10 Mayıs 2014 Cumartesi

Matisse’in makastan çıkan kolajları

Fransız ressam Henri Matisse’in, son dönemlerinde kanser hastalığıyla savaşırken makas, kağıt ve toplu iğneleri kullanarak yaptığı kolajlar, Londra Tate Modern Müzesi’nde sergileniyor. Sergi, Matisse için son 10 yılda gerçekleştirilmiş en kapsamlı seçki.Sanatçının hastalığı da başka türlüdür. Elindeki o sihirli değnekle bu huysuz zamanların yönünü akla gelmeyecek bir tarafa döndürür. Virginia Woolf hastalık üzerine yazdığı denemesinde “hastalıkta sözcüklerin mistik bir niteliği vardır sanki. Yüzeydeki anlamlarının gerisindekini kavrarız, sezgilerimizle oradan buradan bir şeyler toplarız.” derken, hastalığın her türlüsünün, epeyce önce unuttuğumuz kimi şeyleri çekip çıkardığına da işaret eder biraz da. Hele bir sanatçının, hastalığın bedene verdiği huysuzlukla, bu keyifsiz anları nasıl gördüğü oradan neler topladıkları izlenmeye değerdir. 20. yüzyılın önemli sanatçılarından Fransız ressam Henri Matisse’in (1869-1954) Londra Tate Modern Müzesi’nde açılan “The Cut-Outs” adlı sergisi tam da bu hastalık ve ‘yüzeyden’ kurtulup daha da derinlerde bir arayışa çıkmanın karşılığı. Matisse’in son dönemlerinde kanser hastalığıyla savaşırken gerçekleştirdiği yüz otuzu aşkın irili ufaklı eser, sanatçı için son 10 yılda düzenlenmiş en kapsamlı seçki.Doğu estetiğinden izlerMatisse, 71 yaşında, yakalandığı hastalığından sonra sanatından bir adım geri atmaz. İkinci hayat diye niteliği bu zamanlar, onun için gayet üretken ve yeni işlerin denendiği bir dönemdir. Tekerlekli sandalyeye bağlı hayatını eline aldığı makası çalıştırarak renklendirir. Guajla boyanmış kâğıtlara çeşitli formlar veren Matisse, oturduğu yerden kolajlarını oluşturur. Yapraklar, dans eden insanlar, balıklar, yıldızlar ve atlar Matisse’in makasının çalışmasıyla şekil alırken, çocuksu bir heyecanla işleyen elleri onu yeni bir hayata bağlar. Asistanına elindeki uzunca sırıkla kestiği kâğıtların nereye yerleştirileceğini gösteren sanatçının kolajları, uzaktan yağlıboya bir resmi andırıyor. Yakından baktığınızda ise kimi kâğıtların köşelerine iliştirilmiş toplu iğneler hâlâ yerli yerinde. Birçok koleksiyondan derlenen kolajlara, sanatçının çeşitli dönemlerde yaptığı yağlıboya tablolar, heykeller ve vitraylar eşlik ediyor.Kolajlarındaki yalınlık herkesin kolayca yapabileceği hissi uyandırsa da kullandığı formlar ve renkler Matisse’in üslubunu açık ediyor. İkinci hayatındaki bu üretme tutkusu onu, odasındaki duvar kâğıtlarını kolajlarla değiştirmesine kadar uzanır. Sergide bu devasa kolajların yanı sıra çeşitli kitaplara ve dergilere hazırladığı kapaklar da yer alıyor. Matisse’in Doğu estetiğine ilgisini bu son dönemlerinde yaptığı kolajlarda da görmek mümkün.Tate Modern, bir sanatçının hem hastalık hem de yaşlılığa rağmen üretme tutkusunu gösteren sergi hakkında hazırladığı filmi, ülkedeki pek çok sinemada gösterime koyacak. Müzenin gerçekleştireceği bu sinema-sergi buluşması da bir ilk. Londra’dan sonra New York Modern Sanatlar Müzesi’nde açılacak sergi, 7 Eylül’e kadar gezilebilir.Matisse için Aragon'dan roman, Byatt'tan öykülerİngiliz öykücü A. S. Byatt’ın, Matisse’in içinden geçtiği üç öyküsü Türkçede. Matisse Öyküleri’nde (Can Yayınları), ‘Medusa’nın Ayak Bilekleri’, ‘Sanat İşi’ ve ‘Çin Istakozu’ adlı öykülerle birlikte Matisse’e ait el çizimleri yer alıyor. Kitap, Peter Kemp’in deyişiyle “bir boya kutusu parçalanmışçasına imgelemimizin retinasına çarpıyor.” Matisse röprodüksiyonunun asılı olduğu berber dükkânının sahibi; Matisse’in tablolarındaki renklere tutularak, onun izinden yürümeye çalışan bir ressam ve Matisse konusunda tez hazırlayan bir üniversite öğrencisi ile tez danışmanı profesör arasında geçenleri anlatan bu üç öykü, kurmacanın gözünden Matisse’i görmek isteyenler için taze ve renkli bir kitap. Yayıncılara küçük bir not: Fransız şair Louis Aragon’un 1971’de yazdığı Henri Matisse başlıklı romanını da Türkçede görmek elbette güzel olacaktır.

9 Mayıs 2014 Cuma

Edebiyat müzesi gerilimi sürüyor

Kültür Bakanlığı ile Türkiye Yazarlar Sendikası arasındaki ‘Edebiyat Müzesi’ gerilimi sürüyor. Sendika tarafından 2002 yılında Yıldız Sarayı’nda kurulan müzenin boşaltılması için Bakanlığın verdiği süre bugün doluyor. Ancak sendika, müzeden çıkmayacağını açıkladı. Kültür Bakanlığı’ndan dün sabah TYS’ye ulaşan son yazıda ise “Belgeleri bize verin, müzelerimizde koruyalım.” denildi.Türkiye Yazarlar Sendikası (TYS) tarafından 2002 yılında kurulan Yıldız Sarayı Araba Dairesi içindeki Edebiyat Müzesi ve Yazın Belgeliği’nin boşaltılması için Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın TYS yönetimine verdiği süre bugün doluyor. TYS, müzeyi boşaltmama konusunda kararlı olduğunu göstermek için dün Yıldız Sarayı Dış Karakol Binası’ndaki merkezinde basın toplantısı düzenledi. TYS Başkanı Mustafa Köz’ün başkanlık ettiği toplantıya eski başkanlardan ve üyelerden Enver Ercan, Ataol Behramoğlu, Adnan Özyalçıner, Türkiye PEN Yazarlar Derneği Başkanı Tarık Günersel ve konunun Meclis’e taşınmasına öncülük eden HDP milletvekili Levent Tüzel katıldı.Mustafa Köz, “TYS’nin 40. yılında daha neşeli bir konu ile karşınızda olmak isterdik ama durum ortada. Bizim açımızdan bu bir sorun değildi, Kültür Bakanlığı sorun haline getirdi, biz sorunun çözülmesini istedik, yine aynı duygu içerisindeyiz. Görüşme isteklerimiz iki yıldır karşılıksız kaldığı gibi Kültür Bakanlığı, boşaltma için sendikamıza bir aylık bir süre vermiştir. Bu süre bugün doluyor. Müzenin boşaltılmasından sonra yüzlerce değerli yapıtı, belgeyi nerede ve nasıl koruyacağımıza ilişkin bir öngörümüz yoktur. Ancak biz, yargı (temyiz) kararını beklemeden ya da bakanlıktan olumlu bir yanıt almadan belgeliği boşaltmayacağımızı halkımıza duyururuz. Belgeliğin, polis karakoluna çevrilen AKM, harabeye dönüştürülen Emek Sineması ve ihale ihanetleriyle satılmaya çalışılan Şinasi Sahnesi gibi bir kültür suikastına uğramasını istemiyoruz.” dedi.Toplantıda Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan dün sabah gelen son yazışma hakkında bilgi verildi. Bakanlık müsteşarı Özgür Özaslan imzalı belgede, sürecin bugüne kadarki hukuki aşamaları özetlendikten sonra “Yıldız Sarayı Müzesi Arabacılar Dairesi’ndeki Edebiyat Müzesi ve Yazın Belgeliği’nde korunmakta olan eserlerin/objelerin sendikanız tarafından bakanlığımıza devredilmesi halinde söz konusu eserlerin niteliğine uygun bakanlığımız müzelerinde/edebiyat kütüphanelerinde muhafaza ve sergilenmelerinin değerlendirilebileceği hususunda bilgilerinizi ve gereğini rica ederim.” denildi.“Belgeliği dağıtmak istiyorlar”Adnan Özyalçıner: “TYS, 1974’te kurulmasının bir tek nedeni vardı. 1971 muhtırası kültür ve sanat alanını altüst etmiş. Yazarları, sanatçıları hapishanelere göndermiş, kitapları yok etmiş, düşünce özgürlüğünü ortadan kaldırmıştı. Bunun üzerine 70 kişilik bir yazar grubu toplandı ve söz ve yazı özgürlüğünü korumak için sendika kurulmasına karar verildi. Bugüne baktığımızda aynı mücadelenin devam ediyor olması üzücü ama mücadele sürecek. Şimdi belgeliği dağıtmak istiyorlar. Orhan Kemal belgelerini Orhan Kemal Müzesi’ne, Tanpınar belgelerini Tanpınar Müzesi’ne götürmek istiyorlar. Bizim 12 yıldır verdiğimiz emek boşa gidecek.”“Arabacılar Dairesi’ni bile çok gördüler”Ataol Behramoğlu: “Sendikamızın tarihi bizim de tarihimiz demek. 40 yıl geçmiş. 1974’te yurtdışından gelip üye olmuştum sendikaya. Kardeşim Nihat Behram kurucularından. 40 yılda Türkiye neler yaşadı ise biz de onları yaşadık. Sarayın Arabacılar Dairesi’ne, Türkiye’nin yüz akı yazarları sığmış, Kültür Bakanlığı da bu daireyi bile çok görüyor. Buna izin vermeyeceğiz. Gerekirse burada nöbet tutacağız. Kültür Bakanlığı’na hitaben bir yazı kaleme alıp ve bu utancı dünyaya duyuracağımızı ileteceğiz kendilerine. Aslında TYS’nin müzesini de içinde açabileceği büyük ve ciddi bir mekâna ihtiyacı vardır. Arabacılar Dairesi ile aslında bu iş yürümez.”“Belediyenin birçok mekânı var”Enver Ercan: “Şu anda gelinen noktayı komik buluyorum. 40 yıl istikrarlı bir şekilde hayatını idame ettiren yazar örgütü her ülkeye nasip olmaz. Gelinen nokta, belgelerinizi bize teslim edin, biz dağıtalım. Bakanlığın ve belediyenin İstanbul’da birçok yeri olduğunu biliyorum. Bunlardan herhangi birini TYS’ye tahsis edebilir.”“Muhalif seslere tahammül gösterilmiyor”Levent Tüzel: “Bu, alelade bir mesele değil. Müze belgeliğin boşaltılmak istenmesi, bunun üzerinde ısrarla durulması, sadece bir inşaat ya da protokolün yenilenmesinden öte aslında hükümetin ve Kültür Bakanlığı’nın izlediği bir siyasetin yansımasıdır. Aykırı düşüncelere muhalif seslere kesinlikle tahammül gösterilmiyor. Demokrasi anlayışlarının bir tezahürü bu olay.“Uluslararası yazar örgütlerine de duyurduk”Tarık Günersel: “Meselenin uluslararası boyutu da var. Hazırladığımız metni İngilizce, Almanca ve Fransızcaya çevirerek uluslararası yazar örgütlerine de gönderdik. Arşiv bir toplumun hafızası, kişiliğidir. Bu belgeliğin yok edilmesi intihardır. Ömer Çelik’in kulaktan dolma yanlış bilgilerle kendince bir şey yapmaya çalıştığı apaçık.”

8 Mayıs 2014 Perşembe

Dünyanın en küçük ‘Küçük Prens’ kitabı sergilenecek

Fransız yazar Antoine de Saint-Exupéry tarafından 1943’te yazılan ve tüm dünyada milyonlarca okura ulaşan Küçük Prens’in 71. yaşı, 10-31 Mayıs tarihleri arasında Zorlu Center AVM’de çeşitli etkinliklerle kutlanacak.250’den fazla dile çevrilen ve 140 milyondan fazla satan Küçük Prens kitabı ile ilgili ilk etkinlik, koleksiyoner sergileri olacak. Küçük Prens tutkunu Yıldıray Lise’nin sahip olduğu 500 parçadan oluşan koleksiyonun en özel 120 parçası Zorlu Center AVM’de sergilenecek. Parçalar arasında dünyanın en küçük boyutlu Küçük Prens kitapları, aynadan okunabilen tersten yazılmış versiyonlar, Küçük Prens’in çeşitli dil ve lehçelerdeki örnekleri, cep telefonlarındaki kodlarla yazılmış özel basımlar ve 1953’ten bu yana yayınlanan Türkçe özel nüshalar da yer alacak. Ayrıca “Küçük Prens” kitabını yansıtan özel olarak hazırlanan alanda, girişten itibaren hikâye anlatılmaya başlanacak ve AVM içerisinde ayrı bir bölüme fotoğraf çektirmek için 3D özel tasarım objeler yerleştirilecek. Etkinliğe birinci günü katılan herkese isme özel “ilk gün zarfı” ve etkinlik boyunca boyama sayfaları hediye edilecek, minik ziyaretçiler etkinlik alanında daha birçok sürprizle karşılaşma fırsatı yakalayacak. Etkinlik kapsamında her gün 11.00-19.00 saatleri arasında, atölye ve sergi çalışmaları da gerçekleştirilecek.

7 Mayıs 2014 Çarşamba

Sanatı ticarîleştiren adam İstanbul’da

“Bir gün herkes on beş dakikalığına meşhur olacak.” sözü ağızdan ağza dolaşan Pop Sanat’ın kralı Andy Warhol’un eserleri 20 Temmuz’a kadar Suna ve İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi’nde.Pera Müzesi’nin 4. ve 5. katlarında bugün ziyarete açılacak ‘Andy Warhol / Herkes İçin Pop Sanat’ sergisinde Slovak asıllı Amerikalı sanatçının 87 yapıtı görücüye çıkıyor. Slovakya Modra’daki Zoya Müzesi koleksiyonundan derlenen yapıtlar arasında sanatçının daha önce Türkiye’de sergilenmeyen serigrafi dizileri ve desenleri yer alıyor. Bunlar arasında Campbell’s Çorbası, Kovboylar ve Kızılderililer, Tehlikedeki Türler ve Çiçekler dizilerinin yanı sıra Mick Jagger, Franz Kafka, Albert Einstein ve Lenin gibi isimlerin portreleri de bulunuyor.Herkesin Amerikalı bildiği ama dün sergi için düzenlenen basın toplantısında tekrar tekrar vurgulandığı üzere aslen Slovakyalı olan Andy Warhol’un (1928-1987) 20. yüzyılda dünyanın sanata bakışını değiştirdiği karşı konulmaz bir gerçek. Popüler, fani, harcanabilen, düşük maliyetli ve seri imal edilen bir sanat üreten Warhol; reklam tasarımcısı olarak başladığı kariyerine fotoğrafları doğrudan tuvale aktarmak için serigrafiyi bir araç olarak kullanarak devam etti. Böylece kitle tüketim mallarının (Campbell’s’ın konserve çorba tenekeleri, dolar banknotları ve Heinz ketçap kutuları gibi…) ve ünlülerin (Marilyn Monroe, Liz Taylor ve Elvis Presley gibi…) görüntülerinin reprodüksiyonlarını yapmaya başladı.1962’de Los Angeles’ta açılan ilk kişisel sergisinde ortaya koyduğu üzere çoğaltılabilirlik ve yeniden üretilebilirlik onun için çok önemliydi. Çünkü iki teknik de söz konusu kişiyi ya da nesneyi gerçeklikten uzaklaştırıyordu. Marilyn Monroe’yu bir Marilyn Monroe görüntüsüyle değiştirdiğinde artık o bir birey değil sadece bir birey görüntüsü oluyordu. Fikirler, insanlar ve olaylar dahil her şeyin yavaş yavaş metalaştığı maddi bir dünyada Warhol tabii ki başarılı olacaktı.Oldu da. Hem sanatsal hem de ticari anlamda yeni Amerikan sanatının tartışılmaz bir yıldızıydı. Popüler kültür için sanatı bir kenara bırakıyor gibi görünüyordu çünkü galeri ve müze gibi sanat dünyası kurumlarının her şeyi sanata dönüştürmeye hazır olduğunu biliyordu. Bu durumu ‘Andy Warhol’un Felsefesi’ isimli kitabında çekinmeden vurguluyordu da: “Ben ticari bir sanatçı olarak başladım ve bir ticari sanatçı olarak bitirmek istiyorum. Ben ‘sanat’ denen şeyi, ya da adına her ne deniyorsa, yaptıktan sonra, ticari sanata girdim. Ben bir ticari sanatçı olmak istiyorum. Ticarette başarılı olmak sanatın en büyüleyici türü. Ticaret Sanatı, Sanat’ın ardından gelen adımdır.” Ama tabii ki Grzegorz Dziamski’nin dediği gibi Warhol 1960’larda başarılı bir sanatçı olmasaydı, 1970 ve 1980’lerde yaptığı işlerin kazandığı değere asla ulaşamayacaklarını çok iyi biliyordu; yani başka bir deyişle ticari sanata giden yolun ticaretten önce sanattan geçtiğini… Ama sonuçta yolun sonu belli.‘Andy Warhol / Herkes İçin Pop Sanat’ sergisi 20 Temmuz’a kadar açık kalacak. Warhol’u daha yakından tanımak isteyenler içinse Türkiye’de bulunan yeğeni James Warhol, amcası hakkında 10 Mayıs Cumartesi günü saat 18.00’de Pera Müzesi Oditoryumu’nda bir konferans verecek. Ayrıca çocuklar da onu tanıyabilsin diye 11 Mayıs Pazar günü saat 11.00’de ‘Andy Amcanın Evi – Andy Warhol’a Müttthişş Bir Ziyaret’ adlı kitabını okuyacak.Londra kraliyet sanat akademisinden konukSuna ve İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi ‘Andy Warhol / Herkes İçin Pop Sanat’ sergisine paralel olarak 3. katını bir başka sergiye açıyor. 246 yıllık geçmişiyle İngiltere’nin ve dünyanın en köklü sanat kurumlarından Londra Kraliyet Sanat Akademisi’nin işbirliğiyle düzenlenen serginin ismi ‘Stephen Chambers: Büyük Ülke ve Diğer Hikâyeler. Bu sergi vesilesiyle İstanbullu sanatseverle ilk kez buluşacak İngiliz çağdaş sanatçı Stephen Chambers (d. 1960) son 20 yıla uzanan baskıresim ve yağlıboya birikimini İstanbul’a getirdi. Londra Kraliyet Sanat Akademisi’ne 2005 yılında kabul edilen sanatçının William Wyler’in 1958 yapımı western filmi Büyük Ülke’ye atıfta bulunan aynı isimli çalışması bu alandaki en büyük baskı kompozisyonu olma özelliğini taşıyor ve 78 ayrı resimden oluşuyor. Chambers’ın sanatını daha yakından tanımak isteyenler bugün saat 19.00’da sergi katında gerçekleşecek söyleşiye katılabilirler. Söyleşide sanatçıya serginin küratörü Edith Devaney eşlik edecek.

6 Mayıs 2014 Salı

"Devlet 44 yıldır suç işliyor"

Türkiye Sanat Kurumu (TÜSAK) yasa tasarısına tepkiler sürüyor. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın geç gelen açıklamaları yetersiz bulunurken Devlet Tiyatrosu Opera ve Balesi Çalışanları Yardımlaşma Vakfı’nın (TOBAV) başlattığı ‘Sanata Evet’ kampanyası Türkiye’nin dört bir yanına yayılıyor. TOBAV Genel Başkanı Tamer Levent, 1970’te sanatçıları geçici olarak 657 sayılı yasaya bağlayan devletin 44 yıldır suç işlediğini söylüyor.TÜSAK yasa tasarısı çalışmaları başladığından yani 2013 yazından bu yana TOBAV neler yaptı ve ne gibi sonuçlar aldı?Türkiye Eleştirmenler Birliği Dergisi OYUN’a kapsamlı bir yazı yazıldı ve TÜSAK madde madde eleştirildi. Daha sonra kamuoyundan 46.463 imza toplanarak; eğer gerçekten böyle bir yasa tasarısı çalışması yapılacaksa bunun sivil toplum kuruluşları, akademisyenler ve fikir sanat eseri hukukçularıyla birlikte yapılması gerektiği; imzaların da eklendiği resmi bir dilekçeyle bakanlığa bildirildi. 4 Ekim 2013’te verilen bu resmi dilekçeye hâlâ resmi bir cevap alınamadı.Yasa tasarısı 3 Mart’ta Ankara’da ilgili kuruluşların görüşüne sunuldu. O gün herhangi bir ilerleme kaydedildi mi?Bu toplantı öncesinde İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde birlikte olunmuştu. Ama o zaman yasa tasarısı bizlerin eline resmen geçmemişti. Sadece gayri resmi olarak ortada dolaşan bir metin vardı. Ben orada söz alarak, bakanlık yetkililerine; söz konusu kurumun özerk olmadığını, uzmanlığa dayalı özerkliği ortadan kaldırdığını, Devlet Tiyatrosu (DT), Devlet Opera ve Balesi (DOB) ve Güzel Sanatlar Müdürlüğü’nü mülga ettiğini; böyle giderse sanatsal üretimin tamamen duracağını, ayrıca bu durumun 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu ile UNESCO WIPO (World Intellectual Property Organisation) kurallarına aykırı olduğunu belirttim. Bakanlık yetkilileri “yok öyle bir şey” cevabını verdi. Ancak Ankara toplantısı öncesinde bu kez yasa taslağı bize resmen gönderildi. Bu yok denilen unsurlar aynen taslakta yer alıyordu. Bu çelişkiyi belirttik. Ancak yine “yok öyle bir şey” denince diyalog kuramayacağımız bir ortamda bulunduğumuzu düşünerek toplantıyı terk ettik.TOBAV önderliğinde change.org üzerinden yürütülen ve Antalya, İzmir, Mersin gibi şehirlerde destek gören ‘Sanata evet’ kampanyası nasıl gidiyor? Önümüzdeki günler için neler planlanıyor?Bu kampanyadaki imza sayısı 25.600’ü geçti. Bir de izleyicilerimiz tiyatro kapılarında kendiliklerinden imza topluyor. Change.org ve ıslak imzalar bir araya gelince daha önce bakanlığa dilekçemiz ile verdiğimiz 46.463 imza aşılacak. Ancak bakalım binlerce imzanın yer aldığı bu dilekçeleri verdiğimiz Kültür Bakanlığı, yani demokrasinin de kültürünü oluşturmakla yükümlü bakanlık; bu imzalı, tarihli ve sayı numaralı dilekçemizi yine neye dayanarak kaale almayacak? Bizler şimdi UNESCO kuruluşları WIPO ve PEARLE (Performing Arts Employment Association League in Europe) ile ilişki kuracağız. Uluslararası hak arama kuruluşları, meslek birlikleri ve sendikalara başvurarak tüm sanat dallarını kapsayan bir yasa için çalışmalar yapacağız. Bu çalışmaların temelinde fikir ve sanat eseri üretimine karşı olan 657 sayılı yasa yerine, fikir ve sanat eserinin özerk üretimini gerçekleştirecek ancak meslek haklarını da koruyacak bir yapılanma olacak.TÜSAK yasalaşır da DT ve DOB kapatılırsa Türkiye’de tiyatro, opera ve bale sanatlarını nasıl bir gelecek bekler?Bu alanların hiçbir geleceği olmaz. Bu kurumlar 50 ve 60 yıllık gelenekleriyle sistemli ve kaliteli sanat üretiminde yetkinleştiler. Üstelik meslek tanımları, haklar ve fikir hakları konusunda netliği olmayan ortamlarda ülkemizin dünya gururu oldular. Bu kurumları kapatanlar bu alanların işleyişini, kan dolaşımını durdururlar. Canlı bir bedeni cansız hale getirirler. Sonra da onu bir daha diriltemezler. Çünkü bu alanda teknik bilgi donanımı olan insan çok az. Bunu DT ve DOB organizasyonları dışında net olarak görüyoruz. Aynı kurumlar içinde bile ehil olan ve olmayanlar arasında farklar oluyor. Her iki kurumun kuruluş yasaları korunmalı. Özlük hakları konusunda gerekli mesleki tanımlar yapılarak, kendi özel kanunları çıkarılmalı. 4 madde için geçici olarak bağlandıkları 657’den de bu şekilde kurtarılmalılar. 1970’te çıkan 657 sayılı kanunun dip notunda bu kurumların 657’ye geçici olarak bağlandıkları belirtildiği halde devlet 44 yıldır bu konuda suç işliyor. Bu kurumlarda çalışanlar maaş artışı alamıyor, devletin gösterdiği atalet nedeniyle mağdur oluyor, hatta devlet memuru zannedilme noktasına geliyor. Hal bu iken TÜSAK onları tümüyle 657’ye bağlamak istiyor. Bu anlamda 4 Mayıs 2012’de Başbakan’ın Malatya’da yaptığı konuşmada “Sanatçının memuru mu olurmuş?” sorusuna; “Evet, bizde hem de tamamen memur olur!” cevabını vermek uygun düşer.DT ve DOB’un mevzuat yapısındaki aksaklıklar için gerçekten iyi niyetli bir şeyler yapılacaksa, onlar neler olmalı?Kuruluş kanunları korunarak, özlük hakları tanımları yapılmalı. Bu çalışma, DT ve DOB dışında çalışan ve söz konusu sanatları kendi özel şartları ile yapanların da tanımlarını yapmalı. Böylece sanat mesleklerinin isimlerini kullananlar bunu hem hak etmiş hem de haklarını elde etmiş olacaklar. Ayrıca DT ve DOB’da çalışanların da 44 yıllık mağduriyeti tazmin edilmeli.

5 Mayıs 2014 Pazartesi

Anadolu, yazıt mezarlığı

İlki 2010’da açılan “Kayıp Dillerin Fısıldadıkları” sergisinin ikincisi, Rezan Has Müzesi’nde geçtiğimiz hafta açıldı. Luvice, Karca, Likçe, Frigce, Sidece gibi artık konuşulmayan dilleri anlatan sergi, arkeoloji ve eskiçağ tarihi camiasının başka sorunlarını da gündeme getirdi.Arkeoloji camiası uzun zamandır dertli. Bugün de dertlerini dile getirmek için Ankara Atatürk Bulvarı’nda saat 14.00’te toplanacaklar. Kültür ve Turizm Bakanlığı’na arkeolog alımlarının artırılması için seslerini duyurmaya çalışacaklar. 10 bin işsiz arkeologdan bahsediliyor. 24 Nisan Perşembe günü Rezan Has Müzesi’nde açılan “Kayıp Dillerin Fısıldadıkları-II” sergisi ise daha farklı bir arkeoloji-arkeolog sorununu gündeme getirdi. Açılıştan önce düzenlenen panelde konuşan serginin danışmanları; Marmara Üniversitesi Tarih bölümünden Yrd. Doç. Dr. Hüseyin Sami Öztürk, İÜ Tarih’ten Doç. Dr. Hamdi Şahin ve Dokuz Eylül Üniversitesi Eskiçağ Tarihi Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Recai Tekoğlu, Türkiye’de 80 yıldır arkeolojik kazıların yapıldığını anlattı ve özellikle sergiyle de ilgisi bulunan yazıt biliminin (epigrafi) geldiği nokta hakkında bilgi verdi.Öztürk ve Şahin’in ifadesiyle ülkemizde hâlâ bir eskiçağ enstitüsü yok. Almanların (Gümüşsuyu), Fransızların (Beyoğlu) ve İngilizlerin (Ankara) açtığı kurumlara muhtacız. Oysa bu enstitüleri kuran yabancı akademisyenler, profesörlüklerini Anadolu topraklarında yaptıkları araştırmalarla elde ettiler. Kütüphanesi, imkânları ve destekledikleri projeler bakımından dünyanın en iyi eski çağ tarihi enstitülerinden biri olarak gösterilen Münih Alman Arkeoloji Enstitüsü Epigrafi ve Eskiçağ Tarihi Komisyonu’nun tüm hocaları da Anadolu kazılarından mezun. Öztürk’e göre Türkiye’de bu enstitülerin yaptığı araştırmaların onda birini yapan kurum maalesef bulunmuyor. Nedenini eski hocaların –ki buna arkeoloji camiasının ünlü ismi Ekrem Akurgal da dahil ediliyor- kütüphane ve enstitü kurmamalarına, az öğrenci yetiştirmelerine bağlıyor. Bu tutum, Türkiye’de arkeoloji ve eskiçağ tarihi alanında güçlü bir ekol oluşmasına büyük bir engel olarak görülüyor.25 yıldır epigrafi ile uğraşan Hamdi Şahin, acil olarak yapılması gereken bir konuya dikkat çekiyor. Kazı ve yüzey araştırmaları sonucunda Anadolu’da hâlâ daha her yıl yaklaşık 500 yazıt ortaya çıkarılıyor. Bu yazıtların kalıplarının, yani kâğıt üzerine aktarılmış kopyalarının bir an evvel alınması lazım. Şahin, Berlin Bilimler Akademisi’nde Roma ve Anadolu’dan Latince 200 bin, eski Yunanca 400 bine yaklaşan yazıtın kâğıt kopyasının arşivlenmiş, kutulanmış, sınıflanmış şekilde bilimin hizmetine sunulduğunu şaşkınlıkla anlatıyor. Böyle bir tasnif bizde bir enstitü çatısı altında yok, bireysel çabalar mevcut. Avusturyalılar ta 1860-1870’lerde Anadolu’ya gelmiş, Likya’da ciddi yazıtları kopyalamış, Viyana’ya götürmüşler. Bugün o bölgede araştırma yapmak isteyen bir arkeoloğun yazıtlara ihtiyacı oluyor. Fakat çoğu ortada yok. Kimi iklim şartları nedeniyle kırılmış, dökülmüş, patlamış, kimi kaçak kazı kurbanı. Yazıtın eski halini görmek isteyen, Viyana’daki Bilimler Akademisi’ne gitmek zorunda. Öztürk, haklı olarak soruyor: “Hocalarımız bize bu imkânları sağladılar mı? Hayır. Hangisi kütüphane kurdu? Ben hocamla yıllarca çalıştım, bir tane ortak yayınımız yok. Oysa elinde binlerce yazıt var. Yeni jenerasyon hocalar olarak bizler artık farklı düşünüyoruz.”Yazının nasıl ortaya çıktığı, Anadolu’ya nasıl geldiği ve yayıldığına dair bilgi veren Kayıp Dillerin Fısıldadıkları sergisi 1 Temmuz’a kadar açık. Serginin danışmanları: Rezan Has Müzesi Danışma Kurulu Başkanı Ahu Has, Recai Tekoğlu, Hamdi Şahin, Hüseyin Sami Öztürk.“Yayınlanmayı bekleyen yüzlerce yazıt var”Panelde dikkat çekilen bir diğer konu da bazı akademisyenlerin elinde yayınlanmayı bekleyen yüzlerce yazıt bulunduğuna dairdi. Aslında bu yazıtların fotoğrafları ve üzerindeki bilgilerin kitap olarak kütüphanelere girmesi lazım. Hüseyin Sami Öztürk, yazıtların üç nedenle yayınlanmadığını aktardı. Kitapların yayınlanabilmesi için hocaların para bulamamaları. İkincisi hocaların ortak proje geliştirememeleri. Bazı yazıtların tek başına yayınlanması mümkün değil, birkaç hocanın bir araya gelerek bilgi kardeşliği yapması gerekiyor. Üçüncüsü ise yazıt eşittir burs demek. Elinde bolca yazıt bulunan akademisyenler, yurtdışında kolayca burs bulabiliyor: “Bende bu kadar yazıt var, sizin kütüphanenizde ya da enstitünüzde çalışmak istiyorum.” diye, herhangi bir arkeoloji enstitüsüne başvuran hocalara kapılar sonuna kadar açılıyor. Neden acaba? Öztürk’ün bu soruya verdiği cevap, acı bir gerçeği hatırlatıyor: “Yazıtlar sayesinde sizi kabul eden enstitüye gidiyorsunuz, kütüphanelerinde iki ay çalışıyorsunuz. Yazıtları onlara vermiyorsunuz, yanlış anlaşılmasın. Yazıtlar da, yayın hakkı da sizde kalıyor. Ama yabancı bilim adamları elinizde ne tür bilgi var, onu öğreniyor. Hatta önemli yazıtlardan biri hakkında sunum yapmanızı şart koşuyor. Bunun karşılığında yol parası veriyor, kalacak yer temin ediyor, cebinize de biraz harçlık koyuyor. Adamlar nelerin peşinde, neyin hesaplarını yapıyor! Biz bireysel ve kurumsal olarak bu işlerin çok gerisindeyiz.” Öztürk’ün de anlatmak istediği gibi dünyada iki şey memur kafasıyla yapılamıyor: Bilim adamlığı ve sanat…

3 Mayıs 2014 Cumartesi

Edebiyat festivali açık havaya çıkıyor

Bu yıl 6.sı düzenlenen İstanbul Tanpınar Edebiyat Festivali, 5 Mayıs’ta Şehir ve Yolculuk temasıyla başlıyor. 11 Mayıs’a kadar sürecek festival, pek çok yazarı okurla buluşturmayı hedefliyor.İstanbul Tanpınar Edebiyat Festivali (İTEF), 5 yılı geride bıraktı. Bunca zaman ilgilisiyle hep sonbaharda buluşan etkinlik, ilk defa ve bundan sonra ilkbaharda karşımızda. Festival ekibi hem kimi etkinlikleri açık havada düzenlemek hem de yılın daha rahat bir sezonu olanı ilkbaharı değerlendirmek için böyle bir karar almış. Bu yıl festivalin altıncısı 5-11 Mayıs tarihleri arasında, ‘Şehir ve Yolculuk’ temasıyla gerçekleşiyor. Daha önce Şehir ve Oyun, Şehir ve Korku gibi temalarla yola çıkan festival, bundan sonra da şehir üzerine düşünmeye devam edecek. Bunu festival ekibinden Cihan Akkartal da doğruluyor ve ekliyor: “Önümüzdeki yılın temasını Şehir ve Sınırlar olarak belirledik; ülke sınırlarının, kişiler arasındaki, birey ve dünya arasındaki sınırların ve sınırların sebep olduğu ikiliklerin edebiyatın temel malzemelerinden oluşu bu kararı almamızda rol oynadı.”SADECE YOLCULUKLAR DEĞİLFestivalin iki etkinliği bir biçimde yolculuk temasıyla ilişkilenerek edebiyatta bireylerin belleklerine yaptıkları yolculuklar ve tarihte yaşanmış metaforik ya da fiziki yolculukları ele alıyor. Özellikle gezi yazınına değinen bu iki etkinlikten biri Sırt Çantalılar Grubu işbirliğiyle gerçekleşen ve çağdaş edebiyatta seyahat anlatılarına değinen Yolda. Diğeri ise Murat Belge ve Sevengül Sönmez’in konuşmacı olarak yer alacağı Türkçe Edebiyatta Yol ve Yolculuk söyleşisi. Festivalin bu yıl bünyesine kattığı iki yeni program, İTEF-Mutfakta Edebiyat ve İTEF-Çocuk, etkinliklerin çoğunun ana şapkasını oluşturuyor. 9, 10 ve 11 Mayıs günleri boyunca sabahtan akşama kadar sayısız etkinliğe ev sahipliği yapacak programların mekânı Suadiye sahili. Bu iki yeni şapkaya bu kadar önem verilmesinin nedeni de Akkartal’ın deyişiyle, edebiyatın kitlesel bir sanat dalı olabileceğini ve İTEF’in minik okurları önemsediğini herkese göstermek. Belki ileride çocukların kendilerine ait bir edebiyat festivali bile olur, kim bilir…HAYATIMIN ÖYKÜSÜ DEVAM EDİYORBu yıl da Vehbi Koç Vakfı’nın ana sponsorluğunda gerçekleşen İTEF’in dikkat çeken etkinliklerinden biri Hayatımın Öyküsü. Yekta Kopan, Hikmet Hükümenoğlu ve Ercan Kesal’ın dinleyenlere, kendilerini en çok etkilemiş yapıtlardan bölümler okuyacağı ve bu yapıtlardan nasıl ilham aldıklarını aktaracağı etkinliğin tarihi 7 Mayıs. Herkesin değilse de ilgilisinin dikkatini çekecek bir festival sürprizi de Polonya-Türkiye diplomatik ilişkilerinin 600. yılı kutlamaları çerçevesinde Polonya’nın önde gelen yeni kuşak yazarlarının İstanbul’a gelmesi. İTEF kapsamındaki etkinlikleri takip etmek isteyenler www.itef.com.tr adresinden detaylı programa ulaşabilir.Programda neler var?Çağdaş Polonya Edebiyatı / Atatürk Kitaplığı / 5 Mayıs 19.15 / Andrzej Bart, Cem Erciyes, Wojciech Kuczok, Zygmunt Miłoszewski.Türkiye'de Ermenice, Kürtçe ve Lazca edebiyatların dünü ve bugünü / Sismanoglio Megaro / 6 Mayıs 18.00 / Fehim Işık, İkna Sarıaslan, Nükhet Eren.Kurmaca Nasıl İşler? Yazar Metnin Neresinde? Öykü Atölyesi / kargArt / 6 Mayıs 18.00.Modern çocuklara klasik masalları yeniden anlatmak: Okur ne bekler, yazar ne vermek ister? / Ahmet Hamdi Tanpınar Edebiyat Müze Kütüphanesi / 7 Mayıs 13.30 / Maritgen Matter, Melike Günyüz.Hayatımın Öyküsü / Sismanoglio Megaro / 7 Mayıs 19.15 / Ercan Kesal, Hikmet Hükümenoğlu, Yekta Kopan.Türkçe Edebiyatta Yol ve Yolculuk / Sismanoglio Megaro / 8 Mayıs 19.15 / Murat Belge, Sevengül Sönmez.Eski İstanbul Kahvehaneleri ve Kahve Kültürü / Suadiye sahili İTEF-Mutfakta Edebiyat Çadırı / 10 Mayıs 16.00 / Kemalettin KuzucuMevlevi Mutfağı / Suadiye sahili İTEF- Kitap Çadırı / 10 Mayıs 15.30 / Nevin HalıcıİTEF okullardaİstanbul Tanpınar Edebiyat Festivali İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğü işbirliğiyle; Yabancı Yazarlar Okullarda Programı çerçevesinde yabancı yazarları, devlet okullarına götürüyor. 8 ülkeden 8 çocuk edebiyatı yazarının katılımıyla 20 devlet okulunda gerçekleşecek program çerçevesinde ilk ve ortaöğretim düzeyinde eğitim gören 5 bin öğrenci farklı ülkelerden festivale katılan yazarların okuma, söyleşi, çizim ve yazarlık atölyesi gibi etkinliklerinden faydalanabilecek.