11 Haziran 2014 Çarşamba
“Unutturmak ve yok etmek genlerimize kazındı”
Ömer Ayhan yeni romanı Şehrazat’ta Yeşilçam’ın kayıp filmlerinin peşine düşen ilginç roman kişileri üzerinden yakın tarihimize ve günümüzün toplumsal çalkantılarına bakmamızı sağlıyor. Farklı anlatıcıların ağzından ilerleyen roman, sıra dışı karakterleriyle olduğu kadar ustalıklı diliyle de etkileyici.Ömrünün son yıllarını Yeşilçam’ın kayıp filmlerini bulmaya adamış Asaf Onur etkileyici bir karakter. Sadece sinema tarihindeki değil, edebiyat tarihindeki unutulmaya yüz tutmuş eserlere de atıf var romanınızda. Nedir sizin için ‘kayıp eserler’i bunca çekici kılan? Kayıp ve/veya unutulmuş eserlerin, toplumda hafıza kaybına tekabül ettiğini düşünüyorum. Bir ülkenin başına gelen felaketlerde hafıza kaybının, unutmanın, olguları bilerek derinlere gömmenin payı büyük. Tanpınar bunun için didinmişti, çırpınışlarının basit bir maziseverlik olmadığı ne yazık ki çok geç anlaşıldı. Romana dönersek, sadece rahmetli Halit Refiğ’in ve Türk sinemasının önemli filmlerinden Şehrazat değil, iki bine yakın film kayıp. Bu, akıllara zarar bir sayı. Dünya üzerinde bu kadar büyük bir umursamazlık ve kadirbilmezlikle karşılaşacağınız başka bir memleket yok. Unutmak, unutturmak ve yok etmek genlerimize âdeta zorla kazındı. Romanda farklı anlatıcılar var, hepsinde dikkati çeken ortak özellik, sinema üslubunu çağrıştıran tasvirler. Attilâ İlhan, romanın sinema çağında yaşayabilmesi için onun imkânlarından yararlanması gerektiğini söylemişti. Siz ne dersiniz?Attilâ İlhan ileriyi görebilen bir sanatçıydı. Bu sözleri 1950’lerde söyledi. Bugün DVD’ler aracılığıyla evlerimiz de birer sinema salonuna dönüşmüş durumda. Elbette bir roman sinematografik olmak zorunda değildir, ama sanat formları Borges’in ayna metaforu gibi birbirini çoğaltıp yansıttığına göre, edebiyatçı algılarını sürekli bilemek zorunda. Şehrazat’ta parodi ve pastişin imkânlarından bir miktar yararlandım. Yeşilçam’ın altın çağına özgü jargon, roman için itici güçtü.Şehrazat bir kent romanı. Daha önceki kitaplarınızda da şehrin boğucu yüzünü yazmıştınız. Bu kez sanki karakterler şehir karşısında daha çaresiz... Bir gün şehirlerin daha yaşanılır hale geleceğine dair umudunuz var mı? Açıkçası böyle bir umudum kalmadı. Şehrin boğucu yüzünü yazmak benim için bir tercih değil, siyasetçilerin bizatihi dayattığı bir mecburiyet. Çok basit bir örnek vereyim; Yeşilköy’deki havaalanını tahditli bir kullanımla handiyse yok etme kararı alıp alternatifini ta Silivri’ye kondurduğunuzda, insanlar için öncelikle kaos inşa ediyorsunuz. AVM’ler olmasın mı, olsun tabii, ama neden bu konuda dünyanın birinci ülkesi olmaya koşuyoruz, nedenini anlayabilen var mı? İzmir şimdilik daha şanslı, köy gibi diyerek horlamaya çalışıyorlar, peki İstanbul megakent oldu da ne oldu? Tarihle doğanın, misyonu sözüm ona muhafaza etmek olan bir iktidar tarafından ranta kurban edildiği şehirlerimiz elbette boğucu, bu zihniyetle daha kötü günleri de göreceğiz.Romandaki emekli asker karakteriyle yakın tarihimize incelikli ve ironik bir şekilde yaklaşıyorsunuz. Hem de birçok ‘darbe romanı’ndan daha etkileyici bir üslupla... Örtük bir darbe romanı diyebilir miyiz Şehrazat için? Biraz sağ gösterip sol vuran bir roman Şehrazat. Yeşilçam dünyasına göndermeler, kayıp filmler, gönül ilişkileri, kimsesizlik, kent romanına has özellikler derken aslında hepsinden önce, işaret ettiğiniz gibi bir darbe romanı olduğu söylenebilir. Bizde biraz didaktik bulduğum bir siyasal roman geleneği var, romanı kurarken kafamdaki soru şuydu: Okura fark ettirmeden siyasal özellikleri ağır basan bir roman yazabilir miyim? Bunun için yol yordam aradım ve sonunda absürtten istifade etmeye karar verdim. Çünkü darbe teşebbüsleri ve yaşadığımız çağda hâlâ bundan medet umulması bana absürt hatta patetik geliyor. Darbelerin tek tek sonuçlarına bakın ve sonra parçaları birleştirin. Görüp göreceğiniz toplu bir cinnettir, ne yazık ki başka bir şey değil.“Adaleti ayaklar altına alırsanız, vicdanlar yaralanır”Romanın fonunda Gezi olayları var. Edebiyat çevrelerinde de çok tartışılan bir konu... ‘Gezi’den Sonra Edebiyat’ başlıklı dosyalar yapılıyor. Bu konuda ne söylemek istersiniz? Bunları değerlendirmek için henüz erken. Sonuçları asıl önümüzdeki yıllarda göreceğiz. Kendi adıma Gezi sürecinin bittiğini düşünmüyorum. Bir ülkede adaleti ayaklar altına alırsanız vicdanlar yaralanır, halkı polisinize vurdurup failleri cezalandırmazsanız insanlar en ufak rüzgârda sokağa çıkar. Gezi’den sonra hangi siyasi görüşte olursak olalım, olup bitenlere biraz daha farklı bakıyorsak, artık başka biri olduğumuzu, değiştiğimizi gösterir bu. Bizler vicdanlı insanlarız, devlet ve polisinden de aynısını bekliyoruz. Yoksa bu dünyada ahirete hazırlansanız ne olacak, kimi kandırabilirsiniz?
10 Haziran 2014 Salı
Dijital korsanın önlenemez yükselişi
Basılı kitap ve dergilerin dijital olarak çoğaltılıp izin alınmadan internette paylaşılması önemli bir sorun haline geldi. Avrupa Birliği, bu konuda yeni reformlar hazırlarken, Türkiye bu işin epey gerisinde. Binlerce kitaba internetten rahatça ulaşılabiliyor ve caydırıcı herhangi bir yaptırım söz konusu değil.Korsan kitapların önüne geçme konusunda kendini hafiften de olsa toparlamaya çalışan ülkemizde, internet üzerinden yapılan ve "dijital korsan" olarak adlandırılan fikir hırsızlıklarına karşı ciddi bir gelişme olduğu söylenemez. Kısa bir örnekle devam edersek, internet devi Google'dan sevdiğiniz bir yazarın, hele epey popüler bir isimse, kitabını yüzlerce siteden indirmek kolayca mümkün. Bunun yanı sıra e-kitap diye yazdığınızda arama motoru size “e-kitap indir”, “e-kitap oku”, “e-kitap arşivi” gibi önerilerle size yol göstererek ilgili sitelere rahatça ulaştırıyor. Akıllı telefonların ve tabletlerin yaygınlaştığı bir dönemde piyasadaki e-kitabın azlığı da okurların bu tür korsan sitelere başvurmasındaki etkenlerden biri. Gittikçe büyüyen bu dijital korsan pazarı büyük ilgi görürken, siteler de sayfalarına pek çok reklam alıyor.Ahmet Hamdi Tanpınar, Reşat Nuri, Necip Fazıl Kısakürek, Nazım Hikmet, Sabahattin Ali, Sait Faik, Yaşar Kemal, Orhan Pamuk, Ayşe Kulin, Elif Şafak, Ahmet Altan ve İlber Ortaylı'ya uzanan uzunca bir yazar listesinin yanı sıra klasiklerden popüler kitaplara, edebiyat dışı kitaplardan dergilere oldukça geniş bir arşive ulaşılabiliyor. Kimi duyarlı (!) siteler ise hukuki sorumluluğu üstünden atmak için “mevcut yasal mevzuata ve telif haklarına karşı duyarlı” olduklarını dile getirerek, başka sitelerden bu yayımlara ulaştıklarını belirtiyor. Sorumluluğu üzerinden atmaya çalışan siteler, beslendikleri dijital korsan sitelerin linkini vererek kitaplara erişimi sağlıyor. Zira herhangi hukuki bir süreç için yayının yer aldığı site ile içeriğin kaldırılması için bağlantıya geçilmesi gerekiyor. Uyarılara rağmen yayından kaldırılmayan korsan e-kitaplar için savcılığa başvurulabiliyor. Fakat pek çok hak sahibi bu uzun sürece dahil olmak istemiyor.Kültür ve Turizm Bakanlığı geçtiğimiz Kasım ayında, internetten müzik, film, dosya indirmeyi içeren fikir hırsızlıklarına karşı Fransa'daki "uyar-kaldır" modeli uygulayacağını duyurmuştu. Çeşitli uyarı mekanizmaları içeren bu model kapsamında kullanıcılar, ilk seferinde e-posta, ikincide ise eve mektup yollanarak uyarılacağı dile getirilmişti. Bu uyarılara karşı üçüncü kez korsan eser indiren kullanıcıların suçlu sayılacağı ve para cezasına çarptırılacağı konuşuluyordu. Fakat bu modeli hayata geçirecek Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu'nda değişiklik yapılmasına dair kanun taslağından henüz somut bir gelişme görünürde yok.Caydırıcı önlemler şartTürkiye Basım Yayın Meslek Birliği, korsanın bitirilemeyişinin nedenlerini araştırdığı makalesinde, Birliğin Genel Sekreteri Av. Melahat Aşnük Boran'ın dijital korsan üzerine şu tespitlerde bulunuyor: “Ne yazık ki ülkemizde “ahtapot yazılım”lar kullanılamadığı için ihlaller anında tespit edilememektedir. Gerekli tüm yasal işlemlerin yapılması ile korsan sitelerden içeriğin kaldırılması ya da erişimin engellenmesi sonrası kısa süre içinde farklı bir site adı altında farklı linkler ile aynı ihlallere devam edilmektedir. Yasa koyucunun bu konuda caydırıcı bir çözüm bulması gerekmektedir.” Türkiye Basım Yayın Meslek Birliği, tüm Türkiye'de korsancılara karşı açılan davalarda 2013'te toplam 230 adet mahkeme, 90 adet savcılık dosyasına müdahil olarak, dijital korsanlık yapan 95 internet sitesinin korsan kitap yayınına son verdirmişti.AB'nin dijital biriminden sorumlu başkanı Neelie Kroes, geçtiğimiz aylarda Avrupa'daki mevcut telif hakkı sisteminin yetersiz olduğunu, ilgili yasaların yeniden gözden geçirilmesi gerektiğini söylemişti. Avrupa Birliği Komisyonu'nun bu yıl içerisinde bu soruna ve yeniden düzenlemeye karşı harekete geçeceğini söyleyen Kroes, dijital çağda telif haklarına yönelik yeni yaklaşımlar üzerine kafa yorulmasının zorunlu olduğunu belirtmişti. Komisyonun üzerinde çalıştığı yeni Telif Hakkı Reformu'nun bu yıl içerisinde duyurulması beklenirken, ülkemizde de Fikir ve Sanat Eserleri Kanun Taslağı'nın bir an evvel hayata geçirilmesi gerekiyor. Bunun yanı sıra yayınevlerinin de kendi bünyesindeki kitapların takibini yapıp ilgili korsan yayın yapan sitelerden bu içeriklerin kaldırılması için hukuki yollara başvurmasını on binlerce sitenin varlığı düşünülünce, biraz zorlu bir iş gibi gözüküyor. Bu yüzden Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın caydırıcı yaptırımlar üzerine yoğunlaşması dijital korsanın önüne geçilmesine yardımcı olabilir.
9 Haziran 2014 Pazartesi
Edirnekapılı ve Venezuelalı genç sanatçılar aynı sahnede
Venezuela’da 36 yıl önce bir gençlik orkestrası kuruldu. Yoksul gençleri müzikle buluşturmayı ve suçtan uzak tutmayı hedefleyen orkestra, günümüzde dünyanın en iyi ilk beş gençlik orkestrası arasında gösteriliyor. 2005’te İstanbul’da da benzer bir orkestra hayata geçti. İkisi de yarın sahnede.Bundan tam 36 yıl önce Venezuela'da yoksul çocukları müzikle buluşturan, onları yoksulluğun ve suçun dünyasından koparıp hayatlarını müzikle kazanan bireyler haline getiren El Sistema adıyla bir proje başlatıldı. Ekonomist ve aynı zamanda müzik adamı olan José Antonio Abreu tarafından kurulan ve 12 çocukla yola çıkan El Sistema'nın çatısı altındaki Venezuela Teresa Carreño Gençlik Orkestrası, bugün dünyanın en iyi ilk beş gençlik orkestrası arasında gösteriliyor. Kuruluşundan bu yana 2 milyon çocuk bu sistemden faydalanmış, günümüzde ise 286 merkezde 400 binin üzerinde çocuk ve genç müzik eğitimi alıyor. Çocuklar her gün öğleden sonra, üç-dört saatlerini derslere ayırıyor. İlk öğretmenleri, El Sistema'nın daha eski öğrencileri olan ağabeyleri ve ablaları oluyor. İlk önce çocuk korolarında yer alan müzisyenler, zaman ilerledikçe gençlik orkestralarının bir parçası haline geliyor.Venezuela'daki benzer sistem, 2005 yılında mimar Mehmet Salim Baki tarafından Edirnekapı'daki ve civarındaki çocuklar için başlatıldı. Mehmet Baki'nin gençlik hayali olan bu girişim, Yeliz Baki ile sürdürdükleri 7 yıllık çalışma sonucunda Barış İçin Müzik Vakfı'na dönüştürüldü. Şimdilik 700 çocuk ve gencin eğitim aldığı Barış İçin Müzik girişimi, semtin sınırları içindeki Ulubatlı Hasan İlköğretim Okulu, Muallim Naci İlköğretim Okulu, Hattat Rakım İlköğretim Okulu'nda Barış İçin Müzik Atölyeleri kurdu. Vakfın Edirnekapı Kariye Türbe Sokak'taki merkezinde akordeonla başlayan müzik eğitimleri, flüt, keman, viyola, çello, piyano, perküsyon, kontrbas, klarnet, trombon, trompet, tuba ve korno ile devam ediyor.İki grup yarın akşam 42. İstanbul Müzik Festivali kapsamında Zorlu Center Performans Sanatları Merkezi'nde bir araya geliyor. İlk konseri Barış İçin Müzik Orkestrası saat 19.30'da Mini Amfitiyatro'da verecek. El Sistema'da yetişen Teresa Carreño Gençlik Orkestrası'nın müzik yönetmeni Christian Vásquez şefliğindeki Venezuelalı gençler ise Büyük Salon'da saat 20.30'da sahnede olacak. Konserlerden önce Martı Hotel'de saat 14.30'da "El Sistema Europa" başlığıyla bir panel düzenlenecek. Panele, Avrupa'daki El Sistema oluşumlarının temsilcileri ve Jose Antonio Abreu katılacak. Her iki orkestra da destekçiler ve sponsorlarla varlığını sürdürüyor. El Sistema'nın Avrupa turnelerinin sponsoru Hilti Vakfı. Ayrıca sistem, devlet tarafından da destekleniyor. Barış İçin Müzik girişimi ise tamamen gönüllülerin desteği ve inancıyla büyüyor.
7 Haziran 2014 Cumartesi
Ben bilmem, ‘Sabit Bilir’!
Adı Sabit, soyadı Karamani. Fakat herkes onu Sabit Bilir diye tanır, başkasına anlatmak için de sadece bu iki kelimeyi kullanırmış.1950’lilerden itibaren o kadar çok söylenir olmuş ki bu cümle, şimdi “Sabit Bilir” önermesinden oluşan bir sergi ile muhatabız. Milli Reasürans Sanat Galerisi’nde 14 Mayıs’ta açılan “Sabit Bilir: 20. Yüzyılda Bir Hezarfen Sabit Karamani” sergisi bugün sona eriyor ancak geriye Türkiye’nin radyo tarihini, radyo reklamcılığını, fotoğraf ve seramik sanatının gelişimini, o yılların cemiyet hayatını anlatan bir kitap ve henüz çekimleri devam eden belgesel bırakıyor.1916 İstanbul doğumlu Sabit Karamani’nin efsane bir radyo teknisyeni olması gençlik yıllarına dayanıyor. İlk radyosunu yaptığında 13 yaşındadır. Radyo macerasından önce Merkez Bankası’ndan Islahiye’deki krom madenlerine uzanan bir iş hayatı olur. Profesyonel radyoculuğa ise 1945’te Ankara Radyosu’nda adım atar. Bir yıl sonra, 6 arkadaşı ile birlikte Basın Yayın Genel Müdürlüğü tarafından eğitim görmek üzere ABD’ye gönderilirler. Sergideki, 8 mm ile kendisinin çektiği kısa film o döneme ait.ABD’den döndüğünde İstanbul Radyosu’nda çalışmaya başlayan Sabit Karamani, adı ile müsemma değil, yerinde duramayan zeki, çevik, atak ve pratik biri, aynı zamanda titiz çalışmasıyla akıllarda yer etmiş bir kişilik. 1950’li yılların Türkiye’sinin bulunmaz teknik adamları arasında. Hızır gibi her yere yetişiyor, bir plak kayıt stüdyosunda, bir Ümraniye’deki radyo verici kulesinde... Türk televizyonculuk tarihinin ilk spikeri Orhan Boran’la radyoda yaptıkları canlı yayınlar da efsane. Kırmızı renkli İstanbul Radyosu Canlı Yayın Arabası, arşivindeki pek çok karede görülüyor. Karamani’nin mucit yönü ise oldukça ilgi çekici. Sergide radyo için icat ettiği teknik aletlerin bir kısmı yer alıyor. 1947’de, kapalı devre bir TV alıcısı yaptığında ise gazetelere haber olmuş.Sabit Karamani’nin fotoğrafçılığı ve seramik sanatçılığı ise başlı başına bir konu. Aynı yıllarda amatör fotoğrafçı arkadaşlarıyla Amerikan Haberler Ajansı’nda sergiler açmış, on yıl süreyle bu sergilere katılmışlar. Profesyonel çekimleri de olmuş. Engin Özendes, Ersin Alok, Murat Germen, O. Cem Çetin, Fuat Güner (MFÖ’nün Fuat’ı) ve Nazan Güner Ulutekin, fotoğrafçı Sabit Karamani’yi serginin bu kısmında anlatıyorlar.1962 Venedik Bienali başta olmak üzere uluslararası sergilere katılan seramik sanatçısı Sabit Karamani’nin hikayesini ise eşi Ayfer Karamani’den öğreniyoruz. Sabit Bey’in, seramiğe ilgisi Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nden mezun olan eşi vesilesiyle başlıyor. Bugün Türkiye’nin birkaç seramik sanatçısından biri olan, 80 yaşına rağmen hâlâ haftada üç gün atölyesine giden ve öğrenci yetiştirmeye devam eden Ayfer Karamani’nin, “Ben seramik sanatçısı olmamı Sabit’e borçluyum.” cümlesi her şeyi özetliyor. Fırın yapımından boya sırlarına, araştırmacı ve meraklı kimliğini seramikte de ortaya koyan Sabit Karamani elinin değdiğini ihya eden hezarfen.Tonmaister Veli KanıkSabit Karamani’nin teknik şef olarak çalıştığı İstanbul Radyosu’nun o zamanki tonmaisteri Orhan Veli Kanık’ın babası Veli Kanık’tır.Ümit Yaşar Oğuzcan’ın radyoculuk macerasıTelevizyon olmadığı için radyo reklamcılığı o yıllarda çok önemli. Günümüzdeki gibi reklam anlayışı yok. Hazırlanan temalı reklam programları sevilerek dinleniyor. Band Reklam’ın yaptığı “Zeki Müren’le Baş Başa” en ünlü programlardan biri. Zeki Müren, programda hem şarkı söylüyor, hem firmanın, mesela Pirelli’nin tanıtımını yapan metinleri okuyor. Müren’in okuduğu bu metinleri yazanlardan biri şair Ümit Yaşar Oğuzcan.Halit Kıvanç, Türkçesini kime borçlu?Sergi için röportaj yapılan isimlerden biri de TRT’nin ünlü spikeri Halit Kıvanç. O yıllar Türkçenin en iyi konuşulduğu yer İstanbul Radyosu’dur. Kıvanç, güzel Türkçesini kime borçlu olduğunu şu ifadelerle anlatıyor: “Düzgün Türkçeyi ben İstanbul Radyosu’nda öğrendim. Faruk Yener’in, Tarık Gürcan’ın katkısı çok önemlidir. Halkın güzel Türkçe konuşması için radyo bir öğretmendi ve Sabit Bey de bu öğretmenlerden biriydi.”Süleymaniye’deki mevlit radyo ile nasıl verildi?1950’li yıllarda radyolardan yapılan canlı yayın hikâyelerin ilgi gördüğü için dönemin dergilerinde çok yer verilirmiş. Süleymaniye Camii’nde şehitler adına düzenlenen mevlide, 3 Mayıs 1952 tarihli Radyo Haftası dergisinde geniş yer ayrılmış. Dergi sayfalarından anlaşıldığına göre Tarık Gürcan ve Sabit Karamani ünlü kırmızı kamyonun tepesine çıkmışlar, camiden sesi alıp bu makinelere veren aleti gösteriyorlar.Yuki’nin ses babasıSergide dinleyebileceğiniz tarihi kayıtlardan biri Yuki’nin sesi. Orhan Boran’ın radyo yıllarında meşhur ettiği hayali kahraman Yuki’yi bilenler bilir. Boran, programında ince sesli, sevimli bir hayvanı andıran bu kahramanla karşılıklı konuşur, espriler yapar, dinleyicileri güldürürdü. Yuki’nin sesini, bantları kesip biçerek, birbirine ekleyerek yapan kişi elbette yine Sabit Karamani’ydi. Radyoda yayınlanırken kimsenin gözünde canlandıramadığı Yuki karakteri, 1964 yılında Altan Erbulak’ın çizgileriyle tavşana dönüşerek çizgi roman olmuştu.
5 Haziran 2014 Perşembe
‘Çarşambayı Sel Aldı’ minyatürü tazminat kazandırdı
Günümüzün önemli minyatür sanatçılarından Nilgün Gencer, 1992’de yaptığı “Çarşambayı Sel Aldı” türküsünün minyatüründen tazminat kazandı. Samsun Çarşamba Belediyesi, izin almadan ve telif vermeden minyatürün rölyefini yaptırınca sanatçıya 10 bin TL ödedi.Sanat, sanatçı, telif, telif hakkı gibi meselelerin çok tartışıldığı günümüzde Samsun’un Çarşamba ilçesinden güzel bir haber geldi. Minyatür sanatçısı Nilgün Gencer’in 1992 yılında yaptığı, ilçenin adıyla bütünleşen, ünlü “Çarşambayı Sel Aldı” türküsünün minyatürü Gencer’e tazminat kazandırdı.Olay şöyle: Çarşambalı yazar Turgut Çeviker, 1992 yılında memleketiyle ilgili kent yıllığı hazırlar. Bu eser Çeviker için önemlidir, kitapta şehrin mimari kimliği ile ilgili araştırmalara, fikirlere ve önerilerine yer verir. Ünlü türkünün hikayesini de ilçenin ileri gelen büyüklerinden Faik Okutgen’den derler, sonra da Nilgün Gencer’e minyatürünü yaptırır. Kitap, aynı yıl İris Yayınları tarafından 1500 adet basılarak yayımlanır. Üç parça halinde, 14x20 ebatlarındaki minyatürler de kitaba sponsor olan Tekofaks’ın sahibi, sanatsever Ayhan Bermek’e hediye edilir.İstanbul Kadıköy’de yaşayan Çeviker’e, 2000’li yılların başında belediyeden bir telefon gelir. Kitabın, “Çarşamba’ya öneriler: Kent Müzesi” bölümündeki fikirleri nedeniyle aranan Çeviker, belediye tarafından şehre davet edilir ve dönemin başkanı Hüseyin Dündar ile görüşür. Çeviker, Çarşambalıların ada diye tanımladığı kent içindeki Yeşilırmak’ın Doğu Yakası’ndaki büyük alanın tümüyle bir yaşam alanına çevrileceğini ve içine kent müzesi yapılacağını bu görüşmede öğrenir, nihayetinde gençlik yıllarından beri kurduğu kent müzesi hayalini paylaşır. Böylece projede birlikte çalışma kararı alırlar. Çeviker, sonrasında gelişen olayları şöyle anlatıyor: “Bu görüşmeden bir süre sonra Hüseyin Dündar, beni adaya götürdü. Yıkılan Şehir Kulübü’nün olduğu yerden adaya doğru yürürken bana yüzlerce metre uzanan istinat duvarını göstererek ‘Bu duvara bir şeyler yapılsın istiyorum; ne yapabiliriz?’ dedi. Benim o konuda bir düşüncem vardı zaten; profesyonel ve yerel ressamların çizeceği bir “Çarşamba’yı Sel Aldı” türküsü resimlemesinin rölyef olarak yapılması. Ama ne kent müzesi ne de bu çalışmayla ilgili kimseden ses çıkmadı epey zaman. Kente yıllık olağan ziyaretim sırasında müze projesinden vazgeçildiğini öğrendim. Bana kimse haber vermemişti, aldığım cevap, ‘Ötesini başkan bilir.’ şeklindeydi. Oradan ayrıldım ve adaya doğru gezintiye çıktım. İstinat duvarının Rahtıvan Paşa Camii hizasındaki bölümünde üç parça olarak dev rölyefle karşılaşınca başımdan aşağı kaynar sular boşaldı. “Çarşamba’yı Sel Aldı” minyatürü -rivayetiyle birlikte- karşımda rölyef olarak duruyordu. Yanına ise türkünün en tanınmış yorumcusu Yıldıray Çınar için anıt dikilmişti. Rölyefin dışında şöyle bir imza yer alıyor: “SAM Art”. İmzanın altında sünnetçi ilânlarını anımsatırcasına bir de telefon numarası vardı.”Turgut Çeviker ve Nilgün Gencer’in 2008’de açtığı dava, aslında 2012’de sonuçlanmıştı ama Çarşamba Belediyesi Yargıtay’a başvurunca 2013’e uzadı sonuçlanması. Belediye ise epeyce uzun bir aralıktan sonra tazminatları “minyatür” ve “rivayet” telifi olarak geçen ay taraflara ödedi. Gencer 10 bin TL, Çeviker ise 5 bin TL kazandı.Dava,altı yıl sürdüNilgün Gencer: “Çarşamba Belediyesi'nin eserime teveccüh göstermesi önemli elbette. Benim açımdan güzel bir şey. Ama bunu yaparken ne benden, ne de Turgut Bey'den izin aldılar. İzin almadıkları gibi rölyefi yapan kişi, kendi imzasını atmış esere. Böyle olunca birlikte dava açmaya karar verdik.”Turgut Çeviker: “İstanbul ve Ankara'daki yaşamım boyunca kent, kentlerin tarih ve çevre bağları konusunda çok ilgilendim. Ankara Belediyesi'nde –üniversite yıllarımda– kültür sekreteri olarak çalıştım (1978-80). Yayıncılık alanının birçok yönünde çalışmış bir kişi olarak kentime bir armağan vermek istedim. Bu çabanın da onun "görünüş"ünü güzelleştireceğini düşündüm. Kitap çıktığında sıra dışı bir ilgi gördü. Birçok yazar, araştırmacı dostum –Çarşamba Kitabı'nın esiniyle– kentleri için kitap hazırlığına girişti. Çarşamba Kitabı'nı hazırlarken halk bilim önemliydi; bu konuda kentin en önemli ve de tek kişisi -ne yazık ki, yakın yıllarda yitirdiğimiz- Faik Okutgen idi. O, aileden bir manifaturacıydı; halk müziği sanatçısıydı ve kentinin birçok türküsünü derlemiş; kendi birçok türkü yakmıştı. “Çarşamba'yı Sel Aldı”nın rivayetini ondan dinlemiş, ancak kitapta yer alan son biçimini ben vermiştim.”
4 Haziran 2014 Çarşamba
Edebiyatın yeni gözdesi yazar eşleri
Fitzgerald’in Zelda’sı, Nabokov’un Vera’sı, Joyce’un Nora’sı, Tolstoy’un Sofya’sı… Son dönemlerde ünlü yazarların eşlerini konu alan pek çok kitap yayımlandı. Ernest Hemingway ile ilk eşi Hadley Richardson’ın aşkını konu alan ve 2011’de yayımlanan The Paris Wife romanı 1.2 milyon satış rakamına ulaştı.Ülkemizde biyografi türü zayıf bir damarda ilerliyor. Bu alanda yayımlanan kitapların ve böyle zahmetli bir işi yüklenen yazarların azlığı bunun en büyük delili. Öyle ki, son dönemde çıkan en iyi biyografi kitabı hangisidir diye sorduğumuzda pek çoğumuzun vereceği cevap yoktur. Yazarlar hakkında kaleme alınmış biyografiler ve romanlar bir yana onların eşlerini konu alan kitaplar da yayıncılık dünyamızda görünmezler arasındadır.Avrupa'da ve Amerika'da ise biyografi geleneği olabildiğince geniş bir mecrada yol alırken, çok satan biyografi yazarlarının varlığını görmek mümkün. Her kitap, yazarın kuytularında gezme imkanı verirken, yazar hakkında yeni bilgiler etrafımızı kuşatmış oluyor. Bu yeni bilgiler de gazetelerde ve dergilerde sayfa sayfa haber oluyor ve kitaplar günlerce konuşulup tartışılıyor. Ünlü edebiyatçıları konu alan biyografi ve romanların yanı sıra, şimdilerde onların eşleri hakkında yayımlanan kitaplar da büyük ilgi görmekte. Satış rakamları yüz binleri aşan bu kitaplar, ünlü bir yazarın gölgesindeki bu görünmez isme dikkat çekerken, biraz kaprisli, biraz hırçın yazar eşi algısını da değiştiriyor.Fitzgerald'ın Zelda'sı, Nabo-kov'un Vera'sı, Joyce'un Nora'sı, Tolstoy'un Sofya'sı… Eşlerinin gölgesinde kalan kadınları konu alan hatırı sayılır miktarda kitap yayımlandı. Bu patlamanın en önemli örneği, Paula McLain'ın, 2011'de çıkan ve 1.2 milyon satan romanı The Paris Wife. Türkçede Paris'teki Eş adıyla 2012'de yayımlanan kitap, Ernest Hemingway ile ilk karısı Hadley Richardson'ın, Paris başta olmak üzere çeşitli kentlerde geçen günlerinin “aşk ve ihanetle örülü” hayatını anlatıyor. McLain'ın bu başarısı pek çok yazarın iştahını kabartırken, bir roman konusu olarak ünlü bir yazarın eşi büyük rağbet görmekte.Yazarın gölgesindeki hayatlarFitzgerald'ın Zelda'sı üzerine son zamanlarda Z: A Novel of Zelda Fitzgerald (Therese Anne Fowler); Call Me Zelda (Erika Robuck); Beautiful Fools: The Last Affair of Zelda and Scott Fitzgerald (R. Clifton Spargo); Zelda: A Biography (Nancy Milford) ve Zelda Fitzgerald: The Tragic, Meticulously Researched Biography of the Jazz Age's High Priestess (Sally Cline) gibi pek çok kitap yayımlandı. Bunun yanı sıra, Hemingway ve hayatındaki kadınlar üzerine de Hemingway's Girl (Erika Robuck) ve Mrs. Hemingway (Naomi Wood) gibi kitaplar yenilerde yayımlananlar arasında. Özellikle Mrs. Hemingway, Paris'teki Eş kitabıyla aynı başarıyı yakalamanın derdinde. Dark Aemilia: A Novel of Shakespeare's Dark Lady (Sally O'Reilly) adlı kitap da Shakespeare'in hayatındaki kadına odaklanırken listeye, Nabokov'un Vera'sını anlatan Vera, "Mrs. Vladimir Nabokov" (Stacy Schiff) ile Joyce'un eşini anlatan "Nora: The Real Life of Molly Bloom" (Brenda Maddox) adlı iki kitabı da ekleyebiliriz. Aleksandra Popoff'un Rus edebiyatının Dostoyevski, Nabokov, Bulgakov ve Soljenitsin gibi ustaların eşlerine odaklandığı "The Wives: The Women behind Russia's Literary Giants” adlı kitabı da bu anlamda kuşatıcı bir çalışma. Popoff daha önce de Savaş ve Barış'ı defalarca temize çeken Sofya Tolstoy'u anlatan bir kitap hazırlamıştı.Kadın okurların gölgede kalmış hemcinslerini okumaya meraklı olduğu ortak görüşünü hatırlatırsak, bu tür romanlara ilginin nedenini biraz açıklamış oluruz. Fakat, eleştirmenlerin dikkat çektiği önemli bir nokta ise bu türden romanların gerçekle aralarındaki çizgi ve kurmacanın sınırları içerisinde kendilerine nasıl bir yer elde edindiği meselesi. Bir başka eleştiri ise kendisine ünlü bir yazarın gölgesinde kalmış hayatları açığa çıkarma vazifesi biçen kimi yazarların vasat metinlerle kitabı okurun beğenisine sunması. Daha tehlikeli bir durum ise yazarı daha yakından tanıtacak bir çaba içerisinden öte yayımlanan kimi metinler, yazarların sadece yatak odalarıyla sınırlı kalmakta. Ünlü bir yazarın belki de hayatının pek çok yükünü omuzlayan bu görünmez eşini tanımak elbette önemli. Bu türden eserler sevdiğimiz kitaplarla o kitapları yazanlar arasındaki farklılıkları ve benzerlikleri önümüze sunacaktır. Bu kimi zaman ürkütücü olsa da okurluk biraz da sürprizli bir iş değil midir? Türkçede eksikliği ciddi manada hissedilen yazar eşlerini anlatan biyografi ve romanlardan ‘iyi' kitapları dilimize kazandırmak elbette edebiyata büyük bir katkı olacaktır.
2 Haziran 2014 Pazartesi
'Z'lerle işi olmayan sanatkar
Neyzen Tevfik'in son öğrencisi İlyas Çelikoğlu, 90 yaşını devirdi. Küçük Ayasofya, Kapıağası Sokak'taki evinde tek başına yaşayan neyzen, hâlâ ders veriyor, öğrenci yetiştirmeye devam ediyor. Ömrü boyunca dilinden düşürmediği tek cümlesi, “Ben Z kullanmıyorum.” olan Çelikoğlu'nun hayatı ve ahlakı hepimize örnek.Neyzen Tevfik'in son öğrencisi İlyas Çelikoğlu, 90 yaşını devirdi. Beş yıl öncesine kadar Küçük Ayasofya Camii'nin bahçesindeki Yesevi Vakfı'nda ney dersi veren Çelikoğlu, artık öğrencilerini eve kabul ediyor. Eşi vefat ettikten sonra pek çıkmaz olmuş fakirhanesinden. Bugüne kadar birçok öğrenci yetiştirdi İlyas hoca, sayısını kendi de hatırlamıyor. Şimdilerde ise haftada sadece 5-6 kişiyle ilgilenebildiğini söylüyor, “Dudağım uyuşuyor, anca yetişebiliyorum.” diyor sorunca. Çelikoğlu, neye nasıl merak sardığını, Neyzen Tevfik ile tanışmalarını, anılarını, onunla itişip kakışmalarını bugüne kadar birkaç kez anlattı. Biz sorduk, yine anlattı. Aşağıda hem anılarını hem de onunla geçirdiğimiz, zuhurat dolu bir günü bulacaksınız. Bir cumartesi öğleden sonra çat kapı gittik İlyas Çelikoğlu'nun evine. Onu evde bulmayı pek ummuyorduk, birkaç kez telefonla aradık ama cevap vermedi. Küçük Ayasofya'nın oralarda, sora sora Bağdat bulunur misali dolanırken son kez arama tuşuna bastık. Bu sefer açtı, hemen adresini söyledi. Kapıda karşıladı bizi hoca. Habersiz gitmemize rağmen kabul etti, ağırladı, uğurlarken yine kapıya kadar çıktı. Her zamanki gibi o yumuşacık, narin üslubu ile iki saat içinde ne hayat dersleri verdi, hiç hissettirmeden… Küçük Ayasofya Camii'nin çok yakınında, Kapıağası Sokak'taki evinde tek başına yaşayan hocanın, Allah nazarlardan saklasın; sağlığı sıhhati, aklı fikri yerinde. Bir delikanlı kadar dinç. Evi de kendisi gibi mütevazı. İki küçük oda, ancak bir kişinin sığabildiği mutfak, Neyzen Tevfik'in ve kendi fotoğraflarının asılı olduğu holden müteşekkil. Onu bulmak, tekrar görüşmek bizi heyecanlandırmış, bir o kadar da sevindirmişti. Fakat kapıdan girip salona geçtiğimizde içimizi hüzün kapladı. Perdeleri kapalı, rutubet kokulu evde öyle yalnız başına görünüyordu ki! Terk edilmiş gibiydi. Haline kalbimiz burkulmuştu… "Niye hocaya kimse sahip çıkmıyor, doğru dürüst, daha konforlu evi yok, oysa ne çok emeği geçti klasik Türk müziğine! Dede Efendi Musiki Derneği başta olmak üzere Eyüp ve Beşiktaş musiki derneklerini kurdu, yönetti, öğrencilere adadı kendini." Sorular arka arkaya geliyor, cevapsız kaldıkça yüzümüz asılıyordu.İçimizin kalabalığı durmak bilmezken karşımızdaki kanepeye oturan hoca, bir anda Ladikli Ahmet Efendi'yi ilk ziyaret ettiği anı anlatmaya başladı. Kimdir bilmiyorduk, tasavvuf ve tarikat ehlinden mühim bir zat olduğunu, Hz. Hızır (as) ile bağlantısını, tayy-ı mekân ettiğine dair rivayetleri evinden ayrıldığımızda öğrendik. İlyas hoca, 20'li yaşlarda bir delikanlı iken 11 arkadaşı ile yola koyulup Ladikli'nin, Konya'nın bir köyündeki evine varmışlar. Kapısı penceresi kırık dökük, soğuk kış gününde sobası yanmayan bir yermiş vardıkları ev. Delikanlı İlyas'ın içinde kızgınlık, öfke.. kabarmış da kabarmış, nasıl olur böyle bir şey, nasıl olur bu hal, nasıl nasıl… derken Ladikli Ahmet Efendi, “Evlat bana acıma” diye onu usulca uyarıvermiş, sırtını sıvazlamış. Yetmiş küsur sene önce bir köyde sarf edilen bu söz, o an yüzümüze tokat gibi çarpmıştı. “Fiiliyata karışma, zuhurata tabi ol” dedikleri durum böyle bir şey olmalıydı.Hoca kalbimizi mi okudu, yoksa yüzümüzün ifadesi mi bizi ele verdi bilemiyoruz, ama o, bu havayı dağıtmak istercesine kalktı, mutfaktan fokur fokur sesi gelen çaydan ikram etmek üzere davrandı. Biz alırız demeden, çayları doldurup, dantel örtü serili tepsisine koyup getirdi, bize asla kendisine hizmet etme izni vermedi. “Otur bakayım sen, büyük sözü dinle.” diye tatlı tatlı azarladı. “Size zahmet oluyor” diyecektik ki, “Ne zahmeti evladım, Rahmet. Ben Z kullanmıyorum.” dedi ve sustu… Zahmet, zulüm, zalim, zarar, ziyan, zengin demek istiyordu. Rahmet, Rab, Rahman, Rahim'den bahsediyordu. Çay bardaklarını yıkamamıza dahi izin vermedi. Önce davranmayalım diye, koştu kendisi yıkadı. Yıkarken arkasından, kendi aklımızca çaktırmadan fotoğraflarını çekmeye koyulduk. Elini kurularken demesin mi, ‘Telaşlanma, sakin, sakin…'Evde onu öyle görünce, gaflette bulunup “Hocam neye devam mı?” diye sorduk, “Evet hâlâ bir şeyler üfürüyoruz.” diyecek kadar da esprili... Muhabbetimiz iki saat sürdü, zil çalınca kalkma vakti geldiğini fark ettik. Kapıdaki öğrencisiydi. Müsaade istedik, hoca ona da itiraz etti. “Ders sünnet, misafir farz.” diye. Evinden ayrıldığımızda aklımız onda kaldı, o ise çoktan derse başlamıştı… Neyin sesini ilk duyduğu anBir Ramazan günüydü. Ben Kara Kuvvetleri'nden emekliyim. Akşam eve geldim, o zaman Fatih'te Yavuz Selim'de oturuyoruz. Divanın üstüne uzanıp kalmışım. O arada kız kardeşim geldi, radyonun düğmesini çevirdi; bir ses… Ama nasıl... Beni benden aldı. O sesin peşine düştüm, soruşturmaya başladım. Sazın cinsi ne, nerden geldi, tarihçesi… Bir vesile ile Hüseyin Tolon ile tanıştım. Belediyenin konservatuvarında öğretim üyesiydi o zamanlar. Hüseyin Bey, notayı kolay öğrendiğimi görünce beni daha çok sahiplendi. Ondan sadece solfej, nazariyât dersleri aldım, neye başlayamadım. Kendisi beni bir süre sonra neyzen Emin Dede'nin talebesi Mesut Paker ile tanıştırdı. Böylece başladım ney öğrenmeye. Mesut Bey'le çalışmalarımıza devam ederken Gavsi Baykara'ya, Yenikapı Mevlevîhânesi Şeyhi Abdülbâkî Dede'nin torununa da gittim. Neyzen Tevfik ile tanışması Mesut Paker'le yaklaşık dört sene beraberdik. Sonra bana, "Ben sana verebildiğimi verdim, seni şimdi Tevfik Efendi'yle tanıştıracağım." dedi. Tevfik Bey deyince, pek hoşuma gitmedi. Yaşam tarzını biliyordum çünkü. Mesut Bey istemediğimi anladı ama dedi ki, "İyi insandır, söylenenlere bakma, sen onun parmaklarını al, dön." Bir cumartesi günü beraber gittik yanına. Giderken Mesut Bey, "Tevfik Efendi soğuk şeylere meraklıdır, boş gitmeyelim." dedi. O zaman buzdolapları yok, buzcudan bir kalıp buz kestirdi. Fatih'teki Reşadiye Oteli'ne gittik. Otelin sahibi Neyzen Tevfik'in baba dostuymuş. Ona otelin beşinci katında yer vermişler. Yukarı çıktık, kapıyı tıkladı hocam, içerden kaba bir ses, güzel de bir sesi vardı "Kim o?" dedi. "Ben molla" diye cevap verdi Mesut Bey. "Git şimdi, ben yatıyorum." dedi. Mesut Bey, "Ama elimde buz var." deyince küfür etti. Küfrü duyunca merdivenden hızla inmeye başladım. Aşağı indik. Fatih'teki Havacılar Parkı'na gidip oturduk. Buzları orada birine verip camiye gittik. Dönerken tekrar uğradık yanına. Baktık kapıyı açmış, süpürmüş etrafı. Bir kovaya su doldurmuş, ortasına büyük rakılardan bir tane koymuş, etrafına da salatalıkları dizmiş. Neyse, orada beni tanıttı ve böylece derslere başladık. 1950'den 1953'e kadar devam etti derslerimiz.Daha sonra hastalandı Tevfik Bey. Ama o arada hem meşk yapıyoruz hem takışıyoruz, çünkü herkese bir laf söyler, kulp takardı. Bir gün sırf bu nedenle kavga ettik, kovdu beni yanından. Ohhh çok şükür, dedim içimden. Çok sevindim. Ama yine de benim hocam, üzerimde hakkı var, kalktım, ver elini öpeyim dedim, helallik istedim. Vermek istemedi, gitmemi istemiyor bir yandan, ama ben yakaladım elini öptüm, Allahaısmarladık deyip ayrıldım yanından…Aradan 7-8 ay geçti. Annemin Balmumcu'daki evindeyim. Kapı çaldı, birlikte ders aldığımız Süleyman geldi. İçeri dahi girmedi, “Hoca seni bekliyor, haydi.” dedi. Ben yüksek sesle, gelmeyeceğim dedim. Annem bunu duyunca, mutfakta yıkadığı bulaşığı bırakıp elleri sabunlu yanımda bitti. Telaşlı telaşlı: “Ne diyorsun sen, o senin hocan, sende hakkı var.” diye kızdı bana. Kalktık, gittik. Tevfik Bey, uzun uzun yüzüme baktı. "Büyüdün" dedi bana, niye büyüdüm ki dedim, gene aynıyım, gene aynı adamım dedim. Gene o “Büyüdün” dedi. Neyse başka söyleyecek bir şeyin var mı dedim, otur dedi, oturmadım. Kalktı ayağa bu sefer, kafamı tuttu, tepesinden öptü, akıllı çocuksun ama çok dik kafasın dedi. Baba-oğul gibiydik ama böyle itişe kakışa yaşayan bir baba-oğul. İzmir'e tayinim çıktı sonra. Bu arada vefat etti Neyzen Tevfik, vefatında yanında olamadım. Hiçbir zaman kötü diyemem arkasından. Güvenirim kendisine. Güvenim şöyle: Dünya malına tamah etmezdi.Dilenen bir adamMerkez Bankası'nda müdür muavini olan bir arkadaşım vardı, Avni Atun. O anlatmıştı: Bir gün görevden çıkmış, akşam saat beş. Adada oturuyor, oraya gidecek. Bilet almak için gişede sıraya girmiş. Sağına soluna bakınca biri şapkayı kulaklarına kadar çekmiş, mendil de sermiş önüne, dileniyor. Eğilip bakınca karşısında Neyzen Tevfik. Avni Bey, bileti alıp karşıdaki banka oturmuş, bakalım bu paraları ne yapacak diye. Beş lira atmışlar hep mendile. Miktar epey fazla. Biraz sonra mendilin ucunu bağlamış, Üsküdar'daki Afet Altun Camii'nin oraya gitmiş. Üsküdar iskelesinin arkasında büyük bir bina var, onun arkasındaki sokakta bu cami. O mendili caminin kapısında dilenen siyah çarşaflı kadına vermiş. Olduğu gibi içinden hiçbir şey almadan. Kendisi muhtaçtı, ama dünya malı umurunda değildi. Bu huyunu severdim.Kısa bir özgeçmişİlyas Çelikoğlu, 10 Aralık 1923 tarihinde Beşiktaş Balmumcu'da doğdu. İlköğrenimini Feriköy İlkokulu'nda, ortaokul ve liseyi Sultanahmet Meslek Lisesi Makine-Model bölümünde, yükseköğrenimini Ankara Öğretmen Okulu'nda tamamladı. Sonra Kara Kuvvetleri'nde öğretmen olarak çalıştı. İstanbul ve İzmir de görev yaptıktan sonra emekliye ayrıldı. 1982 yılında Caferağa Medresesi'nde başlayan ney derslerine evinde devam ediyor.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)