11 Nisan 2014 Cuma

‘Kış askeri’ görev başında

‘Kaptan Amerika: Kış Askeri’, üç yıl önceki ilk filmin hantallığından sıyrılıyor. Aksiyon kozunu ölçülü kullanan film; alt metni, politik göndermeleri, referansları ve görselliği ile blockbuster kategorisinin başarılı bir örneği olarak öne çıkıyor.Hollywood’a yansıdığı kadarıyla anlıyoruz ki, ABD’nin kendi sistemini koruma içgüdüsü hayli kuvvetli. Sydney Pollack klasiği ‘Akbabanın Üç Günü’nden (1975) bu yana, sistemin kirli çamaşırlarını temizlemek için kendi adamlarını harcayabildiğini biliyoruz. Sağ olsun Hollywood, hepten bu ‘yanlış’ düşünceye meyledip Amerikan sistemi hakkında olur olmaz suizanlara kapılmamamız için şu bilgiyi eklemeyi de ihmal etmiyor: Sistem ne kadar kirlenirse kirlensin, mutlaka demokrasi ve özgürlükten yana tavır koyan bir kahraman çıkar ve bunun hesabını sorar. (Bu bağlamda, Edward Snowden’i de bunlardan sayabiliriz!) Bir bakıma, sistem hep temiz kalır. Kimi zaman, ‘bazı paraleller’ işi rayından çıkarabilir ama müsterih olun; ABD hem kendi güvenliği hem de dünyanın huzur ve refahı için gerekeni yaparak bu ‘paralel yapı’ları tasfiye eder!‘Kaptan Amerika: Kış Askeri’nde bu temaların tekmili birden başarılı bir senaryo çatısında bir araya getiriliyor. 2011’deki ilk filmde Yüzbaşı Steve Rogers’ın, nam-ı diğer Kaptan Amerika’nın doğuş hikâyesine tanıklık etmiştik. Filmde, Rogers’ın 2. Dünya Savaşı sırasında Kaptan Amerika olarak bilinen süper askere dönüşeceği deneysel bir programa katılması ve Red Skull’ın liderliğindeki HYDRA organizasyonuyla savaşması konu edilmişti.Bugün gösterime giren ikinci adımda günümüze gelen Steve Rogers, ABD merkezli bir uluslararası casusluk ve suçlarla mücadele kuruluşu olan SHIELD’ın çatısı altında görev yapmaktadır. Operasyonların başındaki Nick Fury saldırıya uğrayınca SHIELD’ın geçmişi ve geleceğiyle ilgili hayati bilgiler Rogers’ın eline geçer. Bu sırada, SHIELD’ın başkanı konumundaki Alexander Pierce, Steve Rogers ve arkadaşlarını ‘paralel’ ilan ederek vatana ihanetle suçlar. Rogers, Natasha ve Sam’in yardımıyla elde ettiği bilgiler ışığında HYDRA’nın yok olmadığını, aksine SHIELD’ı kullanarak dünyayı kaosa sürüklemek üzere olduğunu fark eder.‘Kaptan Amerika: Kış Askeri’, Hollywood’un yıllar boyu işlediği, ‘sistemin kendini temize çekme’ temasının bütün damarlarını bir havuza akıtıyor. İçinde, sistemin hedef haline getirdiği ve kendini temize çıkarmaya çalışan kahraman teması da var, bilimsel çalışmaların nasıl korku imparatorluğuna yol açabileceği tezi de... İkinci Dünya Savaşı’ndaki çılgın projeler de var, ‘eski ABD’ ile yeni ABD’nin ulusal güvenlik, kişisel hak ve özgürlükler üzerine giriştiği mücadele de... Çok katmanlı, geniş bir skalada ilerleyen bu temalar yumağı; her zaman olduğu gibi kişisel bir dostluk ve fedakarlık öyküsü üzerinden harmanlanıyor.İlk filmin üstüne çıkıyorBu topraklarda yaşayanlar için meselenin başka boyutları da var elbette. Mesela, ‘Kaptan Amerika: Kış Askeri’nin ‘MİT Yasası’nın TBMM’de görüşüldüğü günlerde gösterime girmesi, güldürmeyen, kötü bir şaka gibi. Filmin olay örgüsü, son üç aydır maruz bırakıldığımız suni ‘paralel yapı’ gündeminin nasıl bir perdeleme olduğunun detaylı bir özeti niteliğinde. Diğer taraftan, Meclis’te görüşülen MİT Yasası dolayısıyla yakın geleceğimizin fragmanını izler gibiyiz. Filme gidecekler, muhtemelen bu yazılanları daha iyi anlayacak.Vaat ettikleri açısından bakınca filmin hedefi tutturduğu söylenebilir. Anthony ve Joe Russo kardeşlerin yönettiği ‘Kış Askeri’, ilk filmin hantallığından sıyrılarak dinamik bir yapıya bürünmüş. Dolayısıyla ‘Kaptan Amerika: Kış Askeri’ alt metni, politik göndermeleri, popüler sanata yaptığı referansları, etkileyici görselliği ve aksiyon kozunu ölçülü kullanmasıyla büyük bütçeli yapımlar (blockbuster) kategorisinin başarılı bir örneği olarak öne çıkıyor.

10 Nisan 2014 Perşembe

Avrupa’nın göbeğindeki Türk tiyatrosu

64 yıldır Türk tiyatrosuna hizmet eden Makedonya Milli Kurum Türk Tiyatrosu’nun belgeseli çekildi. “Balkanların Kalbindeki Sahne” adlı belgesel 8-12 Mayıs’ta TRT Belgesel Günleri’nde izlenebilecek. Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sını 1979’da sahneleyince Avrupa’da ve tüm dünyada dikkat çeken tiyatro, bugüne kadar yaklaşık 300 oyun sahneledi.Türk tiyatrosunun adını Avrupa’nın göbeğinde 64 yıldan bu yana dalgalandıran bir tiyatro var. Temeli 1906 yılında atılan, 1950’den bu yana ise resmi olarak kesintisiz tiyatro yapan Makedonya Milli Kurum Türk Tiyatrosu sahnelediği oyunları ve aldığı ödüllerle önemli bir sanat merkezi. Zaman zaman Türkiye’de de temsil vermeye geliyorlar. En son geçen sene Devlet Tiyatroları Adana Uluslararası Sabancı Tiyatro Festivali’nde “Bütün Oğullarım” oyununu sahnelemişlerdi. 13 Nisan Pazar günü ise yine gelecekler, bu kez küçük ama ağır bir ekiple. Dünyaca ünlü oyuncularından Bedia Begovska, kitapları 20 dilde yayımlanan tiyatro yazarı, şair İlhami Emin, tiyatro dünyasında özel bir yönetmen olarak bilinen Branko Stavrev, Suç ve Ceza oyunundaki Raskolnikov rolü ile yine dünya çapında ün kazanan ve MK Türk Tiyatrosu’nun eski müdürlerinden olan Firdaus Nebi, pazar günü Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda galası yapılacak olan “Balkanlar’ın Kalbindeki Sahne” belgeselini Türkiye’deki dostlarıyla birlikte izleyecek. MK Türk Tiyatrosu, bugüne kadar yaklaşık 300 oyun sahneledi. Ama 1979’da sahneledikleri Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sı, MK Türk Tiyatrosu’nun varlığını Avrupa’ya ve tüm dünyaya duyurdu. Branko Stavrev’in yönettiği oyunun galasının, Saraybosna Tiyatro Festivali’nde (bu yıl 54.sü gerçekleştirilecek) yapılması kararlaştırılır. Çünkü önemli bir festivaldir. Tiyatro camiasındaki herkes, gelişmeleri izlemek üzere sonbaharda yapılan bu festivalde bir araya gelir, yüzü aşkın eleştirmen festivale katılır. Böyle bir atmosferde Suç ve Ceza sahnelenir. Yönetmen Stavrev’in belgeselde anlattığına göre o eleştirmenler, oyunu izleyince ‘Dostoyevski’yi böyle oynayan tiyatro hangisidir?’ diye büyük bir şok yaşar. Balkanlar’ın bir yerinde, küçücük Makedonya’da bir Türk tiyatrosunun bulunduğundan o zaman haberdar olurlar. Oyun boyunca Raskolnikov’u eli zincirli bir şekilde (üstteki büyük fotoğraf) büyük bir başarıyla oynayan ve herkesi etkileyen Firdaus Nebi, o yıllarda yaşadıklarını belgeselde gözyaşları içinde anlatıyor.Üsküp’te çekilen belgeselde, İlhami Emin, Firdaus Nebi, Branko Stavrev dışında tiyatronun kıdemli oyuncularından Müşerref Lozana, Elyasa Kaso, Selahattin Bilal, Mustafa Yaşar, tiyatronun müdürü Atilla Klinçe, eski müdürlerden Güner İsmail, Türk Tiyatrosu Monografisi kitabının yazarı ve eski Yugoslavya’nın başkanı Tito lakaplı Josip Broz’un tercümanlığını yapan Risto Stefanovski, ülkemizde Elveda Rumeli dizisiyle ünlenen Filiz Ahmet ve Bertolt Brecht’in Kafkas Tebeşir Dairesi’ni Üsküplü oyuncularla 1989’da sahneye koyan yönetmen Yücel Erten ile yapılan röportajlar yer alıyor. MK Türk Tiyatrosu’nda sanat hayatına adım atan Filiz Ahmet’in dedesi Lütfü Seyfullah, Makedonya’nın en ünlü tiyatrocularından biri, annesi ise tiyatroda yıllarca suflör olarak çalışmış. Belgeselde tiyatronun tarihi, tanıkların dışında arşiv belgeleri ve fotoğraflar ışığında da anlatılıyor. Tiyatronun yerini gösteren 8 Ocak 1907 tarihli harita, Başbakanlık Osmanlı Arşivi araştırmacılarından Üsküplü Yıldırım Ağanoğlu tarafından belgesele kazandırılmış.Her şeye rağmen ayakta kaldıBalkanlar’ın en eski tiyatro binası 1906’da, Osmanlı İmparatorluğu’nun valisi Mahmut Şevket Paşa tarafından Vardar Nehri kıyısına inşa edilmiş. Azınlıklar Tiyatrosu olarak bilinen, daha sonra Halklar Tiyatrosu adını alan, bugünkü adıyla Milli Kurum Türk Tiyatrosu ise 1950 yılında Yugoslavya’da, tiyatro eğitimi görmüş Abduş Hüseyin tarafından kurulmuş. Yönetmen İsmet Arasan, baskılara, yoksulluğa, göçe ve depreme rağmen ayakta kalmayı başaran MK Türk Tiyatrosu’nun belgeselini neden çektiğini şöyle anlatıyor: “MK Türk Tiyatrosu’nda oyunlar bütün Balkan dillerinde sahneleniyor. Oyun esnasında diğer dillere çeviri yapılıyor. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Makedonya’da, farklı kültürlere sınırlı ölçüde kendilerini geliştirme şansı tanındı. İşte bu dönemde Türkler, kimlik mücadelelerini öne çıkardılar. Radyo yayınlarını, edebi eserlerini, dergilerini Türk dilini ve kültürünü yaşatma alanı olarak gördüler. 2006 yılından bu yana özerk bir yapısı bulunan Üsküp Türk Tiyatrosu, Makedon Cumhuriyeti’ne verdiği üstün hizmetlerden dolayı Makedonya Cumhurbaşkanlığı tarafından da ödüllendirildi. Bense bu tiyatronun varlığını, inanılmaz öykülerle beslenen hayat hikâyesini herkese anlatmak istedim.”

9 Nisan 2014 Çarşamba

‘Üç Kadın Bin Turna’ kadına şiddete dur diyor

Tiyatro Tatavla, kadına yönelik şiddete dikkat çekmek amacıyla Arda Alpkıray’ın rejisörlüğünde “Üç Kadın Bin Turna” adlı oyunu sahneliyor. Cumartesi annelerinin, çocuk gelinlerin ve tecavüze uğrayıp öldürülen kadınların hikâyesini çarpıcı bir biçimde ele alan oyunda Ayça Bildik, İrem Erkaya ve Yeşim Egemen Özaydın rol alıyor. 30 Nisan Çarşamba günü Hayal Perdesi’nde sahnelenecek oyunu Alpkıray’la konuştuk.Şiddet gören kadını anlatmak için sizi yola düşüren sebep neydi? Oyuna başlamamdaki en büyük sebep teyzemdi. Geçen yaz, bir arkadaşından bahsetti. Daha 14 yaşındayken korkunç acılar çekerek evlendirilmiş, babası gelinliğini döverek kıza zorla giydirmiş. Bu hikâyeyi dinlerken kız kardeşim ağladı. Hikâye beni de çok etkiledi, sonra bunu bir yerde işlemek istedim. Sadece çocuk gelin değil ki, ülkemizde kadın olmak başlı başına zorluk. Kadın olduğun için taciz edilebiliyorsun, dövülüyor, hakaret ediliyorsun.Oyunda üç kadının hikâyesi anlatılıyor. Bunları nasıl belirlediniz?Çok zor bir süreç oldu. Bizim de üçüncü sayfa hikâyelerinde okuyup geçtiğimiz o kadar çok hikâye vardı ki. Konuya eğilince çok büyük, çok derin acılar çekildiğini gördük. Ki kadınların artık dayanamayıp kendi bedenlerini yaktığını, intihar ettiğini biliyoruz. Buna benzer birçok öykü çıktı karşımıza. Bir sürü videolar, belgeseller izledik, insanlarla konuştuk. Ve bunu anlatmaya karar verdik. Cumartesi anneleri var ülkemizde, büyük bir yaradır. Biri o anneleri temsil ediyor. Bir yerden bir yere giderken yalnız olduğu için tecavüz edilip öldürülen kadınlar var, barış gelini Pippa Bacca gibi, biri onu temsil ediyor. Diğeri ise çocuk gelini.Beden tiyatrosunun bu gibi konuları işlemede sağladığı imkânlar neler?Hikâye o kadar ağır ve acı bir hikâyeydi ki, kelimelerin yeterli olduğunu düşünmedim. Kelimelerin yetersiz olduğu yerlerde de artık insanlar bedenlerini muhakkak devreye sokarlar, kendilerini ifade edebilmek için. Bazen bakışlar bile en büyük anlamı taşır. Bu yüzden klasik bir oyun yerine sahneye beden tiyatrosu koymayı tercih ettim. Bu daha çok Avrupa ülkelerinde revaçta olan bir tür. Artık her türlü bilgiye rahatlıkla ulaşabiliyoruz. O yüzden tiyatro oyunlarının bilgilendirme dışında farklı bir form ve tarza ulaşması gerekiyor. Bu çok yeni bir tarz ve ülkemizde çok fazla örneği yok. İnsanlar artık hareket ve aksiyonu da seviyorlar. Üç kadın evde buluşup birbirlerine anlatabilirlerdi dertlerini. Ama biz bu noktada beden tiyatrosunu tercih ettik. Ben çalışmalarımda kör göze parmak işleri yapmaktan da hoşlanmıyorum. Orada hareketlere herkes kendine göre bir anlam yüklüyor. Tabii hepsinin bir alt metni var, seyirci de biraz içine girip anlam katsın istiyoruz.Oyunun tamamına farklı dillerde ağıt ve şarkılar eşlik ediyor. Ancak en sonunda hepsi birlikte bir şarkı söylediler. Kadınlar gerçekte şarkılarını ne zaman söyleyecekler?Finalde söyledikleri Ermenice bir ninni. Kadınlar bence susturulmaya çalışıldıklarında şarkı söylemeye başlıyor. Bütün ninniler bir ağıttır. Gidip dönmeyen sevgili, istenilmeyen evlilikler, kaybedilen abi ya da abiye yakılan ağıtlar… Eskiden kadınlar âşık olurlarmış, fakat zorla başkasıyla evlendirilirlermiş. Bir tek onu hiçbir şekilde yargılamayacak bebeğe anlatabiliyorlar dertlerini. O yüzden kadınlar susturuldukları zaman şarkı söylüyorlar ve söyleyecekler bence.‘Kadına Yönelik Şiddet Utanç Müzesi’ açmak istiyorsunuz. Bu nasıl bir müze olacak, dünyada örnekleri var mı?Biz aslında bu müzenin önayağı olmak sonra da diğer kadın platformları ve derneklerine görevi devretmek istiyoruz. Benim düşündüğüm kadına zorla uygulanan şeylerin anlatıldığı, gösterildiği bir müze. Bekâret kemeri ve kırmızı duvak gibi sembollerin sergilendiği bir müze. Dünyada başka bir örneği yok. İnşallah bir ilk olacak. Kadın dernekleri ve vakıflarıyla mayıs ayı sonrasında görüşmeler başlayacak. Biz Tiyatro Tatavla olarak bunun altından kalkabilecek güce sahip değiliz, onların da desteğini alarak böyle bir müzenin açılmasına vesile olmak istiyoruz.

8 Nisan 2014 Salı

Kapitalizm ruhumuzun tüm derinliklerine kadar işledi

Necati Göksel, 2004’te yazdığı Hayat Askıda (Altın Kitaplar) adlı macera romanının içeriğini yenileyerek yeniden yayımladı. Banka hortumcusunun peşine düşen Metin Kara’nın başından geçenleri anlatan Göksel ile kapitalizme ve yönetime getirdiği eleştiriyi konuştuk.Kitabın girişinde “Bir suç söz konusu olduğunda ilk hareketi planlayabilirsiniz ama ardı sıra olacakları asla.” diyorsunuz. Benzer bir yaklaşımı Murakami de yalanı, geri dönüşü olmayan bir koridora benzeterek yapıyor. Yalanı ve suçu geri dönülemez kılan şeyler nelerdir?Yaptığımız her eylem peşi sıra önceden kestirilemez sonuçlar doğurur. Bazı insanların hayatı kontrol etme çabaları bende her zaman şaşkınlık uyandırmıştır. Bizim irademiz hayatın cüzi bir yerinde durur. Bizim o cüzi iradeyle yaptığımız her hareket “kelebek etkisi” kavramında olduğu gibi bir dizi başka olayları tetikleyecektir ve bunun sonuçları suya attığınız bir taşın etrafına yayılan dalgalar gibi fizik kanunlarına bağlı önceden kestirilebilir değildir. Bazen iyi niyet bile insanın kendi sonunu hazırlarken, suç üzerine planlamalar yaparak bir şeyleri dizayn edeceğini sananlar aslında havaya belki de kendilerini vuracak bir bumerang fırlatmaktadırlar. Kitabın girişine bu cümleyi koymamın bir nedeni de aslında okuru beklemedikleri bir dünyaya hazırlama amacı gütmektedir.Romanda dikkat çeken bir konu da şu ki, banka hortumlayan Ali Hanay üzerinden sık sık hırsızlığı lanetliyorsunuz. Öte yandan kuyumcu ya da banka soyan Selahattin'i kahramanlaştırıyorsunuz. Bu çelişkili durumun sebebi nedir?Aslında Selahattin de sık sık kapitalizmin kravatlı hortumcularını lanetliyor. Devletin ve kapitalizmin kravatlı hortumcuları paraları kapmadan önce kurtardığını söylüyor. Ne var ki, kitabın kahramanı onu ve yaptığı soygunları onayladığını söylemiyor. Selahattin burada bir tür Robin Hood gibi davranıyor. Sistemin bütün çarkları yerinden çıkınca iyiler ve kötülerin birbirine nasıl karıştığını, insanların zihninin nasıl bulandığını görüyoruz. Eğer biri hırsız ise o hırsızlığa engel olmak için bireysel bir davranış sergileyen kişinin o sistemin kodları içinde suçlanabileceğini ama örneğin başka bir felsefi bakışla mesela anti otoriter felsefeye göre yanlış sayılmayacağını, bir bakıma onları cezalandırdığını görüyoruz.Kapitalist sistemin öğütüp çarkın bir dişlisi haline getirdiği Metin şöyle bir özeleştiri yapıyor: "Ben de halk gibi ikiyüzlüydüm. Sıcacık para cebimizi ısıttığı sürece hiçbirimizin ekonomik düzenle sorunu yoktu. Halk, bu bozuk ekonomik düzenin parçası olmasa işler yürümezdi zaten." Metin'in farkındalığı üzerine neler söylersiniz? O bu kavrayışa nasıl ulaştı?Ne yazık ki, romanın kahramanı Metin Kara, durup dururken bir aydınlanma yaşamıyor. Sistemin dışına itildiğinde, işsiz, perişan, terk edilmiş bir halde kendini bulduğunda gerçeğin farkına varıyor. Önemli bir toplumbilimci bireyin topluma ilişkin en keskin gözlemini ya sistem içinde yükselirken ya da aniden düşerken yapacağını yazmıştı. Romanın kahramanı ülkülerini unuttuğunu, sisteme entegre olduğunu, cilalı kartvizitlerden ibaret bir yaşam sürmekte olduğunu, hatta sistemin kendi vicdanını bile öğüttüğünü ancak bütün o yapay kimliklerinden –kendi isteği dışında- arındığında fark ediyor. Halkın çoğu zaman, kendi cebine ateş düşmediği sürece sistemi hiçbir zaman sorgulamadığını görüyoruz. Burada toplumsal yapıyı analiz etmek gerekiyor. Toplum eğer çalsın, çırpsın ama bana dokunmayan yılan bin yaşasın diyorsa o toplumun reflekslerinin ahlaki değil çıkarcı olduğunu düşünebiliriz. Böyle bir toplumun dindar, laik, muhafazakâr ya da başka sıfatlarla anılmasının hiçbir önemi yoktur. Fayda öncelikleri ahlaki önceliklerinin önünde olan bir toplumun dininin, ahlakının, liberal ya da muhafazakâr olmasının ne önemi var ki? Olay kapitalizmin ruhumuzun derinliklerine kadar tüm diğer kavramlardan daha fazla işlemesinden başka bir şey değildir. Yozlaşmanın dini imanı mı olurmuş? Hırsızın geceye ihtiyacı yoktur. Gözümüzü kapadığımız an her yer zifiri karanlıktır zaten.Metin Kara hem çok defa ölümle burun buruna geldiği çetrefilli bir olayın kahramanı olmuşken, hem de bilgelik, aşk, dostluk ve sadakatle ödüllendiriliyor. Ona karşı bu kadar bonkör davranmanızın sebebi korkularından arınmış olması mı?Bonkör davranıp davranmadığımı düşünmemiştim ama hem kendisi gerçeğe ulaşmaya çabalarken hem de o sırada bize gerçekten bahsederken bence o bilgeliği yaşıyor zaten. Dediğiniz gibi korkularından da arınıyor. Her şeyle ve herkesle hesaplaşmaya hazır bir ruh haline bürünüyor. Ezik bir kişilikken bir kahramana dönüşüyor. Kaderdir deyip razı olmuyor. Düşse de diz çökmüyor, kalkıyor. Geriye dönüp olayları irdelemeli ve gerçeği köküne kadar kazmalıyım, diyor. Eğer kendime bir gelecek çizeceksem, en azından arkamda soru işaretleri bırakamam, diyor. Gerek olmadığı halde ölümcül bir oyuna katılıyor. Çünkü o, ölümcül oyunları hazırlayanların maskesini indirmeden içinin rahat etmeyeceği bir düzeye erişmiştir.Ekonomi, rant, yolsuzluk, devlet, adalet gibi kavramları çok konuşur ve tartışır olduğumuz bu dönemde siz de bu tartışma ortamına katkıda bulunuyorsunuz. Sanatçının, içinden geçtiğimiz günlerdeki gibi topluma karşı sorumlulukları nelerdir?Ben bu kitabı 2001 ekonomik buhranının üzerine temellendirmiştim, ama anlattığım olayları dün olduğu gibi bugün de yarın da okuyabilirsiniz. Ben sanatçının hayata bakışının eserlerine yansıdığı kanısındayım. Ne yaşıyorsa sanatçı onu yaşatır. Gerçek sanatçı toplumun alt bilincine gerçeği nüfuz ettirebilendir. Bunu da söylemlerle, sloganlarla değil, ancak içinde okurun kaybolacağı eserlerle yapabilir. Yoksa aydın olmak kavramı hiçbir değer taşımaz. Bugün eli kalem tutan herkes aydın olmadığı gibi hangi bilinç düzeyinde olursa olsun kalemini kiraya veren insanlara da aydın denemez.

7 Nisan 2014 Pazartesi

Edebiyat Müzesi yer bekliyor

Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın desteğiyle Türkiye Yazarlar Sendikası (TYS) tarafından 2002 yılında kurulan Yıldız Sarayı Araba Dairesi içindeki Edebiyat Müzesi ve Yazın Belgeliği, 4 Şubat’tan bu yana kapalı. Nazım Hikmet, Cemal Süreya, Aziz Nesin, Şükran Kurdakul, Enver Gökçe, Arif Damar, Melih Cevdet Anday ve Asım Bezirci gibi yazarlara ait şahsi belgeler kolilerde gideceği yeri bekliyor.Depo yapılacağı gerekçesiyle bakanlık tarafından iki yıl önce boşaltılması istenen müzeye en son yazı 25 Mart’ta geldi. On beş, yirmi günde bir müzeye boşaltma talimatı gönderiliyor. Fakat TYS Başkanı Mustafa Köz, “İki yıldır biz bu işi iyilikle, sessiz sedasız çözmeye çalıştık. Bir yer gösterirler umuduyla hep sakin davrandık. Önce Ertuğrul Günay’dan, şimdi de Ömer Çelik’ten randevu istedik ama olmadı. Bağımsız milletvekili Levent Tüzel’i araya soktuk, yine olmadı. Önemsemiyorlar. Sözün özü, kolay çıkmayacağız buradan.” diyor. TYS Edebiyat Müzesi ve Yazın Belgeliği, İstemihan Talay’ın kültür bakanlığı döneminde, beş yılda bir yenilenmesine karar verilen bir protokolle kuruldu. TYS’nin o yıllardaki başkanı şair, aynı zamanda mimar olan Cengiz Bektaş, zaten depo olan izbelik mekânı müzeye dönüştürmek için epeyce uğraştı. İstanbul da böylece bir edebiyat müzesi kazanmış oldu. Protokol 2007’de yenilendi, ikinci yenileme için ise 21 Nisan 2011 tarihinde bakanlığa dilekçe gönderildi. Bu dilekçe, 6 Haziran 2011’de onaylandı. Köz, protokolün devam ettiğini zannederlerken 19 Aralık 2011’de anlaşmanın iptal edildiğine ve müze belgeliğinin boşaltılmasına dair yazının ellerine ulaştığını ifade ediyor. Geçen on iki yılda Türk edebiyatının önemli isimlerinin kitaplarının ilk baskıları başta olmak üzere daktilo, gözlük, kalem gibi yazı gereçleri, roman ve öykülerin ilk taslakları, mektuplar ve çalışmalardan oluşan yazı belgelikleri müzeye kazandırıldı.‘KORUYACAĞIZ’ DİYE SÖZ VERdikYazarların ailelerden belge almak, onları ikna etmek, güvenlerini kazanmak her zaman kolay değil. Müzenin kapanacağını duyunca Mustafa Köz’ü arayan Arif Damar’ın eşine, “Onlar bizim gözümüz, merak etmeyin koruyacağız.” sözü verilse de bu belgelerin akıbeti şimdilik belli değil. En son Cevdet Kudret Aksal’ın kızı ve İlhan Berk’in oğlu ile iletişim kurulmuş ve onların belgeliğinin açılması için çalışmalar başlamış.Müzede ayrıca Servet-i Fünun döneminden günümüze pek çok yazara ait değerli fotoğraflarla birlikte, 1999 depreminde dünyaca ünlü yazarların müzeye gönderdiği acımızı paylaşan mektuplar da bulunuyor. Mustafa Köz, müzenin tekrar depoya dönüştürüleceğine inanmadıklarını, çünkü her gün müzeye ölçü almak için birilerinin geldiğini ifade ediyor. TYS, yönetim binası olarak müzenin arka tarafındaki, Sultan Abdülhamit döneminde karakol olan binayı kullanıyor. TYS, zamanla buradan da çıkarılacakları konusunda endişeli. Köz, “Biz muhalif bir sendikayız. Bu durumu, bütün kültür sanat kurumlarına yapılan saldırıların bir parçası olarak görüyoruz. Bu tamamen taraflı bir şey, siyasal olduğunu düşünüyoruz. Önce öyle düşünemedik ama böyle bir değerin, emeğin yok edilmesinin gerekçesi olabilir mi?” şeklinde duygularını ifade etse de müzenin boşaltılma talimatı, kültür sanat kurumlarını tek çatı altında toplamayı öngören ve 2013 Ağustos ayından itibaren tartışılan Türkiye Sanat Kurumu Yasa Taslağı’ndan (TÜSAK) önce, Ertuğrul Günay döneminde başladı. Fakat, on iki yıldır böyle bir müzeye emek veren TYS yönetiminin taleplerinin şimdiye kadar dikkate alınmaması, önemsenmemesi onların endişelerini haklı çıkarıyor. İstedikleri, sadece belgeleri koruyabilecekleri yeni bir mekân.

5 Nisan 2014 Cumartesi

İstanbul Film Festivali başladı

İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından bu yıl 33.sü düzenlenen İstanbul Film Festivali, dün akşam Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı’nda yapılan açılış töreniyle başladı. 200’den fazla filmin gösterileceği festival, 20 Nisan’a dek sürecek.Sayılı gün çabuk geçti ve sinemaseverin bir yıl boyunca heyecanla beklediği İstanbul Film Festivali’nin 33’üncüsü dün akşam Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı’nda yapılan açılış töreniyle başladı. İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından onuncu kez Akbank’ın desteğiyle düzenlenen festivalin ‘Sinema Onur Ödülleri’ de yine dün gece Türkiye sinemasına yıllar boyu emek vermiş senarist Umur Bugay, oyuncu Sevda Ferdağ, yapımcı Abdurrahman Keskiner, oyuncu Eşref Kolçak, müzisyen Atilla Özdemiroğlu ile yönetmen, senarist ve yapımcı İrfan Tözüm’e takdim edildi. Meltem Cumbul’un sunuculuğunu üstlendiği gecede törenin ardından sinemasever; yönetmen Stephen Frears’ın son filmi Umudun Peşinde ile baş başa kaldı.Şimdi önümüzdeki iki hafta boyunca festival takipçilerini 2013 ve 2014’ün nitelikli yapımlarından sinemanın unutulmaz klasiklerine, usta yönetmenlerin başyapıtlarından dünya festivallerinde prömiyerleri yapılan eserlere, belgesellerden çocuk filmlerine 200’den fazla film bekliyor. Festivalin pek çok sürprizi var. Bunlardan biri, yalnızca altı film yapmasına rağmen Rus sinemasının dünyadaki önemli temsilcilerinden kabul edilen Aleksey German’ın tüm filmlerinin izleyici karşısına çıkacak olması. Festivalde ayrıca Türkiye sinemasının 100. yılı vesilesiyle, Balkanlar’ın ilk sinemacıları Yanaki ve Milton Manaki’nin restore edilen filmlerinin tamamı gösterilecek. Festival; 19 Nisan Cumartesi akşamı yine Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda yapılacak kapanış ve ödül töreni ile sona erecek. Törende Altın Laleler yanı sıra festivalin diğer ödülleri açıklanacak. Törenin ardından Uluslararası Yarışma’da Altın Lale Ödülü’nün sahibi olan film kapanış filmi olarak gösterilecek ve film dolu iki hafta sona erecek. Festival biletleri çoktan satışa çıkmış ve hatta çoğunlukla tükenmiş olsa da hâlâ şansınız var. Özellikle NTV Belgesel Kuşağı ve Bu İkiliye Dikkat gibi daha kıyıda kalan bölümlerde…CALVINO VE SALINGER ESİNTİLERİ BELGESELLERDE NTV Belgesel Kuşağı’nın öne çıkanlarından biri 70. Venedik Film Festivali’nde Altın Aslan’ı kalarak bu ödülü kazanan ilk belgesel olarak tarihe geçen Sacro GRA / Çevreyolu. Gianfranco Rosi’nin yazıp yönettiği film, Italo Calvino’nun Görünmez Kentler adlı romanından esinlenmiş. Edebiyattan ilham alan bir diğer yapım ise 2010’da ölen yazar J.D. Salinger’ın ortadan kayboluşunu konu alıyor ve yazarın arkadaşları ve meslektaşları dâhil 150 kişiyle yapılan röportajlarla bu esrar perdesini aralamaya çalışıyor. Edebiyatla ilgili olmasa da sosyolojik açıdan epey manidar bir belgesel de Kıbrıslı Rum yönetmen ve gazeteci Nina Maria Paschalidou’nun çektiği Kısmet. Paschalidou, farklı etnik ve dini kökenlerden birçok kadını ekrana kilitleyen Türkiye yapımı pembe dizilerin sırrını araştırıyor. Belgeseli için Türkiye, Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri, Bulgaristan ve Yunanistan’da çekim yapan yönetmen; Meryem Uzerli, Songül Öden ve Beren Saat başta olmak üzere birçok ünlü oyuncu, yapımcı, senarist ve izleyiciyle görüşmüş.Festivalin öne çıkan filmleriFestivalin en prestijli bölümü Akbank Galaları’nın öne çıkan filmlerinden biri Wes Anderson’ın Büyük Budapeşte Oteli. Türkiye prömiyerini festivalde yapacak film, 1920’lerde Avrupa’da büyük bir otelde yıllardır görev yapan ve artık efsaneleşmiş Gustave H. ile yakın arkadaşı ve lobi görevlisi Zero Moustafa’nın maceralarını anlatıyor. Galaların bir diğer önemli filmi Nobel ödüllü yazar José Saramago’nun Türkiye’de de yayımlanan Kopyalanan Adam isimli romanından esinlenen gerilim filmi Düşman. Televizyonda kendisine çok benzeyen birini gören bir adamın bu benzerinin izini sürüşünü ele alan filmin yönetmeni Denis Villeneuv. Gelelim yarışma bölümü filmlerine… Uluslararası Yarışma’nın merakla beklenen filmlerinden biri Ragnar Bragason’ın son filmi Metalci. Festivalin Uluslararası Yarışma bölümünde ise Altın Lale için yarışacak iki film var ki; ne yapıp ne edip görülmeli: Tayfun Pirselimoğlu’nun Ben O Değilim’i ve Onur Ünlü’nün İtirazım Var’ı.

1 Nisan 2014 Salı

Öykü, kabuğunu kırıyor

Son dönemlerde saygın edebiyat ödüllerine öykücülerin layık görülmesi ve öykü kitaplarının satışındaki artış, öykü türündeki eserlerin yeni bir altın çağa girdiğinin göstergesi olarak yorumlanıyor. Her şeyin gittikçe hızlandığı bir çağda öykünün kolay okunabilir bir tür olarak görülmesi de türe artan bu ilginin nedenleri arasında.Kanadalı öykücü Alice Munro’nun 2013 Nobel Edebiyat Ödülü’nü almasının ardından, İngiltere’nin saygın edebiyat ödülü Man Booker’a alternatif olarak bu yıl ilk defa düzenlenen Folio Edebiyat Ödülü’ne, geçtiğimiz haftalarda yine bir öykücü, Amerikalı yazar George Saunders layık görüldü. Öykücülerin ardı ardına önemli edebiyat ödülleri alması, öykünün yükselişi olarak yorumlanırken, okurların da bu türe ilgisinde ciddi bir artış var. Öykünün hem basılı hem de e-kitap olarak çok satanlar listelerinde görünür bir yer edinmesi de bu yorumları doğrular nitelikte. Bu gelişmelere ek olarak Twitter’ın bu yıl mart ayında ilk kez düzenlediği 140 karakterlik edebiyat festivali de eklenince öykünün kabuğunu kırdığını söylemek mümkün. Her şeyin gittikçe hızlandığı bir çağda, kolay okunabilir olması öykünün avantajı sayılırken, kısa öykü türünde gözle görülür bir üretim artışı da söz konusu. George Saunders’ın 10 Mart’ta ödüle layık görülen “Tenth of December” adlı kitabı 2013’te en çok satanlar listesinde yer almıştı. Munro’nun Nobel Edebiyat Ödülü’nden sonra kendisinin Folio Edebiyat Ödülü’ne değer görülmesini öykü türünün gelişmesine büyük bir destek olarak gören Saunders, kısa öykü için güzel bir dönem yaşandığını dile getiriyor. Ödül gecesinde kurmacanın başkalarını daha iyi anlamak için iyi bir yol olduğuna değinen yazar, kendisi ve başkaları arasındaki sınırların da bu sayede inceldiğini dile getirmişti. Amerikan öykücülüğünün günümüz ustalarından biri olarak değerlendirilen Saunders’ın Türkçede yalnızca 2007’de yayımlanan ve baskısı tükenen Pastoralya (+ 1 Kitap) adlı eseri bulunuyor. Alice Munro ve George Saunders gibi öykücülerin saygın edebiyat ödülleriyle onurlandırılması, okurların, yayınevlerinin ve yazarların bu türde yazılmış kitaplara daha fazla ilgi gösterdiği şeklinde yorumlanıyor. Öykü türünün kendi başına diğer türlerden ayrıldığı önemli noktalar var. Truman Capote bir söyleşinde buna değinerek şöyle diyordu: “Dikkatlice incelendiğinde kısa öykü en zor ve en disiplin gerektiren düzyazı türüdür.” Yazarlar için bu derece disiplinli olan bu türe günümüzün dar vakitli okurlarının rağbet göstermesinin ardında ise pek çok neden sıralamak mümkün. Usta öykücü Rasim Özdenören’in, Kitap Zamanı’nda Murat Tokay’ın “İnternet çağındaki hız öyküye nasıl yansıyor? Öykü tam bu çağın formu sanki…” sorusuna cevabı bu ilgiyi açıklar nitelikte: “Doğru bir teşhis. Kısa öykü, modern zamanların bir ürünüdür. Uzun metinler okumaya vakti olmayan insanlara bir şeyler okutabilmek için icat edilmiştir kısa öykü.” Uzun metinler okumaya vakit ayıramayan okurların farkına varan yayıncılar ve kitap satış siteleri, bu konuda çeşitli yollara çoktan başvurmuş durumda. Dünyaca ünlü online kitap devi Amazon, 2011’de Kindle Single adlı yalnızca kısa öykü ve novella e-kitap satışı yaparak yeni bir alan oluşturmuş ve bu uygulama, hem edebiyat dünyasında hem de okur yakasında ciddi ilgi görmüştü. Kindle Single başlığı altında her gün yeni e-kitaplar yayımlanıyor. Yayın dünyasında öykü, novella ve roman arasında kelime sayısına göre bir ayrım yapıldığını belirtelim. Kısaca değinirsek öykü, en fazla 20 bin kelime; roman, en az 50 bin kelime ve novella ise bu ikisi arasında bir yerde duran bir tür olarak görülmekte. Julian Barnes’ın 2011’de Booker Ödülü’ne değer görülen kitabı “The Sense of an Ending”, 176 sayfalık bir novellaydı ve bu ödül, kitabın türüne dair pek çok tartışmayı beraberinde getirmişti. 2012’de ise Amerikan yayınevi Melville House’un “Art of the Novella” başlığı altında Tolstoy, Puşkin, James Joyce, Herman Melville, Turgenyev, Maupassant, Proust, Conrad gibi 47 yazarın yeni çevirilerle yayımlanan eserlerinden oluşan bir novella serisi basması da bu kısa türe olan ilgiyi erken fark eden bir hamle olarak yorumlanabilir. Bunun yanı sıra sadece kısa öykü ve novella yayımlayan Peirene Press gibi yeni butik yayınevlerini de eklersek, bu ilgiyi biraz daha açıklamış oluruz. Günlük koşturmacaya kendini bırakmış okurun, kısa türe olan ilgisi daha da yükselecek gibi. Kimi yazarlar okurların değişen bu alışkanlıkları doğrultusunda metinler üretirken kimileri de okurun ilgisine göre yazarın kendisini sınırlamaması gerektiği kanaatinde. Fakat öykünün son yıllarda kabuğunu kırmış olması, yazarından okuruna, yayıncısından kitabevine herkesi memnun edecek bir gelişme.