8 Mart 2014 Cumartesi

Üç boyutlu tarihin unutulmayanları…

Türkiye-Polonya İlişkilerinin 600 Yılı kapsamında Sakıp Sabancı Müzesi’nde açılan “Uzak Komşu Yakın Anılar” sergisinde Polonya’nın müze, arşiv ve kütüphanelerinden eserler yer alıyor. Sergi 15 Haziran’a kadar açık.Hayatın mucizevi bir macera olduğunu kavrayabilmek, görsel, içsel hafızanın yanı sıra kültür tarihi algısı ve birikimiyle ilgilidir. Loş bir sergi salonunda 17. yy'da bakır bir levha üzerine çizilmiş Tuna Irmağı'nı geçtiği ülkeleri gösteren haritada varlığını unutan bir seyyah misali dolaşırken, edebiyatçı Claudio Magris'i düşünüyordum. Avrupa'yı baştan başa geçen ve her geçtiği ülkeye damgasını vuran o efsane nehrin etkilediği tarihi, yazarları, sanatçıları derin bir bakışla anlattığı kitabı ‘Tuna Boyunca', yazı sanatının üç boyutlu resmini göstermişti bana. Unutulanları canlandırma üslubu bu kıymetli mirası farklı kılıyordu. Benzeri duyguları evvelki gün “Uzak Komşu Yakın Anılar” sergisini gezerken de hissettim. Bir tarihi canlandırmak sadece haritaları, resimleri, savaş ganimetlerini, padişah portrelerini, diplomatik belgeleri, dekoratif nesneleri sergilemekten ibaret değildir çünkü. Geçtiğimiz gün Sakıp Sabancı Müzesi'nde ‘Türkiye-Polonya İlişkilerinin 600 Yılı' üst başlığıyla açılan serginin hedeflediği, Müze Müdürü Dr. Nazan Ölçer'in de söylediği gibi, Polonya'daki müze, kütüphane, arşiv, manastır ve kilise koleksiyonlarından alınan her objenin dönemsel ‘muhatabını' bulmak. Tarihi ilişkiler, dönemin sanatı, kültürel iklimi ancak böyle bir bakışla anlatıldığında canlı ve anlamlı kılınabiliyor. Ölçer, başlangıçta “Kilise ileri gelenlerinin kim bilir kaç merasimde kullandığı giysilerle dönüşerek saklanan Türk kumaşlarının, hediye edilen veya savaş meydanlarında geriye kalan çadır ve silahların, cephede tutulan günlüklerin, bizlere üç boyuta bürünmüş bir mesaj vermesini istedik.” demişti. Sergi, bu dipnotun ışığında izlendiğinde, 600 yıllık bir geçmişe bugünün bakışıyla dokunabilen ‘insani' yanını da görebiliyorsunuz. Eşyanın varlığı ve farklı kültürler, muhatabıyla hayat bulduğunda Tuna Nehri gibi büyük bir denize açılarak kaynağıyla tamamlanıyor. Yaklaşık 350 eserin yer aldığı geniş sergide, beni en çok etkileyen objeler, yine savaşlar sırasında tutulan günlükler, belgeler, elyazmaları oldu. Onlarla birlikte müthiş bir işçilikle imal edilmiş Osmanlı çadırını, Bursa'da üretilen ayin kıyafeti kumaşlarını, kuşakları, duvar halıları, işlemeli haşaları, seccadeleri asırlardır özenle saklayan tarih bilincine gıpta ederken, bizde bu zihniyetin artık çok güçlü olmamasına da biraz öfkelendim doğrusu. Tarih kitaplarında yalan yanlış ezberletilen ‘Karlofça Antlaşması'nın (Osmanlı Belgesi) orijinal metnini ve çevirisini okurken ‘nihayet' diye gülümsedim. Lehistan'ın en zor dönemin Kralı III. Jan Sobieski'nin sadece hırslı bir politikacı olmadığını, aynı zamanda cömert bir sanat koruyucusu olduğunu belgeleriyle görmek beni heyecanlandırdı. Tören davullarının tok sesini, üzengilerin içinden geçen asker botlarının, işlemeli kadife kumaştan yapılan eyerlere sürtünen bacakların sessiz çığlıklarını işittim. Sultan II. Osman'ın bahçelerde koştururken savrulan entarisinin rüzgârlı hışırtısı müze salonunda kısacık bir yankılandı sanki. Savaş sahneleri resmiyle tanınan Polonyalı ressam Josef Brandt'in ‘Hotin Muharebesi' resminin önünde durup çarpışan süvarilerin gerisindeki dumanlı gökyüzünde savaşın korkunç ışığını gördüm. Yeri gelmişken; savaşların destanlaştırılmasına karşı olan biri olarak, bu tür tabloların, gravürlerin sergilenmesinin savaşın kutsanmasına değil, tersine tarihin doğru okunmasına yardımcı olacağını düşünüyorum. Viyana Kuşatması'nda Osmanlı askerinin şehri yağmalamamak için kanalizasyon yollarını kullanarak ölümü göze alması, geriye dönük bu bakış vesilesiyle Eminönü'ndeki Valide Sultan külliyelerinin inşa hikâyelerini, 19. yy'da Osmanlı topraklarına sığınan Polonyalıların yaptıklarını öğrenmek, Sultan Abdülaziz'in saraya davet ettiği Polonyalı ressam ve müzisyenlerin karşılıklı etkileşimini anlayınca bütünlük kazanıyor. Serginin girişinde son yıllarda kaçınılmaz olarak moda olan ‘Hürrem Sultan'ın dizilerde seyrettiğimiz, hatta burada resmedilenlere pek benzemeyen ilginç bir portresi var. 17. yy'ın ikinci yarısında yapılmış. Hangisi bize sunulan gerçeğe daha yakın bilmiyorum. Kültür tarihçileri iyi bilir; geçmiş onu canlı tutanlarla değerlenir, geleceğe kendini yenileyerek akar. Hölderlin, ‘Tuna'nın Kaynağı' şiirinde, “Güneşin parlayan ışınları altında nehir geçip giden hayat gibi akıp gider, ama ışığı yansıtıyor olması optik bir yanılsama gibidir, görünüşün baştan çıkarıcılığıdır bu.” diyordu. Yanılsamanın güzelliğiyle hakikatin buluştuğu farklı kültür tarihi sergisi olmuş ‘Uzak Komşu Yakın Anılar'.

7 Mart 2014 Cuma

Buyurun, 140 karakterlik edebiyat festivaline!

Edebiyat dünyası, geçtiğimiz yıl Twitter’ın düzenlediği, Twitter Kurmaca Festivali’yle (Twitter Fiction Festival) tanıştı. Dünyanın dört bir yanından büyük ilgi gören festivalin ikincisi bu yıl 12-16 Mart arasında düzenleniyor. Ünlü yazarların edebi metinlerini paylaşacağı etkinliğe, Twitter kullanıcıları da #twitterfiction hashtag’ini kullanarak katılabiliyor. Eleştirmenler, Twitter’ın 140 karakterlik yeni bir edebiyat türüne ilham verdiği görüşünde.Sosyal medyanın edebiyatla ilişkisi daha da derinleşirken karşımıza yeni türler, yeni yazarlar ve yeni yazma alışkanlıkları da çıkmaya başladı. Özellikle Twitter, pek çok yazar ve edebiyat okuru için sınırsız bir alan sunuyor. Bunu ‘resmi' bir zemine oturtan ve geçtiğimiz yıl ilk etkinliği hayli ilgi gören Twitter Kurmaca Festivali'nin (Twitter Fiction Festival) ikincisi 12-16 Mart arasında düzenlenecek. Festival bu yıl, Amerikan Yayıncılar Birliği ve dev yayıncı Penguin Random House işbirliğiyle işe koyuluyor. Festivalin ikinci yılında Megan Abbott, Alexander McCall-Smith, Brad Meltzer, Elliott Holt, Tracy Guzeman, Liz Fremantle, Richard Kadrey ve Maisey Yates gibi dünyanın dört bir yanından ünlü yazarlar var. Twitter kullanıcıları da herhangi bir dil ve tür ayrımı yapmaksızın #twitterfiction hashtag'ini kullanarak festivale katılabiliyor. Festival kapsamında geçtiğimiz yıl 29 farklı proje üretilmiş ve #twitterfiction hashtag'i altında 25 bin tweet atılmıştı. Henüz yayımlanmamış kitaplarından tadımlık parçalar sunarak okura sürpriz yapanların yanı sıra kimi yayınevleri bu festivali bir pazarlama alanı olarak kullanmıştı. Festivalin resmi yazarları için bir de ünlü eleştirmenlerden, yazarlardan ve yayıncılardan oluşan bir seçici kurulu var. Festivale katılan yazarlar, ünlü kişiler üzerinden parodi hesapla (parody account); meşhur bir roman karakterini konuşturarak; görsel metinlerle veya takipçilerle etkileşim içine girerek metinlerini paylaşıyor. Özellikle öykü ve şiir bu ‘cin fikirler'in rağbet gördüğü türler arasında.EDEBİYAT İÇİN YENİ BİR İMKÂNTwitter'da edebiyat çok yeni olmasa da eleştirmenler, Twitter'ın 140 karakterlik yeni bir edebiyat türüne ilham verdiği görüşünde. Hatta geçtiğimiz ay Nijerya asıllı Amerikalı yazar Teju Cole, bir edebiyat oyununu Twitter üzerinden gerçekleştirmişti. Cole, “Hafız” adlı öyküsünü parçalara bölerek Twitter üzerinden tanıdığı kişilere yolladı. Bu kişilerin takipçileri için cümleler pek bir anlam ifade etmezken Cole, öyküyü, doğru sırasına göre kendi sayfasında retweet edince metin ortaya çıkmıştı. Hemingway Derneği/Pen Ödülü'nün sahibi yazarın bu tekniği bir hayli ilgi görmüştü. Bunun yanı sıra 2011 Pulitzer ödüllü Amerikalı yazar Jennifer Egan'ın “Black Box” adlı öyküsü de The New Yorker tarafından parça parça Twitter üzerinden yayınlandı. Hatta Penguin Amerika bu yeni türe bir ad bile verdi, literature'dan (edebiyat) hareketle "twitterature". Bu isimle geçtiğimiz yıllarda bir kitap yayımlayan Penguin, 21. yüzyıl yazarlarının, 20 tweet'lik veya daha az metinlerle dünya edebiyatının klasiklerini yeniden anlattığı bir antoloji hazırlamıştı.GÖZLERİMİZİN ÖNÜNDEN AKIP GEÇEN EDEBİYATTwitter'da edebiyat, özellikle ülkemizdeki algı ve yönelim düşünülünce farklı bir zemine oturuyor. Zira daha çok medyanın hakim olduğu bir alan var karşımızda. Bu alanda epey hareketli olan yazarlar da yok değil. Okurun, yazarın üretimine dahil olabildiği bu zemin kimi zaman saniyeler içerisinde gelişiyor. Batılı yazarların bir imkân olarak kullandığı bu alan gittikçe yeni cin fikirlere sahiplik edeceğe benziyor. Twitter'ın bu festivali, Türk edebiyatında kimi zaman sekiz-on sözcükle öyküler yazan usta yazar Ferit Edgü'nün minimal öykü üzerine söylediği şu sözlerini akla getiriyor biraz da: “Direkt yaklaşım biçimi dediğimiz, her şeyi olduğu gibi ifade eden, kıvırmadan, dolaştırmadan, her şeyi kısa cümlelerle ifade etmeye dayalı bir yaklaşım biçimidir bu. (...) Yazarlığın hoş olan bir yönü vardır, sözcüklerle oynarsınız, okurla oynarsınız, onları da kendinizi de sınarsınız. Öyle yukarıdan bakarak değil, onların arasına katılarak sınarsınız.” Pek çok ünlü yazarın da aralarında bulunduğu edebiyatçıların, Twitter'da yayınladıkları 140 karakterlik bölümlerin birileri tarafından arşivlenip arşivlenmediği sorusu da ayrı bir önem taşıyor. Yakın gelecekte bu alan üzerine kafa yoran ve üretim yapan şirketlerin varlığını duymamız muhtemeldir, zira önümüzde bir nehir gibi akan ve gelecek nesillere ulaştırılması gereken bir edebiyat söz konusu. Amerika'da kimi kütüphanelerin, özellikle kendi bölgelerinde yaşayan edebiyatçıları kapsayan bir arşiv üzerine kafa yorduğunu da hatırlatalım. (Festival hakkında daha ayrıntılı bilgi için: www.twitterfictionfestival.com)

6 Mart 2014 Perşembe

Kitaro rüyası gerçek oldu

New Age müziğin yaşayan efsanesi Kitaro, gerçekten uzun süre hafızalardan silinmeyecek bir konser verdi. Hiç beklemediğimiz bir anda ve mütevazı adımlarla sahneye çıkıverdi. Eline flütünü aldı ve 1999 yılında yayınladığı “Thinking of You” albümünden Mercury adlı bestesiyle açılışı yaptı.Önceki gece İstanbul’daki Haliç Kongre Merkezi’ne gelenler, bir rüyanın gerçek oluşuna tanıklık etti. Müzikseverlerin uzun yıllardır merakla yolunu gözlediği Kitaro, nihayet ülkemizdeki ilk konserini verdi. Bir rüya diyorum, çünkü 80’li yıllarda TRT’de yayınlanan İpek Yolu Belgeseli’nde Silk Road (İpek Yolu) adlı bestesini duyduğumuz andan itibaren onu sahnede görmek en büyük hayalimizdi. Öğrendik ki, bu konser onun da hayaliymiş. Dinleyicisine veda ederken söylediği “İstanbul’da olduğumuz için çok şanslıyız. Bu bizim rüyamızdı.” sözleri onun da bizimle buluşmayı ne kadar çok istediğinin kanıtıydı. Ülkemize gelmeden önce yaptığımız söyleşide de yıllardır İstanbul’da konser vermeyi çok arzuladığını, birçok teklif aldığını söylemiş, ancak bir türlü gelemediğinden yakınmıştı. Konser sonunda söylediği “Artık daha sık gelmek istiyorum.” sözleri önümüzdeki yıllar için iyi bir haberdi. Umarız bu istek gerçek olur ve onu bir daha bu kadar beklemeyiz. Gelelim Senfonik Dünya Turu kapsamında verdiği konsere. New Age müziğin yaşayan efsanesi Kitaro, gerçekten uzun süre hafızalardan silinmeyecek bir konser verdi. Hiç beklemediğimiz bir anda ve mütevazı adımlarla sahneye çıkıverdi. Eline flütünü aldı ve 1999 yılında yayınladığı “Thinking of You” albümünden Mercury adlı bestesiyle açılışı yaptı. Mutadı olduğu üzere, yine flütüyle dört yöne nefesini ve müziğini üfleyerek dünyayı selamladı Japon müzisyen. Selamlama faslının ardından, adeta başka bir aleme dalıp gittiği synthesizerlarının başına oturdu. Ve müzikseverleri çok iyi bildiği “İpek Yolu” adlı bestesini çalmaya başladı. Büyük bir alkış tufanının ardından, “Kervansaray” ve “Aqua”yı seslendirdi. Dinleyicileri adeta zaman zaman kervansaraylarda mola verilen bir İpek Yolu seyahatine çıkardı. Müzik eleştirmenleri Kitaro’nun müziği için ‘ses resimleri’ ya da ‘zihin müziği’ tanımını uygun görüyor. Albümlerini dinlerken pek farkına varılmayan bu ayrıntı, onu sahnede dinlerken ve ardından resimler akıp giderken ayan beyan ortaya çıkıyor.Hem elektronik hem senfonikHiç konuşmadan konseri bitirecek sanırken mikrofonun başına geldi Kitaro. “Çok uzun zamandır İstanbul’a gelmeyi düşünüyordum İpek Yolu’ndan bu yana. Biz, aslında elektronik müzik yapıyoruz. Şimdi senfoni orkestrasıyla çalışmak gibi bir fırsatımız var çünkü orkestranın tamamı akustik ve bir sürü şarkımız var.” dedikten sonra 36 kişilik senfoni orkestrası sahnedeki yerini aldı. Bu, aslında Kitaro sevenler için çok ilginç bir deneyim olacaktı. Benim gibi pekçok hayranı da eminim nasıl bir müzikle karşılaşacağını merak ediyordu. Çünkü elektronik ile akustiğin buluşması her zaman iyi sonuçlar vermiyordu. Zaten o da bunun kendisi için bir meydan okuma olduğunu söyledi. Ancak Kitaro ve Santa Rosa Senfoni Orkestrası endişeleri ilk eserde yok etti. Ben özellikle çok sevdiğim “Heaven and Earth”ün senfonik haline bayıldım. Merak ettiğim diğer bir eser de “Matsuri” idi. Kitaro’nun bu şarkıda yerinden fırlayıp geleneksel Japon davulu olan ‘Wadaika’yı çalmasına şahit olmayı çok arzuluyordum. Bu arzum gerçekleşmedi belki ama bu şarkının senfonik yorumuna canlı şahit olmak heyecan vericiydi. Koi, Hajimari, Orochi, Thin king of You ve Reimeri... Elektronik müzikle akustik müziğin nasıl bir arada sırıtmadan durabileceğinin adeta dersi gibiydi. Konser bitiminde ayakta alkışlanan büyük sanatçı, bis yaparak bir Kokoro’yu seslendirdi ve veda etti. Sonra da, bütün yorgunluğuna rağmen hayranlarını kırmayarak dakikalarca albümlerini imzaladı.Onu bilmeyen nesle aşina değilizAltın Küre ve Grammy ödülü sahibi Kitaro, müziğinin tadını damaklarımızda bırakarak ayrıldı aramızdan. Salondan çıkarken, içimde bir rüyanın gerçekleşmiş olmasından ötürü duyduğum sevinç vardı. Ancak yine de kalbim biraz buruktu. İki şeye çok üzüldüm. İlki, onu dinlemeye gelenler arasında gençlerin sayısının azlığı. Özellikle müziğe gönül vermiş ve hayatını böyle devam ettirmeyi düşünen gençlerin onu canlı izlemelerini isterdim. Eminim ki konseri izlemek isteyen fakat bilet fiyatlarının yüksekliği nedeniyle gelemeyen gençler vardı. Lakin benim üzüntüm bu fırsatlara sahip olup da gelmeyenler için... İkincisi de popüler ve magazinsel konserlere çoğu kez kameraya görünme arzusuyla akın akın gelen “büyük sanatçı”larımızın bu güzellikten nasiplenememesiydi. Zira izlediğimiz sadece bir konser değildi. Hayatını müziğe adamış, kendi tarzında zirveyi yakalamış ve ünü dünyaya yayılmış bir insanın ne kadar mütevazı ve samimi olduğunu, sanatçılarımızın gözleriyle görmelerini arzulardım. Sahnede müziği ile devleşirken kendini nasıl da sıfırlayabildiği görülmeye değerdi. Ezcümle, umarım onun müziğini hâlâ keşfetmemiş olanlar bir an önce dinlemeye başlar. Ve yine umarım ki Kitaro bizi bir daha bu kadar bekletmez.

5 Mart 2014 Çarşamba

Kimler geldi kimler geçti!

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları bu yıl 100. yılını çeşitli etkinliklerle kutluyor. City’s Nişantaşı Alışveriş Merkezi’nde bugün saat 18.00’de açılacak “Alnında Işığı İlk Hissedenler-Darülbedayi’den Şehir Tiyatroları’na 100 Yıl” adlı sergi, yüz yıllık sanat kurumunun tarihini fotoğraflarla anlatıyor.Moskova Sanat Tiyatrosu’nun 1902’de sahnelediği Ayaktakımı Arasında (1901) adlı oyun, ünlü Rus yazar Maksim Gorki’nin adından söz ettirmesini sağlayan en önemli eserlerinden biri olarak biliniyor. Türkçesi Vala Nurettin’e ait olan eser, Türkiye’de ilk kez 1936-1937 sezonunda Şehir Tiyatroları tarafından sahnelendi. Daha sonra Ankara Devlet Tiyatrosu başta olmak üzere başka tiyatrolarda da pek çok kez oynandı, ödüller kazandı. Toplumun dibine itilmiş, ötelenmiş insanların hikayelerini anlatan oyunu, en son Devlet Tiyatrosu 19 Nisan 2005’te izleyici ile buluşturdu. Amerikalı Reginald Rose’un yazdığı, iki kez filmi çekilen 12 Öfkeli Adam adlı tiyatro oyunu da Şehir Tiyatroları’nın sahnelediği oyunlar arasında yer alıyor. 1957’de ABD’de ilk filmi yapıldığında başrolde Henry Fonda vardı, diğer tüm oyuncular ise pek de ünlü olmayan tiyatro sanatçılarıydı. 12 Öfkeli Adam, yıllar içinde Şehir Tiyatroları tarafından birkaç kez sahneye taşındı. Türk edebiyatında tiyatro alanında ilk yazılı eserlerin verilmeye başladığı II. Meşrutiyet döneminde yetişen Musahipzade Celal’in Bir Kavuk Devrildi oyunu da 1930’da yazıldı, aynı yıl sahnelendi, 1936’da ise yayımlandı. Musahipzade Celal, 1927’de Darülbedayi’de (Şehir Tiyatroları’nın ilk adı, 1914) sahnelenen Fermanlı Deli Hazretleri adlı eseriyle tanındı, fakat akıllara en çok Bir Kavuk Devrildi ile kazındı. Tekrar tekrar sahnelenen oyun, politik bir eleştiriydi. Yazar oyunda, yabancı yatırımların ekonomiyi iflasa sürüklemesini, bilgisiz yöneticilerin halkı sömürmesini; Balaban Ağa’da yetişmekte olan yükseköğrenim gençliğinin kendi sorunlarıyla baş başa bırakılmasını yeriyordu. Kısaca bu üç oyundan bahsetmemizin nedeni bugün City’s Nişantaşı Alışveriş Merkezi’nde açılacak “Alnında Işığı İlk Hissedenler-Darülbedayi’den Şehir Tiyatroları’na 100 Yıl” adlı fotoğraf sergisi. Ayaktakımı Arasında, 12 Öfkeli Adam ve Bir Kavruk Devrildi ve daha pek çok oyunda rol alanlar, ülkemiz sınırlarında sahne tozunu ilk yutan ve ‘alnında ışığı ilk hisseden’ oyunculardı. Türk tiyatrosunun gelişmesine en çok onlar emek verdi. Sergide dünden bugüne Şehir Tiyatroları’nda sahnelenen oyunlardan kareler ve başta Muhsin Ertuğrul olmak üzere Cahide Sonku’dan Bedia Muvahhit’e, Vasfi Rıza Zobu’dan Kemal Gürmen’e Şehir Tiyatroları’nın efsane sanatçılarının portreleri yer alıyor. Sergide şimdilik sadece 30 fotoğraf bulunuyor, aslında bu yıl 100. yaşını kutlayan Şehir Tiyatroları’nın tarihini 30 fotoğrafla anlatmak elbette zor. Neden bu kadar az fotoğrafa yer verildiğini fotoğraf seçimine katkıda bulunan Şehir Tiyatroları emektar oyuncusu Engin Uludağ şöyle açıklıyor: “Arşivimizde çok fotoğraf var. Fakat eski fotoğraflar iyi değil. Basılabilir ve büyütülebilir olanları seçtik. Bu sergi, çok büyük bir serginin küçük bir parçası. Daha sonraki sergilerde Şehir Tiyatroları’nın tarihini kronolojik bir akış içinde sergileyeceğiz.” 31 Mart’a kadar devam edecek sergi, daha sonra İstanbul’un çeşitli mekânlarında gezilebilecek.

4 Mart 2014 Salı

Oscar ‘Yerçekimi’ne dayanamadı

86. Oscar Ödülleri, önceki gün Los Angeles’ta düzenlenen törenle sahiplerini buldu. Beklendiği gibi, sürprizlerden uzak geçen gecede en iyi film ödülünü ‘12 Yıllık Esaret’ aldı. Steve McQueen’in yönettiği film, ABD’deki kölelik dönemine dair dramatik bir öyküye sahip. Film, en iyi yardımcı kadın oyuncu ve uyarlama senaryo dallarında da ödüle uzandı. Sinema Sanatları ve Bilimleri Akademisi tarafından verilen ödüllerde ‘12 Yıllık Esaret’ en iyi film seçilse de ödül listesinin galibi 7 dalda rakiplerini geride bırakan ‘Yerçekimi’ oldu. En iyi yönetmen ödülü kazanan film; görüntü yönetimi, kurgu, müzik, görsel efekt, ses kurgusu ve ses miksajı ödüllerini de alarak ‘teknik dalların’ galibi oldu. Uzayda geçen bir hayatta kalma öyküsü anlatan ‘Yerçekimi’nin Meksikalı yönetmeni Alfonso Cuaron, kazandığı Oscar heykelciği ile tarihe geçti. Cuaron, Akademi tarihinde, en iyi yönetmen Oscar’ı alan ilk ‘Latin’ oldu. Ellen DeGeneres’in sunduğu törende, en iyi özgün senaryo ödülü ‘Aşk/Her’ filmiyle Spike Jonze’un olurken Cate Blanchett, ‘Mavi Yasemin’ filmindeki rolüyle en iyi kadın oyuncu ödülü kazandı. Matthew McConaughey, ‘Sınırsızlar Kulübü’ndeki performansı ile ilk kez aday olduğu en iyi erkek oyuncu Oscar’ına uzanırken, bu dalda dördüncü kez aday olan Leonardo DiCaprio, yine ödül alamadı.ÖDÜLSÜZLER KULÜBÜÖdüller, tahmin edilen isimlere gitse de, gecenin ‘sıfır çekenleri’ şaşırtıcıydı. ‘Mağdur edebiyatı’ hep bu topraklarda olacak değil ya, 86. Oscar Ödülleri’nde de hor ve hakir görülen yapımlar vardı! Örneğin, 10 dalda Oscar’a aday olan ‘Düzenbaz/American Hustle’ sıfır çekerek tarihe geçti. Bütün oyunculuk dallarının yanı sıra saç ve makyaj ile senaryo dalında adı ‘heykelcik’le anılan yapım geceden ödülsüz ayrıldı. Böylece, Akademi tarihinde 10 ve üzeri dalda Oscar’a aday olup da hiç ödül alamayan film sayısı beş oldu. En son, Cohen Kardeşler’in yönettiği 2010 yapımı ‘İz Peşinde/True Grit’ filmi 10 dalda aday olup hiç ödül alamamıştı. ‘Düzenbaz’, 10’da sıfır çekse de yalnız değildi. Usta yönetmen Martin Scorsese’nin beş dalda Oscar’a aday filmi ‘Para Avcıları’, altışar dalda aday ‘Nebraska’ ile ‘Kaptan Phillips’ yapımları ve dört dalda aday listesinde yer alan ‘Philomena’ filmleri gecenin ‘ödülsüzler kulübü’nde yer aldı. 86. Oscar Ödülleri ‘sürprizsiz’ olunca törenin ihtiyaç duyduğu heyecan sosyal medyadan geldi. Gecenin sunucusu Ellen DeGeneres, tören sırasında çektiği bir fotoğrafı Twitter hesabından paylaştı ve bu tweet 50 dakika içinde bir milyondan fazla retweet alarak ‘Twitter rekoru’ kırdı. Meryl Streep, Brad Pitt, Angelina Jolie, Jennifer Lawrence, Kevin Spacey, Julia Roberts, Lupita Nyong’o ve Bradley Cooper’ın yer aldığı bu ‘selfie’ fotoğraf, dün itibarıyla 2,5 milyondan fazla paylaşıma ulaştı.86. Oscar ödülleriFilm: 12 Yıllık Esaret Yönetmen: Alfonso Cuarón (Yerçekimi) Kadın Oyuncu: Cate Blanchett (Mavi Yasemin) Erkek Oyuncu: Matthew McConaughey (Sınırsızlar Kulübü) Yardımcı Kadın Oyuncu: Lupita Nyong’o (12 Yıllık Esaret) Yardımcı Erkek Oyuncu: Jared Leto (Sınırsızlar Kulübü) Uyarlama Senaryo: John Ridley (12 Yıllık Esaret) Özgün Senaryo: Spike Jonze (Aşk) Görüntü Yönetmeni: Emmanuel Lubezki (Yerçekimi) Kurgu: Alfonso Cuarón, Mark Sanger (Yerçekimi) Görsel Efekt: Tim Webber ve Brian Cox (Yerçekimi) Kostüm Tasarımı: Catherine Martin (Muhteşem Gatsby) Saç ve Makyaj Tasarımı: Adruitha Lee, Robin Mathews (Sınırsızlar Kulübü) Yapım Tasarımı: Catherine Martin ve Beverly Dean (Muhteşem Gatsby) Orijinal Müzik: Steven Price (Yerçekimi) Şarkı: Let It Go (Karlar Ülkesi) Ses Miksajı: Skip Levsay (Yerçekimi) En İyi Ses Kurgusu: Glenn Freemantle (Yerçekimi) Kısa Animasyon: Mr. Hublot Animasyon: Karlar Ülkesi Kısa Film: Helium Kısa Belgesel: 6 Numaradaki Kadın Belgesel: 20 Feet From Stardom Yabancı Dilde En İyi Film: Muhteşem Güzellik (İtalya)

3 Mart 2014 Pazartesi

Zeki Demirkubuz, Erden Kıral ve İsmail Güneş’e destek yok

Kültür ve Turizm Bakanlığı Sinema Genel Müdürlüğü bünyesindeki Sinema Destekleme Kurulu, 2014'ün ilk destekleme kararlarını önceki gün açıkladı.18-19-20 Şubat tarihlerinde toplanan kurul, toplamda 7 milyon 260 bin TL destek açıkladı. Kurul toplantısında, 15 uzun metrajlı film yapım projesine 5 milyon 360 bin TL, ilk filmini gerçekleştirecek 7 yönetmenin projesine ise 1 milyon 900 bin TL destek sağlandı. En yüksek destek, 510 bin TL ile Liman Film ve Nadir Öperli'nin yapımcı olduğu ‘Kadir ve Kardeşleri' adlı projeye verildi. Türk sinemasının 100'üncü yılına denk gelen ilk kurul kararında ise ‘sürpriz' bir sonuç dikkat çekti. Gezi olaylarındaki muhalif duruşu ve yaptığı sert açıklamalarla hatırlanan sinemamızın usta yönetmeni Zeki Demirkubuz'un son filmi ‘Kor', Kültür Bakanlığı'ndan destek alamadı. Demirkubuz, Destekleme Kurulu toplanmadan iki gün önce, 16 Şubat'ta Today's Zaman gazetesinde yayımlanan röportajında da hükümeti eleştiren açıklamalarda bulunmuş, "Hükümet, yolsuzluğun üzerini örtmek için Hizmet'i hedef haline getirdi." ifadelerini kullanmıştı. Destekleme kurulu kararlarındaki ‘zamanlaması manidar' bir başka karar da Demirkubuz'un yanı sıra özellikle Emek Sineması protestolarında ön saflarda yer alan Erden Kıral ile İsmail Güneş'in projelerine de destek verilmemesi. Kurul, bu üç yönetmenin projelerinin "yeniden başvurulması halinde bir sonraki Kurul gündemine alınarak değerlendirilmesine" karar verdi. Desteklenen projeler arasında yönetmenliğini Yeşilçam'ın yıldızlarından Hülya Koçyiğit'in yaptığı “Varoşta Kadın Olmak” adlı proje de bulunuyor. Nalan Türkeli'nin otobiyografik romanından uyarlanacak proje 400 bin TL destek alacak. Ayrıca oyuncu Mustafa Uzunyılmaz'ın ilk yönetmenlik denemesi ‘Saklı Korkular' da 250 bin TL para desteğiyle listede yerini aldı. Sinema Genel Müdürlüğü'nün internet sitesinde önceki gün açıklanan bu kararlar, akıllara geçtiğimiz aralık ayında yapılan yönetmelik değişikliğini getirdi. Senaryo değişikliklerinin bakanlık onayına sunulması, destek alan filmlerin vizyona girmemesi halinde desteğin geri talep edilmesi, iki defa reddedilen bir projenin bir daha destek başvurusunda bulunamaması gibi yeni ‘şartlar' getiren yönetmelik değişikliği, sinemacıları zor durumda bırakacak maddeler içeriyordu. 26 Aralık 2013 tarihinde ‘Sinema Filmlerinin Desteklenmesi Hakkında Yönetmelik' değişikliğine dair bu sayfalarda şöyle demiştik: "Yönetmelikte yapılan değişiklikler, sinemacılardan yeni şartlar talep ediyor. Sinemamızın temel sorunlarına çare olmaktan uzak görünen yeni yönetmelik, keyfî uygulamaların önünü açmaya müsait." Anlaşılan, bu ‘keyfîlik' çok geçmeden kendini göstermeye başladı. Keyfî kararlara yol açacağını tahmin etsek de görünen o ki, bir konuda yanılmışız. Yönetmelik değişikliğinin ‘büyük' yönetmenlere pek dokunmayacak şartlar içerdiğini düşünmüş ve şöyle bir yorum yapmıştık: "Destekleme Kurulu'nun Nuri Bilge Ceylan, Zeki Demirkubuz, Derviş Zaim ya da Yeşim Ustaoğlu gibi yönetmenleri geri çevirmesi zaten başlı başına bir skandala yol açar. Ancak yönetmelik değişikliğindeki ‘vizyona girme' şartı, bakanlık desteğini alıp ilk filmini çeken onlarca genç yönetmeni doğrudan ilgilendiriyor. Ülkemizde dağıtım kanallarındaki sıkıntılar malumken destek alan filmlere getirilen vizyon şartı pek çok sinemacıyı zorda bırakacak." Dün açıklanan kararlarda Zeki Demirkubuz, Erden Kıral ve İsmail Güneş gibi yönetmenlerin projelerinin reddedildiğini görünce meselenin ‘küçük' ya da ‘büyük' yönetmen olmadığı, keyfî uygulamaların vizyonu beklemeden henüz yapım aşamasında devreye girdiğini gösteriyor. Elbette bu konuda resmî bir açıklama yok. Herhalde Sinema Destekleme Kurulu ya da Sinema Genel Müdürlüğü bu konuda sinema sektörünün içini ferahlatacak bir açıklama yapacaktır. Ancak siyasî baskının hemen her alanda kendini hissettirdiği bir ortamda bu kararlar, "Muhalif kimliğiyle bilinen ve zaten zor şartlarda, kıt imkânlarla film çeken yönetmenler bu şekilde cezalandırılıyor mu?" sorusunu akıllara getiriyor. Umarız, medyada iyice ayyuka çıkan ‘havuç-sopa' taktiği sinema sektörüne uyarlanmaz. Aksi halde, son 10 yılda Türk sinemasının dünyada yakaladığı yükseliş, bizatihi buna vesile olanlar eliyle engellenmiş olur. Bağımsız sinemamızın en önemli maddî kaynaklarından olan ve nihayetinde sinema seyircisinden alından rüsum vergisiyle, yani halkın parasıyla dağıtılan bu desteğin siyasî hesaplara kurban edilmeyeceğine inanmak durumundayız. Yaşamakta olduğumuz süreçte bir hayli naif kaçsa da, sanatın diğer alanlarında ve özellikle medyada yaşanan bu tür uygulamaların hiç olmazsa sinemada yaşanmayacağını ümit ediyoruz. İnanmaktan ve ümit etmekten başka bir ‘çaremiz' de yok zaten...Sinema Destekleme Kurulu’ndan destek alan projeler:1. Kadir ve Kardeşleri (Liman Film, Nadir Öperli): 510 bin TL2. Fareyi Öldürmek (De Yapımcılık): 400 bin TL3. Benimle Var mısın? (İnterfilm): 400 bin TL4. Varoşta Kadın Olmak (Gülşah Film): 400 bin TL5. Zer (Yapım 13): 400 bin TL6. Ayaz (Tiyatro Yeniden): 350 bin TL7. Kasabada Barış (Pati Film): 350 bin TL8. Martıların Efendisi (Saat Prodüksiyon): 350 bin TL9. Mezarcı (Kuzey Film): 350 bin TL10. Siyah Karga (MTA Film): 350 bin TL11. Ağlayan Gitar (Gala Ajans): 300 bin TL12. Düş Kırgınları (Ağustos Reklam Ajansı): 300 bin TL13. Mavi Mektup (Sencer Film): 300 bin TL14. Küçük Hafız (Herşey Film): 300 bin TL15. Aşktan da Üstün (Selay Film) 300 bin TL

1 Mart 2014 Cumartesi

Bizim huzurlu evimiz!

BuluTiyatro’nun sahnelediği ‘Evim! Güzel Evim!’ oyunu, gücün altında ezilen kadına vurgu yapıyor. Usta oyuncu Füsun Demirel’le 22 sene sonra tiyatroya döndüğü Melek karakteri üzerinden aile kavramındaki kadını konuştuk.BuluTiyatro (BuluT), 2012 yılında kurulan henüz çok genç bir tiyatro olmasına rağmen toplumsal konuları ele aldığı oyunlarıyla dikkat çekiyor. Metinleri Ebru Nihan Celkan tarafından yazılan BuluT’un son oyunu; Füsun Demirel, Fatih Özkan, Burcu Çelik ve Özlem Karadağ’ın rol aldığı bir aile hikâyesi: “Evim! Güzel Evim!” Oyun, aile kavramını ele alış şekliyle önemli soruları da beraberinde getiriyor; “Aile nedir? Aileyi bir arada tutan dinamikler nelerdir? Babanın ailedeki görevi, fonksiyonu nedir? Korkuyla işlenmiş bir aile, ne kadar ailedir?” Melek, Caner, Umut ve Yasemin’in hikâyesi çok tanıdık bir hikâye… Erkek egemen toplumda yetişen baskıcı, eşini komşularıyla bile görüştürmeyecek kadar kıskanç babalar ile onların eşlerinin ve kızlarının hikâyesini irdeliyor yazar. Öfkeli, huzur kaçıran, ailesine güvenmeyen ve onlarla hiç de ilgilenmeyen baba figürünün nasıl bu hale geldiğini 22 yıl sonra yeniden sahnelere dönen Füsun Demirel’e soruyoruz. Usta oyuncu, “İnsanlık tarihi açısından eşitlik ne zaman vardı da ne zaman bozuldu, tam bilemiyorum. Sanırım erkek, fiziksel gücü nedeniyle avlanmaya ve yiyecek bulmaya gittiğinde, dişi de üreme işiyle ilgili olarak korumasızca kovuklarında, inlerinde beklemeye başladığında roller de belirlenmiş oldu...” diyor ve ekliyor: “İyi de, uygarlıkla birlikte insanoğlunun beyni de devreye girdi. Peki, 2000’li yıllarda hâlâ o beyin nerede? Ailede babayı öfkeli, şiddete yönelik, saldırgan, güvensiz yapan dinamiklerden mi söz etmeliyiz. Böyle bir şey yok ki... Baba bunları iktidarını koruma içgüdüsüyle kendi yaratıyor.”‘AİLEDE DEMOKRASİ YOKSA AİLE KURUMU İKİYÜZLÜDÜR’ Oyunda yer alan sert baba figürü aynı zamanda hükmeden ve gözünü dikip devamlı halkını gözetleyen ‘devlet baba’ ile de benzerlikler taşıyor. Birbiriyle bu denli örtüşen bu ‘baba’ların neden bu kadar huzursuz ve otoriter olduklarıyla ilgili de Demirel şu yorumda bulunuyor: “Erk kişide ego çok yüksektir. İster çocukları ve eşi olsun, ister toplumu temsil eden yurttaşlar olsun, kendisine körü körüne bağlı olmasını ister. Tartışmayı, düşünce üretmeyi sevmez. Hep kendisine secde edilsin ister. Yani demokrasinin olmadığı yerde erk’in kuralları geçerlidir ve tektir. Huzursuz ve otoriterlerdir çünkü en küçük bir karşı ses kendi otoritesini, iktidarını yerinden oynatacağından panik halindedir. Bu da kendisinin daha çok sertlik ve şiddet yanlısı olmasını doğurur.” Melek ve kızları oyun boyunca, ara ara sahnede konumlandırılmış aynada kendilerine bakıyorlar. Her biri ama özellikle Melek, aynada sadece kendini görüyor. Demirel’e aynanın Melek için ne zaman kendisini değil de gerçeğini yansıtacağını soruyoruz. Demirel, şöyle bir cevap veriyor: “Aynaya bakmasını bildiğinde!” Meleklerin aynada gördüğünü değil, aynanın arkasında olan biten yaşam gerçeğini kabullendiğinde sorunlar hafifleyecektir Demirel’e göre. Bunların dışında Melek’in anneliği, eşliği üzerinden şiddet ve türlü hakaret görmesine karşın ailesini ayakta tutma çabasına değiniyoruz. Demirel, çoğunlukla kadınların bu duruma çocukları için katlandığını dile getiriyor: “Kendi acı çeker, şiddet görür, kadınlık onuru zedelenir ama çocukları için buna katlanır. Ailede demokrasi olmazsa aile kurumu ikiyüzlüdür. Tam da ülke yönetimi gibi. İktidarlar demokrasi kültürünü benimsemez ve otoriter bir anlayışla yönetmeye kalkarsa bu ikiyüzlü yönetim anlayışında ülkede kriz olur, isyan çıkar...” Kadınların kendi kararları, kendi hayatları üzerindeki haklarına gelince, Demirel, bu konudaki düşüncelerini şöyle anlatıyor: “Beni hiç kimse bu ülkede çoğunluk kadınların özgür iradeleriyle oy kullandıklarına, giyim kuşamına karar verdiklerine, meslek seçimlerine, çalışma hayatlarına karar verdiklerine inandıramaz. Mutlaka ailedeki baba, abi, amca, dayı, eş, aile dışında çeşitli eğitim kurum hocaları, çalışma hayatındaki amirleri, vb. erk kişilerin kız çocuğu ve kadın üzerinde bir hâkimiyeti söz konusudur. Bizim amacımız bu baskıcı örtüyü kaldırmak. Başımız açık ya da kapalı, önemli olan üzerimizdeki bu baskıcı, despot örtüyü kaldırmak ve soluk almak.” “Evim! Güzel Evim!” bugün Taksim’deki “sekizin-cikat’’ta, 4 Mart Salı günü Sabancı Üniversitesi’nde, 15 Mart’ta ise Bursa’da izleyiciyle buluşacak.