları girdiler araya, yasanın 81. maddesini ezip büzüp yönetmeliklerde bakanlık birdenbire hak sahibi olarak dört hak sahibi ikdas etti. Aslında komşu hakları var ama izin hakları bir tek Türkiye'de var. Bu yasanın varlık amacına aykırı bir durum. Siz uzun yıllar, UNESCO'nun çatısı altında bulunan dünya entelektüel fikri hak organizasyonuna bağlı Uluslararası Eser Sahipleri Birlikleri Konfederasyonu (CISAC) ile çalıştınız. Telif hakları konusunda oldukça tecrübelisiniz. Ülkemizde telif hakları meselesi niye bu kadar tartışmalı, yasada bir sorun mu var? 1951'de kabul edilen telif hakları yasası gayet basit, kolay, anlaşılır. Karmaşık hale getiren menfaat gruplarının elinde yasanın iğdiş edilmesi. Bir de bilgisiz ve bilinçsiz bürokratlar da var işin içinde. Şöyle ki; yönetmelikleri bakan hazırlamıyor, bürokratlar hazırlıyor. Ve sonunda öyle bir şeyle karşılaşıyorsunuz ki, -bizde şu anda olduğu gibi- telif hakları yasası sanki eser sahibi için değil de, sadece yapımcılar ve icracılar için var. Yasanın tek amacı bilim ve sanat eseri üretimini teşvik ederek insanlığın yararına sunmaktır. Çıkar grupları kim, tam olarak ne yapmak istiyorlar? Müzik sektörü için söyleyeyim. 70'li, 80'li yıllarda Türkiye'nin bütün müziği Unkapanı'nda üretiliyordu. Bunlar eser sahibini çok fazla sömüren gruplardı. Yasa komisyonlarına baskı yaparlardı. Orada adamları vardı. MESAM başkanı iken ben de bir kere çağrıldım komisyona. Üç ay çalıştım. Bazen dışarıdan uzman kişiler çağırıyorlar. Bu baskı olayını orada canlı olarak yaşadım. Bazıları çok ısrarlı, diyorum ki, “bu yasada yok, uluslararası sözleşmemize ve anayasamıza aykırı.” Ama hayır, ısrar ediyorlar. Bir kelime değiştirerek, yasanın yönünü kendi menfaatlerine çeviriyorlar. Çıkar ve menfaat grupları yayıncılık sektöründe de var. Fikir ve sanat yasasının asıl amacı nedir, galiba bunu kimse anlamıyor. İlk amacı eseri korumak ve yayılmasını sağlamak. Medeniyet, bilim, teknoloji ve sanat üretimi el ele gelişiyor. İkincisi, eser üreteni korumaktır. Müzik eserim artık benden çıktıktan sonra her yerde çalınıyor. İnternette dolaşıyor, televizyonlar çalıyor, gece kulüpleri çalıyor, herkes para kazanıyor. Ben ne olacağım? Yasanın amacı aslında beni korumak olacakken öyle bir hale getirdiler ki, MESAM'dan bu yıl bana ilk altı ayda yapılan telif ödemesi 2.500 TL. Bütün film müziklerimden, diğer bestelerimden kazandığım para bu. Yasa ve yönetmelikler böyle çarpıtılırsa sonuç da böyle oluyor. Meslek birlikleri öncelikle yasa ve yönetmelikler engelinden tam verimli çalışmıyor. Şu an tekrar MESAM'ın yönetim kurulundayım ve bunun savaşını veriyorum. Kültür Bakanı'nın, aslında öncelikle artık anayasa ihlali durumuna dönüşen bu durumla ilgilenmesi gerekiyor. MESAM'da kavga veriyorum dediniz, ne kavgası? Umuma müzik yayını yapan ve bundan para kazanan işyerleri yasa ile zorunlu olmasına rağmen meslek birlikleriyle sözleşme yapmıyor. Mesela Flash TV'nin yıllardır hiçbir sözleşmesi yok. Yıllardır eserlerimizi kullanıyor, hiç kimseye telif ödemiyor. RTÜK'ün bunu yasaklaması, lisansını iptal etmesi lazım, etmiyor. Kültür Bakanı'nın bu ciddi sorunlar ile de ilgilenmesi gerek. Bu olumsuzluklara ilişkin bir girişimine tanık olmadım. 1951 yılında yapılan 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu'nun 47. maddesinde bir değişiklik yapıldı yakın zamanda. Yasaya göre bakanlık bazı eserleri (kitap, albüm vs.) kendisi yayımlayacak. Müzik sektörüne nasıl yansıdı bu değişiklik? Önce yasanın amacını kavranabilse, Anayasa'nın 27'nci maddesinde bu belirtilmiştir. Konuşulanlara göre yaptıkları yasa değişikliğinden sonra kendi yayımladıkları eserin satışından elde edilecek gelirin yüzde 70'ine el koyulması tasarlanıyor. Yasada geçen “Bu gelirin hangi gayelere tahsis edileceğine Bakanlar Kurulu karar verecek.” ifadesi, aslında bunun kanıtı. Bu yasanın özünü de hayattan kaldırma girişimidir. Bakın ben size daha gerçek bir şey söyleyeyim. Tabii buyrun, nedir? Müzik eserleri sahiplerinin geçen yılki toplam telif geliri 20 milyon Euro (2013 rakamı). Bu sene daha da düştü. Yani oteller, diskotekler, umumi işyerleri, televizyonlar, her yerden toplanan toplam parayı söylüyorum size. Bütün Türkiye çapında, bütün sanatçılar için toplanan telif parası bu. Yanımızdaki 10 milyonluk Yunanistan'da bu rakam 140 milyon Euro. Daha utanç verici rakamlar var. Romanya bizden sonra yani 1989'dan sonra telif ödemelerine başladı, yıllık 84 milyon Euro telif topluyor. MESAM ve MSG ne kadar topladı? Bu bir utanç meselesi. Örnek verdiğim ülkelere bakın, bir de bize bakın. Kültür ve Turizm Bakanı Ömer Çelik ve diğer tüm bakanlar bu konuyu gündeme getirdiğimizde 'Turizme darbe mi vuracaksınız?' diyebiliyorlar. Vizyon bu.
12 Eylül 2014 Cuma
Casusun emeklisi olmaz
‘Hedefteki Adam’, Amerikalı gazeteci ve yazar Bill Granger’ın 1979-1993 arasında yayımlanan 15 kitaplık casusluk romanı serisinden uyarlama. Casusluk hikâyelerinin bütün klişelerini kullanan film, emekli bir CIA ajanının sahalara dönmesiyle eski defterlerin yeniden açılmasını konu ediniyor.‘Yalnız ve güzel ülke’mizin yöneticileri yok saymaya, kulağının üstüne yatmaya devam etse de istihbarat dünyası sinema marifetiyle gündemimize girmeye devam ediyor. Geçtiğimiz hafta Philip Seymour Hoffman’ın beyazperdede son kez göründüğü ‘İnsan Avı / A Most Wanted Man’, 2005’ten bu yana (öncesi var mı, yok mu ayrı bir mesele) bizi dinlediği ortaya çıkan iki ülkenin, Amerika ile Almanya’nın istihbarat savaşlarını konu alıyordu. Bu haftanın mönüsünde ise ‘Hedefteki Adam / The November Man’ var. Neyse ki, bu kez işin içinde bir Türk aile yok!Casusluk hikâyelerinin klişelerini bol kepçe seyircinin yüzüne boca eden ‘Hedefteki Adam’, emekli bir CIA ajanının sahalara dönmesiyle birlikte eski defterlerin açılmasını konu ediniyor. Eski CIA ajanı Peter Devereaux (Pierce Brosnan), Lozan’daki mekânında gözlerden ırak, emekliliğin tadını çıkarırken, halen görevde olan dostu John Hanley’nin teklifini reddedemez: Rusya’nın yeni devlet başkanı olması beklenen Arkady Federov’un (Lazar Ristovski) karanlık geçmişine dair çok önemli bilgilere sahip Alice Fournier (Olga Kurylenko) adlı tanığı korumak. Bir süre sonra Peter, bu görevin kendisini eski ‘talebesi’ David Mason (Luke Bracey) karşısında hedef durumuna soktuğunu fark eder. Olaylar ilerledikçe, istihbarat dünyasının olmazsa olmazı köstebeklerin ikili oyunları Deveroux ve Mason’ın karşısına çıkar.‘Hedefteki Adam’, Amerikalı gazeteci ve yazar Bill Granger’ın 1979-1993 arası yayımlanan 15 kitaplık casusluk romanı serisinden uyarlama. Film, her ne kadar orijinal adını (The November Man) serinin ilk kitabından alsa da senaryo, 1987’de yayımlanan ‘There Are No Spies’ romanına dayanıyor. Yaklaşık 40 yıl gazetecilik yapan Bill Granger’ın ‘espiyonaj yazarlığı’ için, Bourne serisinin yazarı Robert Ludlum’un birkaç gömlek altı dersek kafada az çok bir profil oluşur. Belki de bu yüzden, ‘Hedefteki Adam’ da Bourne serisinin ilk üç filminin bir hayli gerisinde.YETİŞ YA BOND!Bourne serisine benzeme çabası filmi izleyince ortaya çıksa da ilk başta, Pierce Brosnan’dan dolayı Bond filmleri akla geliyor. Malum, Brosnan, 80’lerde yanlış tercihler sonucu tıkanan seriyi 90’larda tazelemekle kalmamış, 2000’lere taşımıştı. Gerçi, ilk kez 007 olduğu ‘Altın Göz’ (1995) dışında diğer üç filmi Bond serisinin en kötüleri arasındaki yerini aldı ama yine de Brosnan’ın bu ‘efsane’ ajana verdiği emekler yabana atılmamalı. ‘Hedefteki Adam’ı, gözden düşmüş bir Bond’un yahut Bond oyuncusunun çırpınışı olarak izleyebiliriz. Akıllı dokunuşlar ve mizah desteği ile (hiç olmazsa birkaç zarif gönderme) yönetmen ve senaristler de meseleye böyle bakabilirmiş ama nerede o incelik!Casus filmi klişelerin en ham haliyle perdeye geldiği ‘Hedefteki Adam’, bu türün kilit unsuru ‘akıl oyunları’nı ise en yavan şekliyle işliyor. Karakter geçmişlerinde ve gelişimlerindeki mantık hataları, sıradan olay örgüsünde bile kendini gösteriyor. Belli ki yönetmen, kendisinin ilgilenmediği bu incelikleri, seyircinin de dert etmemesini umut ediyor. Casus öykülerinin biçim açısından vazgeçilmez özelliği ‘atmosfer’ çalışması neredeyse yok. Yönetmenin ve görüntü yönetmeninin, istihbarat dünyasının tekinsizliğine dair, mekân kurma, mizansen oluşturma gibi bir çabasını göremiyoruz. Haliyle film ekibinin bütün enerjisi araba takip ve aksiyon sahnelerine yoğunlaşıyor.Oyunculuklar açısından Pierce Brosnan, Bond günlerinin geride kaldığına bizi ikna etse de, kaşını kaldırıp buğulu ve umursamaz bir bakış atınca “Bende hâlâ Bond havası var” dedirtiyor; doğruya doğru! Olga Kurylenko’nun ‘Quantum of Solace’ta (2008) yeni Bond Daniel Craig ile oynadığını hatırlayınca filmin Bond’un nostaljisinden medet uman tercihleri daha acınası bir hal alıyor. Öte yandan, ‘Tito ve Ben’in (1992) unutulmazı, ‘Yeraltı’nın (1995) Blacky’si, Sırp oyuncu Lazar Ristovski’yi basmakalıp bir karakterde de olsa tekrar izlemek… İşte, 108 dakika boyunca yediğimiz bir çuval keçiboynuzundan geriye kalan 2 gram’lık bal bu olsa gerek!HEDEFTEKİ ADAMTHE NOVEMBER MANYÖNETMENROGER DONALDSONOYUNCULARPIERCE BROSNANOLGA KURYLENKOLuke Bracey
10 Eylül 2014 Çarşamba
‘Yasaklı Kitaplar Haftası’ bizde de kutlansa...
Amerika'da okuma özgürlüğüne karşı senelerdir kutlanan bir etkinlik var: Yasaklı Kitaplar Haftası. Bu yıl 21-27 Eylül arasında kutlanacak olan hafta; kitapseverleri, yayıncıları, kütüphanecileri, kitabevlerini, gazetecileri ve öğretmenleri düşünce özgürlüğü için bir araya getiriyor.Risale-i Nur Külliyatı’nın hak sahiplerinden izin alınmaksızın yayımlandığı bahanesiyle, Kültür Bakanlığı’nın yayıncılara bandrol vermemesi hâlâ devam ediyor. Basımı bir nevi duran Risale-i Nur’lara uygulanan bu akıl almaz uygulama, devletin bu eserleri kamu malı sayarak tekeline almasına doğru ilerliyor. Senelerdir hiçbir sıkıntı yaşanmadan basılan Risale-i Nur’ların, bir anlamda yasaklı kitaplar listesine girdiği söylenebilir, zira devlet inisiyatifine bırakılan bu yayımlama özgürlüğünün ne kadar süreceği ve bu kitapları basmak isteyen yayıncılar için nasıl bir yol bulunacağı, tam bir bilmeceye dönmüş durumda.Devletin yayınevlerine Risaleleri yayımlama engeli süredursun, Amerika’da okuma ve yayımlama özgürlüğüne dikkat çekmek için senelerdir kutlanan ‘Yasaklı Kitaplar Haftası’ için gün sayılıyor. 1982’den bu yana okullarda ve kütüphanelerde bulunan kitaplara karşı başlatılan çeşitli yargılama ve tartışmalara bir tepki olarak doğan hafta kapsamında her yıl bir tema belirlenerek çeşitli etkinlikler düzenleniyor. 21-27 Eylül arasında kutlanacak olan haftanın bu yılki teması, çizgi romanlar. Bilgiye serbest erişimin değerini vurgulayan etkinlik kitapseverleri, yayıncıları, kütüphanecileri, kitabevlerini, yazarları, gazetecileri ve öğretmenleri her türlü bilgiye ulaşma ve düşünceyi ifade etme özgürlüğü için bir araya getirmeyi amaçlıyor.YASAKLI KİTAPLARI SESLİ OKUMA EYLEMİBirliğin hazırladığı listeye göre, ABD’de geçtiğimiz yıl ve bu senenin ortaları kadar yaklaşık 350 kitap kütüphanelerde ve okullarda sansürlendi. Etkinlik kapsamında her yıl, o yılın en çok yasakla karşılaşan on kitabı seçilerek okuma etkinliği düzenleniyor. Bu yıl engellemeyle karşılaşan kitaplar arasında şunlar yer alıyor: Isabel Allende, The House of the Spirits; Margaret Atwood, The Handmaid’s Tale; Anne Frank, The Diary of a Young Girl, Toni Morrison, Bluest Eye, Suzanne Collins, The Hunger Games, Jeff Smith, Bone... Amerikan Kütüphaneler Birliği’nin öncülüğünde kutlanan Yasaklı Kitaplar Haftası kapsamında, ülkenin dört bir yanındaki kütüphaneler ve kitabevleri, düzenledikleri etkinliklerle düşünce özgürlüğüne vurgu yapıyor ve yasaklılar listesine giren kitaplar okurlarca sesli okunarak sansürcü anlayışa dikkat çekiliyor. Yasaklı Kitaplar Haftası etkinliğine dünya genelinde de destek var. Bunun yanı sıra dileyenler, yasaklı kitaplar listesinden seçilen kitaplardan bölümler seslendirerek kameraya kaydediyor ve bunu sosyal medyadan paylaşıyor. Hafta boyunca okuma özgürlüğünü savunanlar ve sansüre karşı olanlar sosyal medya üzerinden #bannedbooksweek hashtag’i seslerini duyuruyor. Yasaklı Kitaplar Haftası’nın resmi sitesi ise: www.bannedbooksweek.org. Türkiye’nin yasaklı kitaplar konusunda pek de iç açıcı olmayan durumunu düşündüğümüzde ülkemizde böyle bir etkinliğin düzenlenmesi elbette büyük tartışmalara sebep olacaktır, fakat böyle bir haftaya ihtiyacımız olduğu kesin!Türkiye’nin yasaklı kitap karnesi kötüAmerika'da düzenlenen Yasaklı Kitaplar Haftası, geçtiğimiz mayıs ayında Işıl Eğrikavuk'un İstanbul'daki Rampa Galeri'de açılan Karanlık Kütüphane adlı sergisini akla getirdi. Serginin bir bölümünü oluşturan Yasaklı Kitaplar Kütüphanesi'nde çeşitli dönemlerde yasaklanan dört yüz kitaba yer veren sanatçı "Her dönemin kendi yasaklamalarını getirdiği ve faturanın her daim kitaba, yazara, yayıncıya ve okuyucuya kesildiğini çok net görüyoruz." diyordu. Türkiye'nin yasaklı kitap karnesi çok parlak olmasa da iyi gelişmeler olmuyor değil, fakat yasaklamalar hâlâ sürüyor. Türkiye'de kayıtların tutulmaya başlandığı 1952 yılından beri, adli ve idari birimlerce hakkında toplatma, yasaklama, dağıtım ve satışın engellenmesi kararı alınan yaklaşık 22 bin 600 yayın bulunuyordu. Geçtiğimiz aralık ayında bu yasak kalkarken bu ürküten yasaklı yayınlar arasında 2 bin 336 kitap yer alıyordu. Mahkemeler, bu kitaplardan 2 bin 221'sinin yasağını kaldırırken, 115 kitap hakkındaki toplatma, yasaklama ve satışının engellenmesi kararının devamına hükmetti.
8 Eylül 2014 Pazartesi
Joan Miró’nun evinden haberler
Sabancı Müzesi, 23 Eylül’de açılacak Joan Miró sergisi öncesinde, sanatçının Mallorca’da yaşadığı eve ve vakfının yer aldığı Barcelona’ya bir ziyaret düzenledi. Sanatçının torunu Joan Punyet Miró, savaşlar, darbeler ve diktatörler gören dedesinin demokrasiyi sürekli savunan bir sanatçı olduğunu söylüyor.Sanatçı evleri ve koleksiyonları biraz tehlikelidir. Ressamın sanat evreleri tüm sırlarıyla açığa çıkarken, geride bıraktığı izler ve hatıralar da onun dünyasına kolayca girmenin anahtarıdır. Sabancı Müzesi, 22 Eylül'de açılacak Miró sergisi öncesi, Katalan sanatçı Joan Miró'nun (1893-1983) İspanya'nın Mallorca adasında yaşadığı eve ve vakfının yer aldığı Barcelona'ya geçtiğimiz cuma günü sona eren dört günlük bir ziyaret düzenledi. Ziyaretin ilk durağı, sanatçının yaklaşık otuz yıl kadar yaşadığı ve hayatının son dönemlerini geçirdiği evi ve iki atölyesinin yer aldığı Mallorca'daki mekândı. Buradaki Pilar ve Joan Miró Vakfı'nın tüm yükünü kırk altı yaşındaki torun Joan Punyet Miró çekiyor. Torun Miró, neşeli ve hareketli üslubuyla hemen dedesini anlatmaya başlıyor: "Burası Miró için kendi kökleri, doğa, toprak, gökyüzü, şiir, mavi ve sessizlik gibi anlamlara sahipti. Haftada bir-iki gün kendisini burada görürdük. Hayatımda sadece bir kez dedemin atölyesine gittim o da seksen beş yaşındaydı. Merdivenden indiğimizde Mallarme ve Rimbaud'un kitapları yerde duruyordu ve bu şiir kitaplarından rastgele bölümler açarak ruhunu çalıştırdığını söylemişti.”Masmavi bir denize tepeden bakan, zeytin, palmiye ve badem ağaçlarının arasındaki böyle bir eve ve atölyeye sahip olmayı Miró uzun süre düşler. Aynı anda birkaç tabloyla çalışacak büyüklükte bir mekanın hayalini mimar Josep Lluis Sert -aynı zamanda Miró'nun yakın arkadaşıdır- gerçeğe dönüştürür. Koleksiyonun sergilendiği vakıf binası, sanatçının önemli figürlerinden yıldız şeklinde tasarlanır. Aynı mekanda Miró'nun diğer atölyesi olan tarihi Son Boter binasında ise Miró odalardan birinden çıkacakmış gibi duruyor. Fırça darbeleri, boyalar, duvarlardaki karalamalar, taslaklar ve boya izleri ilk günkü gibi taze ve canlı. Torun Miró, binanın halka açık olmayan kısımlarını da gezdirirken bir yandan da anlatıyor: “Benim ve kardeşimin topları, şapkaları ve kuklaları ortadan kaybolduktan seneler sonra, bir heykelin üzerine sıvanmış veya birleştirilmiş olarak görünürdü.” Torun Miró dedesinin sanatçı olmanın dışında, kendi dönemiyle iç içe bir hayat yaşadığını söylüyor: “Çocuğun çıplak gözle dünyayı gördüğü gibi dedemin de bakışı ve sanat anlayışı bu doğrultudaydı. Sanat hayatında ünü yakalamasına rağmen son yıllarına kadar üretti ve kendini sürekli yeniden keşfeden bir sanatçı olarak hayatını sürdürdü.”Miró'nun sanatın insanlar ve kültürler arasında köprü kurduğunu belirten Joan, savaşlar, darbeler ve diktatörler gören dedesinin yaşamı boyunca, demokrasiden yana biri olduğunu dile getirirken, Miró'nun kulağımızın arkasına saklanan rüyaları ve arzuları çekip önümüze bıraktığını anlatıyor. Kendisi de sanata düşkün olan torun Miró, para ve tabloların miras olarak kalabileceğini fakat yeteneğin devredilemeyeceğini söylüyor. Bunun yanı sıra, oldukça renkli gözüken tabloların ardında aslında yoğun ve saklı bir hüznün olduğunu belirtiyor. İspanyol ve Türk kültürünün birbirine çok yakın olduğunu söyleyen Joan, İstanbul'da açılacak serginin iki ülke insanını birbirine daha da yakınlaştıracağı kanısında. Sergide, Miró'nun evinden daha önce hiç çıkmamış tablolar ve seramikler de yer alacak.Miró'nun saklı hazinesiZiyaretin ikinci durağı ise 1975'te Barcelona'da yer alan Joan Miró Vakfı'ydı. Ziyaretçilerle bir hayli kalabalık bu mekana girer girmez, bu binanın da mimarı olan Sert'in Miró'ya bir mektubunda yazdığı gibi "vakıf yaşayan bir mekan olmalı" sözlerinin nasıl gerçekleştiğini görebiliyorsunuz. Her yıl yüz binlerce sanatseverin ziyaret ettiği vakıfta Miró'ya ait büyük bir koleksiyon var. Eserlerin pek çoğu Miró tarafından bağışlanmış. Vakıf, sanatçı adına her iki yılda bir düzenlenen bir ödül veriyor. Miró'nun dünya çapında daha da tanınması için çalıştıklarını ve farklı ülkelerde düzenledikleri Miró sergileriyle bunu gerçekleştirdiklerini dile getiren vakfın müdürü Rosa Maria Malet, Türkiyeli sanatseverlerin de Miró'nun renkli evrenini yakından tanıyacağını belirtiyor. Miró'nun kendinden sonraki sanatçılara da yol açıcı olduğunu söyleyen Malet, onun eserlerinin gerçek hayatla sıkı sıkıya bir bağlantısı olduğunu söylüyor. Serginin küratörü Jordi J. Klavero ise Miró'nun bir Rönesans sanatçısı olduğunu belirterek serginin Miró'nun sanat hayatının son kırk yılına odaklandığını dile getiriyor. Müze ekibi, Miró'nun çalışma metodunun izlerini bir bir ele veren on bine yakın desen ve eskizin yer aldığı mekanı da gezdirdi. Sadece Miró üzerine çalışan araştırmacılara açılan bu hazine niteliğindeki bölümde, düzenli oluşuyla nam salan sanatçının tüm sanat evreleri saklı.Sabancı Müzesi'nin gayretiSabancı Holding'in katkılarıyla açılacak "Joan Miró: Kadınlar, Kuşlar, Yıldızlar" adlı sergi için müze ekibi yaklaşık iki yıldır çalışıyor. Gezici bir sergiyi müze ekibine öneren Barcelona'daki Miró Vakfı'nın bu teklifini kabul etmeyen Nazan Ölçer'in yerinde kararıyla İstanbul sergisi için yeni bir seçki oluşturuldu. Ölçer’in, sanatçının hem Mallorca'daki evinden hem de Barcelona'daki vakıftan daha önce sergilenmemiş eserlerin yanı sıra vakfın senelerdir girişinde yer alan Miró'nun önemli bir heykelini bile yerinden söktürüp İstanbul'a getirmeyi başardığını belirtelim. Hem müze yetkililerinin hem de torun Joan'ın bu durumdan hiç şikayetçi olmadığı kesin.Sahte Miró vakasıHem Miró Vakfı hem de torun Joan Punyet Miró, İstanbul’da geçtiğimiz aralık ayında Tophane-i Amire’de sahte Miró eserlerinin sergilenmesinin ve ardından apar topar kapatılarak hukuki sürecin yaşandığı vakadan pek hoşnut değil. Bu duruma çok da şaşkın değiller zira dünyanın pek çok yerinde önemli sanatçılar için sahte eserlerin ustaca üretildiğinin farkındalar. Bu yüzden Paris’te titizlikle çalışarak sahte eserlerin peşine düşen ofis uzun süredir faaliyette. Müzayedelerde, kişisel koleksiyonlarda ya da açılan sergilerdeki sahte eserlere karşı bu uzman ekip sürekli tetikte. Bu tatsız vakadan sonra gerçek Miró ile karşılaşmak sanatseverler için değerli bir tecrübe olacak.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)