28 Temmuz 2016 Perşembe

Orhan Gazi'nin yaptırdığı cami gün yüzüne çıkıyor

Bursa'nın İznik ilçesinde Orhan Gazi'nin yaptırdığı caminin gün yüzüne çıkarılması için yürütülen kazılarda son cemaat yeri bulundu.

Bursa Büyükşehir Belediyesi'nin desteği ile yürütülen kazı çalışmalarına İznik Müze Müdürlüğü başkanlık ediyor. Karabük Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Bülent Nuri Kılavuz'nun danışmanlığında yapılan kazılar Kırgızlar Türbesi karşısındaki zeytin bahçesinde sürüyor. Uzmanlar, önceki günlerde caminin son cemaat yerinin ortaya çıkartıldığını söyledi. 5 metre eninde ve 25 metre uzunluğundaki son cemaat kısmının zemini 28x28 metre ebadında pişmiş kırmızı tuğla karolardan oluşuyor.

Orhan Gazi'nin İznik'i kuşattığı sırada 1325 yılında yaptırdığı anlaşılan Osmanlı'nın en erken yan mekanlı camiinin iki cephesinde misafirlerin kalması için bölümler mevcut. Bu yapılara 'tabhane', yan mekanlıya da 'zaviyeli' deniliyor. Caminin en önemli özelliği ise çinileri. Yapı, o dönem 2 metre yüksekliğe kadar altıgen yapıdaki çinilerle süslü ve buradaki çiniler Osmanlı Devleti'nin en erken tarihli İznik çinileri olarak biliniyor. Kazılar sırasında toprak altından çok sayıda çini parçaları da çıktı.

26 Temmuz 2016 Salı

'Bu destansı duruş sinemaya aktarılacaktır'

Yönetmen Mesut Uçakan, "Bu olay, bütün dünyaya örnek olacaktır. Bu destansı duruş sinemaya güzel bir şekilde aktarılacaktır. Çekilecek filmler halktaki bilinçlenmeyi çok daha büyütecektir." dedi.

Fethullahçı Terör Örgütü'nün (FETÖ) darbe girişimine karşı Taksim Meydanı'nda, "demokrasi nöbeti" tutanlar arasında yönetmenler Mesut Uçakan ve İsmail Güneş de bulunuyor.

Darbe kalkışması nedeniyle toplumun birçok kesiminden isim meydanlarda nöbet tutuyor, Taksim Meydanı'nda nöbet tutan yönetmenler İsmail Güneş ve Mesut Uçakan darbe girişimi hakkında, AA muhabirine konuştu.

İsmail Güneş, darbelerle ilgili "Gülün Bittiği Yer" adında filmi olduğunu, kendisinin de darbe zamanlarında doğduğunu söyledi.

Güneş, zorla gelmiş her darbe teşebbüsüne "ama"sız karşı durulması gerektiğini belirterek, şöyle konuştu:

"Ama' demek çok aşağılıkça, çok edepsizce bir şey. 'Bu bir oyundur, senaryodur' diye yazdıklarında ben de onlara dedim ki, 'Ben 30 yıldır yönetmenlik yapıyorum. Benim gördüklerim ne oyuna benziyor, ne tiyatroya benziyor ne de senaryoya benziyor.' Bana, 'kafanı keseceğiz, seni piyasadan sileceğiz' diye mesaj attılar, kimini tanıyorum, kimini tanımıyorum. Darbeyi birinci elden hissedenler sanatçılardır. Bir sanatçı darbeye karşı çıkmıyorsa onda bir sorun vardır. Darbe geldiğinde önce fikri, düşünceyi yok eder, bir robot insan arzu eder. Sanatçının birinci şıkkıdır darbeye karşı olmak. Eğer bir sanatçı darbeye karşı çıkmıyorsa ahlaksızdır, çünkü sanat, ahlakla yapılan bir iştir."

"Darbe kalkışmasını planlayanların asıl korkması gereken millettir"

Son olarak TRT'de yayınlanan Sevda Kuşun Kanadında dizisinin yapımcılığını üstlenen yönetmen Mesut Uçakan ise sadece Türkiye'yi değil, tüm dünyayı şaşırtacak bir durumla karşı karşıya olunduğunu belirtti.

Uçakan, "Bir kez daha içimizdeki hainleri kullanan dış mihraklar bir kalkışmaya girişti. Buna şaşılacak şekilde halk karşı koydu. Bu halk artık bilinçlendi, bu halk teknolojiden de yararlanarak kendi organize olabiliyor. 'Bu halk ciddi manada içten çürüdü, yozlaştı' denilirken böyle olmadığı büyük bir vatan aşkı, temelde Allah aşkı içerisinde olduğu, şehitlik aşkı içerisinde olduğu bu vesileyle görülmüş oldu." diye konuştu.

Milleti "sürü" olarak görenlerin, artık bu milleti hesaba katarak adım atmaları gerektiğini vurgulayan Uçakan, sözlerini şöyle tamamladı:

"Bu darbe kalkışmasını planlayanların asıl korkması gereken millettir. Bu darbe kalkışmasına tiyatro, senaryo diyenler de bu işi maniple etmek isteyenlerdir. Halka ateş eden, halkı bombalayan bir zihniyetten çıkar ancak bu senaryo, tiyatro sözleri. Sayın Cumhurbaşkanımızı kastederek bu yorumu yapanlar bilmeli ki, onu bütün millet tanıyor, ondaki merhameti biliyor, ona güveniyor ve ondan dolayı zaten sokaklara dökülüyor. Sokaklara dökülen sadece AK Partililer değil, herkes var. Bu halkın kahramanlığı, asırlar boyu görülmemiş olaylardan biridir. Bu olay, bütün dünyaya örnek olacaktır. Bu destansı duruş sinemaya güzel bir şekilde aktarılacaktır ve aktarılması da lazım. Çekilecek filmler halktaki bilinçlenmeyi çok daha büyütecektir."

23 Temmuz 2016 Cumartesi

Sanatçı Perihan Savaş'tan 'birlik ve beraberlik' çağrısı

Sinema ve tiyatro oyuncusu Perihan Savaş, FETÖ'nün darbe girişimini kınayarak, "Zaman birlik ve beraberlik zamanı. Birlik ve beraberlik içinde olursak hepimiz kazanırız." dedi.

Sinema ve tiyatro oyuncusu Perihan Savaş, Fetullahçı Terör Örgütü'nün (FETÖ) darbe girişimini kınayarak, "Zaman birlik ve beraberlik zamanı. Birlik ve beraberlik içinde olursak hepimiz kazanırız." dedi.

Savaş, darbe girişimini oğlunun ve kızının yolladığı mesajlardan öğrendiğini, televizyonu açınca Boğaziçi Köprüsü'nde askerleri görünce, ilk olarak bomba ihbarı olduğunu düşündüğünü anlattı.

1980 darbesine tanık olduğunu aktaran Savaş, şunları söyledi:

"Ben 1980 dönemini yaşadığım için bir anda aklıma darbe olabileceği geldi. Nasıl kötü oldum, oğlum dışarıdaydı. Aradım, 'Oğlum hemen bulunduğunuz yerden çıkın.' dedim. Onlar da Fatih taraflarındaydı. 22 yaşındaki oğlum, 'Anne darbe olmuş, askerler var, askerler halka ateş açar mı?' diye sordu. 'Yok, böyle bir şey olmaz.' dedim. 5 dakika sonra oğlum aradı, 'Anne askerler halka ateş açıyorlar' deyince o anda üzüntüden dudağım patladı."

Perihan Savaş, oğluyla güvenli bir yere ulaşana kadar telefonda konuştuğunu ifade ederek, 15 Temmuz'da yaşananları "korkunç bir gece" olarak tanımladı.

"Asker kılığına girmiş teröristler"

Yaşananların 80 darbesinden kötü olduğunu dile getiren Savaş, şöyle devam etti:

"1980 döneminde halk sokağa çıkmamıştı. Halk artık bazı şeylere 'dur' diyor, dur demesi de lazım. Biz 'demokrasi' istiyoruz, darbe istemiyoruz. Darbeden çok çekmişiz zaten onun için her zaman demokrasiye gönül veren insanlarız. Ben bir sanatçı olarak aynı şekilde ülkemde huzur, barış, refah istiyorum. Oradakilere asker bile diyemiyorum, terörist diyorum. Asker kılığına girmiş teröristler. 'Laik Türkiye Cumhuriyeti için darbeye hayır' diyelim."

Savaş, tiyatrocu arkadaşlarıyla İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları'nda darbeye karşı tepki gösterdiğini dile getirerek, darbe girişimi sırasında sanatçıların içinde birtakım duygular yaşadığını, olayın şokuyla hemen tepki veremeyenler olabileceğini vurguladı.

16 Temmuz 2016 Cumartesi

Kazasız Kul Olmaz

İstanbul Gelişim Sanat tarafından 81 ilde sahnelenmeyi hedefleyen 'Kazasız kul olmaz' adlı oyun seyircilerin beğenisine sunuldu. Dünyada ilk defa yapılan uygulamada, seyirciler özel koltuklarda oyunu izliyor. Oyun başlamadan yapılan anons ile seyircilerde kemerlerini bağlamaları isteniyor.

İstanbul Gelişim Sanat 'Kazasız kul olmaz' adlı oyunu 81 ilde sahnelemek üzere seyircilerin beğenisine sunuldu. Dünyada bir ilke imza atan İstanbul Gelişim Sanat, iş ve trafik kazaları ayrıca ilk yardıma dikkat çekiyor. Yazan yöneten Zahrettin Çelik sanat danışmanlığını Şevket Çoruh Vatan Şaşmaz, Proje danışmanlığını Ali Yücel Güler Oktay Gündoğdu, yaptığı 81 il kapsamlı ''kazasız kul olmaz'' adlı oyun seyircilerin beğenisine sunuldu. Proje, Uluslararası Radyocular Birliği tarafından yılın alkışı hak edenler ödülüne layık görüldü. Konusu, ülkemizde kanayan yarası haline gelen iş ve trafik kazalarının akabinde ilkyardımın önemine vurgu yapmaktadır.

Seyirciler Emniyet Kemeri Taktı

Dünyada bir ilke imza attılar; Koltuklarda özel olarak emniyet kemeri tasarlandı.anons geldikten sonra seyirciler emniyet kemerlerini takıyor ve kemer takılmadan oyun başlamıyor. konukların çocuklarıyla ilk defa böyle yararlı bir etkinlikte bulunmalarından çok memnun olduklarını bu tarz projelerin çoğalmasını ifade ettiler

Oyunun yazarından…

Kazasız kul olmaz oyununu yazan ve yöneten Zahrettin Çelik, oyun hakkında şöyle dedi:

“Kendi imkanlarımızla Kavşaklar tali yoları, şantiyelerde gözlemler araştırmalar yaparak hem skeç haline getiriyoruz hem de bu verileri çeşitli kurum ve kuruluşlara paylaşıyoruz.Keşkeler olmaması için kazasız kul olmaz oyununu 2009'da kaleme aldık. Bilindiği üzere istatistikler ve kaza oranlarına baktığımızda iş ve trafik kazaları pek iç açıcı değil. Ülkemizde yılda 8 bin kişi sadece trafikte hayatını kaybediyor. Dünyada 3. Avrupa'da ise 1. Sıradayız Dünya genelinde 1.6 milyon insan yaşamını yitirmektedir bu kayıplar sosyoekomik ve sosyokültürel tahribi sizin takdirinize bırakıyoruz. Kaza oranları çok yüksek. Hal böyle iken bizde bu hassas konuları sahne sanatlarına taşıyarak bilinçli, duyarlı birey ve toplum modeli oluşturma amacındayız. Oyunumuzu yurdun her tarafında halka sunacağız oyunun içinde tek bir mesaj değil birçok konuya değinmek istedik. Eğitsel niteliği taşıyan bu oyun 7' den 70'e seyirciyle buluşturmayı hedefliyoruz” dedi..

Hedefimiz ve Misyon

İlk yardımın önemini hatırlatmak, İş ve trafik kazalarının minimuma getirmek, işveren ve personelerin oyundaki hatalarını görmelerini sağlamak, konuya duyarlı kurum ve kuruluşlara örnek göstermek, toplum olarak sağlık personellerine karşı hoşgörülü olmayı hatırlatmak, projemiz köy okullarının giyim, kırtasiye, gıda gibi konularda katkıda bulunmaktadır..

İstanbul gelişim tiyatrosunun misyonu, kadına şiddet, iş kazaları, trafik kazaları ilk yardım, köy okulları gibi konuları dramatize ederek toplumu bu yönde farkındalık oluşturma çabasındadır.

9 Temmuz 2016 Cumartesi

Festivalde 5 kişi boynuz darbesiyle yaralandı

İspanya'da düzenlenen San Fermin Festivali'nde 5 kişi boynuz darbesiyle yaralanarak hastaneye kaldırıldı.

İspanya'nın kuzeyindeki Pamplona kentinde devam eden San Fermin Festivali'nde ikincisi yapılan koşu sırasında 5 kişi boğaların boynuz darbesiyle yaralandı.

Kent merkezindeki 850 metrelik yolda yapılan koşu yerel saat ile 08.00'da (TSİ 09.00) başlayıp, 5 dakika 44 saniye sürdü. İnsanların boğalarla beraber koştuğu "Encierro" olarak adlandırılan etkinliğin son yıllardaki en uzun ve en tehlikeli koşu olduğu ifade edildi.

Akşam matador karşısına çıkarılacak 6 boğanın, 6 öküz eşliğinde ahırdan çıkarılıp arenaya kadar yaptığı koşu sırasında gruptan ayrılan 3 boğa tehlikeye yol açtı. Boğalardan biri tek başına yaklaşık 300 metre ters istikamette koşunca heyecanlı anlar yaşandı.

Koşu sonunda Pamplona Hastanesi'nden yapılan açıklamada, kol, bacak ya da kalçasından boynuz darbesi alan 5 kişi ile düşme sonucu yaşadığı travma nedeniyle 4 kişinin hastaneye kaldırıldığı bildirildi.

1924 yılından bu yana tutulan istatistiklere göre, boynuz darbesi sonucu 15 kişinin hayatını kaybettiği "encierro"larda çok sayıda kişi yaralanıyor.

7 Temmuz 2016 Perşembe

Keçeden Şarlo ve Edith Piaf

Sanatçı Hava Oral'ın dünyasındaki renkli yansımalarında oluşan ‘Gölgedeki Yüzler' isimli sergi 12 Temmuz'da Galeri Eksen Balat'ta açılıyor.

Sanatçı için önem taşıyan, Charlie Chaplin ve Edith Piaf gibi önemli sanatçıların karakter analizlerinden oluşan heykellerde yer alıyor. Oral eserlerini şöyle tanımlıyor: “Nasıl yaşamın içerisinde her şey varsa, bir parçası her parçası gibiyse; nasıl uğraşlarım ondan farklı olsun ki? Sevgiler, korkular, ayrılıklar, kavuşmalar, üzüntüler, sevinçler onlar da bu parçamın bir parçası... Gölgedeki yüzlerim; aslında bir kayıp şehrin gölgedeki yüzleri... Bir melodi duyduğunuzda canlanan anılar, bir fotoğraf ile değişen duygular gibi... Evet bu sergide, yaşamın ortasından alınmış kaygıları, saflığı, çaresizliği, çabaları, özlemleri, ümitleri kapsayan her bir parçam, yaşamımdan bir kesit. Ruhu ve duygusu olan tüm canlılara minnettarım … Her bir yüz, Gölgelerde kalmıştı. Gün ışığına çıkardığım her biri.”

5 Temmuz 2016 Salı

‘Survivor' izlemenin psikolojisi

Televizyon ekranlarında boy gösteren yarışma programları yoğun ilgi görmekte. İnsanlar bu programlarla ilgili muhabbet ediyor, günlük yaşantısını zaman zaman bunlara göre yapıyor. Yarışma programlarının çok fazla izlenmesinin psikolojik sosyal ve patolojik sebeplerinin neler olabileceği konusunda psikiyatrist Dr. Sevda Bıkmaz görüşlerini paylaştı.

Televizyonun gerçeklikten uzaklaşmak için bir araç olduğunu belirten Bıkmaz şunları söylüyor: “Televizyon günümüzde yerini yavaş yavaş sosyal medyaya bıraksa da hâlâ gündelik eğlence hayatımızın en önemli parçası. Evet eğlence çünkü televizyonda en çok izlenen programlara baktığımızda yarışmalar ve dizileri birinci sırada görüyoruz. Öte yandan toplum olarak televizyonun başında çok fazla zaman geçiriyoruz. Belki de televizyonu fazla ciddiye alıyoruz. Televizyona “aptal kutusu” demek de, onu çok ciddiye almak da yanlış. Televizyon en çok insanların zaman geçirmelerine bir yandan da günlük hayatın gerçeklerinden uzaklaşıp eğlenmelerine aracılık ediyor. Tabii TV başında geçirilen zamanın kalitesi de kişinin beklentilerine göre değişiyor.”

Kutuplaşmayı izlemek insanların hoşuna gidiyor

Psikiyatrist Dr. Sevda Bıkmaz, ‘reality show'ların en fazla izlenen programlar olduğuna dikkat çekiyor ve bu tarz programların fazla izlenme sebeplerinin neler olabileceğini şöyle açıklıyor: “Survivor'da yarışmacıların psikolojik, fiziki ve fizyolojik eşikleri sınanıyor, zorlanıyor. Örneğin yarışmacılar yemek gibi temel fizyolojik ihtiyaçlarını karşılamak için kazanmak zorundalar. Bu manipülasyonlar sebebiyle normal davranış paternlerinin dışına çıkabiliyorlar. Modern yaşamın kuralları yerini doğa kurallarına bıraktığı için daha ilkel-çiğ bir davranış biçimi ortaya çıkıyor. Benliğimiz (ego) ve modern yaşamın kuralları-yasaları (süperego) yerine doyum arayan istekler ve doyurulmamış arzuların doyum beklentisi (id) kumandayı eline alıyor zaman zaman. Öfke, saldırganlık ve kaygı gibi duygular açığa çıkıveriyor. Seyircileri de en çok bu “insanlık hali” cezbediyor. Birilerinin zorlandığını görmek, bu zorlu koşullar altında ortaya çıkan davranış kalıplarını izlemek, insanların temel ihtiyaçları karşılanmadığında neler yapabileceğine seyircilik etmek insanların ilgisini çekiyor. Yarışmacıların kazanmak için hangi yollara başvurduğunu ve bu uğurda kutuplaşmalarını görmek merak uyandırıyor.”

Başarısızlığı kendimize

atfedemiyoruz

İnsani eğilimlerimizin yarışma programlarını seyretmekteki etkisine değinen Bıkmaz, “İnsan olarak başarıyı, iyiyi, güzeli kendimize; başarısızlığı, kötüyü, çirkini dışsal faktörlere atfetme eğilimimiz var. Seyirci de yarışmacılarla özdeşim kurarak örneğin, hırs, başarı, dayanıklılık gibi beklenti ve niteliklerini doyuruyor. Tuttuğu yarışmacının başarısından besleniyor. Veya tam tersine bencillik, kin, zayıflık gibi olumsuz özellikleri temsil eden bir karakterle arasına mesafe koymuş oluyor. Seyirci ekran karşısında güvenli bir şekilde; ben değil o başarısız, o zayıf, o bencil deme fırsatı buluyor. Ya da o yapamadı ben yapardım, o bilemedi ben biliyorum diyebiliyorlar. Yani seyirci bir nevi sosyal karşılaştırma yaparak kendisini iyi hissediyor.” diyor.

Aynı sosyal karşılaştırmanın evlilik programları için de geçerli olduğunu vurgulayan Bıkmaz, bu programların hedef kitlesi farklı olsa da ekran önüne çıkan sıradan insanların davranışlarının, karakterlerinin, hikâyelerinin, dış görünüşlerinin seyircinin odak noktası olduğunu söylüyor. “İnsanların gerçekte evlenip evlenmeyeceklerinden çok yarışmacıların skandalları, uygunsuz davranışları, karşılıklı tutum ve tavırları, yalanları, kurnazlıkları, maddi varlıkları seyircinin ilgisini çekiyor.” diye ekliyor.

Olumsuz davranışlar olumlu davranışlardan daha çok ilgimizi cezbediyor

Psikiyatrist Dr. Sevda Bıkmaz, olumsuz davranışların ilgimizi çekmesini şöyle açıklıyor: “Merak duygusu ekran başında daha çok zaman geçirilmesine sebep oluyor, acaba ne olacak, bu lafa nasıl cevap verilecek, başarabilecek mi, bu sefer kim kazanacak gibi soruların cevabını merak ediyoruz ve program yapımcıları da bunun farkındalar. Sokakta bir kavga görsek hemen dönüp bakarız oysa olumlu davranışlar bu kadar dikkatimizi çekmez. Zihnimiz olağan dışı olumsuz uyaranlara karşı daha duyarlı. Ekranlarda yarışmacıların, konukların birbiriyle tartışmaları, kavga etmeleri, falanca gelin adayının filanca talibine laf sokması daha çok ilgimizi çekiyor.”

Sosyal ilişkiler televizyon programları üzerinden kuruluyor

Bütün programlar için geçerli olan bir başka durumun da programların sadece izlenmesi değil daha sonradan üzerinde konuşulması olduğunu söyleyen Bıkmaz, komşu ziyaretlerinde, işyerlerinde, okullarda, ekranda Semih'in ne yaptığının, Nagihan'ın karakterinin, o hafta kimin elendiğinin günün sohbet konusu olduğunu söylüyor. “Demek ki sadece izlemiyoruz aynı zamanda televizyon üzerinden sosyal bir ilişki de kuruyoruz.” diyor.

Bunun temelde bir sorun olmadığını belirten Bıkmaz, televizyon izlemenin kişinin işlevselliğini bozacak boyuta vardığında gerçek bir sorun olacağını vurguluyor ve son olarak şunları ekliyor: “Örneğin, kişi ailesi, arkadaşlarıyla zaman geçirmek yerine televizyon izlemeyi tercih ediyor, sorumluluklarını erteliyor, eğitiminden, işinden gücünden geri kalıyorsa; zihnini ve zamanını ağırlıklı olarak bu programlarla ilgili konular meşgul ediyorsa -tüm bağımlılıklar gibi- bu bir sorundur. Bu koşulların dışında hangi televizyon programlarının izleneceği elbette bireysel bir tercihtir. Dediğim gibi televizyon ne aptal kutusu ne de ideal bir iletişim aracıdır.”

2 Temmuz 2016 Cumartesi

5. Roma Türk Film Festivali başladı

Bu yıl 5'incisi düzenlenen Roma Türk Film Festivali, İstanbul Atatürk Havalimanı'nda gerçekleşen terör saldırısı sebebiyle sade bir tören ve “Annemin Yarası” filminin gösterimiyle açılış yaptı.

Bu yıl 5'incisi düzenlenen Roma Türk Film Festivali, İstanbul Atatürk Havalimanı'nda önceki gün gerçekleşen terör saldırısı sebebiyle sade bir tören ve “Annemin Yarası” filminin gösterimiyle açılış yaptı.

Roma'da ilki 2011 yılında yapılan ve o günden bugüne gelenekselleşen Roma Türk Film Festivali'nin 5'incisi, Roma'nın ünlü Villa Borghese bahçeleri içindeki Casa Del Cinema salonlarının ev sahipliğinde, Başbakanlık Tanıtma Fonu'nun desteği, Kültür ve Turizm Bakanlığının katkıları ve Türkiye'nin Roma Büyükelçiliği işbirliğiyle hayata geçti.

İstanbul Atatürk Havalimanı'nda önceki gün meydana gelen terör saldırısı sebebiyle festival, öncekilerin aksine bu yıl çok daha sade bir törenle kapılarını Romalı sinemaseverlere açtı. Oyuncu Melike Yalova'nın Casa del Cinema'nın açık hava sinemasında sunuculuğunu yaptığı tören, İstanbul'daki terör saldırılarında yaşamını yitirenler için 1 dakikalık saygı duruşu ile başlarken, onursal başkan Ferzan Özpetek, Türkiye'nin Roma Büyükelçisi Aydın Adnan Sezgin ve Casa Del Cinema Direktörü Giorgio Cosetti kısa birer açılış konuşması yaptı.

Özpetek, terör saldırısından dolayı bu yılki festivali hiç yapmamayı da düşündüklerini ama sonunda daha sade bir şekilde gerçekleştirme kararı aldıklarını belirterek, bu yılki festivalde öncekilerin aksine gösterilen filmlerin oyuncularının aralarında bulunmadığını söyledi.

Büyükelçi Sezgin de barbarlara karşı en iyi yanıtın kültür ve sanatla verilebileceğini anlatarak, terör saldırısından sonra kendilerine büyük destek veren İtalyanlara teşekkür etti.

Konuşmaların ardından 18 yaşına geldiğinde kayıp ailesini bulmak için yetimhaneden ayrılan Salih'in umudun peşindeki hikayesini konu alan, başrollerinde Meryem Uzerli, Ozan Güven, Bora Akkaş ve Belçim Bilgin'in bulunduğu “Annemin Yarası” filmi gösterildi.

İlginin yüksek olduğu festivalin açılış gecesine, Roma Türk Film Festivali Onursal Başkanı Ferzan Özpetek, Festival Başkanı Serap Engin, Türkiye'nin Roma Büyükelçisi Aydın Adnan Sezgin, Azerbaycan'ın Roma Büyükelçisi Mammad Ahmadzada, festivalde gösterilecek Venedik Jüri Özel Ödüllü Abluka filminin yönetmeni Emin Alper, oyuncu Deniz Çakır, Annemin Yarası filminin yapımcısı Zümrüt Arol Bekçe ve çok sayıda sinemasever katıldı.

"Bu, Türk ve İtalyan halklarını birbirlerine yaklaştıran bir etkinlik"

Türkiye'nin Roma Büyükelçisi Aydın Adnan Sezgin de bu yılki festivali İstanbul'daki olaydan ötürü çok buruk bir şekilde açtıklarını dile getirerek, “Bu festival bir gelenek haline geldi ve Türkiye-İtalya kültürel ilişkileri zemininde çok önemli bir yer edindi. Bunun aynı zamanda bir şölen, bayram havası vardı. Tabi o bayramı kutlayamıyoruz. Ama bu önemli kültürel faaliyetle 2 gün önce İstanbul'da gerçekleştirilen barbarlığa bu yönde bir cevap vermiş olacağız. Bu, Türk ve İtalyan halklarını birbirlerine yaklaştıran bir etkinlik. İtalyan halkı da son olaydan sonra Türkiye ile çok kuvvetli bir dayanışma sergiledi.” diye konuştu.

30 Haziran 2016 Perşembe

Sinema seyircisi arttı

Türkiye genelinde sinema seyirci sayısı geçen yıl, bir önceki yıla göre yüzde 3,2 artarak 57 milyon 148 bin 11 kişi oldu.

Türkiye genelinde sinema seyirci sayısı geçen yıl, bir önceki yıla göre yüzde 3,2 artarak 57 milyon 148 bin 11 kişi oldu.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), "Sinema ve Tiyatro İstatistikleri 2015"i yayımladı.

Buna göre, Türkiye genelinde sinema salonu sayısı 2015 yılında, 2014 yılına göre yüzde 8,6 artarak 2 bin 356 oldu. Bu dönemde sinema salonlarındaki koltuk sayısı yüzde 7,7 artarak seyirci kapasitesi 297 bin 610'a ulaştı.

Sinema seyirci sayısı söz konusu dönemde yüzde 3,2 artarak 57 milyon 148 bin 11 kişiyi buldu. Yerli film seyirci sayısı yüzde 2,2 artarak 31 milyon 661 bin 600 kişi olurken, yabancı film seyirci sayısı yüzde 4,5 artarak 25 milyon 486 bin 411 kişiye çıktı.

Aynı dönemde gösterilen film sayısı yüzde 18,4 artarak 49 bin 151'e yükseldi. Gösterilen yerli film sayısı ise yüzde 26,4 artarak 21 bin 494 olurken, yabancı film sayısı yüzde 12,8 artarak 27 bin 657 olarak gerçekleşti.

Sinema salonu bulunan il sayısı 2015 yılında 74 olarak kaydedildi. Sinema salonu bulunmayan iller Ardahan, Bayburt, Gümüşhane, Hakkari, Iğdır, Sinop ve Şırnak olarak kayıtlara geçti.

Tiyatro salon sayısı arttı

Tiyatro salon sayısı 2014-2015 sezonunda, 2013-2014 sezonuna göre yüzde 17,7 artarken, tiyatro salonu koltuk sayısı yüzde 2,9 azaldı. Buna göre, 2014-2015 sezonunda tiyatro salon sayısı 719 olurken, tiyatro salonu koltuk sayısı 258 bin 932'i buldu.

Sezonlar itibarıyla karşılaştırıldığında 2014-2015 sezonunda, 2013-2014 sezonuna göre tiyatro salonlarında oynanan eser sayısı yüzde 2,8 artarak 6 bin 825'e ulaştı. Tiyatro salonlarında oynanan yerli/telif eser sayısı geçen sezona göre yüzde 3,4 artarken, oynanan yabancı/çeviri eser sayısı yüzde 0,6 azaldı.

28 Haziran 2016 Salı

Mustafa Ceceli'den Ramazan konseri

Bursa'da ‘Şehr-i Ramazan' programı kapsamında Merinos Park'ta sahne alan sanatçı Mustafa Ceceli, hayranlarına unutulmaz bir gece yaşattı.

Son yılların en başarılı seslerinden olan ünlü sanatçı Mustafa Ceceli, Bursalılarla buluştu. Ceceli, en güzel şarkılarını hayranları ile birlikte seslendirdi. Programında ilahilere de yer veren Ceceli, hayranlarına unutulmaz bir gece yaşattı. Gecenin sonunda Kültür AŞ Yönetim Kurulu Başkanı Rıfat Bakan, günün anısına ünlü sanatçıya çiçek verdi. YUNUS ÖRS Bursa

25 Haziran 2016 Cumartesi

Aşkın her hali bu filmde

Son ayların gündemi en çok meşgul eden konularından 'vize sorunu' beyazperdede. Ekim ayında başlayacak çekimlerin 4 haftada tamamlanması planlanıyor. Filmin yapımcılarından Serhat Öztürk, çekimler boyunca temel mottolarının 'Gözümün ucundasın, elimi uzatsam tutar mısın?' söylemi olacağını söyledi.

Son ayların önemli konusu “vize sorunu”nu bir aşk hikayesi üzerinden sinemaya uyarlayan filmin yapımcıları Serhat Öztürk ve Deniz Şafak “Akasya Mevsimi” filmi hakkında konuştu. Filmin cast çalışmaları ve çekimlerin başlayacağı tarih hakkında bilgi veren Öztürk, 'Çekimlere Ekim ayının ikinci haftası Antalya'nın Kaşilçesinde start vermeyi planlıyoruz. Toplamda 4 hafta kadar sürecek çekimlerde iki ülke arasında mekik dokuyacağız. Yunanistan'ınMeis adasında final yapacak sahneler için uzun bir hazırlık dönemi geçirdik.' şeklinde konuştu.

'SÜRPRİZİ KAÇMASIN'

Filmin oyuncu kadrosu hakkında bilgi vermekten kaçınan Öztürk, 'Türk sinemasının önemli isimlerinin yanında genç yıldızlara da yer verdik. Ancak sürprizi bozmamak adına bu isimleri daha sonra açıklamayı doğru buluyorum' dedi.

'ULUSLARARASI PLATFORMDA BAZI SORUNLAR ÇIKABİLİYOR'

Filmin bazı sahnelerinin Yunanistan'ın Meis adasında çekileceğini hatırlatan yapımcılardan Deniz Şafak,'Gündem hepinizin malumu. Böyle işlerde iki ülke arasında izinler ve diğer prosedürler noktasında bazı sorunlar yaşanabiliyor. Ufak tefek pürüzler her zaman çıkabiliyor. Ancak senaryoya ve ekibe inancımız tam. Dolayısıyla bu pürüzleri çekim tarihe kadar aşacağımızı ümit ediyoruz.' açıklamasında bulundu.

KAŞ

NASIL ÇIKTI BU "AKASYA MEVSİMİ"? İSİM KULAĞA HOŞ GELİYOR. BİRAZ AÇAR MISINIZ?

Bu soruyu yanıtlayabilmem için karakterlerimizden kısaca bahsetmem lazım. Filmde, Antalya'nın "Kaş" ilçesinde yaşayan "Rüzgar" adında bir gencimiz var. Bu genç, biraz delidolu, başına buyruk, kontrolü zor bir karakter. Annesinin de dediği gibi "Adı gibi Rüzgar". Çok genç yaşlarda babasını kaybeden Rüzgar, annesi ile yaşamaktadır.

Öte yandan Meis Adası'nda yaşayan bir Yunan kızımız var. Adı "Akasya" kızımız, gülüşüyle yürekleri yakan, utangaç, içine kapanık bir karakter. Kızımız da annesiz kalmış, Rüzgar'ın tam tersi babasıyla büyümüş.

"Akasya Mevsimi" isim olarak, kızımız ile gencimiz sınır tanımayan aşkına atıfta bulunan tam da "Akasya ağacı"nın çiçek açtığı döneme denk gelen bir zamanda geçiyor.

MEİS ADASI

RÜZGAR VE AKASYA FİLMDE NASIL BİR AŞK YAŞAYACAK?

Filmde Rüzgar'ın Akasya'ya ulaşabilmesi biraz zahmet gerektirecek. Zor olan her zaman kıymetlidir. Sadece diyeceğim bu kadar gerisini filmde hep birlikte göreceğiz.

NEDEN ALMANYA, İSVİÇRE GİBİ TÜRKLERİN YOĞUN YAŞADIĞI ÜLKELERDEN DEĞİL BU "AKASYA"?

Ben Kaş'a ilk gittiğimde Kaş'ın karşısında bulunan Meis Adası'nı çıplak göz ile görebildim. Bu adanın hangi ada olduğunu sorduğumda Yunanistan'ın "Meis Adası" olduğunu söylediler. Çok şaşırmıştım. Meis Adası'na da geçtiğimde aslında birbirimizden hiç de yabancı olmadığımızı fark ettim. Camii, Ege'mizdeki güzel Rum evleri, bana hiç yabancı gelmedi. Ulaşımı bu kadar kolayken, geçmişte iç içe yaşadığımız dönemin izlerini taşıyorken, buraya gelmek için vize almam bana saçma geldi. Bu yüzden, örneklemeyi uzaklarda aramaya gerek duymadık ve hemen burnumuzun dibine bakmaya karar verdik.

FİLMDEN GİŞEDE NASIL BİR BEKLENTİNİZ VAR?

Öncelikle bu filmi her ne kadar zor şartlarda da çekecek olsak, gişe kaygılı bir film yapmayacağız. Buradaki amaç, insanların yaşadığı ve hep içinden haykırdığı "Oraya neden ben de gidemiyorum" düşüncesine tercüman olmak ve bu sorunu aşk temalı bir film üzerinden anlatmak.

23 Haziran 2016 Perşembe

Hak-İş'ten ‘emek' temalı kısa film projesi

Hak-İş tarafından “Kısa Film Uzun İş” sloganıyla 2012 yılında başlatılan ve bu yıl beşincisi gerçekleştirilecek olan “emek” temalı uluslararası kısa film yarışmasının tanıtımı yapıldı.

Festivale 115 ülkeden 2 bin 800 yönetmen 3 bin 346 film ile katılım sağlayacak. Festivalle ilgili konuşan Hak-İş Konfederasyonu Genel Başkanı Mahmut Aslan, festivali ulusal ve uluslararası alanda yürüten iki ayrı ekipleri bulunduğunu belirtti. Aslan, 115 ülkeden 2 bin 800 yönetmenin 3 bin 346 film başvurusu yaptığını belirterek, başvuruların sürdüğünü vurguladı. Festivale Amerika'dan 321, Hindistan'dan 241, İran'dan 231, İngiltere ve Fransa'dan 150'şer, İspanya'dan 121, İtalya'dan 129, Türkiye'den 89, Rusya'dan 84, Brezilya'dan 85, Kanada'dan 83, Almanya'dan 82 ve diğer ülkelerden toplam bin 581 film başvurusu yapıldı. Kısa Film Yarışması kapsamında, birinci olan filme 10 bin, ikinciye 5 bin, üçüncüye ise 2 bin 500 lira ödül verilecek.

21 Haziran 2016 Salı

Osmanlı eserleri yok oluyor

Osmanlı'nın mimari inşalarının bulunduğu Makedonya'daki birçok tarihi eserin harabeye dönüşmesi konusunda Kalkandelen Müftüsü Prof. Dr. Kani Nesimi hassasiyet gösterdi. Makedonya'daki Türk-Osmanlı eserlerinin bakımsızlıktan yok olmaya yüz tuttuğunu söyleyerek, Müslümanlara ve tarihi eserlere ilgi gösterilmesini beklediklerini dile getirdi.

Makedonya'nın Kalkandelen Müftüsü Prof. Dr. Kani Nesimi, bölgelerindeki tarihi ve dini öneme sahip Osmanlı miraslarının hızla yok olmaya başladığını söyledi. Nesimi, Türkiye ile Makedonya'nın işbirliği yaparak bu eserlerin yaşaması adına gerekli çalışmaları sağlamalarını istedi. İstanbul Eyüp Belediyesi tarafından düzenlenen ‘Balkan İftarları' etkinlikleri çerçevesinde Kalkandelen'de ünlü Harabati Tekkesi'nde Zaman muhabirinin sorularını yanıtlayan Nesimi, Balkanlar'daki Osmanlı eserlerinin korunması ve onarımı konusunda Türkiye'nin ciddi yardımları bulunduğunun altını çizerken yine de birçok olumsuzluk yaşandığını ve geçen süreçte eserlerin yok olmaya devam ettiğini aktardı.

‘MÜSLÜMANCA YAŞAMAK ZORDUR'

Müslümanların gündelik hayatlarında inançlarından dolayı bazı bölgelerde ciddi sorun yaşadıklarına dikkat çeken Nesimi, Müslümanların yoğun olduğu Üsküp ve Gostivar'da sorun olmadığını ancak Manastır, İştip ve Ustrumca'da sıkıntı yaşandığını anlattı. Makedonya devletinin bu bölgelerdeki Müslümanlarla ilgilenmesini isteyerek şunları söyledi: “Bölgelerdeki kardeşlerimizin ekonomik anlamda ve eğitim konusunda gelişimleri diğerlerine göre daha zayıf. Müslümanların inanç, eğitim ve ekonomik açıdan yer yer engellendiğine tanık oluyoruz. Devlet bu tutumlara izin vermemeli. Ayrıca yeni camilere geçilmesi ve eskilerin restore edilmesi ile ilgili sorun yaşıyoruz. Makedonya bizim de devletimiz.”

‘FATİH'İN KÖPRÜSÜ GÖLGELENDİ'

Nesimi, Makedonya'nın bazı bölgelerinde Osmanlı köprülerini gölgelemek için heykellere ve camilere yönelik kilise ile minarelere karşı haç dikildiğini belirtti. Makedonya Müslümanlarının değerlerine ve tarihine saygı gösterilmesi gerektiğini vurgulayarak Fatih Sultan Mehmet'in 1451'de Üsküp'te Vardar Nehri'nin üzerinde yaptırdığı tarihi köprünün çevresine birçok heykel konulduğunu söyledi. Nesimi, “Makedonya'da kimi yöneticiler komünizm zihniyeti ile hareket ediyor. Genelde kiliselerin desteği ile hükümet olan bir parti var. Anlayışı ise buradaki insanları Ortodokslaştırmak. Bu nedenle birçok yerde kilise ve haç görüyoruz. Camileri de inşa etmeye müsaade etmiyorlar. Pirlepe'de 2000'de yakılan caminin onarımına tüm başvurulara rağmen izin çıkmadı. Mücadelemiz de karşılık bulmuyor. Türkiye'nin güçlü siyasetle çözüme katkı sağlamasını bekliyoruz.”

‘BEKTAŞİLER BİZİM İNSANIMIZDIR'

Makedonlarda Helenizm korkusu bulunduğuna değinen Nesimi, “Burada Helenizm diye korku ve endişe yok. Helenizm, politika malzemesi edilen bir şey. Biz bunu burada görmüyor ve hissetmiyoruz. Bektaşi topluluğu bizim insanımızdır. Müslüman olarak dinen ve milleten birlikte yaşamak zorundayız.” dedi.

TÜRKİYE'DEN İLGİ BÜYÜK!

Türkiye'nin bölgeye ilgisini överek ciddi destek gördüklerini belirten Nesimi, “TİKA ve Vakıflar Genel Müdürlüğü'nce birçok çalışma yapılıyor. Makedonya'nın bazı noktalarında çürümeye yüz tutmuş camilerle kimi yapıların restorasyonu konusunda Türkiye'nin ciddi gayreti var. Bu bizi heyecanlandırıyor. Kalkandelen'deki Alaca Camii'nden tutun da Üsküp, Tetova, Gostivar, Manastır'da çok yoğun onarım gerçekleşiyor. Harabati Tekkesi ile ilgili de restorasyon bekleniyor. Ancak tekkenin İslam Birliği'ne tam olarak geçmesi için resmi süreç uzadı ve henüz tamamlanmadı.” ifadelerini kullandı.

9 Haziran 2016 Perşembe

Avusturya'da sığınmacılar için sanatsal eylem

Avusturya'nın başkenti Viyana'da iki insan hakları aktivisti, sığınmacılara destek olmak ve hükümetin sığınmacı karşıtı politikalarını protesto etmek için "açık piyano" adını verdikleri eylem yaptı.

Protesto kapsamında, insan hakları aktivisti Udo Felizeter ve Nico Schwendinger, her gün yüzlerce insanın geçtiği Museumsquartier Meydanı'na piyano getirdi.

Nijeryalı mülteci Marcus Omofuma anısına dikilen heykelin etrafında gerçekleştirilen eylemde, piyano yoldan geçenlerin kullanımına sunuldu.

Sığınmacılara destek olmak ve hükümetin sığınmacı karşıtı politikalarını protesto etmek için yapılan eylemde, yoldan geçen ve piyano çalmayı bilenler çevredekilere açık hava konseri verdi. Piyano konserleri, çevredekiler tarafından ilgiyle izlendi.

"Gelenler çok küçük bir yüzdeyi oluşturuyor"

Eylemi organize eden Felizeter, AA muhabirine yaptığı açıklamada, mülteciler için "açık piyano" adını verdikleri projeyi hayata geçirdiklerini belirterek, "Piyanomuz cadde ortasında herkese açık, herkes tarafından ulaşılabilir ve herkes hem çalabilir hem de dinleyebilir. Biz piyanoyu herkesin sevdiğini düşünüyoruz. Müzik, küresel bir dil olduğu için mülteciler ve dünya arasında bir ilişki kurmak istedik. Müzik herkesi birleştirebilir." dedi.

Sınırlardaki kontrollere, sıkılaştırılan sığınmacı yasalarına ve sınır dışı etmelere karşı olduklarını kaydeden Felizeter, "Sert sığınmacı politikalarına karşıyız. Sınırların kapatılması doğru değil. Herkes insandır. İhtiyacı olan herkesin sınırlardan geçmesine izin verilmelidir. Hep birlikte yaşayabiliriz. Avrupa ülkeleri, isterlerse birlikte topluca bu sorunu çözebilir. Gelenler çok küçük bir yüzdeyi oluşturuyor ve bunun yönetilebilir olduğunu düşünüyoruz." diye konuştu.

7 Haziran 2016 Salı

Daha zeki olmanın 10 yolu

Zekânızı nasıl ilerletebilirsiniz? IQ düzeyinizde dört yılda 21 puan şaşırtıcı bir şekilde artış veya 18 puanlık bir düşüş olabilir. Bu sizin elinizde. Yani zekânızı ilerletebilir veya geriletebilirsiniz!

Yani, 110 puandan 130 puana yükselen kişi "ortalama" insandan "üstün yetenekli" insan sınıfına geçiyor! Tersi ise aptallaşıyorsunuz!..

Newsweek'te yer alan ve Rita Urgan tarafından çevirililerek Cumhuriyet'in Bilim Teknik ekinde yayımlanan (02.03.2012) yazı şöyle: İşte yapacaklarınız!

1-Dostlarınızla sözcük oyunları oynayın

Araştırmalar bulmaca çözmenin Alzheimer ve bunama riskini azalttığını ortaya koyuyor.

2- Zerdeçal yiyin

Hint mutfağının gözde baharatlarından biri olan zerdeçalın köklerinde bunama riskini azaltabilen kurkumin adlı bir madde bulunur.

3- Tekvando kurslarına katılın Ya da dans edin, tenis oynayın

Kalp atışını hızlandıran ve büyük ölçüde eşgüdüm gerektiren bir etkinlik bulmaya çalışın.

4- Farklı kaynaklardan haberler alın

Yeni fikirlere açık olun.

5- Akıllı cep telefonlarınızı atın

Sürekli e-postalarınızı kontrol etmek dikkatin dağılmasına ve üretkenliğin azalmasına neden olur.

6- Bol bol kestirin Şekerleme yapın ve geceleri erkenden yatın

Harvard Üniversitesi'nde yapılan bir araştırma beynin uykuya daldıktan sonra da anıları işlemden geçirdiğini ortaya koydu.

7- TED sitesi uygulamasını indirin

Teknoloji, eğlence, tasarım derneğinin yıllık toplantılarına katılan dünyanın en büyük beyinleri bu toplantılarda beyin haritasının çıkartılması ve doğum öncesi zekâ gibi konuları masaya yatırırlar.

8- Bir yazın festivaline katılın

Gitmek isteyip bir türlü gidemediğiniz yerlerde her yıl mutlaka bir yazın festivali yapılır. Biletinizi alın ve yolculuk sırasında Tom Stoppard ya da Jennifer Egan gibi yazarlardan bir iki şey öğrenin.

9- Bir "anı sarayı" inşa edin

Anımsamak istediğiniz şeyi canlı bir imgeyle bağdaştırın. Sabrınız anı sarayı yapmaya yetmeyebilir, ama Joshua Foer'in "Einstein ile Ayda Yürüyüş:

10- Yeni bir dil öğrenin

İkinci bir dili öğrenmek prefrontal korteksi devinime geçirerek karar verme yetisi ve duygular üzerinde bir etki yaratır.

Kaynak: SABAH

4 Haziran 2016 Cumartesi

Nazım Hikmet ölümünün 53'üncü yılında anıldı

Şair Nazım Hikmet, ölümünün 53'üncü yılında Rusya'nın başkenti Moskova'daki mezarı başında düzenlenen törenle anıldı.

Şair Nazım Hikmet, ölümünün 53'üncü yılında Rusya'nın başkenti Moskova'daki mezarı başında düzenlenen törenle anıldı.

Novodeviçye Mezarlığı'nda düzenlenen törene, Moskova'da yaşayan çok sayıda Türk'ün yanı sıra Rus davetliler de katıldı. Anma törenine Türkiye'den gelenler arasında, Kardeş Türküler grubu üyeleri, sanatçı Zülfü Livaneli ve gazeteci Nebil Özgentürk yer aldı.

Konuşmalarla başlayan tören, Nazım Hikmet'in mezarı başında beyaz güvercin uçurulmasıyla sona erdi. Törene katılanlar Nazım Hikmet'in mezarına karanfil bıraktı.

Moskova'daki anma etkinlikleri, akşam düzenlenecek konserle devam edecek.

2 Haziran 2016 Perşembe

En uzun resim sergisiyle rekor kırdılar

Osmaniye'de Türkiye ve 12 ülkeden çocuk ve gençlerin yaptığı 130 bin 289 resimle, 60 kilometre 889 metre uzunluğunda sergi açılarak, Dünya Çocuk Rekorları kapsamındaki "En büyük açık hava sergisi rekoru" kırıldı.

Osmaniye'nin Kadirli ilçesinde, görsel sanatlar ve teknoloji tasarım öğretmenleri tarafından hazırlanan "Rekora Gidiyoruz Projesi" kapsamında, Türkiye ve 12 ülkeden çocuk ve gençlerin yaptığı 130 bin 289 resimle, 60 kilometre 889 metre uzunluğunda sergi açılarak, Dünya Çocuk Rekorları kapsamındaki "En büyük açık hava sergisi rekoru" kırıldı.

Kadirli Öğretmenevi yanında, Kaymakamlık, Belediye ve İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü tarafından düzenlenen etkinlikte, 4 kıta, 13 ülke ve 323 okuldan 0-18 yaş arası 40 bin çocuk ve gencin yaptığı 130 bin 289 resimle sergi açıldı.

Dünya Çocuk Rekorları Rekor Tescil ve Hakem Heyeti Başkanı Prof. Dr. Orhan Kural ve rekor danışmanı Aydın Türkgücü'nün de hazır bulunduğu serginin uzunluğu, 60 kilometre 889 metre olarak ölçüldü.

Son ölçümü yaparak rekoru tescilleyen Kural, Kaymakam Muhittin Pamuk, İlçe Milli Eğitim Müdürü Sami Cömert ve Ticaret Odası Başkanı Hasan Kastal'a da belgeyi imzalattı.

Orhan Kural, yaptığı konuşmada, Dünya Çocuk Rekorları kapsamında, "En büyük açık hava sergisi rekorunun" kırıldığını söyledi.

Türkiye'nin yanı sıra 12 ülkeden 40 bin çocuğun resim gönderdiğini belirten Proje koordinatörü ve görsel sanatlar öğretmeni Mustafa Önem, şöyle konuştu:

"Rekor denememize Türkiye, ABD, Kanada, İngiltere, Almanya, İsveç, Avusturya, Senegal, Fransa, Belarus, Nijerya, KKTC ve Libya'dan sergimize resim geldi. Eserler 60 görsel sanatlar ve teknoloji tasarım öğretmenlerinin yoğun çalışmalarıyla sergilemeye hazır hale getirildi. Dünya Çocuk Rekorları kapsamında gerçekleştirdiğimiz rekorumuzla çok mutluyuz."

31 Mayıs 2016 Salı

'Orhun Anıtlarındaki üslup Ahlat'ta da görülüyor'

Erciyes Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Arslan, Orhun Anıtlarındaki üslubun Ahlat'taki eserlerde de görüldüğünü söyledi.

Erciyes Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Celil Arslan, Orhun Anıtlarındaki üslubun Ahlat'taki eserlerde de görüldüğünü belirterek, "Biz Orhun Anıtları'ndaki mantığı İslami bir üslupla Ahlat'ta görüyoruz. Mezar taşları ve kümbetler bunun en güzel örnekleridir. Buradaki eserler bizim kültürümüzün Anadolu'daki dönüm noktası, kesintisizliğini ve sürekliliğini göstermesi açısından çok değerli" dedi.

Uluslararası 38'inci Kazı, Araştırma ve Arkeometri Sempozyumu için Edirne'ye gelen ve Ahlat üzerine çalışmaları bulunan Doç. Dr. Arslan, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Ahlat'ın Türk kültürü şehir anlayışını ortaya koyması ve Ortaçağ İslam dünyasının ilim ve kültür merkezlerinden biri olması nedeniyle çok önemli olduğunu söyledi.

Doç. Dr. Arslan, Ahlat'ın şehir profilinin kazı çalışmalarında ortaya konması gerektiğinin altını çizerek, "Parlak bir maziye sahip, yüksek seviyede birçok kültür ve medeniyete ev sahipliği yapmış olan Ahlat şehri, bugün de birçok eser ve kitabeyi barındırdığından önemini kaybetmeyen tarihi şehirlerimizdendir. Şehri çevreleyen surun tespiti, sur içinde kalan yapı türleri, kazıları başlatılıp tamamlanamayan bölgelerde bulunması muhtemel eserlerin ortaya çıkarılması gerekir. Daha doğrusu Ortaçağ Ahlat şehrinin ortaya konması gerekir. Şehir anlayışımızın derinliklerini Ortaçağ Ahlat şehir dokusunu ortaya koymamızla daha net göreceğiz" diye konuştu.

Arslan, Ortaçağ Ahlat şehrinde yetişen sanatkar, taş ustaları ve mimarların İslam dünyasına önemli katkılar yaptığını, Anadolu'nun birçok yapılarında Ahlat sanatının görüldüğünü, Ahlat çini fırınlarının İslam dünyasının önemli çini üretim merkezlerinden biri olduğunu ifade etti.

Ahlat için sadece belli bir dönemden söz edilemediğini kaydeden Arslan, mezar taşlarına bakıldığında Ahlatşahlar, Eyyübiler, Safeviler ve son olarak Osmanlılar'a ait mezar taşlarını görüldüğünü söyledi.

Türk kültüründeki sürekliliği ve kesintisizliği göstermesi açısından önemli olan Ahlat mezar taşlarının, Orhun Anıtlarının İslami döneme aktarılmış örnekleri olduğunu belirten Arslan, "Biz Orhun Anıtlarındaki mantığı İslami bir üslupla Ahlat'ta görüyoruz. Mezar taşları ve kümbetler bunun en güzel örnekleridir. Buradaki eserler bizim kültürümüzün Anadolu'daki dönüm noktası, kesintisizliğini ve sürekliliğini göstermesi açısından çok değerli" görüşünü dile getirdi.

Değerlerimize sahip çıkmamız gerektiğini vurgulayan Doç. Dr. Arslan, sözlerini şöyle tamamladı:

"Birkaç hususun üzerinde durmak gerekir. Kamuoyunu bu konuda bilgilendirmemiz lazım. Sadece Kültür Bakanlığı bütçesiyle değil, tarihine duyarlı sponsorlar bulmamız gerekir. İnsanımızın zengin tarihimiz hakkında daha hassas olması ve bu yapıların sorumluluğunu kendisinde hisseden vatandaşlar olmamız gerekir."

28 Mayıs 2016 Cumartesi

Sinemamızın kavruk tenli oyuncuları

Afrikalı oyuncular irili ufaklı rollerle sık sık karşımıza çıkıyor. Bazen bir güvenlik görevlisi olarak, bazen bir göçmen, mahallenin manavı. Replikleri de yok, afişlerde isimleri de. Sayıları her geçen gün artan oyuncular sinemamıza farklı bir renk katıyor.

Afrikalı oyuncular irili ufaklı rollerle sık sık karşımıza çıkıyor. Bazen bir güvenlik görevlisi olarak, bazen bir göçmen, mahallenin manavı. Replikleri de yok, afişlerde isimler, de. Sayıları her geçen gün artan oyuncular sinemamıza farklı bir renk katıyor.

Sinemamız Anadolu coğrafyasında yaşayan kimlikleri, renkleri farklı farklı hikâyelerle beyazperdeye yansıttı. Sinemanın doğum süreci ve sonrasında büyük emekleri geçen azınlıklar; klişeler, karton tiplemeler üzerinden de olsa anlatıldı. Onlar gibi belirli kalıpların arasına sıkışmış, kalıplaşmış modellerin dışına çıkamayan bir öteki grup daha var: Afrikalı oyuncular.

Yeşilçam'da birçok yapımda görmek mümkün onları: Süt Kardeşler'de evin dadısı, Keloğlan Aramızda'da mahallenin muhabbeti tatlı manavı, Yumurcak'ın minik çitlembiki-dadısı, Turist Ömer'in maceradan maceraya atıldığı Turist Ömer Yamyamlar Arasında'da Beyaz Panter'in adamları... Dadı gibi kimi zaman ailenin bir parçası oldular, kimi zaman manav gibi mahalle sakini, insanların derisini yüzen bir kabile üyesi, kötü adam. Ermeniler cimri, Yahudiler paragöz, Rumlar düşmandır gibi diğer azınlıklara yakıştırılan yaftalamalara maruz kalmadılar. Türkiye toplumunda sayıları az olduğu için sosyal hayatlarına dair ayrıntılar işlenmedi. Onlar gibi ana hikâyeyi destekler şekilde konumlandırıldılar, afişlerde isimlerine yer verilmedi. Rol aldığı yapımların ortak özelliği, hemen hepsinin komedi filmi olması. Halkın siyahilere olan sempatisinden faydalanılarak farklılıklar üzerinden bir mizah oluşturuldu. Diğer azınlıklarda olduğu gibi tiplere şekil verilirken geleneksel oyunlardan faydalanıldı. Mesela Kemal Sunal, Adile Naşit, Şener Şen'li bol yıldızlı kadrosuyla dikkat çeken Süt Kardeşler'de gördüğümüz dadı, ortaoyunundaki zennelere göz kulak olan, her türlü ihtiyaçlarına koşturan Kayarto tiplemesi.

‘Yeşilçam'da Afrikalı oyuncular' akademik çalışmaya müsait geniş bir konu. Oyunculuk geçmişleri, çalışma şartları vb. kaynaklara sahip olmadığımız için ancak ön plana çıkan filmler üzerinden okumalar yapabiliyoruz. Yakın zamanda beyazperdede boy gösteren Afrikalı oyuncular üzerinden yeni şeyler anlamak mümkün.

Oyuncuların çoğu kaçak

Son dönemde siyahi oyuncuların rol aldığı filmleri düşününce akla ilk gelen filmler: Nijeryalı bir göçmenin hikâyesine yer verilen Kırık Midyeler, insan kaçakçılığının acı yüzünü yansıtan 40… G.O.R.A.'da uzay mekiğindeki Afrikalılar gibi birçok filmde irili ufaklı rollerde görünüyorlar. Serisi çekilen Sağ Salim'in ikinci halkasının başrolünde üç Afrikalı, müzisyen Ragga Oktay'ın çektiği Mc Dandik'te 500 siyahi figüran rol aldı.

Türkiye'de ajanslara kayıtlı kaç Afrikalı oyuncu olduğunu bilmiyoruz. Oyunculuk ajansları fotoğraflarını internet sitelerine koymazken, sayı ve isim vermekten itina ile kaçınıyorlar. Akla gelen ilk ve en mantıklı neden, Afrikalı oyuncuların kaçak yollarla çalıştırılması. Oturma izinleri olmadığı için risk almak istemiyorlar. Filmlerde boy gösteren oyuncular üzerinden tahmini bir rakam söylenebilir. Emre Şahin'in yönettiği 40 (2011) filminde ajanslardan 30 siyahi oyuncu rol bulabilmişti. Ragga Oktay beyazperdedeki ilk göz ağrısı Mc Dandik adlı filminde 500 figüran oynattı. Ancak 20'sinin oturma izni olmadığı gerekçesiyle o dönemde mahkemelik oldu, beraat etti. İki yılda oyuncu sayısının 30'dan 480'e çıkması mümkün olmadığına göre işin içinde bir iş var.

Dizilerde veyahut sinema filmlerinde rol alan Afrikalı oyuncuların çoğu bir umutla Türkiye'nin yolunu tutmuş, işportacılık yaparak hayata tutunmaya çalışan isimler. Neredeyse hiçbirinin oyunculuk eğitimi yok. Hobi olarak yapıyorlar bu işi. Figüran olarak aldıkları ücret 75-150 TL arasında değişiyor. Çoğu güç bela Türkçe konuşuyor ama bu, filmde veya dizide rol almaları için bir sebep oluşturuyor. Zaten çoğuna diyalog bile yazılmıyor. Repliği olanlar ise ne kadar kırık Türkçe konuşurlarsa o kadar iyi. Bu şekilde daha samimi, eğlenceli görünüyorlar. Kimi yapımcılar sokaklarda karşılaştıkları Afrikalıları filmlerinde oynatırken, kimi yurtdışındaki ajanslardan profesyonel oyuncular getirtiyor. Tercihler hikâyedeki temsile göre değişiyor.

26 Mayıs 2016 Perşembe

Sevda Kuşun Kanadında

Sevda Kuşun Kanadında, statükonun üretmiş olduğu oryantalist formel/kurumsal yapı marifetiyle gerginliklerin zamanla kanlı çatışmalara dönüştüğü zaman dilimini ele alması bakımından birinci dereceden bizim hikâyemiz... Sevdası kuşun kanadında kalmış o günün gençleri, şimdilerde dökülmüş ak saçlarıyla torunlarına dokunaklı anılarını paylaşmakla meşguller.

Satır aralarında düşünsel hikâyemizin bulunduğu bir TRT dizisi Sevda Kuşun Kanadında. Modern tasallutun paradoksundan kurtulmaya çabalayan ve çoğu kez taklitten kurtulamamanın dramatik hikâyesi.

Hikâye dediysek, fantastik bir hikâye değil. Acıların bile konuşulamadığı, oldukça realist ve oldukça çatışmacı bir dönemden bahsediyoruz. Başından beri Cumhuriyet döneminde, simgeler ve tercihler üzerinden gelişen bir çatışma hep var oldu. Aydınlarla millet ve ikisini militer yöntemle gütmeye müheyya yönetici elitist bir yapı arasında gerilim yüklü psikolojik bir harp yürütüldü. İdeolojileriyle görünür kılınmayan ama simgeler ve tercihler üzerinden gelişen bir çatışma yaşandı ve kan döküldü.

Tartışmaların, eleştirilerin fitili ilkin Batı'da ateşlendi. O ateş bizim coğrafyaya da sıçradı ve canımızı yaktı.

Batı dünyasında tartışmalar ve eleştiriler, daha çok Antonio Gramsci'nin Hapishane Defterleri ile Aydınlar ve Toplum, Julien Benda'nın Aydınların İhaneti, J. Paul Sartre'ın Aydınlar Üzerine, A.W. Gouldner'in Entelektüelin Geleceği, Michel Foucault'nun Entelektüelin Siyasi İşlevi, Edward Said'in Entelektüel, Zygmunt Bauman'ın Yasa Koyucular ve Yorumcular, Noam Chomsky'nin Modern Çağda Entelektüellerin Rolü, Karl Marx'ın Das Kapital, Engels, Hegel gibi isim ve eserleri etrafında oluştu.

Bizde, 1928 -harf devrimi ile- sonrası aydın, bizatihi dönemin siyasal pergeline göre değer buldu. Bu nedenle aydın, entelektüel, bilim adamı, akademisyen, sanatçı sıfatıyla anılanlar, çoğunlukla birinci elden yerli kaynakları okuyamaz, Osmanlıca bilmez ve kendisini Batılı-Oryantalist merkezlerin tercümeleri ile tanır. Bununla taraf olur, hakikati keşfettiğini zanneder. Bu biricik üst düzey egoyla kendine benzemeyeni dışlar, ötekileştirir, boğmaya, nihayetinde yok etmeye çabalar.

Cemil Meriç bu durumu Jurnal'de şöyle ifade etmişti: “Dünyanın bütün tımarhaneleri bizim entelijansiyanın kafatası yanında birer aklıselim mihrakı… İmparatorluğun birbirine düşman etnik unsurlarından mürekkep yamalı bohçası dikiş yerlerinden ayrılalı beri biz kendine düşman insanlar haline geldik. Mazi yok, tarihimizi tanımıyoruz. Din ölüm yatağında. İnsanları bir araya getiren hiçbir ideoloji doğmadı… Bu millet on senede bir değişen hafızasız nesiller amalgamı.” İşte Sevda Kuşun Kanadında, statükonun üretmiş olduğu bu oryantalist formel/kurumsal yapı marifetiyle gerginliklerin zamanla kanlı çatışmalara dönüştüğü zaman dilimini ele alması bakımından birinci dereceden bizim hikâyemiz.

Geçmişte kanlı çatışmaların stratejisini kuranlar, gençliğin kanının dökülmesiyle kendine meşru alan açmaya çalıştı. Bu hâl, halk ile aydın arasındaki mesafeyi her geçen gün çoğalttı. Halkın sivil tercihlerine yönelik yapılan darbelerde Türkiye aydını, ya darbecilerden yana olmak ya da sesiz kalmak gibi trajik bir pozisyonda yer aldı. Aydın kimliğinden jakobenizme kayış… Bu durum, jakobenik kayış aydınını; Dostoyevski'nin Suç ve Ceza romanında, -içinde deha taşıdığına inanan- meşhur karakteri Raskolnikov'a yaklaştırdı. İnsanları önce sıradan ve sıra dışı olarak ayırma, sonra sıradan insanları edilgen, güdülmesi gereken ve cahil olarak kategorize etme…

Oysa 68 Kuşağı'nın çocuklarıydılar. Çocuktular, ufacıktılar. Top oynadıklarında acıkırlardı. Acıktıklarında evde dağ gibi oturan annelerinin yanına koşar, domates yahut biber salçalı şimdiki uşakların sos dediği karışımdan harika fakir kebabı tandır ekmeğiyle karınlarını doyururlardı. Ayaklarında siyah lastik ayakkabılar, ceplerinde küçük çakılar, dudaklarında uzun hava ıslıkları, ellerinde plastik toplarıyla sokağın özgür havasına, çift kale maça koşan çocuklardılar. Fakir ama gururlu, mahcup ama vakurlu, yamalı pantolonlarıyla geleceklerine dair umutlu, yaşadıkları hal ile mutluydular.

Sonra boy attılar. Her yıl biraz daha siyah beyaz filmlerle büyüdüler. Halk sinemasında gazozlarını yudumlarken oldukça mutluydular. Kaçamak gittikleri sinema çıkışı babalarından yedikleri Osmanlı tokadına suratını düşürmeyecek kadar saygılı, bir o kadar efendiydiler. Buna rağmen, arkadaşlarıyla paylaştıkları anın hazzını hiçbir şeye değişmediler. Ellerinde romanları, gazete ekleri, zihinde hayalleri, İspanyol paça pantolonları, boğazlı kazakları, parkeleri, saygıyı hak eden aşkları… Ütopyalarında huzur dolu ülkeleri…

Yaşları ilerledikçe sevdaları da büyüdü.

Çayları kaçaktı!

Sevdaları kaçaktı!

Müzikleri kaçaktı!

Sigaraları kaçaktı!

Ama yürekleri yerliydi.

Onları kaçağa mahkûm edenler, hayatlarını çalmaya taliptiler.

Üniversitede ne yaptıysa okudukları kitaplar, kanlarına girerek yaptı. Daha çok memleket meselelerini konuşur oldular. Vatanı daha yaşanır hale sokmanın kavgasına tutuştular. Kahredici ince hastalıklarını fark edenler, ellerinden kalemi alıp silahı tutuşturdular. Sağdakiler ve soldakiler ayırımına mahkûm gençler, Truman Doktrini'nin ve Marshall'in dolarlarına kurban seçilmişlerdi. Yurdum insanı yakışıklı fidanlarını, nazenin kızlarını toprağının bağrına Ekim Devrimi'nin sonbahar yaprağı gibi saldı. Radyolardan acılı saunda dönüşmüş Muharrem Ertaş türküleri…

Çarmıhlar, zincirler, sopalar, çelik dolaplar, elektrik şokları ile desteklenen engizisyon işkenceleri geride kalanları hizaya sokuyordu.

Zindan duvarları şahitti.

Tarih şahitti.

Vallahi Allah görüyordu. Dünya yıkılıyor, kıyamet kopuyordu. Oligarşik elit, dökülen kanlarla şartları olgunlaştırıyordu. Gençlerin uğruna can verdikleri vatan, sessiz çığlıklara bürünmüştü. Bu cehennem girdabından sağ çıkanlar, sonrasında her günlerini bedel ödeyerek yaşadılar. O günden bugüne, toprağa canlarından can düşürenler için her dakikası binlerce yıla bedel yıllar sel gibi akıp geçmişti.

Unutulan şuydu:

Modernizm, millet kavramının karşısına ulus-devleti yerleştirmiş, milleti halklara bölerek, ırksal ayrım ve sınıf farkları üzerine sistemini kurgulamıştı. Ve dolayımıyla her sempati ve antipatiklik; dini değerlere, etnik değerlere göndermeler üzerinden yapılmıştı. Aydınsa Batı düşünüşünün dinsel, ırksal ayrım ve sınıf farkları üzerinden yükseldiğini çok sonraları tartışacaktı.

Sevdası kuşun kanadında kalmış o günün gençleri, şimdilerde dökülmüş ak saçlarıyla torunlarına dokunaklı anılarını paylaşmakla meşguller. Hikâyenin sonunda şu dizeler hep vardır:

Vatanım milletim insanlar kardeşlerim

Sonra sen gelmelisin dilimin ucuna

Adın kurtuluştur ama söylememeliyim

Can kuşum umudum canım sevgilim.

Teşekkürler, Ahmet Tezcan, Mesut Uçakan, Ahmet Nesim Şahin. Teşekkürler TRT.