11 Temmuz 2014 Cuma

Maymun gözünü açtı

Maymunlar Cehennemi, sinema tarihinin en uzun serisi James Bond kadar olmasa da Star Wars yolunda ilerliyor.Fransız romancı Pierre Boulle’nin 1963’te kaleme aldığı bilimkurgu romanın sinema macerası çok hızlı başlamıştı. 1968’de yola çıkan seri, 1973’e kadar peş peşe çekilen beş filmden sonra uzun süre sessizliğe bürünmüştü. 2001’de Tim Burton’ın ‘talihsiz’ uyarlaması serinin üzerindeki ölü toprağını silkeleyemedi. Ve nihayet 2011’de bir umut ışığı ile kıpırdanan seri, bugün gösterime giren ‘Maymunlar Cehennemi: Şafak Vakti’ ile güçlü bir geri dönüş yapıyor.Rupert Wyatt’ın yönettiği ‘Maymunlar Cehennemi: Başlangıç’ (2011), serinin yeniden başlatılması için verimli bir damar yakaladı. Hapishane filmlerinden Frankenstein öyküsüne, westernden baba-oğul temasına kadar bir yığın bileşeni harmanlayan filmin temelinde bilim-teknolojinin doğaya müdahalesi ve onun genleriyle oynamasının yol açtığı tehlike vardı. Matt Reeves imzalı ‘Maymunlar Cehennemi: Şafak Vakti’, ilk filmin açtığı zeminde insanlık tarihinin de alegorisi sayılabilecek sağlam ve gösterişli bir bina inşa ediyor.Genleri değiştirilmiş, isyancı maymun Sezar’ın kaçışının üzerinden on sene geçmiştir. Genetiğiyle oynandığı için daha da zeki bir maymun olan Sezar, ormanda büyük bir maymunlar ordusu kurmuştur. Bu süre içinde dünyayı saran ölümcül virüs insanlığın büyük bölümünü yok etmiş, kalanlar ise koloni halinde yaşamını sürdürmektedir. San Fransisco’daki koloniden bir grup insan, yegane güç kaynakları olan hidroelektrik santrale ulaşmak için Sezar’ın kontrolündeki ormana gelir. Birkaç tatsız olaydan sonra insanlar Sezar’ı ikna ederek silahlarını bırakmak şartıyla santralde çalışmaya başlar. Ancak insanlar ve maymunlar arasında kırılamayan önyargılar ve geçmiş hesaplar, iki tarafı yeniden çatışma ortamına sürükler.ANDY SERKIS GÖZ DOLDURUYOR‘Maymunlar Cehennemi: Şafak Vakti’, serinin en iyisi olmakla birlikte, söylem olarak da seriyi özüne döndürüyor. Pierre Boulle’nin evrim teorisini tersyüz eden romanı, aynayı tersine çevirerek insanlığın durumuna bakıyor; acımasız bir toplum, ahlak ve medeniyet eleştirisine soyunuyordu. Cem Yılmaz’ın A.R.O.G.’da Arif’e söylettiği “Maymundan mı geldik bilmiyorum ama maymuna doğru gidiyoruz” önermesi, Boulle’nin romandan muradını karşılayacak bir cümle. Boulle de, evrim teorisinin doğruluğu-yanlışlığı gibi o dönem bilim dünyasının içine düştüğü kısır döngüye takılmadan onu bir toplum eleştirisi olarak kullanıyor.Matt Reeves’in yönettiği ‘... Şafak Vakti’, tıpkı Boulle gibi evrim teorisiyle oyalanmak yerine, insanlık tarihinin alegorisine girişiyor. ‘Öteki’nden hareketle ahlak, iyi-kötü, erdem ve birlikte yaşama üzerine güçlü söylemleri olan film, insanlığı hedef alıyor. Sezar liderliğindeki maymunlar ordusu ile Dreyfus önderliğindeki insanların kolonisini eş karakterler, benzer dertler, aynı kötülükler ve hayatta kalma isteği gibi ortak meseleler ile denkleştirilerek her iki tarafın da birbiri için ‘öteki’ olduğu başarıyla vurgulanıyor.‘Maymunlar Cehennemi: Şafak Vakti’nin en güçlü yanı, hikâyenin insanların gözünden değil, Sezar’ın bakış açısıyla perdeye gelmesi. Sezar’ın geçmişin yükünü taşıyan gözlerinde başlayan film, yine Sezar’ın geleceği görüp de olacakları engelleyemeyen mitolojik karakter Cassandra’nın çaresizliğini yansıtan bakışları ile bitiyor. Sezar, sadece ismiyle değil, iç dünyası ve etkileşimde olduğu karakterler itibarıyla da Shakespeare’in Julius Sezar’ı. Lideri olduğu canlıları huzur dolu bir dünyada bir arada tutma ideali; iktidar arzusu, hırs, kin ve öfke ile dağılıyor.Hikâyenin güçlü söylemi, katman aralıkları ve karakter derinliği, teknik üstünlük ile birleşince film bir kademe daha atlıyor. Performans yakalama tekniğinin (motion capture) bugüne kadarki en mükemmel örneğinin verildiği filmde, Sezar’ı oynayan Andy Serkis, her türlü takdirin üzerinde bir iş çıkarıyor. Yüzüklerin Efendisi ve Hobbit filmlerinde aynı teknikle Gollum’u oynayan Serkis, 2005’te King Kong’un yeni uyarlamasında da sinemanın ünlü gorilini canlandırmıştı. Filmin set tasarımı, atmosfer oluşturmadaki başarısı, sanat ve görüntü yönetimi alanlarındaki başarısı ise görülmeye değer.

10 Temmuz 2014 Perşembe

Dünyanın şiiri bu arşivde

Dünyanın en büyük sesli şiir arşivine sahip Poetry Archive (Şiir Arşivi) adlı site, yeni yüzü ve zenginleşen arşiviyle yeniden yayına başladı. Ayda 250 bin ziyaretçisi olan sitede klasik şairlerin kendi sesinden şiirlerinin yanı sıra günümüz şairlerinin eserlerine de yer veriliyor. Ülkemizde de böyle bir sitenin kurulması Türk şiirine katkı sağlayacaktır kuşkusuz.Şiirimizin büyük ustalarından Behçet Necatigil, yetmişli yıllarda Almanya'ya gittiğinde kasetli küçük bir teyp alır. Kullanma kılavuzunu büyük bir dikkatle okuyan şair, en nihayetinde teybi çalıştırmayı başarır. Günlerce odasına kapanıp şiirlerini kasete kaydeden şairin bu çabası olmasaydı, biz okurlar onun sesinden şiirlerini dinlemekten mahrum kalacaktık. Bu şiirler, geçtiğimiz yıl şairin ölümünden 33 yıl sonra "Solgun Bir Gül Oluyor Dokununca" (YKY) adıyla yayımlandı. Kendi şiirini sesli okumanın kimi şairler için zorluğu olsa da, kimi şairler şiirlerini başkalarından dinlemeyi tercih ediyor. Hilmi Yavuz'un kendi şiirlerini seslendirdiği “Hüzün ki En Çok Yakışandır Bize” adlı iki CD'lik albümü de geçtiğimiz günlerde yayımlandı. Kendi şiirlerini ve sevdiği başka şiirleri sesli okumayı sevdiğini söyleyen Hilmi Yavuz, Ali Çolak'ın "Peki şiir sesli okunmak için midir, sessiz yani gözle okunmak için mi?" sorusuna "Ben kendi şiirim adına konuşayım: Bazı şiirlerim yüksek sesle okunmalıdır, diye düşünürüm;- bazı şiirlerim de alçak sesle..." cevabını vermişti. Yıllar önce Yahya Kemal, Necip Fazıl, Erdem Bayazıt ve İsmet Özel'in şiirleri kendi seslerinden okura ulaşmıştı. Yakın dönemde Nâzım Hikmet, Orhan Veli, Özdemir Asaf, Oktay Rifat ve Behçet Necatigil'in sesli şiirleri yayımlaması dışında, sesli şiir adına ülkemizde öyle elle tutulur bir faaliyetin olduğu söylenemez. İngiltere merkezli, dünyanın en büyük sesli şiir arşivine sahip Poetry Archive (Şiir Arşivi), www.poetryarchive.org adlı site yeni yüzü ve artan arşiviyle yeniden yayına başladı. Şiirin pek okunmadığı genel yargısını bir kenara bırakırsak Poetry Archive, ayda yaklaşık 250 bin ziyaretçi alıyor. Arşivini sürekli genişleten sitede, T. S. Eliot, Sylvia Plath, Ezra Pound, W. H. Auden, E. E. Cummings ve Dylan Thomas gibi klasik şairlerin yanı sıra günümüz şairlerinin sesli şiirleri yer alıyor. Britanya'nın 1999'daki milli şairi Andrew Motion'ın ve yapımcı Richard Carrington'ın yaklaşık on yıl önce kurduğu site, pek çok şairin şiirini okurken bir kaydının olmamasından yola çıkmış. "Bir şiirden nasıl zevk alırız? Hem gözümüzü hem kulağımızı kullanarak..." diyen Motion, sesin anlam ve duygularla iletişim kurduğu düşüncesinden hareketle bu siteyi kurduklarını dile getiriyor.KULAK EN İYİ OKUYUCUDURŞiir metinsel bir forma sahip olmadan evvel sözlü bir sanat formuydu. Homeros'un şiirleri metne geçmeden önce dilden dile dolaşıyordu. Bir şairin şiirini seslendirmesi okura bir taraftan zevk verirken öte taraftan da eserin daha iyi anlaşılmasına yardımcı olur. 19. yüzyılın başlarında kayıt teknolojisinin olmaması pek çok şairin kendi sesinden şiirlerini dinlememize engel olurken, teknolojinin çağ atlayıp kılık değiştirdiği 20. yüzyılda bile böyle bir eksiklikten söz edilebilir. Poetry Archive, bu eksikliği gidermek için yola koyulurken, klasik şiirler için seslendirme sanatçılarıyla veya başka şairlerle işbirliğine gidiyor, günümüz şairlerinin ise kendi sesinden şiirlerine yer veriyor. Teknolojinin imkânlarını kullanarak şiirin yeniden dolaşıma girmesi, okunması ve dinlenmesi için çaba harcayan Poetry Archive, özellikle yeni nesilleri, uçsuz bucaksız şiir dünyasına davet ediyor. İngiliz Sanat Konseyi (Arts Council of England) ve çeşitli bağışlarla sesli şiir üretimlerini gerçekleştiren Poetry Archive, bu arşivin bir sonu olmadığının farkındalığı içinde arşivine sürekli yeni şiirler ekliyor.Şık tasarımıyla, sosyal medyada da şiirlerin paylaşımına imkân veren site, bünyesindeki seçici kurulun katkısıyla farklı türden sesleri ve şiir anlayışlarını meraklısına sunmaya çalışıyor. Siteyi ziyaret eden şiir meraklılarının da taleplerini göz önünde bulunduran site, çocuk şiirleri için ayrı bir kategori oluşturmuş durumda. Siteden dinlenebilen şiirleri meraklısı indirebiliyor veya satın alabiliyor. Bu sayede gelir elde eden Poetry Archive, daha fazla şiiri arşivine eklemeye çalışıyor. Sesli şiire artan ilgi düşünülünce, Poetry Archive gibi bir sitenin benzeri Türkiye'de neden hayata geçirilmesin diye düşünmekten kendini alamıyor insan. Türk şiirinin de bir sesli hafızaya ihtiyaç duyduğu kesin. Amatörce hazırlanmış siteleri bir kenara bırakırsak, böyle bir çalışma Türk şiirine büyük katkı sağlayacaktır. Amerikalı şair Robert Frost'un (1874-1963) dediği gibi, 'kulak en iyi okuyucudur'. (www.poetryarchive.org)

9 Temmuz 2014 Çarşamba

Zeki Müren de devleti görecek mi?

Kültür Bakanlığı, Risale-i Nurların kamulaştırılmasının yolunu açan maddeyi, Zeki Müren’in ‘Beklenen Şarkı’ eserini gerekçe göstererek savundu. Ancak dün dershanelerde kullanılan ‘dönüştürme’ taktiği bugün Risale-i Nurlara, yarın tiyatro, opera ve baleye de uygulanacak.Soma'daki maden faciasında ölen 301 madencinin haklarını korumak üzere Meclis'e getirilen fakat sonra iktidara yakın işadamlarına rant kapısını ardına kadar açan torba yasaya eklenen ve Risale-i Nurları kamulaştıran madde, Plan ve Bütçe Komisyonu'nda kabul edildi. Torba bu şekliyle yasalaşırsa, Risale-i Nurların basımı artık Bakanlar Kurulu'nun yetkisine geçiyor. Maddede Risale-i Nur adı geçmiyor, “Memleket kültürü için önemli görülen eserler üzerindeki hakların, hak sahiplerinin münasip bir bedel talep etme hakları saklı kalmak kaydıyla eser sahibinin ölümünden sonra, koruma süresinin bitiminden önce Bakanlar Kurulu kararıyla kamulaştırılabilmesine…” deniliyor. Bu düzenlemenin, yayınevlerine bandrol verilmediği için uzun süredir basılamayan Risale-i Nurlar için yapıldığı biliniyor.Kültür Bakanlığı, şu ana kadar aksi yönde bir açıklama yapmış değil. Kamuoyunda aylardır tartışılan ve hem yayıncıların hem de okurların endişe içinde olduğu bir konuda bakanlığın bir tek kelime açıklama yapmamış olması, kamuoyuna rağmen keyfi bir çalışmanın yürütülmekte olduğu şüphesini artırıyordu. Dün Hürriyet gazetesinde yer alan haberden, Kültür ve Turizm Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Nihat Gül, “Tek bir konuya odaklanmamak gerekir. Zeki Müren'in ‘Beklenen Şarkı' adlı çalışmasını Muazzez Abacı ile Ajda Pekkan düet albümlerine almak istiyor. Ama vârislikle ilgili sıkıntı nedeniyle koyamıyorlar. Bu tür sorunlar da var.” dediğini öğreniyoruz. Bu açıklama, maddenin Risale-i Nurlar için getirildiğinin kabullenilişi. Zeki Müren de galiba olayın magazin kısmını tamamlıyor. Yani devlet sansürünü Zeki Müren de görecek; bir başka deyişle, Zeki Müren de devleti görecek! Tabii, öte yandan, bakanlığın, iki sanatçının bir şarkısı albümlerine koyamadıklarından haberdar olup, bu sorunu çözmek için Soma madencileri için Meclis'e gelen torba yasaya madde ekleme duyarlığı insanı duygulandırıyor.DÜN DERSHANE, BUGÜN RİSALE-İ NUR, YARIN TİYATRO-OPERA VE BALEAK Parti hükümeti, ne yazık ki pek çok konuda inanılırlığını yitirdi. Dün Taraf gazetesinde yer alan, “Torbaya her gün, 17-25 Aralık yolsuzluk operasyonları zanlılarını kurtaracak ya da AKP'ye yakın işadamlarına yarayacak bir madde ekleniyor.” haberi, bu konudaki endişeleri güçlendiriyor. Dershaneleri kapatacak yasa gündeme geldiğinde, Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı ve müsteşarı başta olmak üzere bakanlar ve parti yetkilileri, bunun bir kapatma değil, dönüştürme olduğunu iddia etmişti. Fakat öyle olmadığı, olmayacağı, gün gibi ortadaydı ve geldiğimiz noktada, ‘dönüştürücü' hiçbir somut adım atılmadan dershaneler kapatıldı. Yapılan bütün açıklamalar, kamuoyunu yatıştırma ve hazırlama çabasıydı. Daha açık söyleyelim, ortada bal gibi bir takiyye vardı. Aynı uygulama, şimdi Bediüzzaman Said Nursi'nin dev külliyatı Risale-i Nur için yapılıyor. Zeki Müren'in bir şarkısının başka sanatçıların albümüne alınması gibi gülünç bir gerekçe üretilip takiyye yoluna gidiliyor. Sonuç: Risalelerin basımı devlet tekelinde! Bundan 12 yıl önce, ‘devleti küçültmek' vaadiyle iktidar olan bir partinin, bugün ceberut devletin yerine geçtiği zannıyla her şeyi devletleştirme gayretine girişmesi, hakikaten trajikomik.Dün dershanelerin, bugün Risale-i Nurların başına gelenin, Türkiye Yayıncılar Birliği Başkanı Metin Celal'in dediği gibi yarın Nazım Hikmet'in, Necip Fazıl'ın, Sabahattin Ali'nin başına gelmeyeceğini kim garanti edebilir? Aynı şekilde, Türkiye'deki bütün sanat kurumlarını tek elde toplama amacı güden Türkiye Sanat Kurumu (TÜSAK) yasa tasarısında bu filmi bir kez daha izliyoruz. 2013 Mayıs ayından bu yana sanat dünyasında bir hayalet gibi dolaşan TÜSAK söylentileri, bakanlık yetkilileri tarafından önce yalanlanmış, 2014 Ocak ayında ise kabul edilmiş, fakat "Hiçbir sanat kurumunun kapanması söz konusu değil." denilerek "mevcut kurumların yeniden yapılandırılacağı" söylenmişti. Ne kadar tanıdık değil mi? 12 Kasım 2013'te ‘eğitime darbe' başlığıyla yayınlanan dershane kapatma düzenlemesi de önce inkar edilmiş, daha sonra kabul edilmiş ama "içerik farklı" denmişti. Çok geçmeden bizzat Başbakan ve Milli Eğitim Bakanı tarafından ‘dönüştürme' adı altında dershanelerin kapatılacağı dillendirilmişti.TÜSAK’ta da bizi bekleyen manzara aşağı yukarı aynı. Sanat kurumları ile ilgili tüm yetkilerin 11 kişilik bir kurula devredileceği tasarıya göre, bu 11 kişilik heyet Bakanlar Kurulu tarafından belirlenecek. Yani, Türkiye'de tiyatro, opera ve bale alanında alınacak her karar doğrudan hükümete bağlanacak. Dershanelerden bugüne gelinen süreçte artık daha net görülüyor ki TÜSAK, hükümetin yargı-medya-iş dünyası ile yetinmeyip hayatın ve sanatın her alanınında tahakküm kurma anlayışının yeni ürünü. Geçen yıl Devlet Tiyatroları'nda yapılmak istenen fakat sonuçlandırılamayan girişimler de TÜSAK'ın kurumsallaşmasıyla hayata geçirilecek. Böylece, dün dershanelerde hükümetin istediği gibi sonuç veren ‘dönüştürme' formülü bugün Risale-i Nurlara, yarın tiyatro, opera ve baleye, belki Metin Celal'in endişeyle belirttiği gibi Nazım Hikmet, Necip Fazıl ve Sabahattin Ali'ye de uygulanacak. KÜLTÜR-SANAT

8 Temmuz 2014 Salı

Bakkal dükkânından yedi roman çıkardı

Yıllarca Balıkesir Zağnos Paşa Camii’nin karşısında bakkal dükkanı işletti, bir yandan da kendini kitaplara adadı. 2005 yılında TYB Roman Ödülü alan Metin Savaş, o küçük mekanda yedi roman yazdı. Şimdi ise bir İstanbul üçlemesi üzerinde çalışıyor.O, taşranın toprağında yeşeren bir roman bahçesi. İkinci bir Sabahattin Ali. Birçokları tarafından Kürk Mantolu Madonna'daki Raif Efendi'ye benzetiliyor. Edebiyat ortamlarının uzağında kalması da içe kapanık kişiliğinden kaynaklanıyor. Yıllarca Zağnos Paşa Camii'nin karşısında bir yandan bakkal işletti bir yandan da kitaplar okudu. Yerel bir gazete fotoğrafını basana kadar kimse yazar olduğunu bilmiyordu. Şimdilerde, vaktinin çoğunu Balıkesir Türk Ocağı'nda akademisyenler, öğrenciler ve ocağın müdavimleri arasında önceki hayatına nazaran daha sosyal bir ortamda geçiriyor. "Zemheri Kuyusu" adlı romanı 2005'te Türkiye Yazarlar Birliği Roman Ödülü'nü almıştı. En son yedinci romanı "Milli Mücadele'nin Hazinesi"ni yayımlayan Metin Savaş, şu sıralar İstanbul üçlemesi için çalışıyor. Birinci kitap hazır, yayıncısına teslim edilmek üzere hazır; ikinci roman üzerinde düşünmeye başlamış.Metin Savaş, romanlarında Türk mitolojileri ve geleneklerinden çokça yararlanıyor. Modern dünyaya karakterler aktardığı gibi, modern hayatın insana yaşattığı durumlardan da besleniyor. Örneğin "Erlik" romanı, eski Türk anlatılarında iyilik ve kötülüğü simgeleyen Körmesler ve Arkarlar üzerinden Balıkesir'e yerleşen kadın bir hikâyeci ile tek başına yaşayan bir adamın hikâyesine odaklanıyor. "Kargalar Derneği"nde, büyükşehirde bir yerel gazetecinin modern hayatı ile eski Türklerin Amazon kadınlarını andıran Çömçe Gelin karakteri şaşırtıcı bir doğallıkla kesişebiliyor. Savaş, romanlarında fiziğin dışına çıkmaktan çekinmiyor. Bilinç akışı, romanlarının çoğunda önemli bir yer işgal etse de birçok teknik arasında dolaşıyor.ASLINDA TÜCCAR OLACAKTI AMA...Aslında Savaş, yazar olabileceğini pek düşünmüyordu. Küçük yaşlarda kitaba ilgisi vardı. Dayılarının evinde bulunan Tercüman ve MEB temel eser serilerini hatmederek başladığı okuma macerasına, babasının cebinden para aşırıp Beyazıt Sahaflar Çarşısı'ndan kitaplar alarak devam etti. Tüccar olan babası, yıllar sonra bu küçük hırsızlığın farkında olduğunu fakat kitap aldığı için bir şey söylemediğini itiraf etmişti. İlk yazarlık deneyimi, yeğenlerine okumak için yazdığı masallar. Şimdi o yeğenler büyümüş ve onlardan bazılarının çocuklarıyla, romanlarını tartışıyor. Daha sonra kısa hikâyeler yazmaya başlayan Savaş, birkaç dergide hikâyelerinin yayınlanmasıyla cesaretlenip ilk romanı "Efendi Dayı'nın Kozalakları"nı yazdı. "Yeşil Çeşme"de olduğu gibi büyük dayısının anlattıklarından ilham alan bu romanı Tuzla Belediyesi'nin roman yarışmasında birinci olunca romancılığa devam etmeye karar verdi.Sürekli okudu. Özellikle sosyoloji ve psikoloji, romanlarında izleri görüleceği üzere, okuma iştahının yoğunlaştığı alanlardı. “Okusaydım sosyoloji bitirmek, akademisyen olmak isterdim.” diyor. En çok beğendiği romanının, Türk insanının hayatını mercek altına alan "Melengicin Gölgesinde" olduğunu söylüyor. Çocukluğu Fatih Çarşamba'da geçen yazar, Vefa Lisesi'ni birinci sınıfı geçemeyince terk etti. Tüccar olan babası, hayatı öğrensin diye onu bir İtalya seferinde yanında götürdü. Venedik'te bir pansiyona bir yıllığına, pansiyon sahibi kadının gözetimine bırakıp Türkiye'ye döndü. "Zemheri Kuyusu"nda geçen Venedik dekoru, bugünlerden izler taşıyor. Savaş, “Belki şimdi bile gitsem, Venedik'in sokaklarını tanırım. Biraz içine kapanık olduğumdan çok kimseyle konuşmadan şehri dolaşırdım. İtalyancayı çok iyi öğrenemedim, sonra unuttum.” diyor. Ancak, bir yıl olarak planlanan Venedik macerasına üç ay dayanabilir Metin Savaş. Babasının işleri bozulunca, ailesiyle birlikte Balıkesir'e dönüp yaklaşık 30 yılının geçeceği Zağnos Paşa Camii'nin karşısındaki dükkânda bakkal işletmeye başlar. 2012 yılında emekli olduğu bakkalın yerinde artık bir kıraathane var. Onun arka tarafında yer alan, bir kısmı yıkılmış yapı ve bahçe ise "Zemheri Kuyusu"ndaki konağın ilhamını veren mekânlar.Metin Savaş, şimdi 50 yaşında. Hiç evlenmedi. Annesi ve babasıyla Balıkesir'de mütevazı bir hayat yaşıyor. Seyahat etmeyi sevmediği için Balıkesir'den dışarı pek çıkmıyor. Romanlarıyla ve aslında biraz da romanlarda yaşıyor.

7 Temmuz 2014 Pazartesi

Yahya Kemal Beyatlı Oratoryosu 6 yıl sonra sahneleniyor

Devlet Opera ve Balesi sanatçısı, müzik yönetmeni ve piyanist Dr. Aydın Karlıbel’in, Yahya Kemal’in 12 şiirini bestelediği oratoryosu yeni sezonun repertuarına alındı. Karlıbel, şairin 50. ölüm yıldönümü için yazdığı, fakat altı yıl gecikmeyle seslendirilecek olan bestesinin hikâyesini anlattı.Yahya Kemal Oratoryosu’nu ne zaman bestelediniz?2008 yılında, şairin 50. vefat yıldönümünde besteledim. Bu eser üzerinde 6 yıl çalıştım. Ama maalesef o yıl çaldıramadım.Neden çaldıramadınız?Çünkü zor bir eser. Muazzam bir kadro gerekiyor. Bakın kadroyu söyleyeyim. Büyük bir orkestra var, Türk sazları (ud, kemençe, yaylı tanbur) var... Böyle bir esere girişirken Yahya Kemal’in felsefesini hesaba katmam gerekiyordu. Eserin kurumda kabul görmesi zaman alıyor. Hazırlık aşaması uzun.Niye başka bir edebiyatçı değil de Yahya Kemal? Hepsinin ölüm, doğum yıldönümü gelip geçiyor...Çünkü Yahya Kemal’in şiir dünyasına çok aşinaydım. Çocukken, rahmetli babam, şiirlerini bize ezbere okurdu. Kabataş Lisesi mezunuydu kendisi. Ayrıca hocaların hocası olarak ünlenmiş bir efsanenin, Salim Rıza Kırkpınar beyefendinin yakın dostuydu. Bu arada Aşiyan’dan yansıyan ruhun; Yahya Kemal’i Sevenler Derneği’nin, merhum Eşref Denizhan’ın Saint Michel, Robert Kolej ve Boğaziçi Üniversitesi’ndeki değerli edebiyat hocalarımın bana tuttukları ışık, verdikleri feyiz için şükran borçluyum.Çocukluğunuz edebiyatçıların arasında mı geçti?Evet ama devamı var. Babam Büyükada’daki Anadolu Kulübü’nün müdürlüğünü yaptığı sırada da edebiyatçılar hep çevremizdeydi. Orada Faruk Nafiz Çamlıbel, Orhan Seyfi Orhon, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Samet Ağaoğlu, Yusuf Ziya Ortaç’ı tanıdım. Yahya Kemal de daha önceleri Büyükada’da kalırmış. Ama beni ona yaklaştıran küçük bir ayrıntı daha vardır…Nedir o ayrıntı?Şairin son yıllarını geçirdiği Park Oteli vardı, Taksim Gümüşsuyu’ndan aşağı inerken. Cemal Reşit Rey hocam, senfoni orkestrasını yönetirken provaları bu otelde yapardı. Provalara beni de götürür, orkestraya katardı. Eserlerinde, çelestayı (konsol, piyanoya benzeyen vurmalı orkestra çalgısı) ben çalardım. Orkestranın ses dünyasına girmem için yapardı bunu. Onun sağ koluydum, asistanlığını yaptım. Bana çok şey öğretti. Orada çok güzel anılarımız oldu.Hocanızla unutamadığınız anılar ve Yahya Kemal’in de orada yaşamış olması mı size ilham verdi?Bütün bu güzel anıların birikimiyle mümkün olmuştur şüphesiz. Bir de yine hocam derste anlatmıştı. İki dev sanatçı bir gün Fransa Dinard’da karşı karşıya geliyor. Burası med-cezir olaylarıyla ünlü bir sahil beldesi. Nasıl olduysa orada bir gün buluşmuşlar. Yahya Kemal, Cemal hocama Shakespeare’den soneler okumaya başlamış. Fakat bir anda deniz yükseliyor, zor kaçıyorlar.Oratoryo için Yahya Kemal’in kaç şiirini bestelediniz?12 şiirini. Şarkı, Bebek Gazeli, Erzurum Gazeli, 1918, Bedri’ye Mısralar, Bir Tepeden, Bir Başka Tepeden (iki ayrı beste), İstanbul’un Fethini Gören Üsküdar, Mahurdan Gazel, Baki’nin Gazeli ve Perestiş. Baki’nin Gazeli niye var? Şiirleri bestelerken kendinize yakın bulduklarınız oldu mu?Yahya Kemal, Baki’yi çok severdi, bu nedenle onu besteledim. Babamın adı Bedri olduğu için Bedri’ye Mısraları kendime yakın hissettim. Bir Başka Tepeden’i ise iki kez besteledim. Aynı şiire iki ayrı müzik yazarak başka tepeden/makamdan anlatmak istedim. Üsküdar şiirinin güzelliğini anlatamam, beni çok etkiledi. Eser, iki bölümden oluşuyor. Şiirleri koro okuyor, enstrümantal bölüm var arada. Sonrasında da Perestiş ile sona eriyor.Perestiş ne demek?Derin hayranlık demek. Yahya Kemal bu şiiri, muhtemelen Abdülmecit devrinde yaşamış bir güzele ithaf ediyor. Şiirde bir kadına duyulan büyük hayranlık, aşk var. Fakat Perestiş için öyle bir müzik yazdım ki, sevgilinin aşkından ilahi aşka yöneliyor. Yürük semai üslûbunda yazıldı.Eseri biz ne zaman dinleyebileceğiz?Yeni sezonun repertuarına alındı. Yahya Kemal’in vârisi Sinan Özbalkan beyefedinin ilgisi ve desteği için müteşekkirim. Bestem, şu anda çalınmaya hazır. Provaların tarihi henüz belli değil ama besteci olarak çok heyecanlıyım. Orkestralı, korolu bir eserim icra edilecek.Cemal Reşit Rey'in Çelebi Operası yayımlanmayı bekliyorAydın Karlıbel, 1980’de vefat edene kadar Cemal Reşit Rey’in 19 yıl öğrencisi oldu. Önce Nişantaşı’nda, sonra Beşiktaş Serencebey’deki evine ders için çok gidip geldi. Rey’in 40 yılını verdiği Çelebi Operası’na ve daha birçok bestesinin yazılmasına o evde yakından tanıklık etti. Fakat ünlü besteci vefat ettikten sonra Çelebi Operası ortadan kaybolmuştu. Daha doğrusu Ankara Devlet Opera ve Balesi’nin kütüphanesinin arşivinde unutulmuştu. Hocasının el yazısı ile yazdığı o eseri 2005’te tozlu raflarda bulup ortaya çıkaran Karlıbel, o günden beri eserin notalarının bilgisayara aktarımı için uğraşıyordu. Devamını kendisinden dinleyelim: “Sekiz yıl boyunca notalarını temize çektim. 430 sayfalık eser oldu. Ayrıca hocamın Fatih Senfonisi ve diğer piyano bestelerini bilgisayara aktardım. En büyük arzum bunların yayınlanması. Yayımlanırsa öncelikle hocamın eseri basılmış olacak. Bugüne kadar hiç yapılmadı bu. Ayrıca Türkiye’deki müziği merak edenlerin işine yarayabilir bu eser. Müzik ansiklopedisi niteliğindedir. Lale Devri’nde yaşayan Çelebi Mehmet Efendi ve Fatma’nın aşkını anlatan opera dört perdelik bir abide. Cemal Reşit Rey burada bütün hünerlerini gösteriyor. Sanatını en mükemmel haliyle temsil eden, bize öğreten, ondan kalan en büyük yadigarlardan. 40 yıldan fazla üzerinde uğraştığı bir eser. Kuyumcu titizliği ile işlemiş.” Aydın Karlıbel’in Yahya Kemal Oratoryosu dışında Eyyubiler ve Piri Reis operaları, Atatürk Senfonisi ve marşları bulunuyor. Karlıbel’e bunlar ne zaman seslendirilecek diye soruyoruz: “Daha büyüklere yer veriliyor; Verdi, Puccini, Rossini gibi. Aslında aziz hocamın Çelebi Operası’nın sahnelenmesi en büyük arzumdur.” diyor.

2 Temmuz 2014 Çarşamba

Yahya Kemal’lerin Dergâh’ı 91 yıl sonra elimizde

Yahya Kemal ve arkadaşları tarafından 1921 ile 1923 yılları arasında 42 sayı çıkarılan Dergâh dergisi, Türk Tarih Kurumu tarafından 4 cilt halinde yeniden yayımlandı. Dr. Arslan Tekin ve Dr. Ahmet Zeki İzgöer’ün hazırladığı derginin tamamı günümüz Türkçesine aktarılmış.Ahmet Hamdi Tanpınar, “Yahya Kemal” isimli kitabında dönemin (1920 başları) zor şartlarında çıkarılan Dergâh dergisinin hikâyesini anlatır ve derginin baş üstlenicilerinden Yahya Kemal’in onlar için öncülüğünü şu sözlerle ifade eder: “Bize dilin, düşüncenin ve meselelerin kapısını açmıştı. Hulâsa, 1830 yıllarında Fransız şiiri için Hugo, 1890 senelerinin şiir gençliği için Valéry ve Gide, Pierre Louijs için ve daha yaşlıları için Mallarmé ne ise Jaurès ve Barrès, Morèas daha sonraki nesiller için ne olmuşlarsa, Yahya Kemal de bizim için oydu. Yeninin ve millî olanın bayrağıydı.”Milli Mücadele devam ederken İstanbul’da iki haftada bir çıkan Dergâh dergisi, Tanpınar’ın da değindiği gibi Yahya Kemal’in gayreti ve bir nevi öncülüğüyle yayınlanır. Karşılaşılan bütün zorluklara, sansürlere ve Anadolu’ya geçişte yaşanan problemlere rağmen 42 sayı çıkarılabilir dergi. İtilaf devletlerinin işgali sırasında girişilen bu zorlu ‘macera’da sıklıkla vurgulanan konulardan biri, Anadolu hareketine inanç, bir diğeri ise özellikle şiirde yeni bir ses, biçim ve anlam arayışı olur. Toplamda 876 satırı sansüre uğrayan dergide sadece Milli Mücadele ve şiir değil, aynı zamanda felsefe, psikoloji, kitap ve yazar eleştirileri, güzel sanatlar, mimari, şehir yazıları, tiyatro, hikâyeler ve makaleler de yer alır.Dergâh’ın ana kadrosu tam anlamıyla bir edebiyatçılar geçididir. İstanbul Darülfünûn’un hocaları başta Yahya Kemal, Mustafa Şekip Tunç, Mehmed Fuad Köprülü, Mustafa Nihad Özön, öğrencileri ve yeni mezunları Ahmet Hamdi Tanpınar, Hasan Âli Yücel, Mehmed Kadri Yörükoğlu gibi şair ve yazarlar, yazı kadrosunun değişmez isimleri. Dergâh’ın iki yıl kadar süren yolculuğunda Abdülhak Şinasi bir şiir ve 6 makalesiyle, Ahmed Hâşim dokuz makale ve 7 şiiriyle, Halide Edib Adıvar 5 hikâyesiyle, Mehmed Fuad Köprülü 6 makalesiyle, Yakub Kadri ise 25 yazısıyla katkıda bulunan isimler arasında.Derginin kitap ve yazar değinileri ise daha çok tartışma çıkarmaya yönelik kaleme alınır. Beş Hececiler’in hazırladığı Ümit dergisine karşı çıkarılan Dergâh’ta Faruk Nafiz Çamlıbel, Enis Behiç Koryürek, Halit Fahri Ozansoy, Yusuf Ziya Ortaç ve Orhan Seyfi Orhon’un adı sanı anılmazken Cenab Şahabeddin, Refik Halid Karay, Rıza Tevfik Bölükbaşı, Halil Nihad Boztepe gibi isimler ise alaya alınır. Örneğin Fevzi Lütfi’nin “Refik Halid Bey’e Mektup”unda söylediği sözler, hiç de yenilir yutulur cinsten değil. Lütfi, dönemin edebiyat ortamını kızıştıracak şu cümleleri yazmaktan kaçınmaz: “Fikirle işiniz yoktu ki, sizi o tarafınızdan görelim. Sanatla alâkanız yoktu ki, sizi o yanınızdan tutmaya çalışalım. Vâkıa, evet yazı yazarsınız. Fakat ne yazarsınız? Dediğiniz gibi nakş-ı ber-âb… Söylediğiniz gibi dolmalar, marullar, lokantalar, yiyecekler, içecekler ve belki de birkaç övünmeye değmez sönük ve bozuk hatıralar...”Sadece edebi hususlarda değil, Milli Mücade-le’den uzak duran yazarlar da bu alaycı üsluptan yer yer nasibini alır. Bütün bu eleştirilerin yanında takdir edilen kalemler ise yine derginin yazarlarından Ahmed Hâşim, Yakub Kadri, Halide Edib gibi isimlerdir. Dergâh ciltleri, 1920’li yılların başında, “memleket edebiyatı”na giden yolların nasıl açıldığını ve bir dönemin ruhunu anlamak için hazine değerinde... “Şiir maddileşiyor”Yahya Kemal, Dergâh’taki yazılarında sık sık şiir konusuna değinir ve şiirin ruhunu yitirdiğinden söz eder. 1920’lerin edebi hayatını ve şiirini anlamak için Yahya Kemal’in yazlarına bakmak, sesine kulak vermek gerek. Yahya Kemal’e göre “Bir naaş nasıl yavaş yavaş solar, çürür, lime lime olur, bir kemik çerçevesi kalırsa Türk şiirinin de öyle, önce ruhu çekildi, sonra yavaş yavaş lisanı çürüdü, vezni bozuldu, âhengi çetrefilleşti. Nihayet kuru bir iskeleti kaldı.” Bu kadarla da sınırlı değil Yahya Kemal’in o günün edebiyatına sitemleri. “Bu gövdenin bir ruhu olsaydı hiç böyle çürür müydü?” diye soruyor başta ve sonra ekliyor: “Hâsılı şiir bir zaman sırf maneviyken şimdi maddileşiyor.”

1 Temmuz 2014 Salı

‘Romanın geçmişi geleceğini ipotek altına alamaz’

Edebiyatın hemen her türünde eserler veren Enis Batur, geçtiğimiz günlerde yeni romanı ‘Kitap Evi’ni yayımladı. Yazarından çokça izler taşıyan roman, kendisine miras olarak geniş bir arazi içinde cam bir binada binlerce kitabın bulunduğu bir kütüphane kalan kahramanın etrafında dönüyor. Romana kitap ve kütüphaneye dair bütün birikimini yansıtan Enis Batur ile Kitap Evi’ni konuştuk.Son romanınız Kitap Evi’nde anlatıcıya kitaplarını bırakan kahraman sadece Beyefendi adıyla karşımıza çıkıyor. Nasıl bir dış görünüme sahip olduğunu, iç dünyasını bilmiyoruz. Akla hemen yıllar önce Kütüphane: Bir Başka Labirent Öyküsü’nde “Bana kütüphanenizi gösterin: Size kim olduğunuzu değilse bile nasıl biri olduğunuzu söyleyeyim.” sözünüz geliyor. Kütüphanesi Beyefendi’yi tanımak için yeterli bir veri midir?Kapsamlıca bir kişisel kitaplık, sahibi hakkında epey ipucu verir düşüncesindeyim. Bir “insan”ı o yoldan tanıyabilir miyiz, ayrı: Bir “insan”ı belki kimse “tanı”yamaz, kendisi bile. Peki, kişinin özel kitaplığı neyi tahlil etmemizi sağlar? Karakterini mi? Zihin haritasını mı? Ufkunu, rakımlarını mı? Biraz hepsini.Metin Celal Kitap Evi bağlamında, “Enis Batur’un romanla garip bir ilişkisi var. Kurmaca edebiyata, anlatıya pek sıcak bakmıyor ama denemeden de edemiyor. Yüzlerce kitabı arasında sadece üç ‘roman denemesi’ vardı…” demişti. “Romanla garip ilişki” belirlemesini nasıl alımlıyorsunuz?Garip ilişki, yerinde bir yaklaşım. Çok olmadı, roman ya da roman denemesi, o alandaki ürünlerimi “katır”a benzetmiştim: Sanırım bundan, klasik tanımlara tam oturmayan şeyler yazdığım için iki arada bir derede kalanlar çoğunlukta, okurlar arasında. Yazın türleri kalıplara sığmak istemeyen yazı adamları için nicedir ayak bağı. Romanın geçmişi geleceğini ipotek altına alamaz. Şunu demek istiyorum: Godard, “bir dişçi genç bir kadına tutulur” diye tanıtılabilen filmlere içerliyor, ben de benzeri biçimde tanıtılabilen anlatılara kapalıyım; bir hikâye yetmez, düşünmek de gerekir.Aslında kitap hüzünlü bir şekilde sona eriyor çünkü romanın sonunda kitap tarihinin çok kıymetli yitik parçalarını anıyorsunuz. Yitik kitaplar, sanırım okumak eylemi sürdükçe bütün has okurların içini kanatacak bir yara olarak varlığını duyumsatacaktır. Ne dersiniz?Tarih boyunca, bütün coğrafyalarda dudak uçuklatıcı vandallıklar yaşanmış. Kaybolduğunu bildiğimiz yapıtların sayısı kaybolduklarını bile bilemediklerimizin yanında pek düşük. Bir yandan derin sızılar yaşatıyor bu insana, bir yandan da cılız bir umut ışığı kenarda duruyor: Biri ya da birkaçı yakında, bir kuytudan çıkagelebilir. Ama, işin kâbus yanı da bekliyor arkada: Birileri elyazmalarını yok etmek için yeni tasarılar geliştiriyor.Romandaki kitap evi, camdan yapılmış. Niçin camdan bir yapı, özel bir anlamı var mı?Cam yapının arkasında uzun bir mimari öykü var. Bir bölümünü metnin içinde deşifre ettiğim, bir bölümünü “Kitap Evi, arka hikâye”de yakında açmayı umduğum bir ilişki zinciri. Kaldı ki yazar, okura her şeyi anlatarak onun yolunu tıkamamalıdır!“Kitap, eninde sonunda, ne olursa olsun, gene de, her şeye karşın eril dünyanın nesnesidir.” diyorsunuz. Sizce dişil dünyanın özneleri bu sözünüzü nasıl algılar, dahası niçin ancak dört ilgeç, edat (eninde sonunda, ne olursa olsun, gene de, her şeye karşın) sonrasında bu yargıya varıyorsunuz?Daha önce başka bir bağlamda söylediğimi tekrarlayacağım: Yanlış anlaşılmamak elimizde değildir! Sizin de pek güzel değindiğiniz gibi, üstelik dört edatla kuşatılmış olmasına karşın, yargım tersten okunabildi işte. Nasıl anlaşılırsa anlaşılsın, sözümün arkasındayım, çünkü tartımlı biçimde ifade edilmiştir –dikkati elden bırakmadan okuyana tabii! Beni orada “seksist” bir yaklaşıma bağlayanlar için “insaf” sözü yeterlidir.“Kurulu düzen onlara göre değildi çünkü hiçbir kadın bu sonsuz matbuat sevdasına, getireceği sefalete ve keşmekeşe dayanmazdı-tıpkı, hiçbirinin kitaptan daha yakıcı bir aşk ateşi yakmayacağı gibi.” diyorsunuz. Romanın ilerleyen bölümlerinde de kitap tutkusu, anlatıcı ile “can yoldaşı” arasındaki ilişkiyi bozacak kadar anlatıcının yaşamının merkezinde yer etmeye başlıyor. Kitabın başkalarıyla paylaşmaya çok da yanaşmadığı bir iktidar alanından söz edebilir miyiz?Kitap dahil bütün ağır tutkular bir iktidar alanı yaratır insan hayatında. Bu iktidar yanınızdakileri rahatsız etmekle kalmaz, bırakırsanız sizi de kendi ateşinde tutuşturabilir. Hatırlanırsa, Kediler Krallara Bakabilir’de aynı sözü aşk için de dile getirmiştim: İzan yoktur büyük tutkularda.Niteliksiz Adam romanda sağaltıcı bir varlık olarak karşımıza çıksa da aynı rafta yan yana duran Das Kapital ile Mein Kampf ile karşılaştığımızda ise Mein Kampf özelinde, kitabın aynı zamanda bir sayrı nesnesi sayılabileceğini düşünüyorum. Yanılıyor muyum?Yanılmıyorsunuz, kitap hem hastalıkları taşır ve bulaştırır hem de kendi hastalığını kusmanın bir aracına kolaylıkla dönüşebilir.Yazmak niçin hayatınızın bu denli odağında, merkezinde duruyor; öyle ki “Yazamadan, yaşamak bir an önce ölmeyi beklemekle bir, benim gözümde.” diyebiliyorsunuz…Bilmiyorum. Kırk beş yılın sonunda mı varılmış nokta, yoksa baştan beri mi böyleydi, bilmiyorum. Doğrusu, en iyisi budur demiyorum, benim durumum böyle. Yazmak, bana varoluşumu doğrulama yolu olarak göründü hep, onsuz kendimi başa çıkamadığım bir boşlukta süzülme durumunda hissettim.