17 Mart 2014 Pazartesi
Tezhipte yeni tarz: Osmanî
Hat ve tezhip sanatkârı Orhan Dağlı, ‘Osmanî’ adını verdiği yeni bir tezhip tarzı geliştirdi. Bu, olağan bir durum değil. Lale Devri’nde gerilemeye başlayan tezhip sanatı adına dikkate değer bir gelişme. Mehmet Özçay’ın yazdığı Yâsîn-i Şerif cüzünü bu tarz ile tezhipleyen Dağlı, “Geometrik desen kurgusunun, Karamemi tarzı Haliç işi motiflerle hayat bulduğu bu yeni tarzın çiçekleri Yâsin Sûresi’nin aşkı ile açtı.” diyor.Prof. Dr. Süheyl Ünver, 50 küsur sene evvel verdiği bir tezhip dersinde toplayabildiği 5-6 hanımefendiye der ki: “Bugünkü dersimiz tezhip. Çok zor bir derstir. Hatta bir yer gelecek, işte orada küfredeceğim, dikkat edin!” Ve hoca dersi anlatmaya başlar. Herkes pür dikkattir… Bir buçuk saat sonra ders biter ve tabii ki hoca küfretmez. Öğrencileri sorar: “Hocam ders bitti, küfretmediniz.” Cevap manidardır: “Küfredeceğimi mi zannettiniz! Dikkatinizi çekmek için öyle söyledim.” Elli yıl evvel geleneksel sanatlarımıza ilgi böyleydi. Bugün durum tam tersi. Anlatmak istediğimiz minyatür, çini, hat, ebru, tezhip kurslarının dolup dolup boşalması değil. Daha da ötesinde, yeni tarzların, üslupların geliştirilmesi. Hat ve tezhip sanatkârı Orhan Dağlı’nın yaklaşık on yıldır kafa yorduğu ve adına “Osmanî” adını verdiği yeni tezhip tarzının ortaya çıkış hikâyesini anlattığı “Osmanî Tezhîbi ile Yâsin Cüzü” semineri, Süheyl Ünver’in geleneksel sanatlarımızı diriltmek adına gösterdiği sabrın ve çabanın sonuçlarından biri. İstanbul Tasarım Merkezi’nde geçen hafta çarşamba günü düzenlenen seminere ilgi yoğundu. Tüm sanatseverler Dağlı’yı iki saat boyunca neredeyse soluk almadan dinleyince, bir katılımcı düşüncelerini yukarıdaki hikâyeyi anlatarak ifade etti ve ekledi: “Şimdi siz çok dikkatli öğrencilerle muhatap olduğunuz için Ünver Hoca’nın yaptığını çok değerli buluyorum.” Tezhip sanatı Lale Devri’nde son bir yükseliş gösterse de ‘gerileme’ dönemine giriyor. Dağlı’nın çıkış noktası bu dönem. 1700’lü yıllarda tezhipte tamamen Batı’ya yönelik zevk gelişmeye başlıyor. Dönemin sanatçıları barok ve rokoko ile klasik tarzın arasını bulamadıkları için natüralist çiçeklerle ilgili bir tezhip tarzı geliştirseler de devam ettiremiyorlar. Sonradan padişahların da isteğiyle bütünüyle barok ve rokokoya yöneliyorlar. Fakat barok ve rokokoda bu çiçekler kullanılmadığı için sistem kendini otomatikman geriletiyor. Orhan Dağlı, “I. Mahmud (1731) ile III. Ahmed’e (1722) beratlardaki süslemelere baktığımızda dönemin sanatkarları süslemedeki detayları, klasik manada çiçeğe vukufiyeti o kadar kaybediyorlar ki, çiçek çok basit bir seviyeye geliyor. O görkemli dönemlerin arkasından o çiçeği beğeniyorlar, güzel çizgisi o kadar aşağı iniyor yani. Bir süre barok ve rokokoya dönüyorlar. Daha sonra isteseler de klasik eser kalitesine bir daha ulaşamıyorlar.” diyor. Peki Dağlı’nın yaptığı yenilik ne? Dağlı, Lale Devri tezhîbi içinde gördüğü bir pençten yani beş yapraklı çiçekten yola çıkarak, 16. yüzyıl çiçeklerini sistemleştiriyor. Başka bir ifadeyle Lale Devri’ndeki bozulmuş motifleri, 16. yüzyıl çiçekleriyle ıslah ederek Osmanî’yi geliştiriyor. Güzel zevkini, düştüğü seviyeden yukarıya çıkarmaya talip oluyor. Bu tarza da köklerini geçmişten aldığı için Osmanî adını veriyor. Dağlı, geometrik desen kurgusunun, Karamemi tarzı Haliç işi motiflerle hayat bulduğu Osmanî’yi ilk olarak Mehmed Özçay’ın yazdığı Yâsin cüzüne uyguluyor. Bu cüzün kendisine emanet edilmesinin de hikâyesi manidar: “Koleksiyoner Sami Tokgöz’ün, Mehmet Özçay’ın muhteşem nesîhi ile istinsâh edilmiş bu cüzü bana emanet ettiğinde ne yapacağımı şaşırmış, tasarım üstüne tasarım hayâl etmiştim. Nasip farklı imiş, çıraklık dönemimde bana emanet edilen bu müstesnâ eseri ustalık zamanımda tamamlamak mukaddermiş.” Orhan Dağlı’nın bir yılda tamamladığı tezhibin başka bir önemi daha bulunuyor. Osmanlı’da döneminde cüz tezhiplemek çok yaygındı. Hattatlara Kur’an-ı Kerim’ler, cüzler yazdırılıyor, sonra da tezhiplettiriliyordu. Fakat bu talep, matbaanın gelişiyle birlikte geriliyor. Cumhuriyet’ten sonra Harf İnkılabı’yla birlikte ‘cüz tezhipletmek’ diye bir şey kalmıyor. Orhan Dağlı’nın günümüzün değerli hocalarından Mehmet Özçay’ın yazdığı Yasîn cüzüne yaptığı tezhip, yaklaşık 1940’lardan bu yana, uzun bir aradan sonra tezhiplendiği için önemli. Dağlı, Osmanî’den önce iki tarz daha geliştirmişti. 2011’de damlakâri (yaprakların küçük damlalarla ifade edilmesiyle ortaya çıkan tarz) ve 2013’te gevherşah (mücevher etkisini klasik tezhiple sistemleştirerek ortaya çıkarttığı tarz). Bunlarla ilgili sunumları da önümüzdeki aylarda yapacağını söyleyen Dağlı, “Osmanî Tezhîbi ile Yasîn Cüzü” seminerini nisan ayında Üsküdar’daki Klasik Sanatlar Merkezi’nde tekrarlayacak. (0216 650 89 77)
15 Mart 2014 Cumartesi
Kerkük şiiri bu külliyatta
Irak Türkmenlerinin doksan yaşına basan kültür ve edebiyat tarihçisi avukat Atâ Terzibaşı’nın 50 yılda iğneyle kuyu kazarcasına meydana getirdiği 13 ciltlik “Kerkük Şairleri” adlı eseri, dört kitap halinde Latin harflerine kazandırıldı. 180 Kerküklü şairin biyografileri ve şiirlerinden örneklerin yer aldığı eser, Kerkük şiirini tanımak isteyenler için oldukça kıymetli bir çalışma.Kerkük denince, akla pek çok şey gelir… Bin yılı aşkın süredir o topraklarda yaşayan Türkmenler, onca savaşa, acıya, baskıya rağmen sadece varlıklarını koruma mücadelesi vermemiş. Dilleri, kültürleri, şarkı ve türküleri, kimi zaman ağıtları ile zengin bir kültürel miras da oluşturmuşlar. Kerküklü bir Türk halk müziği sanatçısı Abdurrahman Kızılay’ın, “Gün gördüm günler gördüm, seni gördüm şad’ oldum.” diyen o meşhur türküsünü bilmeyen yoktur: ‘Altın Hızma Mülayim’, Kerkük’ün acısını, hüznünü, aşkını anlatan yüzlerce türküden sadece biri. Biraz geriye gidecek olursak, Fuzuli Irak ve Kerkük bölgesinde yetişen en önemli şairlerden. Türk klasik şiirinin bir diğer önemli temsilcisi Nesimi’yi de Kerküklü şairler listesine ekleyebiliriz. Gelgelelim Irak’ta yetişen yüzlerce Türkmen şairlerin pek çoğu Türk dünyasında adını duyuramamıştır. Irak Türkmenlerinin kültür ve edebiyat tarihçisi avukat Atâ Terzibaşı, yıllardır bitmez tükenmez bir azimle Kerkük şiirine hizmet etmeye devam ediyor. Kendini adeta Kerkük şiirine adayan Terzibaşı, Kerkük bölgesinde yetişen şairleri derlediği 13 ciltten oluşan “Kerkük Şairleri” adlı külliyatın sahibi. Eski harflerle kaleme aldığı eserin ilk cildi 1963’te Bağdat’ta, son cildi ise 2012’de Kerkük’te yayımlandı. 50 yıllık bu emek, Prof. Dr. Suphi Saatçi ve arkadaşlarının girişimleri, Ötüken Neşriyat’ın da desteği ile yıllar sonra Latin harflerine kazandırıldı.50 yılda yazıldıAtâ Terzibaşı 1924 doğumlu. Irak’ta gerek cumhuriyet öncesi ve sonrası, gerek Saddam rejimince pek çok işkence görür. Çıkardığı Reşit gazetesi nedeniyle tutuklanıp hapis yatar. Fakat Kerkük Türkmen edebiyatı ve şiiri için çalışmaktan hiç vazgeçmez. Terzibaşı bugün 90 yaşında ve hâlâ çalışıyor. Şimdilerde, ilk cildini 39 yaşında yayımladığı 13 ciltlik eserinin 14. cildi için yaşayan Kerkük şairlerini derlemekle meşgul. Terzibaşı’nın kıymetli eseri, Türkçede on üç cildi içeren dört kitap şeklinde özel kutusuyla yayımlandı. Birinci ve ikinci ciltleri içeren ilk kitabı yeni harflere Prof. Dr. Ali İhsan Özek ve Ayşe Taşralı aktardı. Üç, dört ve beşinci ciltlerin bulunduğu ikinci kitabı ve üçüncü kitapta yer alan 6-8. ciltler arasını Arş. Gör. Duygu Dalbudak ve Çağdaş Albayrak aktardı. Üçüncü kitapta yer verilen dokuzuncu cildi ve 10-13. ciltlerin bulunduğu dördüncü kitabı ise Doç. Dr. Yüksel Topaloğlu, Latin harflerine aktardı. Külliyatın metin tamirini Prof. Dr. Ali İhsan Özek, son tashih ve denetimini ise Prof. Dr. Suphi Saatçi yaptı. Suphi Saatçi, Terzibaşı’nın adeta iğneyle kuyu kazarak hazırladığı eserini Latin harfleriyle yayımlamayı hayal ettiğini söylüyor: “Atâ Bey’in bu kitabını Latin harfleriyle yayımlayarak Türk dünyasının istifadesine sunmak içimde hep bir dertti. Erbil şairleri, Kerkük manileri ve türkülerini de derleyen yazarın ‘şaheseri’ Kerkük Şairleri’dir. Bu özgün külliyat Irak Türkmen edebiyatı tarihinin ana kaynağıdır.” Eser üzerinde üç yılı aşkın bir zamandır, emeği geçen herkesin büyük bir titizlikle çalıştığını söyleyen Saatçi, esas zor kısmın Atâ Terzibaşı’nı ikna etme süreci olduğunu belirtiyor. Terzibaşı, özellikle eski harflerle yeni harfler arasındaki imlâ sorunları ve divan şiirinin yazıldığı aruz vezninin yeni harflere aktarılırken kaybolacağı endişesi taşımaktaymış. Transkripsiyon sistemi ile bu sorunun çözüldüğünü anlatarak kendisini ikna eden Saatçi, süreci şöyle anlatıyor: “Çalışmalar ilerledikçe Terzibaşı daha bir heyecanla sürece katıldı. Üç yılın sonunda on üç ciltlik dört kitabı baştan sona kendisi kontrol etti ve gerekli düzeltmeleri yaptı.” Atâ Terzibaşı’nın naif bir Türkmen Türkçesiyle kaleme aldığı 1650 sayfayı bulan dört kitaplık külliyatta, 180 kadar Kerküklü şairin biyografileri ve şiirlerinden örnekler yer alıyor. Ayrıca bazı şairlerin varsa düz yazı metinlerinden örnekler sunuluyor. Türk şiirine mâl olmuş Fuzuli ve Nesimi dışında Kerkük’te ürün veren bütün şairleri bir araya getiren çalışma, Kerkük şiirini tanımak isteyenler için oldukça kıymetli bir külliyat. Nevres, Sâfî, Gülami, Faiz, Şeyh Rıza, Hulusî, Sadullah Muftî, İzzettin Abdî ve daha birçok şairin tanıtıldığı ciltlerde yer alan isimler, orijinallerindeki sıralaması ile yer alıyor. Terzibaşı bu sıralamada bir kronoloji takip etmek yerine imkânlar çerçevesinde ulaştığı kaynaklarda karşısına çıkan isimleri derlemiş. Yeni isimler buldukça da yeni ciltler meydana gelmiş. Dördüncü kitabın sonundaki indekste ise dört kitapta yer alan şairler alfabetik sırayla veriliyor.
14 Mart 2014 Cuma
Karabağlı gazilerin hikâyesi film oldu
Başrolünde Ayna grubunun solisti Erhan Güleryüz ve Tuğçe Kazaz’ın oynadığı “Kafkas” filminin Londra prömiyeri, dünyaca ünlü filmlerin gala ve özel gösterimlerine ev sahipliği yapan İngiliz Film ve Televizyon Akademisi’nde (BAFTA) önceki akşam yapıldı. Karabağ Savaşı’nı anlatan Kafkas, Türkiye’de nisan ayında gösterime girecek.Londra, son zamanlarda Türk yönetmenler için dünyaya açılan bir kapı haline geldi. Yılmaz Erdoğan ‘Kelebeğin Rüyası’ filminin Türkiye dışındaki galasını Londra’da yaparken Çağan Irmak da yeni filmi ‘Tamam Mıyız?’ı Londra CinemasterUK tarafından Odeon Lee Valley’de yapmıştı. Sanatçı Erhan Güleryüz ise ilk defa yönetmen koltuğuna oturduğu ‘Kafkas’ filminin galasını önceki akşam Londra’da yaptı. İngiliz Film ve Televizyon Akademisi’nde (BAFTA) yapılan galaya, Londra Büyükelçisi Ahmet Ünal Çeviköz, Azerbaycan Londra Büyükelçisi Fahrettin Kurbanov ve Azerbaycan milletvekili Ceyhun Osmanlı da katıldı. Filmin senaryosunu da kaleme alan Erhan Güleryüz, gerçek bir hikâyeden yola çıkmış. Erhan Güleryüz’ün yanı sıra Tuğçe Kazaz, Hasan Kaçan ve Koray Mincinözlü’nün oyuncu kadrosunda yer aldığı film, Azerbaycan’daki Karabağ Savaşı (1988-1994) sırasında aldığı kurşun yarasının kendisini ölüme götürdüğünü öğrenen müzisyen ‘Hazar Kafkas’ın yaşadıklarını anlatıyor. Güleryüz’ün adım adım ölüme yaklaşan müzisyen Hazar’ı oynadığı filmde, Hazar’ın âşık olduğu ilkokul öğretmeni ‘Nehir’ karakterini ise Tuğçe Kazaz canlandırıyor. Erhan Güleryüz’ün ilk sinema deneyiminde en büyük destekçisi, bir düşünce kuruluşu olan Hazar Strateji Enstitüsü (HASEN). Müzik dünyasından sinemaya geçen isimlerin bir koltukta üç karpuz taşımasına alışkınız. Güleryüz de bu geleneğe uyanlardan. Yönetmenlik ve oyunculuk kabiliyetlerine müziğini de ekleyen sanatçı, filmde o döneme ait gerçek görüntüler de kullanıyor. Karabağ Savaşı’ndan görüntülerin yer aldığı açılış sahnesi, Budapeşte Senfoni Orkestrası’nın müzikleriyle etkisini iyice artırıyor. Savaş ve göç sahneleriyle başlayan film, Karabağlı bir gazinin Türkiye’ye uzanan hayat mücadelesini aktarıyor. İleri ve geriye dönüşlerle farklı zamanlara gidip gelen kurgusu, filmin anlaşılmasını ilk başta biraz zorluyor. Çekimleri İstanbul Büyükçekmece ve Azerbaycan’da Şemkir’in bir köyünde yapılan filme haliyle Azeri vatandaşların ilgisi büyük oldu. Salonun büyük bölümü İngiltere’nin uzak şehirlerinden gelen Azeri öğrencilerle doluydu. Gala öncesi konuşan Azerbaycanlı milletvekili Ceyhun Osmanlı, uzun zamandır o dönemi anlatan bir film yapmak istediklerini söyledi. Osmanlı, filmin senaryosunu okuduğunda hemen Erhan Güleryüz’ü arayıp onu Bakü’ye davet etmiş. Amerikan filmlerini andıran bir girişle başlayan filmi baştan sona kadar izlemek için sizi tutan bir şeyler var. Güleryüz filmde zaman zaman kendisiyle dalga geçerek izleyiciyi güldürüyor. Örneğin yıllar sonra müzik hayatına dönen Kafkas’ın o sektöre ayak uyduramaması, kasetinin ilk başlarda satmamasını izlerken Güleryüz’ün kendi albüm fotoğrafı görünüyor perdede. Ayrıca, yıllardır siyah gözlüklerini çıkarmayan sanatçı, Kafkas’ta gözlüksüz haliyle çıkıyor seyircinin karşısına. Film, Londra galasının ardından 31 Mart’ta Berlin de de gala yaptıktan sonra Bakü, İstanbul ve Ankara’da izleyiciyle buluşacak. Nisan ayında Türkiye’de vizyona girmesi planlanan ‘Kafkas’ın müzikleri de Erhan Güleryüz imzasıyla yayımlanacak.
13 Mart 2014 Perşembe
Actor’ün Türkiye prömiyeri Mardin’de
Dünya prömiyerini Avustralya’da yapan Actor oyunu, Türkiye prömiyerini ise 19 Mart’ta Mardin Artuklu Üniversitesi’nde saat 19.00’da yapacak.Aydın Orak’ın yazıp yönettiği, Tiyatro Avesta’nın sahneleyeceği Actor, bir aktörün oyun sahnelerken yaşadığı komik durumları ve yaşanmış olayları anlatıyor. Grotesk ve kara komedi bir anlatımla sahneye taşınan oyunda, bir oyunun proje aşamasından rejiye, oyunculuğa, turnelere ve seyircilere uzanan tiyatral yolculuğun tüm aşamaları aktarılıyor. Dünya prömiyerini Avustralya’nın Melbourne, Sydney ve Perth kentlerinde gerçekleştiren Actor, mayıs ayında 19. İstanbul Tiyatro Festivali’nde sahnelenecek. (www.tiyatroavesta.com)
12 Mart 2014 Çarşamba
‘Festivalin büyümesine üzülüyoruz’
Los Angeles Türk Film Festivali (LATFF) üçüncü yılında olmasına rağmen festivale katılanlardaki şaşkınlık ve hayranlık hâlâ devam ediyor.Gayri ihtiyari bir şekilde “Los Angeles'ta bir film festivali, Türkler, hatta sinema okuyan öğrenciler!..” gibi şaşkınlıkla dolu kesik kesik cümleler kuranlar hâlâ vardı. Derviş Zaim ve Rahman Altın gibi festivalin kuruluş aşamasına tanıklık etmiş olanlar için ise her şey doğal seyrinde devam ediyor ve festivali düzenleyen gençlerin heyecanı onlara da ayrı bir umut aşılıyor. 3. LATFF, önceki akşam düzenlenen kapanış ve ödül töreni ile sona erdi. Mete Horozoğlu'nun sunumuyla gerçekleşen gecede, yarışma bölümündeki 10 kısa film içinden Onur Yağız imzalı ‘Patika' birincilik ödülünü kazandı. Yönetmen Reha Erdem, oyuncu Saadet Işıl Aksoy, Chapman Üniversitesi Sinematografi Bölümü Başkanı Bill Dill, Filmmakers Alliance Başkanı Jacques Thelemaque ve Sundance Film Enstitüsü Uzun Metraj Bölümü Direktörü Michelle Satter'den oluşan jüri, ‘Birlikte' ve ‘Kor' filmlerine özel ödül verirken, seyirci ödülü de Nadim Güç imzalı ‘Yolculuk' filminin oldu. Ödül töreni sonrası konuştuğumuz LATFF Başkanı Cenk Ertürk ve LATFF Genel Koordinatörü Mehmet Güngören'in üzerinden büyük bir yük kalktığı hemen hissediliyordu. Festivale katılanların şaşkınlığı haksız sayılmazdı aslında. Mehmet, ABD'nin sayılı sinema okullarından UCLA'de öğrenci, Cenk de MWU'da. İki öğrencinin elinden böylesi ciddi bir festival nasıl çıkıyor? Cenk, tıpkı festival boyunca yaptığı konuşma ve takdimlerde olduğu gibi, festival ekibine vurgu yaptı. Sekiz kişiden oluşan Yönetim Kurulu haricinde 52 gönüllü, festivale destek vermiş bu yıl. Cenk, bunun kendilerini hem üzdüğünü hem sevindirdiğini söylüyor: “Sevindirici, çünkü geliştiğimizi gösteriyor. Üzücü, çünkü bu yıl ilk kez gönüllülerin hepsiyle tek tek tanışıp sohbet etme imkânı bulamadık.”FESTİVAL DÜZENLEMEK DEĞİL, FESTİVALE KATILMAK İSTİYORUZReha Erdem'den Mahmut Fazıl Coşkun'a, Ercan Kesal'dan Derviş Zaim'e ve Atalay Taşdiken'e kadar bu yılki festivaldeki ‘ağır misafirlerin' ortak fikri, festival ekibinin genç olduğu kadar ciddi, heyecanlı ve enerji dolu olduğuydu. Türkiye'deki festivalleri de çok iyi bilen bu katılımcıların övgüleri şöyle bir soruyu da beraberinde getiriyor. Festival, hep ‘genç arkadaşlarla' mı devam edecek? Kurumsallaşma yolunda atılan bir adım var mı? Mehmet, “Bu yıl bizim için bir eşikti.” diyor; üniversitelerinin biteceğini ve festivale daha fazla vakit ayıracaklarını söylüyor. Ancak gelişme adına başka planları var: “Bizim amacımız 15 yıl festivalin başında kalıp buradan ‘ekmek yiyen' adamlar olmak değil. Devamlı kendini yenileyen, gençlik ruhunu koruyan bir festival istiyoruz. Bunun için de festivalin çatısı konumundaki Hayali İhracat Film şirketimizi profesyonel hamlelerle geliştirip festivalin hamisi haline getirmeye gayret ediyoruz. Ve festivali kurumsal bir kimlikle ama gençlik heyecanını ve enerjisini kaybetmeden sürdürmek istiyoruz.” Cenk'in söyledikleri ise ikilinin düşüncelerini net bir biçimde ortaya koyuyor: “Aslında festival, yapmak istediğimiz değil, katılmak istediğimiz bir şey. Biz film çekmek ve festivallere katılmak istiyoruz. Dolayısıyla şirketimizi geliştirip bu işi yeni gelen arkadaşlarımıza devretmek istiyoruz.” Türkiye'den giden sinemacılar için iyi bir tecrübe olsa da festivalin Amerikan seyircisi ve sinema çevrelerine ulaşması da önemli. Bu konuda mesafe aldıklarını söylüyor Cenk. Açılış filmi ‘Yozgat Blues'u izlemek için Altın Küre Ödülleri'nin düzenleyicisi HFPA'nın (Hollywood Yabancı Basın Birliği) beş üyesi festivale gelmiş. Bunun dışında Film Independent gibi kuruluşlarla kurdukları bir dostluk var. Sinema dergisi Variety, bu yıl ilk kez festivali tam sayfa haber yaptı ve Indiewire internet sitesinde festival hakkında yazı çıktı. Cenk, daha da iyi olacağını düşünüyor: “Bugüne kadar ulaştığımız isimlere baktığımız zaman yavaş yavaş bir ‘yerli' seyircimizin oluştuğunu ve karar verici mekanizma içinde yer aldığını söyleyebiliriz. Sadece Türklerin izlediği bir film festivali olmamak için gayret gösteriyoruz.”‘Festival nasıl yapılır, görsünler!’Reha Erdem (jüri başkanı): Festivale ilk kez katılan ve bu yıl jüri başkanlığını yürüten Reha Erdem’le ödül töreni sonrası yaptığımız görüşmede, uzaklıktan ve işlerinden dolayı festivale gelmeyi istemediğini itiraf etti. Ayrıca Türk basınının festivale yaklaşırken kullandığı “Hollywood’da Türkler” temasından dolayı kafasında biraz mesafe varmış. Sonrasını Erdem’den dinleyelim: “Gelince gördüm ki başka bir şey yapıyor bu gençler. Çok heyecanlı ve ciddi çalışıyorlar. Gençler yapıyor diye duymuştum ama bu kadar genç olup da bu kadar iyi bir şey yapanları görünce, Türkiye’de birçok festival yapılıyor, buraya gelip görsünler, buraya nasıl bir ciddiyetle, nasıl bir disiplinle yapılıyor bu iş. Finalistleri Los Angeles’a getirmeleri çok hoş. Genç yönetmenlere önemli bir perspektif sunuyorlar. Festival, gençlere çok şey kazandırıyor. Bir kere Los Angeles, sembolik olarak bile sinemanın geçmişi bu topraklarda. Bunlar az buz şeyler değil, burada yarışan gençler için, kabul edilmek ve önü açılmak anlamına geliyor. Buraya gelen genç kısacılara çok büyük bir iyilik yapıyorlar. Dolayısıyla Türk sinemasına ve geleceğine de… Dilerim devam ederler. Bu kafayla giderlerse geleceğini çok iyi görüyorum festivalin.”
11 Mart 2014 Salı
Yüz yıllık Havâdisler
Taksim Atatürk Kitaplığı, meraklılarını bu yıl ikinci kez 100 yıl öncesinin gazetelerinden haberdar ediyor.“Havadis: 1913 Yüz Yıl Önce” adlı sergiyi Atatürk Kitaplığı personelinden Ayşenur Ünal ve Bahriye Avcı hazırladı. Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasına bir yıl kala Osmanlı’da neler konuşuluyordu? Gündelik hayatta neler olup bitiyordu, siyasetin havası nasıldı? Taksim Cumhuriyet Sanat Galerisi’nde açılan sergide görüyoruz ki, 1913 yılının en çok gündeme gelen haberi, Edirne’nin düşmesi. Bunun yanında Batı ile saat ve ölçü birliği, Taksim Kışlası’nın el değiştirmesi, Yunanistan ile Ege adaları meselesi, alfabenin güncel ihtiyaçlara göre ıslah edilmesi dikkat çekici konular arasında. Ayşenur Ünal ve Bahriye Avcı’nın birleştikleri nokta o günlerle bugün arasında birçok benzer konunun işlendiği, aradaki fark ise sadece dil ve üslup farkı... Altı aylık titiz bir çalışmanın ürünü sergide Alemdar, Tasvir-i Efkar, İkdam, Tanin, Sabah, Peyam, Rubab, Türk Duygusu, Türk Yurdu, Sebilürreşad, Resimli Kitap, Kadın Dünyası, Servet-i Fünun, Karagöz, Şehbal, Yeni Gazete, Tazminat, Balkanlar, Gençlik Alemi, Tan, Hilal-i Ahmer Salnamesi, Şelale, Lem’a, Takvim-i Vekayi gibi gazetelerden örnekler yer alıyor. Bahriye Avcı ve Ayşenur Ünal, birçok dikkat çekici haber arasından seçim yapmak zorunda kaldıklarını anlatıyor. Ünal’ın araştırması sırasında en aklında kalan haberlerden biri, 12 yaşında vatanını savunmak için cepheye giden Nuri adlı öksüz ve yetim bir çocuğun hikâyesi. Ünal, “Şimdi olsa farklı algılanır. O yaşta çocuklarımıza yumurta bile taşıtmıyoruz ama bu durum o yıllarda garipsenmiyor.” diyerek algı farklarına dikkat çekiyor. “Mecnunların İstanbul’a gelişi yasaklandı” başlıklı haber de çok dikkatini çekmiş Ünal’ın. Haberden öğrendiğimize göre; Anadolu’daki bîmarhanelerde yer kalmayınca İstanbul’a gönderilen akıl hastalarına İstanbul bîmarhanelerinde de yer bulunamaması üzerine artık mecnunların şehre kabul edilmeyeceğine dair bir kanunname çıkarılıyor. Bahriye Avcı ise 1913’ün önemli gündem maddelerinin Edirne’nin düşüşü, gazetelerin kapatılması ve sansür olduğunu söylüyor. Hatta yayın organlarının sahiplerine göre özgürlük sıralamasına yer verilen haberler dahi yapılmış, “Türkler azınlıklara göre, Rumlar Ermenilere göre…” şeklinde. O döneme dair bir dürüstlük hikâyesi ise Avcı’nın unutamadığı haberler arasına girmiş. Kaybolan bir top Amerikan bezinin uzun süre sahibi aranmış, bulunamayınca Hilal-i Ahmer’e (Kızılay) gönderilip gazetelere haber verilerek sahibi aranmış. Avcı, dönemin maddi imkansızlıkları ve fakirlik düşünülünce bu dürüstlüğün daha anlamlı bir hal aldığını söylüyor. İstiklal Caddesi’ne girerken hemen sağda Taksim Cumhuriyet Sanat Galerisi’ne uğrayarak gezebileceğiniz sergi, 31 Mart’a kadar açık kalacak.
10 Mart 2014 Pazartesi
Camı şiire dönüştüren sanatçılar
Fransız cam sanatının öncülerinden Émile Gallé, Daum Kardeşler ve René Lalique'nin eserleri İzmir Arkas Sanat Galerisi'nde sergilenmeye devam ediyor. 27 Nisan'a kadar açık kalacak "Gallé Daum Lalique... Camın Şairleri" adlı sergide, 172 parça şiir gibi işlenmiş sürahiler, lambalar ve vazolar bulunuyor.-Fransız cam sanatının öncü isimlerinden Émile Gallé'nin (1846-1904), üzerinde peygamberdevesi ve kınkanatlı böcek bulunan vazosunu izlerken sıradan bir eserle karşı karşıya olmadığınızı anlarsınız. Basit bir vazo değildir yaptığı, camı şiir gibi işler sanatçı. Daum Nancy imzalı sonbahar vazosu da o kadar gerçekçidir ki, yine aynı hisse kapılırsınız. Vazonun üzerindeki yaprakları dökülmüş, rüzgârda savrulan ağaç dalları ve yağmur damlaları sizi, 20. yüzyılın başında Avrupa'yı etkileyen süsleme sanatı Art Nouveau ile tanıştırır. Mimari ve dekoratif alanda yenilikçiliği esas alan, mobilya, obje ve cam gibi işlevselliği yüksek araçlara kalite kazandıran Art Nouveau, estetik dekoratif süslemelerin yanı sıra botanik bilgisinin de sıklıkla kullanıldığı bir sanat akımı olarak biliniyor. 1800'lü yıllarda bu akımın öncüsü olan birçok firma ve tasarımcı kısa sürede adını duyurur. Bunlar Avrupa'da; Émile Gallé, Daum Kardeşler ve René Lalique, Amerika'da ise Tiffany'dir. Her bir sanatçı vazo, lamba, masa, saat, cam panolar, araba maskotları, mücevher hatta parfüm şişelerini şiir gibi işlerler. O dönemde yapılan 172 eseri İzmir Arkas Sanat Galerisi'nde görmek mümkün. Arkas Holding Yönetim Kurulu Başkanı, koleksiyoner Lucien Arkas'a ait olan eserlerin yer aldığı "Gallé Daum Lalique... Camın Şairleri", sizi 20. yüzyılın başlarında Fransa'da filizlenen Art Nouveau akımının cam sanatındaki en önemli üç temsilcisi: Émile Gallé, Daum kardeşler ve René Lalique ile buluşturuyor. Türkiye'nin Art Deco alanındaki ilk sergisi olan Camın Şairleri ile Art Nouveau akımının dekoratif sanatlar alanındaki temsilcisi Émile Gallé'yi tanıyacak, öncülüğünü üstlendiği cam sanatındaki yenilikçi anlayış hakkında fikir sahibi olacak ve Nancy Ekolü'nün (École de Nancy) en büyük temsilcilerinden Daum Kardeşler ile ünlü tasarımcı René Lalique'in dünyanın çeşitli noktalarından bir araya getirilmiş eserlerini görebileceksiniz. Kendisini “mutluluğun emekçisi” olarak tanımlayan Émile Gallé felsefe, edebiyat ve botanik eğitimi alır. O yıllarda cam sanatı ve mobilya tasarımı alanında çalışmalar yapan sanatçı, zamanla çeşitli cam süsleme tekniklerini araştırır ve yeni dönem cam sanatına liderlik yapar. Gallé, Daum ve Lalique camları bu dönemin ruhunu yansıtması bakımından önemli. 1920'lerden sonra kübizm etkili Art Deco sanat akımı ile gizemli ve muğlak olandan, kesin hatlı ve geometrik olan tarza geçiş yaşanır. 20. yüzyılın başında kişisel emeğin, bilim ve teknolojinin getirdiği olanaklarla bütünleşmesi, konularında uzman sanatçı ve zanaatçıların ortak çalışması sonucu değerli eserler üretilir. Atölyede üretim, “tek ve biricik” olandan, zamanla kaçınılmaz olarak seri üretime yönelen bir süreç izlemiştir. Bu süreç, günümüzde sanayi üretiminin kesin zaferi ile sonuçlanır. Özel ve seçkin tasarım ürünleri olan Art Nouveau ve Art Deco objelere olan ilgi ve talep 1960'lardan günümüze devam ediyor.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)