14 Ocak 2014 Salı

Altın Küre Ödülleri ‘Düzenbaz’a gitti

Oscar öncesi düzenlenen onlarca ödül töreni arasında en çok ses getiren ve sırf bu yüzden basınımızda yıllarca "Oscar’ın habercisi" olarak adlandırılan Altın Küre ödülleri dün sabaha karşı sahiplerini buldu.Hollywood Yabancı Basın Birliği (HFPA) tarafından Los Angeles’ta düzenlenen törende üç ödül alan ‘Düzenbaz / American Hustle’ filmi gecenin galibi oldu. Televizyon ve sinema alanında drama, komedi-müzikal ve mini dizi dallarında verilen ödüllerde David O. Russel’ın yönettiği ‘Düzenbaz’, komedi-müzikal dalında en iyi film seçildi. 1970’lerde bir dolandırıcılık çetesinin maceralarını konu alan filmin oyuncularından Amy Adams komedi-müzikal dalında en iyi kadın oyuncu, Jennifer Lawrence da en iyi yardımcı kadın oyuncu ödülünün sahibi oldu. Hatırlanacağı gibi Lawrence, geçen yıl da ‘Umut Işığım’ filmindeki rolüyle Altın Küre ve Oscar ödüllerinde en iyi kadın oyuncu ödülünü almıştı. Steve McQueen’in yönetmenliğini yaptığı ve Oscar ödüllerinde de en güçlü aday olarak öne çıkan ‘12 Yıllık Esaret / 12 Years a Slave’, beklendiği gibi drama dalında en iyi film seçildi. En iyi yönetmen ‘Yerçekimi / Gravity’ filmiyle Alfonso Cuaron’ın olurken, Matthew McConaughey ‘Dallas Buyers Club’daki performansıyla drama dalında en iyi erkek oyuncu seçildi. Drama dalında en iyi kadın oyuncu ödülünü ‘Mavi Yasemin’ filminden Cate Blanchett, müzikal-komedi dalında en iyi erkek oyuncu ödülünü ise ‘The Wolf of Wall Street’ filmindeki rolüyle Leonardo DiCaprio aldı. Gecede Hollywood’un ünlü yönetmeni Cecil B. DeMille adına verilen onur ödülü ise Woody Allen’ın olurken ödülü, Allen’ın yerine oyuncu Diane Keaton aldı.SİNEMA:A Film (DRAMA): 12 Yıllık Esaret Kadın oyuncu (DRAMA): Cate Blanchett (Mavi Yasemin) Erkek oyuncu (DRAMA): Matthew McConaughey (Dallas Buyers Club) Film (KOMEDİ-MÜZİKAL): Düzenbaz / American Hustle Kadın oyuncu (KOMEDİ-MÜZİKAL): Amy Adams (Düzenbaz) Erkek oyuncu (KOMEDİ-MÜZİKAL): Leonardo DiCaprio (The Wolf of Wall Street) Yardımcı kadın oyuncu: Jennifer Lawrence (Düzenbaz) Yardımcı erkek oyuncu: Jared Leto (Dallas Buyers Club) Yönetmen: Alfonso Cuaron (Yerçekimi) Senaryo: Spike Jonze (Her) Yabancı dilde en iyi film: Muhteşem Güzellik / La Grande Bellezza (Yön.: Paolo Sorrentino / İtalya) Animasyon: Karlar Ülkesi / Frozen Müzik: Alex Ebert (Sona Doğru / All Is Lost) Şarkı: Ordinary Love / U2 (Mandela: Özgürlüğe Giden Uzun Yol)TELEVİZYON: Dizi (DRAMA): Breaking Bad Kadın oyuncu (DRAMA): Robin Wright (House of Cards) Erkek oyuncu (DRAMA): Bryan Cranston (Breaking Bad) Kadın oyuncu (KOMEDİ-MÜZİKAL): Amy Poehler (Parks and Recreation) Erkek oyuncu (KOMEDİ-MÜZİKAL): Andy Samberg (Brooklyn 99) Dizi (KOMEDİ-MÜZİKAL): Brooklyn 99 Mini dizi/film: Behind the Candelabra Kadın oyuncu (Mini dizi/TV filmi): Elisabeth Moss (Top of the Lake) Erkek oyuncu (Mini dizi/TV filmi): Michael Douglas (Behind the Candelabra) Yardımcı kadın oyuncu (Dizi, mini dizi, TV filmi): Jacqueline Bisset (Dancing on the Edge) Yardımcı erkek oyuncu (Dizi, mini dizi, TV filmi): Jon Voight (Ray Donovan)

9 Ocak 2014 Perşembe

Her yer Shakespeare her yer tiyatro!

Dünyaca ünlü oyun yazarı Shakespeare’in 450’nci doğum günü bu yıl tüm dünyada çeşitli etkinlikler ve tiyatro oyunlarıyla kutlanıyor. Shakespeare’in ülkesi İngiltere’den tutun da Türkiye’ye uzanan kutlamalar, usta yazarın seneler evvel yazdığı eserlerinin hâlâ aramızda dolaştığının açık delili.Geçtiğimiz yıl Galler'deki Aber-ystwyth Üniversitesi'nin arşivlerini tarayan bir grup akademisyen, dünyaca ünlü oyun yazarı William Shakespeare (1564-1616) hakkında yeni bilgilere ulaştıklarını ve şairin kıtlık zamanında tahıl stokçuluğu yapan, karapara aklayan ve vergi kaçıran bir işadamı olduğunu öne sürmüştü. Araştırmacılar Shakespeare'in bu yönünün görmezden gelindiğini, çünkü pek çok kimsenin böyle bir dahinin aynı zamanda kendi çıkarları peşinde koşan biri olabileceği hakikatini kabullenmek istemediğini dile getirmişti. Hakkında pek çok efsane dolaşan, dünyaca ünlü oyun yazarı Shakespeare hakkında bildiklerimiz bu yıl daha da aydınlanacak, zira 23 Nisan Shakespeare'in 450'nci doğum günü bu yıl tüm dünyada çeşitli konferanslar, etkinlikler, kitaplar ve tiyatro oyunlarıyla kutlanacak. Resmi kayıtlarda doğum ve ölüm günü 23 Nisan olarak geçen Shakespeare, 2016'da ise ölümünün 400. yılıyla anılacak. Pek çok ülkenin şairin doğum yıldönümüne küçük de olsa bir katkı sağlayacağı bu yıl "Bütün dünya bir sahnedir" diyen Shakespeare adına neşeli ve hareketli bir yıl olacağa benziyor.Shakespeare'in 154 sonetini, 154 aktör seslendirecekShakespeare için düzenlenecek etkinliklere yazarın ülkesinden başlayalım. Londra'daki Shakespeare's Globe Tiyatrosu, yazarın ünlü Hamlet oyunuyla yaklaşık 200 ülkeyi kapsayacak bir dünya turuna çıkacak. Hamlet'in oynanacağı mekanlar arasında şimdiye kadar hiç profesyonel Shakespeare oyununun sahnelenmediği ülkeler de yer alacak. Dünya turu Shakespeare'in gelecek yıl nisan ayındaki doğum yıldönümünde başlayacak ve yazarın Nisan 2016'daki ölüm yıldönümünde sona erecek. Londra'nın önemli müzelerinden Victoria&Albert Müzesi'nde ise 8 Şubat-28 Eylül 2014 tarihleri arasında ‘Shakespeare: Our Greatest Living Playwright' başlıklı bir sergi düzenlenecek. 17-21 Mart'ta ise bir Shakespeare Haftası düzenlenecek. Okullarda, galerilerde, sinemalarda, kütüphanelerde ve tarihi mekânlarda kutlanacak olan bu etkinlik özellikle öğrencileri merkeze alıyor. Yazarın “Antony&Cleopatra”, “Julius Caesar” ve “The Comedy of Errors” adlı oyunları meşhur Shakespeare's Globe Tiyatrosu'nda yeni bir uyarlamayla sahnelenecek. Oscar ödüllü “Shakespeare in Love” adlı film de Noel Coward Tiyatrosu'nda sahnelenecek. Fransa'da da pek çok etkinlik düzenlenecek. 21-27 Nisan 2014 tarihleri arasındaki “Shakespeare 450” başlıklı büyük bir konferans ve buna paralel olarak, yuvarlak masa toplantıları, atölye çalışmaları, seminerler, paneller düzenlenecek. Tiyatro, konser salonları, müzeler ve kütüphaneler yazarın oyunlarının sahneleneceği bir mekana dönüşecek. New York'ta ise daha farklı bir etkinlik var. Dünya edebiyatının en güzel örnekleri arasında yer alan Shakespeare'in 154 soneti, 154 aktör tarafından kentin farklı yerlerinde seslendirilecek ve bunlar online olarak tüm dünyaya sunulacak.Devlet Tiyatroları'nda Shakespeare HaftasıTürkiye’de ise Devlet Tiyatroları (DT), bu yıl “Shakespeare Haftası” düzenliyor. Yazarın klasikleşmiş eserleri, bir hafta boyunca Ankara, İzmir, İstanbul, Antalya ve Erzurum Devlet Tiyatroları'nda sahnelenecek. 21-26 Ocak tarihlerinde başlayacak hafta kapsamında sahnelenecek oyunlar arasında ‘Macbeth', ‘Venedik Taciri', ‘Fırtına' ve ‘Hamlet' yer alıyor. Kenter Tiyatrosu da, Shakespeare'in en iyi bilinen iki tragedyası “Romeo ve Juliet” ile “Othello”yu bilinenden farklı bir bakış açısıyla yeniden sahneliyor. Müziklerinden kostümlerine, kurgusundan ışığına kadar farklı bir komediyi sahneleyecek olan Kenter Tiyatrosu'ndaki oyunun yazarı Ann-Marie MacDonald, Shakespeare'in kadın karakterlerini ön plana çıkararak; aşk, nefret, kıskançlık, öfke, ihanet, kullanılmışlık gibi duyguları trajikomik bir şekilde yorumlayacak. “Romeo ve Juliet” ile “Othello”nun bu yeni yorumundan yola çıkan "İyi Geceler Desdemona, Günaydın Juliet", 10-11-24-25-26 Ocak 2014'te Kenter Tiyatrosu'nda sahnelenecek. Oyun, mayıs ayına kadar Kenter Tiyatrosu'nda izlenebilir. Geçtiğimiz yıl Kadıköy'de kurulan Altkat Sanat da Shakespeare'in efsanevi oyunu Hamlet'i yepyeni bir uyarlamayla sahneleyecek. Amerikalı yönetmen Neil S. Fleckman rejisiyle farklı bir biçimde sahnelenecek oyunun prömiyeri, 11-12 Ocak tarihlerinde saat 19.30’da gerçekleştirilecek.

8 Ocak 2014 Çarşamba

Türkiye’nin en dayanıklı film arşivi oluşturuluyor

Kültür ve Turizm Bakanlığı Sinema Genel Müdürlüğü bünyesindeki sinema arşivi uluslararası standartlara göre yeniden düzenlendi. Sinema Genel Müdürlüğü, sağlıklı bir ulusal film arşivi oluşturabilmek için tüm yapımcılara çağrıda bulundu: “Filmlerinizi getirin, biz saklayalım.”UNESCO'ya göre, dünya genelinde 1895-1918 yılları arasında üretilen sinema filmlerinin yüzde 80'i kayıp. Türkiye'de ise 19 Temmuz 1959'da çıkan yangında, Türk sinemasına ait orijinal negatiflerin bulunduğu bir depodaki pek çok sinema filmi tamamen yok oldu. Bugüne kadar da Türkiye'de üretilen tüm sinema filmlerinin bir arada tutulduğu ve sağlıklı şartlarda korunduğu bir arşivi oluşturulmadı. Kültür ve Turizm Bakanlığı Sinema Genel Müdürlüğü, Türkiye'deki sinema filmlerinin gelecek nesillere daha sağlıklı bir şekilde aktarmak için mevcut arşivini uluslararası standartlara göre yeniden düzenledi. Ve ulusal film arşivi oluşturabilmek için tüm film yapımcılarına çağrıda bulundu: “Filmlerinizi getirin, biz saklayalım.” Arşivdeki mevcut yerli filmler, ısı ve nem koşulları açısından daha sağlıklı depolara alındı. Yani artık ısı, nem, ultraviyole ışınları, kimyasal artıkları, nitrojen gazı, havadaki zararlı gazlar, bakteriler, mantarlar hiçbir şekilde filmlerin yapısını etkileyemeyecek. Arşive, dijital çağın gereksinimlerini karşılamaya yönelik raf sistemleri kuruldu, arşive giriş için de elektronik kartlı sistem oluşturuldu. Filmlerin korunması, Bilgi Güvenliği Yönetim Sistemi Politikası (BGYS) çerçevesinde gerçekleştiriliyor. Filmlerin takibinde de radyo frekansı ile tanımlama sistemi kullanılıyor. Sessiz sinema örnekleri tüm dünyada kayıpKültürel alandaki arşivleme sorunu, sadece bize özgü değil. UNESCO'nun 1950 tarihli ‘‘Legal Questions Facing Audovisual Archives'' isimli raporuna göre dünya genelinde 1895-1918 yılları arasında üretilmiş sinema filmlerinin yüzde 80'i kayıp. Bunlar ülkeler düzeyinde incelendiğinde, İtalyan sessiz sinemasının (1905-1930) yüzde 80'i, Amerikan sessiz sinemasının yüzde 75'i, Fransız sessiz sinemasının yüzde 70'i, Alman sessiz sinemasının yüzde 40'ı, Rus sessiz sinemasının da yüzde 10'u kayıp. Türkiye'de de filmlerin korunmasıyla ilgili ihmallerin sonucu olarak, 19 Temmuz 1959'da Türk sinemasına ait orijinal negatiflerin bulunduğu bir depodaki yangında pek çok film yok oldu.

7 Ocak 2014 Salı

Yeni yılın ilk kitapları

Dopdolu bir yayın yılının ardından yayınevleri, 2014'te de iyi kitapları yayıma hazırlıyor. İskender Pala'dan Mustafa Kutlu'ya, Murakami'den Orhan Pamuk ve Ayfer Tunç'a ‘zengin’ biryıl okurları bekliyor.“Ses ve Öfke”nin usta yazarı William Faulkner, Nobel konuşmasında “İyi bir yazı yazmak için gereken tek şey kalptir.” demişti. Faulkner günümüzde yaşasaydı ve Türk edebiyatını takip edebilseydi, tahminimizce, 2013'te kitapları yayımlanıp, o eserlere kalbini damıtanlar arasında Gülten Akın'ı, Hasan Ali Toptaş'ı ya da Ahmed Arif'i de gösterirdi. Peki, 2014'te okuru neler bekliyor? Yayınevlerine yeni yılda yayımlanacak, kalbiyle, diliyle, üslubuyla okuyucusunu kıskıvrak yakalayacak iyi yazarları, iyi kitapları sorduk… Bu yıl yayımlanacak önemli kitaplardan akla ilk gelenler arasında Kapı Yayınları'nca neşredilecek olan İskender Pala'nın ‘Mihmandar' adlı romanı bulunuyor. Önümüzdeki günlerde okuyucuyla buluşacak romanda Pala, Hazreti Eyyub El-Ensari'nin hayatını anlatıyor. Bir diğer önemli kitap ise İhsan Oktay Anar'ın ‘Galîz Kahraman' adlı son romanı. İletişim Yayınları'ndan 17 Ocak'ta çıkacak roman İdris Âmil Hazretleri'nin maceralarını anlatıyor. Ufuk Yayınları ise bu ay içerisinde sadeleştirilmiş Mektubat'ı okura sunacak.Mustafa Kutlu'dan NurDergâh Yayınları usta hikâyeci Mustafa Kutlu'nun ‘Nur' isimli yeni kitabını önümüzdeki günlerde okuyucuyla buluşturacak. Geçtiğimiz yıl yayımına başlanan Ahmet Mithat Efendi külliyatından ‘Hayal ve Hakikat', ‘Hikmet-i Peder', ‘Ben Neyim?', ‘Felatun Bey ile Rakım Efendi' ve ‘Amiral Bing' de Dergâh aracılığıyla yayımlanacak önemli eserlerden. Kaynak Kültür Yayın Grubu bünyesinden çıkacak önemli kitaplar ise Cezmi Eraslan'dan ‘2. Abdülhamit ve Çanakkale Müdafaası', Feridun Emecen'den ‘Kanuni Sultan Süleyman', M. Ertuğrul Düzdağ'dan ‘Ali Ulvi Kurucu Hatıraları'nın 4. cildi ve ‘Sahabe Ansiklopedisi'.Murakamı’den ‘RENKSİZ TASAKI’NİN HAC YOLCULUĞU’Can Yayınları'nın bu yıl göze çarpan kitapları arasında önümüzdeki günlerde okuyucuyla buluşacak olan Ayfer Tunç'un ‘Dünya Ağrısı' adlı yeni romanı var. Aynı zamanda Tunç'un edebiyatta 25. yılını kutlamaya hazırlanan Can Yayınları, 2014'te Paul Auster'ın anı-romanını, Ferzan Özpetek'in ‘İstanbul Kırmızısı' adlı kitabını ve Murat Gülsoy'un yeni romanını yayımlayacak. Siren Yayınları ise bu yıl yayımlayacağı iki kitapla Amerikalı çağdaş yazar Dave Eggers'ın külliyatını tamamlamış olacak. Siren'de öne çıkan diğer kitaplar Henry Miller'ın ‘Oğlak Dönencesi', David Foster Wallace'ın ‘Tuhaf Saçlı Kız'ı ve Jack Kerouac'ın uzun yıllar boyunca yayımlanmamış ilk romanı ‘Deniz Benim Kardeşim'. Doğan Kitap'ın okurlarıyla buluşturacağı kitaplar arasında ‘1Q84' ve ‘Sahilde Kafka' ile adından sıkça söz ettiren Japon yazar Haruki Murakami'nin son romanı ‘Renksiz Tasaki'nin Hac Yolculuğu' bulunuyor. Bunun dışında Doğan Kitap'ta dikkat çeken kitaplar arasında Nedim Gürsel'in kaleme aldığı ‘Yüzbaşının Oğlu' ve yıl sonuna doğru çıkacak Hakan Günday'ın öyküleri ve Yavuz Ekinci'nin yeni romanı var.YKY’DE Orhan Pamuk YılıYapı Kredi Yayınları da yeni yılı dolu dolu geçirecek yayınevleri arasında. Orhan Pamuk'un yeni baskılarının yanında üç farklı kitabı daha yayımlanacak: ‘Kar Üzerine Yazılar', ‘Benim Adım Kırmızı'ya Giriş' ve yeni romanı ‘Kafamda Bir Tuhaflık'. Orhan Veli'den ‘Nahid Hanım'a Mektuplar', Philip Roth'un ‘Hayalet Yazar' adlı kitabı, Gündüz Vassaf'tan ‘Balık ve Kedi' ile Alberto Manguel'den bir eser YKY aracılığıyla bu yıl okurla buluşacak. Doğu-Batı Yayınevi'nin yayın listesine bakıldığında göze çarpan kitaplar Hilmi Ziya Ülken'in ‘Eğitim Felsefesi', Serhat Soyşekerci'nin ‘Rembrandt ve Beden Sanatı' ile Novalis'in ‘Felsefi Fragmanlar'. Metis'te öne çıkan kitaplar ise Alain Badiou'nun ‘Platon'un Devleti', Thedor W. Adorno'nun ‘Negatif Diyalektik' adlı kitabı ve Murathan Mungan'ın iki seçkisi. Ötüken'in 2014'ün ilk aylarında yayımlayacağı kitaplar arasında dikkat çekenler Metin Savaş'ın ‘Kuva-yi Milliye'nin Hazinesi' adlı romanı, Hasan Erdem'in ‘Argos Kalesi' ile Funda Özsoy Erdoğan'ın ‘Öğrenilmiş Çaresizlik' isimli hikâye kitabı. İş Bankası Kültür Yayınları'nın Hasan Ali Yücel Klasikler serisinden iki kitap, Stendhal'in ‘Kırmızı ve Siyah'ı ile Victor Hugo'dan ‘Notre Dame'ın Kamburu' bu ay yayımlandı. Bunun dışında Van Gogh ile Leonardo da Vinci'nin 500 eserinin ve hayatlarının yer aldığı inceleme kitapları da raflardaki yerini aldı. İthaki'ye baktığımızda ise şubat ayında yayımlanacak Aldoux Huxley'in ‘Kadim Felsefe' adlı kitabı ile mayısta okura ulaşacak olan ‘Menakıbname-i Hâce-i Cihân’ dikkat çekiyor. Henüz yeni sayılabilecek bir yayınevi olan Alakarga da art arda yayınladığı iyi kitaplarla dikkat çekiyor. Alakarga'dan bu yıl çıkacak kitaplar arasında ise Herman Melville'in öyküleri, Rus yazar Leonid Andreyev'in romanı ve Marx'ın aforizmaları bulunuyor.

6 Ocak 2014 Pazartesi

Sızıntı’dan 35. yılında ‘vefa ödülleri’

İlk sayısı 1979 yılının Şubat ayında yayımlanan, aylık ilim ve kültür dergisi Sızıntı, bu sene 35. yılını kutluyor.Bu vesileyle derginin ilk yazı heyetine ve halihazırdaki yazarlarına Fırat Kültür Merkezi'nde (FKM) önceki akşam düzenlenen bir törenle vefa ödülü verildi. Törene derginin ilk yazarlarından Mehmet Ali Şengül, Feza Gazetecilik İmtiyaz Sahibi Ali Akbulut, Kaynak Holding Yönetim Kurulu Başkanı Naci Tosun, Gazeteci Yazar Abdullah Aymaz, yazar Reşit Haylamaz, Nevzat Bayhan, Mustafa Uslu, Mehmet Erdoğan, Şerif Ali Tekalan, Yusuf Erdoğan'ın yanı sıra birçok gazeteci-yazar katıldı. Derginin başyazılarını kaleme alan Fethullah Gülen Hocaefendi adına ödülü Mehmet Ali Şengül ve geçen yıl hayatını kaybeden derginin eski yayın yönetmenlerinden Şerafettin Kocaman'ın ödülünü eşi Sema Kocaman aldı. Törende konuşan Sızıntı Dergisi Genel Yayın Yönetmeni İrfan Yılmaz, "İlk yola çıktığımızda aklımızdan böyle bir şey geçmezdi. Sanki bir hareket, hobi gibi. ‘Gençlere iman adına bir şey verebilir miyiz?' diye sorarak içinde bulduk kendimizi. Hakikaten tesirli oldu. Bu hale geleceğini tahmin etmiyorduk.” dedi. Feza Gazetecilik İmtiyaz Sahibi Ali Akbulut, "Sızıntı Dergisi ile iftihar ediyoruz. Allah'a hamd olsun, matematikle, fizikle, kimya ile Rabb’imi anlatan bir dergi. 35 yıldır sürekli tirajı artarak günümüze kadar geldi, insanlığa çok güzel hizmetler verdi." şeklinde konuştu. Kaynak Holding Yönetim Kurulu Başkanı Naci Tosun, "Sızıntı bir dönemde kendini kuyu dibinde bulan bir neslin dergisi. O gün belki de tereddütle çıkmıştı okunur mu, diye. Şimdi gerçekten bir neslin yetişmesinde ana temel dinamik olmuştur." diye konuştu. Mehmet Ali Şengül ise Sızıntı'nın kuruluş günlerinden bahsetti. Şengül, "5-10 arkadaşımızla aramızda topladığımız parayla siyah-beyaz basımını gerçekleştirdik. Allah'ın yarattığı insanoğlunun aklının ilimle aydınlanması, gönlünün iman, ahlak, faziletle donatılması adına böyle bir dergiye ihtiyacı vardı." dedi. Yazar Reşit Haylamaz ise şunları söyledi: "Sızıntı, 35 yıldır kültür hayatımızda çok önemli bir misyon edindiren dergi. Ayrıca yazar yetiştirme, insanları doğru bilgilendirme, doğru yönlendirme ve ihtiyaç duyduğu konuları ele alma konusunda kendi kulvarında belki de dünyada eşi benzeri olmayan bir dergi. İnsanın derinliklerine ifade eden, onun bir manada irfan boyutunu anlatan bilgilerin yanında tarih, fizik, matematik gibi alanlarda yazıları yayınlayan kendi etrafında da yavrularını sürükleyen, kendini dünyaya ulaştıran bir dergi."11 DİLDE YAYINLANIYORTörende konuşan gazeteci-yazar Abdullah Aymaz, "Sızıntı hakikaten büyük bir boşluğu doldurdu ve doldurmakta. Sızıntı'dan sonra Yeni Ümit, Yağmur, Gonca Dergisi, Sızıntı'nın İngilizce, Fransızca ve Arapça versiyonları da çıktı.” dedi. Derginin en önemli hizmetlerinden biri de misyonu ile bağlantılı olarak yurtdışı versiyonlarının yayımlanması. Sızıntı bugün, 11 dilde yayınlanan uluslararası bir dergi. İngilizce (The Fountain), Almanca (Die Fontane), Rusça (Noviye Grani), Arapça (Hira), Fransızca (Ebru) ve İspanyolca (Cascade) yurtdışında yayımlanan dergilerden bazıları. İlk sayısı 6 bin basılan Sızıntı, bugün 800 bin tirajıyla Türkiye’nin en çok satan dergisi unvanına sahip. Aynı zamanda birçok dergiye de kaynaklık yapmış olan bir yayın.Ağlayan çocuğun yer aldığı ilk kapağın hikayesi1980’li yıllarda doğudan batıya neredeyse her evde yandaki ağlayan çocuk resmi çerçevelenmiş bir şekilde duvara asılırdı. 80’ler dizisinin dikkatli izleyicileri bilir. O resim, dizide de 1980’lerin bir nişanesi olarak kullanılıyor. Mavi renkli gözlerinden tomurcuk gibi damlalar inen bu hüzünlü çocuk resmi, Sızıntı’nın 1979’da yayımlanan ilk sayısının kapağından tüm Türkiye’ye yayıldı. Herkes adını sanını bilmediği, tanımadığı bu çocuğu çok sevdi, sahiplendi. “Ağlayan çocuk” olarak kaldı akıllarda. Derginin ilk başyazısı “Bu Ağlamayı Dindirmek İçin Yavru”yu kaleme alan Fethullah Gülen Hocaefendi, yazısında “Senin için bu yola atıldık.” diyerek o çocuğa hitap ediyordu. Derginin Genel Yayın Yönetmeni İrfan Yılmaz’a, bu fotoğrafı nereden bulduklarını, kime ait olduğunu soruyoruz. Yılmaz, “Tam emin olmamakla birlikte bu fotoğrafın İzmir Kemeraltı’ndaki bir sahaftan alındığına dair rivayetler var.” diyor.‘Sızıntı’da yazıyorum diye 10 yıl profesör olamadım’Sızıntı dergisi, bugünlere elbette kolay gelmedi. Dergide yazıları çıkıyor diye pek çok isim, yıllarca akademik haksızlıklara maruz kaldı. Şu anda İzmir 9 Eylül Üniversitesi Zooloji Bölümü’nde profesör olan derginin genel yayın yönetmeni İrfan Yılmaz’ın akademisyenlikte ilerlemesi, profesörlüğünü alması sırf derginin yazı heyetinde olduğu için 10 yıl geciktirilmiş. Daha doçentlik imtihanındayken başına gelenleri şöyle anlatıyor: “Jürideki arkadaşlardan biri benim evrime inanmadığımı biliyor. Bu yüzden sınavı geçemeyeyim diye hep evrimle ilgili sorular soruyor. Tabii ben de o zamanki Amerikan kitaplarında evrimle ilgili ne yazıyorsa ona göre cevap veriyorum. Benden bu cevapları beklemiyorlar haliyle. Benim alanım zooloji, hayvanlarla ilgili. Sınavda sadece bu konuyla alakalı sorular sorulabilir, fakat bahsettiğim jüri üyesi bu sefer, sırf ben sınavı veremeyeyim diye kimyanın, fiziğin konularına girmeye başladı. Ben onlara da cevap verdim. Jüri başkanı kadın itiraz etti: ‘Bunları bilmek zorunda değil ki, biz de bilmiyoruz, niye bu soruları soruyorsunuz’ diye uyarıda bulundu. Bana soruları soran beyefendi geri adım atmak zorunda kaldı. Neyse çıktık dışarıya. Jüri başkanı kadın, “Hocam bunları biz de bilmiyoruz, siz nereden biliyorsunuz?” diye merakından sordu. Sızıntı’nın yazı heyetindeyim. Her hafta dergide yayınlanacak yazılarla ilgili toplantı yapıyoruz. Yıl 1989. Dergi 1979’da çıktı. Tam on sene olmuş. Haftada bir toplanılıyor. Yılda 52 hafta var. Bir toplantıda 10 yazı okusak 520 yazı yapar. 10 senede 5 bin 200. Bunun içinde fizik, kimya, matematik var. Dolayısıyla pek çok konuda ayaklı kütüphane gibi oluyorsunuz. Şimdi 35 sene oldu. Yani benim doçentliğime de, profesörlüğüme de faydası oldu Sızıntı’nın.”

2 Ocak 2014 Perşembe

Hibrid yazarlar çağı!

Geride bıraktığımız 2013, dünyada yayıncılık endüstisine bayrak açıp daha özgün bir alan arayışına giren yeni bir yazarlık anlayışının geliştiği yıl oldu. ‘Hibrid’, sıfatıyla anılan bu tip yazarlar, kitaplarının bütün haklarını yayıncılara vermeyerek alternatif yayıncılığın imkanlarını da değerlendiriyorlar.Yayıncılık endüstrisi gittikçe karmaşık bir hal alıyor. Bu sektörde yer etmeye başlayan yeni tanım ve kavramlar bizi gelecekte nelerin beklediğinin ipuçlarını veriyor. Klasik yayıncılık anlayışında yazar, eserinin yazılı, sesli, görüntülü ve e-kitap olarak tüm haklarını yayınevine devrederken önüne getirilen telif sözleşmesine alelade bir göz atıp, hatta kimi zaman okumadan imzasını atıyordu. Yayıncılık endüstrisinin zorlu çarkları dönedursun, gelişen teknolojiyle birlikte yazarların kitaplarını yayımlamak için pek çok seçenekleri doğdu. Artık sadece basılı kitap için telif anlaşması yapan ve daha da söz sahibi konumuna gelen bir yazar profili yükselmeye başladı. Yazar, bilgisayar programları, online siteler sayesinde kitabın dizgisinden kapağına, redaksiyonundan dağıtımına her alanda sesinin gür çıktığı bir konuma erişti. Bireysel yayıncılık sayesinde yazarlar, yayınevine ihtiyaç duymadan ve çok da masrafa girmeden kitaplarını, internet üzerinden istediği fiyata, e-kitap veya basılı olarak satabiliyor. Tüm telif hakları da bu sayede yazarın kendisinde olurken, daha kazançlı bir yolda kitaplarını üretiyor. Mesela dünyanın online kitap satış devi Amazon’un bireysel yayıncılık imkânını kullanarak kitabını hazırlayan yazar, eserine yaklaşık altı saat içerisinde dünyanın dört bir yanına erişimini sağlıyor. Amazon, kitabı satın almak isteyen okura hem basılı hem de e-kitap önerisi sunuyor. Kitaplarını hem geleneksel hem de bireysel yöntemle yayımlayan yazarlar için kullanılmaya başlayan ‘hibrid’ yazar, bir başka deyişle ‘melez’ yazar, yakın zamanda daha sık duyacağımız bir tanım halini aldı. Her iki yayıncılık anlayışının imkânlarını kullanarak kitaplar üreten bu yazarlar, kitabı okura ulaştırma tekniğini ve kitlelerini genişletme metotlarını yayınevinden çok daha iyi şekilde üstleniyor. Hatta kendi okurlarını yayınevinden daha iyi tanıyor denilebilir. Kimi ünlü yazarlar uzun yıllara dayanan geleneksel yayıncılığın ardından edindikleri okur kitlesini, bireysel yayıncılığa taşıyarak yeni imkanlar kazanıyor. 2013, her iki yayıncılık yöntemini kullanan bu hibrid yazarların yılı oldu. Alanın uzmanları, hibrid yazarların yayıncılık dünyasında artarak, kendilerine daha özgür bir alan açtıklarını söylüyor.‘BENSİZ EDEBİYAT SANAYİİ VAR OLAMAZ’Gelişen teknoloji sayesinde Amazon ve Kobo gibi firmalar bireysel yayıncılığın gelişmesinde en büyük etken. Dünyanın önemli e-kitap satıcılarından Kobo’nun 2013’te en çok satılan 50 kitabından yaklaşık 10’u bireysel yayıncılık ürünü. Bunun yanı sıra Kobo’da 250 bin başlık altında bireysel yayıncılıktan çıkan kitap yer alıyor. Amazon’da ise bireysel yayıncılık yapan 14 yazarın her birinin kitabı (e-kitap ve basılı kitap) bir milyonu aşkın satış rakamına ulaştı. Örneğin, Amerikalı Michael J.Sullivan, bu meşhur hibrid yazarlardan biri. İlk kitabını bireysel yayıncılıkla yayımlayan Sullivan, çok satan yazarlar arasına girdi. Daha sonra büyük yayınevlerinin dikkatini çekerek dünyanın önemli yayıncısı Hachette tarafından yayınevine katılarak hatırı sayılır bir okur kitlesine ulaştı. İki tür yayıncılığın da imkânlarını bilen ve kullanan yazar, bu ayın sonunda yeni kitabını yeniden bireysel yayıncılık kanalıyla okurlarına sunacağını duyurdu. Sullivan, önümüzdeki yıllarda kendisi gibi hibrid yazarların daha da artacağını söylüyor. Hugh Howey de tıpkı Sullivan gibi her iki yayıncılık anlayışını kullanarak çok satanlar listesine giren yazarlardan. Edebiyat ajanları, iki tür yayıncılığın da geniş bir alanını olduğunu söylüyor ve gelecekte bireysel yayıncılığın daha da kaçınılmaz olduğunu dile getiriyor. Fakat kimi ajanlar ise yazarların bu işi kendi başlarına yapmak yerine yine bir ajan yardımıyla yola koyulmasını daha sağlıklı buluyor. Türkiye’ye baktığımızda ise ‘hibrid yazar’ tanımına uyan yazar henüz yok. Online kitap satış sitesi Idefix.com, 2011’de Açık Kitap adlı bireysel yayıncılık projesini duyurmuş ve 2012’de projeyi yayına geçireceğini söylemiş olsa da görünürde bir proje hayata geçmiş değl. Dünyada hibrid yazarların yayıncılık dünyasında daha özgür alanda üretim yaptıklarını söylemek mümkün. Her iki yayıncılık anlayışını da bilen bu yazarlar, daha da söz sahibi olarak bir nevi özgürlüğünü ilan ediyor. Geçtiğimiz ay vefat eden Nobel ödüllü yazar Doris Lessing’in şu sözleri, yazarın esas değerini ve hibrid yazarların bu özgürlüğünü gayet güzel özetliyor: “Bensiz edebiyat sanayii var olamaz: Yayıncılar, ajanlar, ajan vekilleri, ajan vekillerinin vekilleri, muhasebeciler, hakaret davası avukatları, edebiyat bölümleri, profesörler, tezler, eleştiri kitapları, eleştiriler, kitap sayfaları, bütün bu muazzam ve çoğalan bina bu küçük, patronluk taslanan, küçümsenen ve en az ücret verilen kişi sayesinde.”

1 Ocak 2014 Çarşamba

Fotoğrafın ‘Ozan’ı 80 yaşında

Türkiye’deki foto muhabirliğinin yaşayan çınarı Ozan Sağdıç’ın 80. yaş günü anısına bir fotoğraf sergisi açıldı. Aynı gün eşi Olcay Hanım’la evlilik yıldönümünü de kutlayan Sağdıç’ın anlattıkları fotoğraflı Türkiye tarihi gibi.Kültür ve sanat ile aşinalığınız ailenizden geliyor. Babanız ile Mehmet Akif Ersoy arasındaki muhabbeti birçok insan bilmiyor. Bu yakınlıktan söz eder misiniz?Bu yakınlığın kurulmasına vesile Balıkesirli bir aydın olan Hasan Basri Çantay. Mütareke yıllarında çıkardığı bir gazetede işgallere karşı sert muhalefet ettiği için İngilizlerin takibine uğramış. Kaçak durumundayken dedem onu bir süre Pelitköy’deki evinde saklamış. Hasan Basri Bey, Ankara’da Mehmet Akif’in Tacettin Dergâhı’nda-ki ev arkadaşı aynı zamanda. Akif’e, dedemin asaletinden, âlicenap-lığından, konukseverliğinden ve Pelitköy’ün güzelliğinden bahsedip dururmuş. Öyle ki, Mehmet Akif Pelitköy’e, gıyaben âşık olmuş. Diğer taraftan babamın da Balıkesir’de Çağlayan dergisini çıkardığı yıllarda da Hasan Basri Bey ile derin bir muhabbeti olmuş. Mehmet Akif’te, dünyadan el etek çekip inzivaya çekilmek gibi bir eğilim sezilince dedem, Pelitköy’deki mevcut iki evinden birini emrine seve seve verebileceğini söylemiş. Mithat Cemal’in Mehmet Akif’e ait biyografik eserinde, ölümünü anlatan bölümünün sonunda şöyle bir cümle var: “Eğer biraz daha yaşasaydı son günlerini Burhaniye’nin Pelitköy’ünde denize nazır bir evde geçirecekti.” Sözü edilen o ev benim doğduğum evdir.“Elimdeki negatiflerle ve baskılarıyla o adrese gittim. Vedat Nedim Tör, Şevket Rado, Hikmet Feridun Es ve Karl Rudolf gibi kişilerden kurulu heyet fotoğraflarımı incelediler.”Fotoğraf ile tanışıklığınız ne zaman ve nasıl başladı?Babamın dostları arasında Fehmi Mine diye bir fotoğrafçı vardı. Stüdyosunda eskiden çektiği birçok portresini görmüştüm, hep usta işiydi. Benim üç aylıkken, altı aylıkken çekilmiş fotoğraflarım hep onun imzasını taşıyor. 1953 yılında ülkede döviz sıkıntısı vardı. Fotoğraf makinesi lüks eşyadan sayılıyor ve ithal edilmiyordu. Fehmi Bey’e iki adet Alman malı kutu makinesi gelmişti. Birini babam bana aldı. Oyuncak gibi bir şeydi. Bir mercekten ibaret objektifi vardı ve sabit, tek enstantaneliydi. Fehmi Bey çektiğim kareleri hayretle karşıladı ve tanıdıklarına “Göreceksiniz bakın, Ozan’ın fotoğrafları bir gün Avrupa mecmualarında çıkacak.” dedi.İstanbul Boğazı buz tuttuğunda siz de ilk foto röportajınızı yapmış oldunuz. O günü anlatır mısınız?Kabataş Lisesi’nde okurken yaz tatillerinden sonra yatakhanede pencere kenarındaki karyolayı kapmak için okula erken dönerdim. Gerçi orası soğuk olurdu, çoğu öğrenci beğenmezdi. Gece ışıklar sönüp herkes uykuya daldığı saatlerde Boğaz’da bir şehrayin başlardı ki, deme gitsin. Sabahları hep farklı bir manzara beklerdi bizi. 1954 yılının bir Mart sabahında, daha camların buğusunu silmeden, dışarıdan acayip bir beyazlığın ışığı yansıyordu içeri. Buğuyu elimle silip baktığımda Boğaz bembeyazdı. Bağırarak bütün koğuş arkadaşlarımı ben uyandırdım, ‘Arkadaşlar, Boğaz buz tutmuş.’ diye... Yaz tatilinde aldığım kutu makineyi okula getirmiştim. Beşiktaş’a koşup bir fotoğrafçıdan iki rulo film alıp okula döndüm. Birkaç öğrenci buzların üzerine çıkmıştı. Buzlar hareket halinde oldukları için bazıları üzerlerindeki çocuklarla birlikte uzaklaşmışlardı. Daha sonra arkadaşlarım kayıklarla kurtarıldı. O gün çektiğim fotoğraflar, benim bir olayın çeşitli evrelerini saptadığım ilk dizi fotoğraflar oldu.Fotoğraflarınızda estetik ve şiirsel bir tarz mevcut. Bu özellik nereden geliyor?Babamda ve dedemde şairlik damarı mevcuttu. Babam şairlikten çok şiir hocalığı etmekle övünürdü. Örneğin Sabahattin Ali’yi henüz 9 yaşındaki bir çocukken keşfetmiş ve 15 yaşına kadar onun eğitimiyle meşgul olmuştu. Ona ağabeylik etmiş, yol göstericilik yapmış. Kesin olarak yetiştirdiği bir şair var: Mustafa Seyit Sutüven. Orhan Şaik Gökyay, Esat Adil Müstecaplıoğlu, Sıtkı Yırcalı gibi bazı isimlerin de babamdan feyiz aldıkları söyleniyor. Böyle bir aile içinde büyümüş olmanın elbette insan üzerinde birtakım kalıcı etkileri oluyor. Ağabeyim Emrah Sağdıç kasaba ölçeğinde de olsa gazetecilik mesleğini seçti.Gazeteciliğe geçişiniz nasıl oldu?Aslında ilk basın fotoğrafım Akis dergisinde yayımlanmıştı. Fotoğraftan ilk telif ücretimi ise Milliyet Gazetesi’nde rahmetli Abdi İpekçi’nin eliyle almıştım ama maaşlı olarak gazeteciliğe başladığım yer Hayat Mecmuası oldu. Bir gün Cumhuriyet gazetesinde ‘Manzara fotoğrafları satın alınacaktır.’ şeklinde bir ilan gördüm. Elimdeki negatiflerle ve baskılarıyla o adrese gittim. Vedat Nedim Tör, Şevket Rado, Hikmet Feridun Es ve Karl Rudolf gibi kişilerden kurulu heyet fotoğraflarımı incelediler. On tanesini kartpostal basmak üzere satın aldılar. Bana da orta karar bir makine alabilecek bir para ödendi. İş bittikten sonra Şevket Rado’nun yönlendirmesiyle Hikmet Feridun Es benimle konuştu. Dediği şuydu: “Biz burada iki aya kadar modern bir dergi çıkaracağız. Babıâli tecrübesi olmayan taze bir göz arıyorduk. Onu sende bulduk. Bizimle çalışır mısın?” Tepeden inme, şoke edici bu davet ilk anda beni ürkütmüş olmalı ki hemen karar veremedim. Hayat Mecmuası isimli bu dergi çıkmaya başlayınca kendim gidip ‘Evet’ dedim.Hayat Mecmuası’nda Ara Güler ile birlikte çalışıyordunuz. Biraz o günlerden bahsedebilir misiniz?Hayat Mecmuası’nda yazı işleri dediğimiz idarehane bölümündeki salona ilk girişimde Ara Güler bana, “Yeni bir fotoğrafçı arkadaş almışlar, sen misin o?” diye sordu. Diyaloğumuz böyle başlamış oldu. Benden kıdemli sayılırdı ama bana kıdemli tafrası yapmadı. Birlikte çok uyumlu çalıştık, dostça birbirimizin nazını çektik. Bazen amaçsız, plansız fotoğraf çekimlerine çıkardık. Eski mahallelerde, Haliç çevresinde, Kumkapı’da filan birlikte dolaşırdık. Ara o zamanlar daha tertipli, düzenli konuşurdu. Özel hayatında mizah duygusu hayli yüksek olan Ara’nın o mizah duygusunu fotoğraflarına taşımadığına hep hayret etmişimdir. Fotoğrafları son derece ciddidir.1960’lar Türkiye için zor yıllardı. O dönemde yaşadıklarınızı anlatır mısınız?27 Mayıs günü sokaklarda fotoğraf çekiyorum diye beni adeta tutuklu gibi Harp Okulu’na götürdüler. Yassıada’ya gideceklerin kuyruğuna soktular. Tam bodruma giden kapıda aklıma bir şeytanlık geldi. Oraya izin almaya gelmişim gibi, “Ben gazeteciyim, fotoğraf çekebilir miyim?” dedim. Sıradakileri içeri atan ak saçlı albay bir ‘La havle’ çekti, “Biz neyle uğraşıyoruz, bu vatandaş neyle.” dedikten sonra yanındaki askerlere, “Atın bu herifi dışarı.” dedi. Beni evimin kapısına kadar getirdiler. Ama 10 dakika sonra yine sokaklardaydım. Ankara’da Milli Birlik hükümetleri ve Kurucu Meclis döneminde çok fotoğraf çektim. Nihat Erim, Naim Talu, Ferit Melen hükümetlerini gördüm. Sonra İnönü, Demirel ve Ecevit dönemleri de bana arşivimi daha çok zenginleştirme fırsatı sundu.60 yılı aşkın meslek hayatınızı göz önünde bulundurduğunuz zaman günümüzde nelerin eksikliğini hissediyorsunuz?Nostalji, eski günlerin hayali güzel şeydir ama faydasız. Her dönem kendi olanakları ölçüsünde kendi çağını yaşar. Yüz metre öteye su fışkırtan araçlar varken yangına tulumbacı takımıyla koşamazsınız artık. 1950’lerde ve 1960’larda ben çok güzel, çok yalın ve özlü fotoğraflar çektim. Yaşam daha sade, çevre daha doğal, insanlar daha naifti. Çevre sorunları sözünü ben ilk kez 1960’larda duymaya başladım.