8 Ağustos 2014 Cuma
Yüz yıllık Balkan göçü
Türkiye kısır tartışmalar ve suni gündemler ile günlerini tüketedursun, şu sıralar Avrupa genelinde 1. Dünya Savaşı'nın 100. yıldönümü anılıyor.Yüzü açılmamış belgeler, yazışmalar ve fotoğraflar ‘dış basın'da yerini aldı, alıyor. Savaşın en büyük mağduru olan bu toprakların insanı ise ‘Çanakkale Geçilmez' nidası ve Yemen Türküsü ile bir asrı geçirdi. Devlet eliyle yapılan ‘Kurtuluş Savaşı' yapımları yahut tarihten soğutan ‘Çanakkale filmleri'ni de unutmayalım... 1. Dünya Savaşı'na giden yolda bu coğrafyada yaşanan bir başka dram olan Balkan Harbi ve sonrasında yaşanan büyük göç dalgası ise geç de olsa kayıtlara girdi. Osmanlı İmparatorluğu'nun tek başına giriştiği son savaş olan ve yenilgiyle sonuçlanan Balkan Harbi'ndeki acıları, göç yollarında yaşanan dramları anlatan, yönetmenliğini Cem Fakir'in, yapımcılığını Mustafa Karahan'ın üstlendiği ‘Balkan Harbi/1912-1913' belgeselinin çekimleri tamamlandı. TMC yapıma ait filmin müzikleri Cem Özkan'a, seslendirmesi tiyatro sanatçısı Ercan Demirel'e ait. Belgesel, savaşın ve göçün acımasız gerçeğini, İngiltere, Fransa, Sırbistan, Arnavutluk ve Bulgaristan arşivlerinde bulunan daha önce hiç yayınlanmamış görüntüler ve fotoğrafların yanı sıra, anılar ve konunun uzmanı tarihçilerle yapılan röportajlar ile ortaya koyuyor. Belgeselde ayrıca, savaşın geçtiği coğrafyanın günümüzdeki hali ve bölgedeki izler de yer alıyor.Toplamda iki yıl süren Balkan Harbi'nde 1913 yılında savaş bittiğinde, Edirne'nin batısındaki Osmanlı toprakları tamamen elden çıkmıştı. Yenilgiye uğrayan askerler geri çekiliyor, açlıkla mücadele ediyordu. Köylerini ve evlerini terk etmek zorunda kalanlar ise İstanbul'un yolunu tutmuştu. ‘Balkan Harbi/1912-1913' belgeseli önümüzdeki günlerde bir televizyon kanalında ekrana gelecek.
7 Ağustos 2014 Perşembe
İstanbul’u ‘turist’ gibi gezmeyin!
İstanbul sevdalısı yazar Haldun Hürel, İstanbul'u nasıl gezeceğini, gezmeye nereden başlayacağını soranlara bir kitapla cevap verdi. İstanbul Nasıl Gezilir? adlı kitap, tarihî yarımadadan başlayarak Galata'yı, Eyüp'ü, Üsküdar'ı, Adalar'ı, Beyoğlu'nu, kısacası tüm İstanbul'u bir uçtan diğer uca bir plan dâhilinde gezmek isteyenler için güzel bir seçenek.İstanbul'da yaşayan ve şehre yolu düşen herkesin aklına takılan en önemli soru, gezmeye nereden başlanacağı olur. Genellikle de standart güzergâhlar dışına pek çıkılmaz. Topkapı Sarayı, Sultanahmet, Ayasofya, Eyüpsultan derken İstanbul bitti zannederiz. Hâlbuki Bizans'a ve Osmanlı'ya yüzyıllarca başkentlik yapan İstanbul, bu kadar değil. İstanbul âşığı Haldun Hürel, “İstanbul'u nasıl gezerim?” sorusuna bir hayli maruz kalmış olacak ki, bir kitapla çıkageldi. Hürel, Kapı Yayınları'ndan çıkan ‘İstanbul Nasıl Gezilir?' adlı kitapta, okuru İstanbul'da uzun bir yolculuğa davet ediyor. Hürel, İstanbul'u gezmeye niyet edenlerin sıkça sorduğu bir başka soru üzerine bina etmiş kitabını: ‘Nereden başlamalıyım?'Hürel, önceden bir güzergâh tespiti yapmanın doğru bir yaklaşım olacağını söylüyor. İstanbul'u rotalara ve etaplara ayırmadan önce tercihi ‘gezgin'e bırakmayı, sonra da doğru olanı hatırlatmayı da ihmal etmiyor: “Tabii ki Galata bölgesinden başlayıp ertesi gün Üsküdar tarafına geçmek, sonra bir Boğaziçi vapuruna atlayıp değişik iskelelerde inerek o semtleri dolaşmak, bir başka gün aniden kendini Balat'ta, Fener'de, Eyüp'te, Aksaray'da bulmak bir tercih meselesidir. Ama bu aşamada yine de derim ki, bilinçli bir şekilde ve sevgi dolu bir yürekle dolaşmak, ‘amatör' gezginliğin ‘profesyonel' tarafıdır.”Hürel, ‘sağlıklı' ve ‘keyifli' bir İstanbul gezisi için başlangıç olarak okuru eski ve yorgun İstanbul sokaklarını yani tarihî yarımadayı seçmiş. Buradaki ilk geziyi ise on altı etapta tamamlıyor. Yazar, tarihî yarımadaya Eminönü Meydanı'ndan giriyor. Oradan Tahtakale çarşısının sokaklarına, Sirkeci'ye, Gülhane'ye ve Sultanahmet'e uzanıyor: “İşte İstanbul!” Hürel, neden böyle dediğini ise şöyle açıklıyor: “Eski asırlarda her ne kadar başşehrin tamamına İstanbul denilse de gerçek İstanbul ‘payitaht' olan yarımada, yani günümüzde Roma surları içinde kalan Fatih ilçesiydi. Galata, Eyüp ve Üsküdar, şehrin diğer yönetim bölgeleri sayılırdı, bunların kadıları ayrıydı. Hatta çocukluğumuzda bu bölgelerden birinde ikamet etmişsek, babalarımız ‘Hanım, öğle üzeri beni bir İstanbul'a ineyim' dediğinde biraz şaşardık bu söze. Fakat doğrusu bu… İstanbul ‘Yarımada' idi!” Kitapta ilk tur tarihî yarımada'nın ardından, Vefa'dan Molla Fenari'ye, Edirnekapı'dan Fındıkzade'ye uzanan seyahat İstanbul'un tarihî kapıları ile sona eriyor. Bu hacimli ilk bölüm, 320 sayfalık kitabın neredeyse yarısı.Kitap, bundan sonra surların dışına taşıyor ve Eyüp'e uzanıyor. Eyüpsultan Camii ve çevresini gezdikten sonra da yönünü denizin orta yerindeki İstanbul ilçesi Adalar'a çeviriyor. Kınalıada, Burgaz, Büyükada ve Sedef adasını turlayıp Galata'ya geçiyor. Hürel, Beyoğlu civarının iki ayrı etapta gezilmesini salık vererek, önce Tünel'den Karaköy'e uzanıyor, ikinci etapta da sağlı sollu İstiklal Caddesi'ni gezdiriyor okura.Kıyı kıyı Rumeli yakasıİstanbul gezisi dört etaplık Rumeli kıyısı ile devam ediyor. İlk olarak Karaköy-Azapkapı güzergâhını tavsiye eden Hürel, ardından Karaköy'den Beşiktaş'a, oradan Emirgan'a uğrayıp son olarak da İstinye'den Boğaziçi'nin son noktası Rumelikavağı'na gidiyor. Hürel, Asya kıtasında yapılacak gezi güzergâhını beş etaba ayırmış: Kadıköyü-Pendik, Kadıköyü-Üsküdar, Büyük ve Küçük Çamlıca-Bulgurlu-Dudullu, Üsküdar-Çengelköy ve Vaniköy-Beykoz. Hürel kitabını Suriçi'nin dışında kalan yerler ve İstanbul'un 54 seyir terası ile sona erdiriyor. Hürel'in “İstanbul Kültürü” serisinin altıncı kitabı olan İstanbul Nasıl Gezilir?, salt gezi güzergâhı sunmuyor okura. Hürel, okurunu belirlediği bu güzergâhlarda semt semt, mahalle mahalle, sokak sokak gezdiriyor. Camiler, külliyeler, hanlar, hamamlar, çeşmeler, dergâhlar, kemerler, türbeler, sebiller, hazireler, kiliseler hakkında bilgi vermeyi ihmal etmiyor. Hürel, sokaklarda gezerken sadece tarihî binaları tanıtmakla yetinmiyor elbette. Bu eserleri meydana getiren koskoca gelenek ve kültür hakkında doyurucu bilgiler de sunuyor. Her bölgeye, mevkie göre püf noktaları da veren Hürel'in kitapta yaptığı bu minik İstanbul seyahatine fotoğraflar da eşlik ediyor. Okura da bir güzergâh belirleyip kitap eşliğinde İstanbul turuna çıkmak kalıyor.
6 Ağustos 2014 Çarşamba
‘Bölgede Türkmen izi yok ediliyor’
Prof. Dr. Suphi Saatçi, Kerkük doğumlu yüksek mimar ve akademisyen. Saatçi, Kerkük Güldestesi, Kerkük Evleri, Kerkük'ten Derlenen Olay Türküleri ve Kerkük Çocuk Folkloru gibi eserleriyle Kerkük kültürü hakkında önemli eserler verdi. Bölgeyi ve kültürünü yakından tanıyan Saatçi ile Iraklı Türkmenlere yapılan zulmü ve bölgedeki son durumu konuştuk.Şu anda Iraklı Türkmenlerin bir soykırımla karşı karşıya olduğunu biliyoruz. Türkmenlerin sesini dünyaya duyuran bir kültür adamı olarak olayları nasıl değerlendiriyorsunuz?Haziran ayından itibaren Irak'ta meydana gelen olaylar, en çok Türkmen toplumuna zarar veriyor. Özellikle IŞİD sanki sadece Türkmenleri hedef seçmiş gibi görünüyor ve şu andaki durum tamamen Türkmenlerin aleyhine gelişiyor. IŞİD Musul'u işgal ettikten sonra bölgede yaşayan Araplara veya Kürtlere ne gibi zararlar verdi? Bunu bilmiyoruz ve böyle bir şey de duymadık. Fakat IŞİD Musul bölgesindeki Türkmenleri yerlerinden ve yuvalarından söküp atmış durumda. Bölgedeki cehennemî sıcaklar altında çölde nereye gideceğini bilemeyen Türkmen aileleri perişan haldeler. Her gün güneşin kavurucu sıcakları altında aç ve susuz kalan Türkmenlerin onlarca çocuğu ve bebeleri ölüyor. Peşmerge kuvvetleri de onları Erbil'e sokmuyor. Düşünün, Erbil Irak'ın bir şehri, Telafer ve Musul da Irak'ın şehirleri ama Kürt yönetimi bunları yabancı kabul ederek Erbil'e sığınmalarına izin vermiyor. Ölümden kaçan bu Türkmen göçmenlerini Türkiye de içeri almıyor. Yerle gök arasında, kızgın güneş altında gölgesiz, gıdasız ve susuz kalan bu insanların burnumuzun dibinde böylesine ölüme terk edilmeleri, insanı kahrediyor. Bunları hadi Türk veya Türkmen kabul etmekten vazgeçtik, bari birer insan olarak kabul edelim, diyoruz.Orada neler olup bittiğine dair sağlıklı haberler alabiliyor musunuz?Türkmen bölgelerinden az çok haberler alıyoruz. Özellikle göçmen Türkmenlere gidip durumlarını öğrenen arkadaşlar, bunların fotoğraf ve haberlerini bize ulaştırıyorlar. Esasen bölgeden ne Türkiye ne de dünyanın diğer medya kuruluşları doğru dürüst haber alabiliyor. Bugün Gazze'deki durumu, her saat başı ulaşan görüntü ve haberlerden takip ediyoruz. Fakat her ne hikmetse IŞİD'den ve yaptıklarından haber sızmıyor. Sağlıklı haber alınamayınca, sağlıklı ve doğru yorum ve tahminlerde bulunmak zorlaşıyor.Bunda sosyal medyanın etkisi ne kadar? Türkmenler bu aracı iyi kullanamıyor ve bu yüzden mi seslerini duyuramıyorlar?Türkmenler sosyal medyayı kullanıyor. Ancak Türkiye'de asıl televizyon ve haber ajanslarının ele almadığı sorunlara halk da ilgi göstermiyor. Türkiye'de haberleri medyaya artık sadece siyasî iktidar servis ediyor. Hatta belki medyanın malzemesi Başbakan'ın söylediklerinden oluşuyor. Bu yüzden Başbakan'ın gündeminde Türkmenler yoksa medyada da Türkmenler yer alamıyor. Özellikle seçim süreci boyunca en çok tartışılan konular, Başbakan'ın seçim meydanlarında söylediklerinden ibaret. Bu toz duman içinde gariban Türkmen, sesini nasıl duyursun?Peki, sizce Türkiye neden bu kadar duyarsız?Türkiye, şu anda IŞİD'in yaptıkları karşısında biraz şaşkın durumda. Herhangi bir diplomatik atak da yapamıyor. Bu yüzden Türkiye beklemede, belki şu aşamada beklemek de en doğrusu, en azından fotoğraf netleşsin. Diğer yandan IŞİD'in elinde 80 dolayında Türk vatandaşı rehine bulunuyor. Ayrıca Türkmenlere insanî yardım gönderiliyor. Devlet dışında başka kuruluşlar da insanî yardım gönderiyor. Bu açıdan Türkmenlere insanî destek var. Burada eksik olan siyasî desteğin olmayışı… Türkiye siyasî destek yapabilir mi? Bence yapabilir.Türkmenlerin bir kısmı yurtlarını terk etti ve dağlara, çöllere çekildi. Onların hayat şartları ne durumda?Güneyde Kerkük ve Tuzhurmatu çevresindeki Türkmen bölgelerinde huzursuzluk had safhada. Çevre köylerden Kerkük'e sığınan ve sokaklarda yaşayan yüzlerce Türkmen, köyünden, obasından, yerinden, yurdundan ve evinden kopmuş durumda. Bunlar çocukları ile birlikte sefalete sürüklendiler. Musul yöresi ve Telafer Türkmenleri de çöllere dağıldılar. Bunların bir kısmı Necef ve Kerbela şehirlerine nakledildiler. Topraklarından ayrıldıkları için orada da huzurlu değiller. Ancak ölümden kurtulmak için başka çareleri kalmadı. Anlayacağınız, Türkmenlerin Allah'tan başka kimseleri kalmadı.Türk kültürü ve tarihi siliniyor!Türkmenlerin kültür varlıklarına karşı bir saldırı var mı?Maalesef, Musul'da bin yıllık Nebi Yunus Camii ve içindeki makam yerle bir edildi. Nebi Şit ve Nebi Circis camileri de patlatıldı. Selçuklu dönemi yapılarından İmam Avnüddin ve İmam Yahya Ebu'l-Kasım türbelerinin havaya uçurulduklarının çekimlerini maalesef internette içim burkularak izledim. Musul Ulu Camii gibi Irak'ın en eski minaresine sahip bir yüce mabedin de havaya uçurulacağı söyleniyor. Atabeyler döneminde Musul'da inşa edilen ve kenti süsleyen kültür varlıklarının ve dinî merkezlerin birkaç dakikada yerle bir edildiğini görmek insanın içini kanatıyor. Nebi Circis külliyesi Timur döneminde (14. yy.) bile büyük bir restorasyon geçirmiştir. Yani düşünün, bu zihniyetin, İstanbul'da olsa Fatih'in, Kanuni'nin türbelerini dinamitlerle dümdüz ettiğini gözümüzde canlandıralım.Bu vahşetin ileride ne gibi kültürel yıkımları olur?Bu zihniyetin egemen olacağı her yerde türbe, makam ve mezar gibi kültürel varlıklar ve değerli yapılar birer birer yıkılacaktır.
5 Ağustos 2014 Salı
‘Kış Uykusu’ Oscar yolunda
Nuri Bilge Ceylan’ın Altın Palmiye ödüllü filmi ‘Kış Uykusu’, Sanatsal Etkinlikler Komisyonu tarafından Türkiye’nin Oscar adayı olarak seçildi. Filmin, 87. Akademi Ödülleri için ‘Yabancı Dilde En İyi Film’ dalında ilk 5 aday arasında yer alıp almayacağı 15 Ocak 2015’te belli olacak.Nuri Bilge Ceylan’ın, Altın Palmiye ödüllü filmi ‘Kış Uykusu’, Türkiye’nin Oscar adayı seçildi. Kültür ve Turizm Bakanlığı Sanatsal Etkinlikler Komisyonu tarafından aday adayı olarak gösterilen ‘Kış Uykusu’; ilk 5’e kalması durumunda 87. Akademi Ödülleri’nde Yabancı Dilde En İyi Film dalında Türkiye’yi temsil edecek.Daha önce ‘Üç Maymun’ filmiyle, 81. Akademi Ödülleri’nde son 9 film arasında yer almayı başaran Nuri Bilge Ceylan, ‘Kış Uykusu’ ile ikinci kez Oscar yolculuğuna çıkıyor. Dünya prömiyerini yaptığı 67. Cannes Film Festivali’nden Altın Palmiye ile dönen ‘Kış Uykusu’ için tanıtım çalışmalarına başlanacak. Yapımcılığını Zeyno Film’in üstlendiği ‘Kış Uykusu’nun; 87. Akademi Ödülleri’nde önce ilk 9, sonrasında ise ilk 5 aday arasında yer alıp almayacağı ise 15 Ocak 2015 tarihinde belli olacak.196 dakikalık süresiyle Cannes Film Festivali’nin jüri başkanı, usta yönetmen Jane Campion’ın bile gözünü korkutan ‘Kış Uykusu’, uzun süresini seyirciye hissettirmemesiyle dikkat çekmişti. Nitekim, Campion filmi izledikten sonra “Birkaç saat daha olsa izlerim” düşüncesine kapıldığını ifade etmişti. Film, Cannes’daki gösteriminden sonra eleştirmenlerden tam not almış, hatta bazı eleştirmenler tarafından “Bergman’dan bu yana böylesi görülmedi.” yorumlarıyla karşılanmıştı.TÜRK AYDINININ UYKUSUBaşrollerini Haluk Bilginer, Melisa Sözen ve Demet Akbağ’ın paylaştığı film, taşrada yaşayan bir yarı aydının etrafında gelişen olayları anlatıyor. İstanbul’daki tiyatroculuk yıllarından sonra emekliliğinde baba ocağı Ürgüp’e yerleşip ‘Othello’ adında bir otel işleten Aydın (Haluk Bilginer), Anadolu bozkırlarının ortasında, adeta bir kış uykusuna yatmış gibi görünen ıssız bir mekânda, kendisiyle, hayalleriyle, sevdikleri ve taşrayla kurduğu ve düşe kalka sürdürmeye çalıştığı ilişkilerinde sorunlar yaşamaya başlar. Aydın’ın kurulu düzenini bozan ise arabasının camına taş atan küçük bir çocuktur. Aynı zamanda kasabanın yerel gazetesinde köşe yazarı olan Aydın, kocasından boşanıp yanına yerleşen kız kardeşi Necla (Demet Akbağ) ve genç karısı Nihal (Melisa Sözen) ile geçmiş hesapları kapatmaya başlar. Ancak karı-koca ve kardeşlik bağları da dahil her türlü insan ilişkisinin, çaresizlik, hayal kırıklığı, önyargılar ve çıkışsızlıkla mühürlenmiş olan o ağır kapısı aralanınca âdeta bitmeyecek bir kış baş gösterir.‘Kış Uykusu’, 67. Cannes Film Festivali’nde aynı zamanda Uluslararası Film Eleştirmenleri Birliği (FIPRESCI) Ödülü’ne de layık görüldü. Zeynep Özbatur Atakan’a ait Zeyno Film’in ana yapımcılığında, Türkiye-Fransa-Almanya ortak yapımı olarak gerçekleştirilen ‘Kış Uykusu’, Türkiye, Fransa ve daha birçok farklı ülkede de vizyona girerek sinemaseverlerle buluşmaya devam ediyor. Türk sineması, önceki yıl İsmail Güneş’in yönettiği ‘Ateşin Düştüğü Yer’, geçtiğimiz yıl ise Yılmaz Erdoğan’ın yazıp yönettiği ‘Kelebeğin Rüyası’ ile Oscar yarışına katılmış ancak nihai aday listesine adını yazdıramamıştı.
4 Ağustos 2014 Pazartesi
Ödünç e-kitap yaygınlaşıyor
Okuma eylemimiz teknolojinin gelişmesiyle farklı şekillere girdi. Dünyanın online kitap devi Amazon yeni bir uygulama başlatarak, aylık 9,99 dolara 600 bin e-kitaba erişimi sağlayan projesini (Kindle Unlimited) hayata geçirdi. Uygulama sayesinde okurlar, aylık ücretini ödediği sürece ‘ödünç’ aldığı binlerce kitabı okuma imkânı buluyor.Dünyanın online kitap devi Amazon okuma eylemimizi gittikçe farklı hallere büründürmeye devam ediyor. Amazon, geçtiğimiz hafta yeni bir uygulama başlatarak, aylık 9,99 dolara 600 bin e-kitaba sınırsız erişim sağlayan projesini (Kindle Unlimited) hayata geçirdi. Uygulama sayesinde okurlar, aylık ücretini ödediği sürece ‘ödünç’ aldığı binlerce kitabı okuma imkânı buluyor. E-kitabın yanı sıra Amazon’un sitesinde yer alan iki bin kadar sesli kitaba da ulaşmayı kolaylaştıran uygulama yayıncılık endüstrisinde büyük bir gelişme olarak değerlendiriliyor. Hem e-kitaba hem de sesli kitaba ulaşmayı birlikte sağlayan uygulama yazarlardan, yayıncılardan ve okurlardan farklı tepkiler alırken yayıncılık dünyası, bu uygulamanın kitap endüstrine neler getireceğini konuşuyor.E-kitap pazarının yüzde 60’ını elinde bulunduran Amazon’un ‘sınırsız okuma’ ve ‘keşfetme özgürlüğü’ olarak adlandırdığı bu yeni uygulamasına, yüksek e-kitap fiyatlarına yumuşatıcı bir etki gibi olarak görülüyor. Uygulamanın okura sunduğu bu olanağın yanı sıra yazarların bu uygulamayla daha fazla okura ulaşacağı düşünülüyor. Amazon’un bu yeni programından faydalanmak için e-kitap okuma cihazına sahip olmak gerekmiyor çünkü akıllı telefon ve tablet uygulamalarından da programa erişim sağlanabiliyor. Şirket şimdilik sadece Amerika’da başlattığı bu projeyi, yakın zamanda dünyanın dört tarafında yaygınlaştırmayı amaçlıyor. Uygulama, bu alanda hizmet veren diğer şirketler ve Amazon arasında da yeni bir yarışın habercisi. Amazon’un rakip olarak gördüğü Oyster ayda 9,95 dolara 500 bin, Scribd ise ayda 8,95 dolara 400 bin e-kitaba erişim imkânı tanıyor. Sürekli eleştiri konusu olan yüksek e-kitap fiyatlarına karşın bu uygulamaların en mutlu tarafı yüz binlerce kitaba ulaşan okurlar kuşkusuz, fakat yayıncılar ve yazarlar cephesinde çeşitli ihtilaflar var.Ödünç e-kitap pazarı kızışıyorKindle Unlimited, film (Netflix gibi) ve müzik endüstrisinde (Spotify gibi) yaygın olan ödünç alma yönteminin kitaba uygulanmış hali olarak yorumlanıyor. Yayıncılık dünyasında ‘altı büyükler’ diye anılan (Penguin ve Random’un birleşmesinden önce), Hachette Book Group, HarperCollins, Macmillan, Simon and Schuster ve Penguin Random House ise bu anlaşmanın dışında kalmayı tercih ederken, ödünç e-kitap pazarı da daha da kızışacağa benziyor. Zira, yayınevlerinin bu tavrı, tüm pazara sahip olan Amazon’a karşı muhalif bir duruş olarak değerlendiriliyor. Uygulamaya yapılan eleştiriler ise her kitaba erişimin olmamasının ve telif hakkı dolmuş yazarların kitaplarının çokluğu.Amazon’un bu yeni programı, bireysel yayıncılık yapan yazarlara dikkati çekti, zira en çok satan e-kitap listelerinin başlarında bu yazarların kitapları yer alıyor. Yayıncılık dünyasında seslerini daha da gür çıkarmaya başlayan bu yazarlar, kitaplarını sadece Amazon’da yayımlamayı kabul ederse programa dahil olabiliyor. Amazon ayrıca başka e-kitap satış platformlarından yazarların kitaplarını çekmesini istiyor, ki bununla diğer e-kitap satış platformlarına (Scribd ve Oyster) bir nevi çelme takmaya çalışıyor. Kişisel yayıncılık yapan yazarlar, küçük bir azınlık gibi gözükse de bu kitlenin e-kitap pazarında önemli bir payı var ve her geçen gün kitlesini çoğaltıyor.Yayın dünyasında demokratik ve özgür bir hareket olarak görülen kişisel yayıncılık, pazarda yüzde 60’lık bir paya sahip olan bu dev karşısında zorlu bir seçim yapmak zorunda. Bu kitlenin Amazon’a biat edip e-kitaplarını tek bir elden satışını yapmaları eleştirilirken, Amazon’un bu politikasının diğer e-kitap ödünç hizmeti veren şirketlere karşı bir yıpratma stratejisi olarak görülüyor. Öyle ki, Amazon’un bu programına katılmayan yazarları kitaplarını satmayarak bir cezalandırmaya gittiğini de söyleyebiliriz.
2 Ağustos 2014 Cumartesi
Eski dergiler ikinci baharını yaşıyor
Sanat, edebiyat ve düşünce tarihi incelenirken bir devre tutulacak en iyi ayna vazifesi gören edebiyat dergileri, dönemin fikirleri, edebiyat dünyasına katılan yeni isimleri, akımları en iyi gösteren belgelerdir.Ne var ki harf inkılâbı öncesinde çıkmış ve eski yazıyla vücut bulmuş dergiler, tıpkı diğer edebî eserler gibi toplumdan ayrı ve mahzun kalmışlar ve 1928 yılı öncesi herkes için ulaşılır olmaktan çıkar. Türk Edebiyatı Dergisi, ağustos sayısında “Eski dergilerin ikinci baharı” başlığıyla çıktı ve “ulaşılmaz ve okunamaz” dergilerin günümüze aktarılışını ele aldı. Beşir Ayvazoğlu'nun ‘Hasbıhal' yazısında belirttiği gibi hiç olmazsa ana düşünce akımlarını temsil eden önemli dergiler Kültür Bakanlığı, üniversiteler, TTK ve TDK gibi kurumlar tarafından günümüze kazandırılmalıydı. Ayvazoğlu, “Ancak bu kurumlar asıl görevlerini yerine getirmedikleri için böyle büyük işlere tek tek fertler soyunuyor.” diyor ve Türk Yurdu, Anadolu Mecmuası ve Dergâh gibi önemli dergileri yeni harflere aktaran Dr. Arslan Tekin'den ve tıpkıbasımı yapılan dergilerden bahsediyor.Ayvazoğlu'nun tespitiyle tıpkıbasımı yapılan ilk dergi Orhan Veli ve arkadaşları tarafından 1949 ve 50 tarihleri arasında, 28 sayı çıkarılan “Yaprak” dergisi. Daha sonra tıpkıbasımı yapılan dergiler arasında ise Yakup Kadri ve arkadaşlarının çıkardığı “Kadro”, Necip Fazıl'ın 1936 yılında 17 sayı çıkarabildiği “Ağaç” dergisi bulunuyor. Yeni yazıya aktarılarak günümüz okuyucusuyla buluşturulan dergilerden bazıları ise M. Ertuğrul Düzdağ'ın büyük bir titizlikle üzerinde çalışarak çevirdiği Derviş Vahdetî'nin “Volkan” dergisi, Arslan Tekin'in kazandırdığı “Türk Yurdu” dergisi, İsmail Parlatır ve Nurullah Çetin tarafından yeni harflere aktarılan Ali Canip, Ömer Seyfettin ve Ziya Gökalp'in “Genç Kalemler” dergisi, Cüneyd Okay'ın çevirisiyle “Türk Derneği”, Ali Fuat Bilkan ve Ömer Çakır tarafından aktarılan “Harp Mecmuası”. Bunların dışında “Sıratımüstakim”, “Dergâh”, “Anadolu Mecmuası” ve “Birlik” dergileri de yeni harflere kazandırılan dergiler arasında. Türk Edebiyatı dergisinin son sayısında ayrıca Sadık Kutalmış'ın Arslan Tekin'le gerçekleştirdiği bir söyleşi yer alıyor. KÜLTÜR-SANAT
1 Ağustos 2014 Cuma
‘Yazamayacağım diye ıstırap çekiyorum’
Sevim Burak’ın, oğlu Karaca Borar, Güzin Dino, Ömer Uluç ve Işıl Sabuncuyan’a yazdığı mektuplar 24 yıl önce “Mach One’dan Mektuplar” ismiyle kitaplaşmıştı. Şimdi Palto Yayınevi tarafından okurla yeniden buluşturuldu.“Gözlerimi, kulaklarımı, kalbimi, kapatmalıyım bütün güzelliklere, zenginliklere ki, aklım herkesin görüp sevdiği şeyleri görmesin, güzelliklere dalıp yanlış düşüncelere kapılmayayım. Sevgi mevgi isteyip kendi kendimi kandırmayayım. Sonra benim yaşadığım yaşam beni cezalandırır, yazı yazamam. Benim yazı yazmam kendi kendimi bir hücreye, belki kendi içimdeki hücreye kapatmama bağlı.” Bu satırlar Sevim Burak’ın oğlu Karaca Borar’a yazdığı mektuptan. Kendini dünyanın tüm güzelliklerine kapatma isteğiyle dolu olan Burak, belki de ilk hikâye kitabı Yanık Saraylar’da geçtiği gibi, çocukluğundan beri dünyaya bir giz taşımak ödevi ile geldiğine inanarak yaşamış ve hayata gözlerini öyle kapatmıştı. Hastalıklarla, zorluklarla geçen hayatının her anında ona eşlik eden belki de taşıdığı o gizdi…İlk kez 1990 yılında yayımlanan ve yıllardır baskısı yapılmayan “Mach One’dan Mektuplar”, Palto Yayınevi tarafından yeniden okura sunuldu. Güzin ve Abidin Dino’ya, eski eşi Ömer Uluç’a, Işıl Sabuncuyan’a ve oğlu Karaca Borar’a… Okurken Sevim Burak’ın kabindeki en mahrem izlerin şahitliğine çıkılan onlarca mektup… Mahrem olduğu kadar da hassas izler, çünkü Abidin Dino’ya yazdığı satırlarda küçükken annesinin Yahudi kimliğinden nasıl utandığını anlatıyor “Madam Mari’nin kızı”. Diyor ki: “Küçücük bir kızken burnum çok havadaydı, şimdi yerlere, yerin dibine indi. Yahudilerden, annemden utanırdım, nefretle karışık… Annem hep bir gün anlayacaksın der, ağlardı… İşte, şimdi bu bir avuç Yahudi, iki tanecik ev, bana anamdan kalanlar…” Oğlu Karaca’ya duyduğu derin sevgi (bu sevgi o kadar derindir ki Sevim Burak yeniden evlenmeyi bile düşünmez), bağlılık, onun her zaman güçlü ve zengin olmasını istemesi… Karaca o kadar zengin olmalıdır ki Burak’a göre, tedavi masraflarını karşılayabilmeli, annesini rahat içinde yaşatabilmeli, hatta ona kürkler alabilmelidir.‘Ölümden kurtulduğum için mutluyum’Burak’ın çocukluğunda geçirdiği kalp romatizmasının ilerleyen yıllarda nüksetmesi yazarın hayatındaki en üzücü olaylardan biridir. Hayata tutkuyla bağlı ama hastalıklarla başı dertte olan Burak’ın 1980 yılında yazdığı şu satırlar onun ‘yaşamak’la olan ilişkisini gözler önüne serer: “Genç yaşta ölüyor bizim kuşaktaki insanlar. En önemli işin, ‘işlerliğin’ yaşam olduğunu kabul ettim. Sağlığım için yaşamak bile yeter. Kör, kambur, topal olmaya razıyım, yeter ki ölmeyeyim.” Bir başka mektubunda ameliyat olabilmek için evini sattığını anlatır ve der ki: “İnsanı yaşatacak, ayakta tutacak tek ve başlıca şey de ‘para’dır. En başta sana yazdığım gibi para ölümü yendi… Ölümden kurtulduğum için mutluyum.”Mektupların hemen hepsinde Sevim Burak’ın edebi yolculuğunu da görmek mümkün. Özellikle Ford Mach’ı yazma süreciyle ilgili detaylar mektuplarda sık sık yer alıyor. “Ancak Ford Mach ONE beni mahvediyor, bayağı güreşiyoruz. Karı-kocaymış gibi. Bir gün iyi gidiyor her şey ertesi gün berbat. Yazının yanına yaklaşmak istemiyorum.” diye anlatıyor mektupların birinde. Bir diğerinde Palyaço Ruşen adlı bir roman denemesi yazıp bir bölümünü Sabahattin Ali Öykü Yarışması’na gönderdiğini söylüyor Güzin Dino’ya: “Bence Palyaço Ruşen nefisti.” diye ekleyerek. “Aslında sanat yapmak büyücülük gibi bir şeydir. Seni her şeyden kurtarır mutlu kılar, ufacık bir şiir yazsan bütün dünyanın anlamı odur. Yalnız değilsindir.” Evet, Sevim Burak için yazmanın anlamı çok büyüktür, yazamamaktan duyduğu korku ise çok derin ve sarsıcı: “Belki, hiçbir zaman yazamayacağım bunları. Belki, ellerim kollarım bağlı oturacağım ömrümün sonuna kadar. Çok ıstırap çekiyorum bilemezsin. Yazamayacağım diye.”
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)