31 Temmuz 2014 Perşembe

Borusan Filarmoni’den Londra çıkarması

Dünyanın önemli klasik müzik festivallerinden biri olan ve Londra’daki tarihi Royal Albert Hall’de düzenlenen BBC Proms, önceki akşam Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası’nı ağırladı. Beş bine yakın izleyicinin katıldığı konserde, Doğu rüzgârı estiren BİFO yoğun ilgi gördü.ingiliz klasik müzikseverlerin büyük bir heyecanla takip ettiği ve yaz etkinliklerinden en önemlisi olan BBC Proms, Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası’nı (BİFO) ağırladı. Royal Albert Hall’ün tarihi atmosferinde önceki akşam şef Sascha Goetzel’in yönetiminde düzenlenen konsere beş binden fazla dinleyici katıldı. ‘Oriental Promise’ başlıklı konser sonrasında Goetzel, büyük bir heyecanla konser alanını dolduran sanatseverlere hitap ederek “BİFO, Anadolu’nun farklı illerinde yetişmiş sanatçılarından oluşan bir orkestra. Bizleri birleştiren ve bir bütün yapan bu müziği size getirdik. Müziğin her daim sınırları aşan gücüne bir kez daha şahit olduk.” dedi. Türkiye’nin klasik müzik alanında sesini dünyaya duyuran konserin, BİFO’nun Avrupa’nın en iyi on orkestrasından biri olma yolundaki kanaatini pekiştirdiğini söyleyebiliriz.İlk kez 1895’te düzenlenen ve aralıksız olarak 120 yıldır gerçekleştirilen bu festivalde klasik müzik dünyasının önde gelen toplulukları, şefleri ve sanatçıları müzikseverlerle buluşuyor. Türkiye’den bir orkestranın festivale davet edilmesi büyük bir başarı olarak nitelendirilirken, BİFO’nun bunu nasıl gerçekleştirdiğine kısaca değinirsek… BİFO, 2011’de çıkan ve pek çok övgü dolu eleştiriler alan ilk albümünün ardından pek çok övgüler alır. BBC Proms’un da dikkatini çeken bu başarı sonrasında, Londra’dan böyle bir teklif gelir. Özellikle Respighi’nin Saba Melikesi Belkıs eseri çok beğenilir ve bu eseri seslendirmek kaydıyla, BİFO İngiltere’ye davet edilir. Dünyanın dört bir yanından izleyicisi olan televizyonlarda ve radyolarda büyük ilgiyle takip edilen bu festivale Avrupa’daki pek çok orkestra gibi BİFO da böylece katılmış olur. Her yıl yaklaşık 1 milyon kişinin izlediği festivalde yer almak hem sanatçılar hem de orkestralar için büyük bir onurun yanı sıra ağır bir sorumluluk getiriyor.Konser öncesinde heyecanını ve hareketliliğini gizleyemeyen şef Goetzel’in coşkusunu orkestradakilerde de görmek çok da zor değildi. Konserde, Balakirev’in Islamey, Holst’un Beni Mora, Mozart’ın Saraydan Kız Kaçırma Uvertürü, Händel’in Solomon Uvertürü ve Respighi’nin Seba Melikesi Belkıs adlı eserlerini seslendiren BİFO’nun performansı büyük alkış topladı. Rus besteci Sergey Prokofyev’in torunu olan besteci, DJ ve prodüktör Gabriel Prokofyev’in BBC Proms’un siparişi üzerine I. Dünya Savaşı’nın 100. yılı dolayısıyla bestelediği Keman Konçertosu’nun da dünya prömiyeri de sanatseverlerin merakla beklediği bir eserdi. Eleştirmenlerin, “Orkestra iyi çalışmış” yorumunu yaptığı bu konçerto, savaşa bir ağıt niteliğinde. Genç bestecinin klasik müziğe elektronik öğeler kattığı ve savaşı tüm sesleriyle canlandırdığı bu başarılı eserde, günümüzün önemli kemancılarından Daniel Hope da solist olarak eşlik etti.BİFO’DAN ‘Köçekçe’ sürpriziDinleyicilerin uzun süre ayakta alkışladığı konserin sonunda ise Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası yoğun ilgi üzerine bir sürpriz gerçekleştirerek, Ulvi Cemal Erkin’in ‘Köçekçe’sini seslendirdi. Bu coşkulu bölüm, konserin bir anlamda “Türkiye’den geldik” mesajıydı. Şef Goetzel’in hem konser öncesinde hem de konser sonrasında dile getirdiği “Türkiye’nin başarısı” vurgusu büyük önem taşıyor. Borusan Kocabıyık Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Zeynep Hamedi ise “On beş yılı geride bırakıp bir olgunluk dönemine giren BİFO’nun kendini Türkiye’de kanıtladığına inanıyoruz. Artık sınırların dışına çıkma ve BİFO’yu dünya ile buluşturma vakti gelmişti. Bu yönde sürdürdüğümüz çalışmaların ilk meyvelerini de BBC Proms’a katılarak aldık. Hedefimize koyduğumuz Avrupa’da ilerlemeye devam edeceğiz.” dedi.Konserin sonunda başta şef Goetzel olmak üzere, orkestranın coşkusu ve mutluluğu gözden kaçmazken, bu başarı BİFO’nun Avrupa’nın daha pek çok ülkesine yeni yolculuklar yapacağının alameti... Bunda özellikle albüm çalışmalarında uluslararası alanda isim yapmış profesyonel bir ekiple çalışmasının yanı sıra, genç ve dinamik bir toplulukla yola çıkan ve Türk sanatçılarına yatırım yapan bir anlayışın önemli etkisinin olduğunu söyleyebiliriz. Konserin ardından ise BİFO’nun Balakirev, Rimksy-Korsakov, Ippolitov-Ivanov ve Ulvi Cemal Erkin gibi isimlerin yer aldığı üçüncü albümünün tanıtımı da gerçekleştirildi. Albüm, ağustos ayında müzik marketlerde olacak.

30 Temmuz 2014 Çarşamba

Virginia Woolf’un öteki yüzü!

20. yüzyılın önemli yazarlarından Virginia Woolf için Londra’daki National Portrait Gallery’de yazarın yağlı boya portrelerinin, fotoğraflarının, mektuplarının, kitap taslaklarının ve günlüklerinin yer aldığı bir sergi açıldı. Sergi, tıpkı Woolf’un romanlarındaki sıradan insanlar gibi basit görünse de sunduğu renkli ve şaşırtıcı dünya ile görülmeye değer.Edebi kişilikler üzerine açılan sergilerin kışkırtıcı bir yönü vardır. Çekmecelerden, arşivlerden ve eşin dostun notlarından bir bir dökülen hatıralar, fotoğraflar ve anılar yazarın bir başka yüzünü önümüze sunar. 20. yüzyılın önemli yazarlarından Virginia Woolf (1882-1941) için Londra’daki National Portrait Gallery’de açılan Virginia Woolf: Art, Life and Vision başlıklı sergi, bu bilmece yüklü ismin dünyasını şaşırtıcı bir biçimde kazıyor. Sergi, tıpkı Woolf’un romanlarında işlediği o sıradan insanlar gibi gayet basit görünse de içine doğru girdikçe, sunduğu renkli ve şaşırtıcı dünya ile görülmeye değer. Sergi, Woolf’a odaklanan bir çalışma olarak duruyor, fakat dönemin meşhur Bloomsbury kuşağından Vanessa Bell, Duncan Grant ve Roger Fry gibi isimlerden de büyük izler taşıyor. Woolf’un ka­dınlar için şiddetle istediği “kendine ait bir odaya sahip olmak” sözüne, serginin küratörleri iki eser dolusu odayla karşılık vermiş gibi. 140’ı aşkın malzemenin yer aldığı sergide, yağlı boya portrelerden fotoğraflara, kişisel eşyalardan kitap taslaklarına, mektuplardan günlüklere kadar uzanan eserler sanatseverleri bekliyor.Serginin odak noktası olan portreler ve fotoğraflar iki odaya yayılmışken, Woolf’u resmeden sanatçılar, hızlı olmaları gerektiğini çok iyi biliyordu, zira kendisi hemen yılgınlık gösterebilecek huysuz bir kişiliğe sahipti. Beresford, Man Ray, Beck ve McGregor gibi fotoğrafçıların makinesinden çıkan Woolf portrelerindeki yazarın yüzüne yansıyan o melankoli ve hüzün kolayca okunabiliyor. 1920’lerle birlikte artan şöhretine karşılık Woolf, öyle çok gazetelerde ve dergilerde fotoğrafının olduğu bir yazar değildir (Deniz Feneri kitabından sonra aldığı Femina Vie Heureuse ödülünü saymazsak). Kendi resmini görmekten pek hoşlanmayan bir isimdir. Denilir ki, onun için yeni bir elbise giyinip yemeğe çıkmak, en az yeni bir roman yazmak kadar güç bir iştir.Aykırı yayıncı Woolf!Woolf, 1905’ten itibaren kız kardeşi Vanessa Bell ile 46 Gordon Meydanı’nda yazarlar, sanatçılar ve aydınlardan oluşan Bloomsbury grubunun haftalık toplantılarına ev sahipliği yapmaya başlar. Grupta John Maynard Keynes, Roger Fry ve Lytton Strachey gibi ünlü isimler vardır. Woolf, 1912’de Leonard Woolf ile evlenir. 1917’de eşi ile birlikte Hogarth Press adlı yayınevini kurar. Woolf ailesinin bu tavrı yayıncılık sektörüne karşı küçük bir ses olarak da okunabilir. Hem kendi kitaplarını hem de yayıncıların basmaktan sakındığı eserler için böyle bir yayıncılık işine girmek, çok da kolay bir macera sayılmaz. Fakat Woolf ailesi, kitabı estetik bir sanat eserine dönüştürmeyi başarmıştı. Woolf’un biraz aykırı bir yayıncı olduğunu söylemek çok yanlış olmaz, zira kitaplarının kapağında ne bir biyografi ne de tanıtıcı bir metne yer verirmiş. Öyle ki, ölüm ilanında bilgi eksikliğinden pek çok yanlışlıklar ve eksiklikler baş göstermiş.Woolf’un Bloomsburry grubundan Fransız post-empresyonizmi Londra’ya taşıyan Roger Fry, yazarın eserlerindeki kurmaca, karakter ve olay örgüsündeki değişikliklerde bir etkendir. Jacob’un Odası (1922), Mrs. Dalloway (1925), Deniz Feneri (1927) ve Minâ Urgan’ın deyişiyle “o güne değin hiçbir başka romancının göze alamayacağı değişik şeyleri yapmak istediği”, Woolf’un ise “Hem düzyazıyla kaleme alınacak hem de şiir olacaktı; hem roman olacaktı hem de tiyatro oyunu.” şeklinde tanımladığı o benzersiz Dalgalar, bu modernist yaklaşımın etkisiyle kaleme alınır. Bilinç akışı akımının belli başlı yöntemlerine başvuran özgün bir eseri Dalgalar’ın yanı sıra yazarın pek çok eserinin taslağı sergilenmekte.Savaş karşıtı bir yazarSergide, İspanya’daki iç savaştan etkilenenler için bir yardım kampanyası yürüten bir yazarla karşı karşıya kalıyoruz. Picasso’nun Royal Albert Hall’de düzenlenen bu yardım buluşması için yaptığı çizim; ölümünden kısa bir süre önce kız kardeşi Vanessa Bell’e, Katherine Mansfield ve eşi Leonard’a yazdığı mektuplar; Sylvia Plath’in “Virginia Woolf’un Bir Yazarın Güncesi’ni okuyarak cesaretimi topladım… bu günlüğü okuyun.” diye salık verdiği günlükleri sergide. Bu günlükler (26 defter) tıpkı eşi Leonard’ın dediği Woolf’un iç dünyasını ele veren gibi birer ‘kayıt defteri’ niteliğinde. Woolf’un kendisi gibi incecik ve narin el yazısının da hemen akıllara kazındığını söyleyelim. Sergideki, 1941’de Sussex’te Ouse ırmağında intihar ettiğinde, tahta banka bıraktığı yazarın bastonu ise trajik biten bir ömrü tüm çıplaklığıyla ele veriyor. Frances Spalding’in hazırladığı Virginia Woolf: Art, Life and Vision adlı biyografinin ise Türkçeye kazandırılması okurların zihnindeki Woolf portresini baştan aşağı değiştirecektir. Sergi 26 Ekim’e kadar gezilebilir.

29 Temmuz 2014 Salı

‘Açlık, koruyacak kalbin kelimelerini’

Bir şairin en önemli ödevinin “metafizik olan’ı tırmalamak ve yakalamak olduğunu” söyleyen İhsan Deniz, son kitabı “Tam”da açlığın çileli, meşakkatli ve sarp yolundan kalbin kelimelerine iniyor; kalpten sadır olan dizeleriyle açlığın, salt bedenin ve ruhun terbiyecisi değil aynı zamanda kelimelerin de koruyucusu olduğunu gösteriyor.“Tam” açlığın tadına varmış bir nefsin şiirleri mi?Açlık hususunda kimi tecrübelerimin olduğunu söylemekle yetineyim ben. Evet, insan alışınca tat almaya başlıyor. Biliyoruz ki oysa, açlığa ‘alışmak’ doğru değil!Kutsi bir hadiste nefsin, ancak açlıkla terbiye olduktan sonra, “Sen kimsin, ben kimim?” sorusuna, “Ya Rab ben aciz, fakir bir kulunum, sen benim Rabb’imsin.” dediğini, daha önceki imtihanlarda ise, “Sen sensin, ben de benim.” şeklinde cevap verdiğini biliyoruz. Modern şiirin bireyin şiiri olduğu sıkça belirtilir. Bu bağlamda bireyden kastın “tok özne” olduğunu söyleyebilir miyiz? Yani, söylenebilir belki. Ancak, tam tersi ve hatta çok uç örnekler, yönelimler ve yaşama/algılama biçimleri de var. İnsanın kibri, gururu, en’aniyeti yeni değil ki.. Yani modern olmasıyla alâkalı değil. Modernizm onu besler, kışkırtır, azdırır o ayrı. Bakın, şiirin tekil ve biricik oluşu bütün zamanlar ve bütün sanat teorileri için geçerlidir. Dahası, her biricik şiir, ‘biricik’ özneye (aç veya tok, fark etmez) hitap eder. Şiiri yazan da ‘biricik’tir pek tabii. Gazelin aşk, kadın ve şarap şiiri olduğu söylense de anlam bütünlüğüne sahip olmaması hep üstü örtük bir eleştiriye tabi tutulur. Oysa aşka düşmüş, sevgiliye vurulmuş, şarapla sermest olmuş bir şairden, anlam bütünlüklü bir şiir beklemektir asıl yanlış olan. Tam’daki dizine bakıldığında gerek sayfalardaki boşluğun gerekse şiirin akışının “açlığın psikolojisine” uygun olduğunu görüyoruz. Bunu özellikle mi yaptınız?Hiç kuşkunuz olmasın. Öte yandan, pek çok dizenin mesafe olarak birbirine hayli uzak düşmesi, esasen, şiirde ilerlerken karşılaşılan fiili boşluk dolayısıyla hem bir duraksamayı, hem unutmayı hem de hatırlamayı doğuruyor. Bir de düşünmeyi, tabiatıyla.. Bu kitap okuru aynı zamanda düşündürsün istedim. Şiir dilinin vurgulu oluşu, tekrarlar, yer yer tek kelimelik yapı, bölümlerin/dizelerin azalıp çoğalması gibi bazı özellikler kitabın ayırıcı vasfını oluşturdu bana göre.“Tam” neyin tamlığını anlatıyor, iddialı bir isim değil mi?“Tam”, içerik, form ve örgü itibarıyla sıra dışı bir kitap oldu benim için. Bir şairin hayatında bu ve buna benzer kitapların olması gerektiğini düşünüyorum. İllâ değil elbette, olursa iyi olur kabilinden. “Tam”ın neyin tamlığını anlattığını (veya anlat(a)madığını) okurun algı/sezgi dünyasına bırakalım isterseniz. İddialı elbette. Söylemek bile fazla: Şiir bir iddiadır aynı zamanda. Kitap ise daha da büyük/çaplı bir iddia! Evet, iddia.. İddialıyım!“suyu, hurmayı/ sirkeyi/ inciri ve zeytini saymazsak eğer/ bu dünyada tadına varılacak/ ne var?” Niçin su, hurma, sirke, incir ve zeytini anıyorsunuz, dahası bunların dışında tadına varılacak bir şey yok mu?Var mı? Vardır hiç kuşkusuz. Ama benim için yukarıda sayılan gıdalar/nimetler manevî/metafizik birer sembol aynı zamanda. Bunların tadına bakmak, o hissi yaşamak dünyayı anlamaya yeter, diyorum esasen ben. Fazla şeye gerek yok. Beslenmek için azla yetinmenin önemli bir kazanç olduğunu düşünüyorum. Ama tadına varılan/varılacak başka şeyler de var elbette. Benim için, örneğin rock müzik eşliğinde yaptığım uzun mesafeli (10-15 km) yürüyüşleri bu sınıfa sokabiliriz. Çok fazla şeye sahip olmaktan, çok şeyin tadına bakmaktan, hırstan ve tamahtansa, azar azar yaşamayı, uzak, ağır, sakin, yavaş bir hayatı özlüyor insan.Açlığın salt aç kalmaktan ibaret olmayıp kalbe de dokunduğunu görüyoruz. Sanırım siz de bu bağlamda “Açlık/ koruyacak kalbin kelimelerini” diyorsunuz?Zaten esas iyileştirilmesi, masivadan kurtarılması gereken kalbimiz değil mi?. Açlık bir imkân. Kalbi sağaltma yolunda, aşk da bir imkân.. Zikr de öyle.. Bu bağlamda “kalbin kelimeleri” hayatî önemi haiz. Onları çok iyi muhafaza etmeliyiz. Kalpten sâdır olan bir sözü kimse tutamaz!Şiirlerinizi bulmak, edinmek zor bir uğraştan sonra mümkün oluyor. Buz ve Fire’den sonra toplu şiirler iki gelecek mi?Bu hususta üzgünüm. Yapabileceğim bir şey yok. İnternette bulunuyor, diyorlar.. Pek çok şiir kitabı basılır ve dağıtıl(a)maz Türkiye’de. Bazı yayıncılarda şu görüş hâkimdir: Kitabını bastık ya, daha ne istiyorsun! Kitap basmak çok matah bir şeymiş gibi, hele günümüzde.. Yani bir de dağıtmamızı mı istiyorsun, demek istiyor.. O da ne, nerden çıktı, der gibi.. Yeni yayınlandığı hâlde, ben de aradığım şiir kitaplarını bulamıyorum. Doğrusu, 35 yıl sonra buna da alıştım. Toplu şiirler için herhangi bir düşüncem, bir plânım yok şimdilik. Önümde, yine ‘uzun’ olacağını tahmin ettiğim yeni bir dosya duruyor zira: “Çok Şey Olmuş Bana”.

26 Temmuz 2014 Cumartesi

Şeker Ahmet Paşa’nın ‘koç’ları ortaya çıktı

Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde önceki gün açılan “Seçkiler II Manzara” sergisinde sanat tarihi açısından çok önemli bir bilinmez ortaya çıktı. Araştırmacılar, Şeker Ahmet Paşa’nın tahminen 83 yıldır kayıp olduğu bilinen koçlu tablosunun, ölümünden sonra müdahaleye uğradığını belirledi.Şeker Ahmet (Ali) Paşa, 1907 yılında hayatını kaybettiğinde geride çok değerli eserler bıraktı. Paşa’nın adeta yaratıcısına hürmetle resmettiği tablolarda, doğayla iç içeliği öyle iyi ‘okunabilir’ ki, onu idrak edişi, tüm zerrelerine kadar kavrayışı, resmetmesindeki naiflik ve doğallık dile gelir. Bir ormanın derinliği, bir ceylanın su içişi ya da bir koyun sürüsü... Ne var ki eserlerinden biri, kayıtlara “Manzara” olarak geçen “Erenköy Civarında Tren İstasyonu” isimli tablo, tahminen 83 yıldır, arşivdeki kaydıyla 73 yıldır kayıptı. Kayıp olduğu konusunda hiçbir şüphe yoktu çünkü 1902 yılında II. İstanbul Resim Salonları Sergisi’nde yer alan Şeker Ahmet Paşa’yı Mercan’daki konağında resim çalışırken gösteren fotoğrafta, arka planda bulunan resmin uzmanlar ve sanat tarihçileri tarafından artık mevcut olmadığı ifade edilmiş ve günümüze kadar hiçbir şekilde izine rastlanmamıştı.Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, açılışı önceki akşam gerçekleştirilen “Seçkiler II Manzara” sergisinin hazırlığını sürdürürken Şeker Ahmet Ali Paşa’nın kayıp tablosunu ortaya çıkardı. 1941 yılında müzenin koleksiyonuna katılan ve “Manzara” ismiyle envantere kaydedilen bu eserin yapılan restorasyon çalışmalarıyla birlikte, aslında artık var olmadığı sanılan eserin ta kendisi olduğu anlaşıldı. Rektör Yalçın Karayağız’ın ifadesiyle “Şeker Ahmet Ali Paşa uluslararası bilinirliği ve tanınırlığı olan, John Berger dışında başkaları tarafından da kabul gören bir sanatçı olsaydı bu, dünyada bir sanat olayı olarak patlardı. Bu, bir keşif, kaybolan bir hazinenin tekrar gün yüzüne çıkması…” Tablonun, ressam 1907’de vefat ettikten sonra, 1941 yılında müzenin arşivine katıldığı güne kadar geçen 34 yıllık süreçte değiştirildiği tahmin ediliyor. Kimin, resmin orijinalinde yer alan iki koçu görünmez kılıp üzerine niçin belli belirsiz iki figür eklediği şimdilik bilinmiyor. Eylülde bu konuda bir araştırma başlatılacak. Ancak Rektör Karayağız’a göre resim üzerinde yapılan bu müdahale Paşa öldükten hemen sonra değil, en az 10-15 yıl geçtikten sonra gerçekleşmiş. Karayağız, aynı zamanda resme bu kritik müdahaleyi yapan kişinin kesinlikle bir amatör olamayacağını ve üslup olarak da Paşa’ya hiç benzemediğini düşünüyor.Dört ay süren sergi hazırlıklarının sadece bir ayı, “Erenköy Civarında Tren İstasyonu”nun restorasyonu ve temizliğinde geçmiş. Bütün eserlerin bakım, onarım ve temizliğinin yanı sıra uzmanların birkaç eserde rantuale işlemi gerçekleştirmesiyle de bu gerçek ortaya çıkmış. Karayağız, rantuale işlemini şu sözlerle anlatıyor: “Resimlerin üzerine yapıldığı keten tuval zamanla çürür. O bezin rantuale edilmesi yani bir başka bez yüzeye aktarılması gerekir. Bütün bu rantuanaj aşamaları da eserlerin bir kısmında gerçekleşti. Ve sonrasında o resimlerin yüzey temizlikleri yapıldı ve sonraki aşamada vernik temizliğine geçildi.” Şeker Ahmet Paşa’nın resmi üzerine yapılan müdahale de bu aşamada fark edilmiş.RESİM SANATININ BÜYÜK USTALARI SERGİDEİlk kez 1902 yılında sergilenen eser, tahminen 83 yıl sonra ilk haliyle yeniden izleyiciyle buluştu. Bu büyük keşfin yanında Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Resim ve Heykel Müzesi koleksiyonlarından derlenen 91 başyapıt daha Karaköy Antrepo 5’in girişinde yer alan Geçici Sergi Salonları’nda sanatseverlerle buluşuyor. Türk sanat tarihinin 63 önemli sanatçısının yer aldığı sergide, Osman Hamdi Bey, Hoca Ali Rıza, Hüseyin Avni Lifij, İbrahim Çallı, Hikmet Onat gibi erken Cumhuriyet dönemi sanatçılarının eserlerinin yanı sıra Hale Asaf, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Nuri İyem gibi yakın dönem ressamlar ve Leopold Levy, Amadeo Preziosi, J. Vernet gibi Batılı ressamların karakteristik çalışmaları da yer alıyor. Sergi 21 Eylül’e kadar ziyaret edilebilir.

24 Temmuz 2014 Perşembe

Kayıp seslerinin peşine düştüler

1890’larda ortaya çıkan taş plaklar, dönemin en önemli olaylarından biriydi.Batı’nın büyük bestecilerine bile ilham kaynağı olan alaturka müziği böylece ilk defa saklanabilir ve her yerde defaten dinlenebilir hale gelmişti. Münir Nurettin Selçuk, Hafız Sadettin Kaynak, Hamiyet Yüceses… Dönemin bütün usta isimleri taş plaklardan seslenir olmuşlardı ama ne yazık ki taş plakların geride kalmasıyla, o gelenekten ve o sesten bir kopuş yaşandı. O eski seslerin kederi ve ışıltısı ile aramıza çok zaman girdi.Bundan beş yıl önce bir araya gelen Alaturka Records, müzik için neredeyse kutsal sayılabilecek bir amaçla yola çıktı ve Kalan etiketiyle “Girizgâh” adlı bir albüm yayınladı. Girizgâh’ın ve bundan sonra topluluk tarafından yayınlanacak albümlerin tek bir amacı var, o da taş plakların kaldığı yerden bir devrin sâdâsına, müzik geleneğine yeniden ulaşmak... Bir devrin sâdâsı konusuna girmeden önce Alaturka Records’un bir araya geliş hikâyesini dinlemekte fayda var. Sanat Yönetmeni Uğur Işık, onları bu çalışmaya iten sebeplerin hikâyesini kısaca şöyle anlatıyor: “Arkadaşlarla bir araya geldiğimizde ya Batı müziği ya da taş plak dinliyorduk. Günümüzde neden bu şekilde müzik icra edilemiyor diye düşündük ve biz de taş plaklar gibi kayıt yapalım dedik. Safiye Ayla’dan, Münir Nurettin Selçuk’tan, Necmi Rıza Ahıskan’dan güzel eserleri bulalım, birebir ezberleyelim, aynı ruhta yapalım… Yaptık, birebir olmadı.” Dinledikleri insanlar o türün, o sanatın en iyi icracıları elbette ama Işık’ın anlattığına göre o ustaların dönemindeki müzik türü, Türk müziğindeki bir tavır bir yerde bitiyor; bizim beğendiğimiz ve biten şey ne ise başka bir şeye dönüşüp devam ediyor.Teknoloji geldikten sonra tembellik başlıyorTaş plaklardan günümüze kadar geçen neredeyse 100 yıllık bir süreçte teknolojide büyük ilerlemeler yaşandı. Türk musikisindeki (Işık, ‘alaturka’ sözcüğünün daha uygun bir ifade ediş olduğunu belirtiyor) bu kopuşun ve dönüşümün teknik sebeplerinin neler olabileceğini soruyoruz Işık’a. Ona göre taş plaklardan sonra bulanık bir dönem başlıyor. Bunun nedeni, iyi müzisyenlerin değerinin azalması. İyi müzisyenler ilgi görmez oluyor, çünkü: “Taş plaklarda iş yapmak zor, kayıt yapmak için çok iyi müzisyen olmak lazım, icracının sesi, akordu çok iyi, çok güçlü olacak ki kayıt iyi yapılsın. Bir tane mikrofon, balmumuna çiziyor, o kalıba basılıyor sonra da o sonsuza kadar kalıyor. Sanatçının akordu diri olmak zorunda, insanlar konser salonundaymış gibi, uzakta izleyenler varmış gibi söylüyordu. Teknoloji geldikten sonra ise tembellik başlıyor. Taş plakların bitip başka kayıt sistemlerine geçilmesiyle birlikte her şey kolaylaşıyor; düzeltmeler, süslemeler ve makyaj dönemi başlıyor. Daha sonra da akortlar pesleşiyor, ağırlaşıyor, yumuşama başlıyor, tonlar düşüyor.”Her şey gibi müzik de bir değişime uğruyor yıllar içinde ve bu değişim ani ya da radikal bir şekilde değil, yavaş yavaş, dönüşe dönüşe gerçekleşiyor. Arada kaybedilen Türk müziğindeki o tavrı araştırırken Alaturka Records’un gördüğü şey Safiye Ayla’nın Münir Bey’in eserlerine çok iyi çalıştığı olmuş: “En bildik eserler üzerine bile oturup bir şeyler yapmak gerekiyordu. Nedir bunlar? Kelimeye anlamını yüklemek, devrinin tavrını, bestekârların ruhunu oturtmak gibi yapmamız gereken çok şey çıktı karşımıza.” Ali Ufkî Bey (Wojciech Bobowski), Dimitri Kantemir gibi 17. yüzyıl bestecilerinin taş plaklardaki kayıtlarını incelemişler öncelikle. Türk müziği nasıl icra ediliyordu diye analiz edilmiş, oradan Batı müziğiyle paralellik kurup o dönem nasılmış, neler yapılmaması gerekiyor bunlara karar verilmiş. “En bildiğimiz şarkıda bile o dediğimiz çalışmaları yapıyoruz. Diyelim ki taş plaktan geçiyoruz, oradan ezberliyor, havasını, tavrını, devrini hissediyor sonra oturuyoruz, sohbet sırasında üstüne çalışıyoruz.”O dönemin müzikal anlamda farklılıklarını sorduğumuzda ise Işık, konuyu şöyle açıklıyor: “Makam anlayışı farklı, günümüzün makamları değil, tavır farklı, melodik yapı farklı… Dini müzik de olsa, mehter de olsa daha çok güç, dinamizm gibi duygular var, ağlaklık yok içinde. Sade de olsa, o dönemi yaşıyorsunuz.” Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir müzikal kopuşun gerçekleşmediğini anlatıyor sanatçı. Alaturka öyle bir noktaya çekilmiş ki ona göre, meyhanelere sokulmuş bir müzik haline gelmiş. “Müziğimize özenenler, Mozart’ın bile ilham aldığı alaturkaya mehterden, dini altyapıdan özendiler. Bize özenirken meyhaneden özenmediler. Ne yazık ki bu hale kadar geldi. Bunda suç kimde, tamamen müzisyenlerde. Ama şimdi alaturka gerçek manasını buluyor.”

23 Temmuz 2014 Çarşamba

Bana isminin hikâyesini anlat!

Filiz Özdem’in hazırladığı Bana Adını Söyle adlı kitapta, Türk edebiyatının 24 yazarı “isim”leriyle kurduğu bağı anlatıyor. Kitapta Haydar Ergülen’den İnan Çetin’e, Karin Karakaşlı’dan Nursel Duruel’e pek çok yazar isimlerinin hikâyesini kaleme almış.Dünyaya gelen her insana iradesi dışında bir isim verilir. İsim verme yüzyıllar boyunca farklı geleneklerden beslenegelmiştir. Özellikle Anadolu’da, aileler çocuklarına kendi anne ve babalarının ismini verirler. Kimi bebeklerin nasibine de doğduğu yıl meşhur olan isimlerden biri düşer. Bazen dönemin şartları, yani darbeler, savaşlar, siyasi figürlerin başarıları da belirleyici olur. Kısacası her ismin bir hikâyesi vardır. Filiz Özdem, bir merakın peşine düşmüş ve yazarlardan isimlerinin hikâyesini dinlemiş. Bana Adını Söyle (YKY) adlı kitapta 24 yazar “isim”leriyle kurduğu bağı anlatıyor.İlginç hikâyelerden biri kitabın yazarı Filiz Özdem’e ait. Doğduğu hastanede görevliler, babaya “Adı ne olacak?” diye sorunca, henüz karar verilmediği için, halası aniden “Filiz” deyiverir. Eve gelince büyükler “Filiz de neymiş?” diyerek Esra’ya karar verir. Dede de sağ kulağa ezan okuyup sol kulağa Esra’yı fısıldar. Esra, yedi yıl sonra okula başlar. İlk gün öğretmen sınıfta isimleri okurken “Filiz” diye seslenir ama kimse oralı olmaz. Öğretmen soyismiyle seslenince gerçek ortaya çıkar. Hastanede verilen isim o yıllarda nüfus müdürlüğüne iletilmektedir. Haliyle Esra, yıllar sonra aslında Filiz olduğunu öğrenir.Filiz Özdem’inkine benzer bir kırılmayı, ilkokula başladığında adının Ömer Şahin olduğunu öğrenen Murat Yalçın yaşar. Annesi hamileyken izlediği bir Yeşilçam filminden etkilenip doğmadan karar vermiştir Murat’a fakat baba aynı görüşte değildir. Dedelerinin ismini yazdırmıştır nüfusa, “Ben dedelerimin adlarını vereyim de biz yine Murat deriz.” diyerek. Öyle de olmuş, ta ki ilkokula başlayana kadar. “Ömer Şahin” eline kalemi aldığında, müstear bir isme hiç gerek yoktur. İmdada “Murat Yalçın” yetişir.Kitapta isimlere alfabetik sırayla yer veriliyor. İlk konuk Aslı Serin, adına bir yazı yazmak için hayli uğraşmış. Ama adıyla pek barışık olmadığı hissi uyandıran bir yazı çıkmış ortaya. Ayşegül Çelik ise Refik Halit Karay’ın “Ayşegül” adlı hikâyesinden Ayşegül kitapları serisine uzanan çizgide ismiyle ilişkisini kaleme almış. Kitapta ilginç bir isim alma hikâyesi de Doğan Yarıcı’ya ait. Beş yaşındaki kardeşine, “Yeni doğan kardeşinin adını ne koyalım?” diye sorarlar, o da haliyle “Doğan!...” der. Boy boylayan, soy soylayan, çocuklara isim veren Dede Korkut geleneğinden gelen bir toplumda, elbette âlim, bilgin ve aile büyüklerinin de isim vermesine şahit olunur. Ece Ayhan’ın, yazar Sevgi Özdamar’ın adına “Emine”yi eklemesini belki de böyle değerlendirmek gerekir. Dünyaca ünlü Mısırlı ses sanatçısı Ümmü Gülsüm’den ilham alan Ece Ayhan, “O bir yere girince bütün erkekler ayağa kalkarmış, krallar da… Sen de öyle bir kızsın.” demiş ve Ümmü Gülsüm-Emine Sevgi benzerliğini kurarak, adının önüne bir “Emine” ekleyivermiş.UĞUR YÜCEL: ASLINDA ADIM ‘AMORTİ’ OLABİLİRDİİsimleriyle arası iyi olmayan yazarlar da var. Berat Alanyalı ve Gürsel Korat bunlardan. Berat Hanım, en çok isminin aslında bir erkek ismi olmasından yakınıyor. Telefonda Berat Bey’e bağlanmak isteyip bir hanımla karşılaşanların Bey’de ısrarı, sıradan durum olmuş artık. Gürsel Korat ise adını 1960 darbesini yapan generalden aldığı için üzgün. Uğur Yücel’in isim hikâyesi ise oldukça ironik. Babası Sabri Bey, Umur koymak ister, annesi ise bari “Onur olsun.” der. İsim tartışılırken babasına piyangodan amorti çıkar. Babası da, “Uğurlu geldi bu çocuk, Uğur olsun adı.” diyerek noktayı koyar. Uğur Yücel’in yorumu ise şöyle: “Bütün aile hayatını ancak kendi kendine amorti etti ben doğduktan sonra. Ben babamın yerinde olsam Amorti koyardım. (…) Son heceyi de iddiada kaybedip atardım Amor olurdu adım.”Kitapta ayrıca Betül Dünder, Burhan Sönmez, Faruk Duman, Haydar Ergülen, İnan Çetin, Karin Karakaşlı, Mahir Öztaş, Mehmet Zaman Saçlıoğlu, Nalân Kiraz, B. Nihan Eren, Nursel Duruel, Ömer F. Oyal, Özen Yula, Semra Topal ve Yiğit Bener, isimleriyle olan bağlarını, isimlerinin onlar için ne ifade ettiğini anlatıyor.

22 Temmuz 2014 Salı

İçeride ihale, dışarıda şenlikli protesto!

Ankara’da dün yine protesto vardı. Akün ve Şinasi sahnelerinin yıkılmasını istemeyen Ankaralı sanatçılar, tiyatro kostümlerini giyerek Akün’ün önünde buluştu ve “Kente ihanetin ihalesi olmaz” pankartları açıp bildiri okudu.Ankara'daki Akün ve Şinasi sahnelerinin satışı ile ilgili ihale dün gerçekleştirildi. Atatürk Orman Çiftliği, Türk Hava Yolları, Türk Kızılayı, SGK gibi kurumların iştiraki ile kurulan ve her iki sahnenin de sahibi olan Emek İnşaat tarafından, Akün Sahnesi’nin bitişiğindeki iş merkezinde ihale yapılırken, dışarıda da sahnelerin kapanmasını istemeyen sanatçılar ve sivil toplum örgütü temsilcileri eylem yaptı.Tiyatro kostümleri ile Akün'e gelen sanatçılar, ihalenin iptalini istedi. Aynı şekilde geçtiğimiz yıl da ihale devam ederken dışarıda eylem yapan sanatseverler amaçlarına ulaşmış, ihaleye katılan firmalar geri çekilmişti. Sanatçılar bu yıl da aynı gelişmenin yaşanmasını bekliyor. Bu sebeple ihale sürerken dışarıda şarkı, türkü ve mini oyunlarla protestolarını gerçekleştirdiler.'ANKARA'NIN BELLEĞİ SİLİNECEK'Devlet Tiyatrosu sanatçısı Şahin Ergüney, satışların yapılmaması için düzenlenen gösteride bir basın açıklaması yaptı. “Sanata evet, ihaleye hayır.” diyen Ergüney, Akün ve Şinasi sahnesinin Ankara'nın yaşantısında önemli bir yeri olduğunu söyledi. Bu sahnelerin satılması ile Başkentlilerin anılarının silineceğini belirten Ergüney şunları söyledi: “Kentten bir bellek daha silinmeye çalışılıyor. Şinasi ve Akün sahneleri Ankara'nın ve Ankaralıların belleğinin bir parçasıdır. Bunların yıkılması demek Ankaralıların belleğinin yağmalanması, yok edilmesi şehrin ve şehir kimliğinin kaybedilmesi demektir. Ankara'da birçok büyük prodüksiyon Akün ve Şinasi'de gerçekleştirildi. Dışardan gelen tiyatro toplulukları da bu sahneleri kullandı, festivallere ev sahipliği yaptı. Tüm gelişmiş ülkelerin başkentlerinde kültür merkezleri vardır. Bizim Başkent'imizde yok. Tiyatronun demokrasi kültürüne katkısı tüm dünya tarafından kabul edilmiştir ve bu anlayışın sonunda Paris'te 120 tiyatro her gece perde açar. Berlin'de 60'ı aşkın, Londra'da 200'ü aşkın, Atina'da 110 tiyatro binası vardır. Nüfusu Ankara'ya yakın Viyana'da 55 tiyatro binası vardır. Ancak başkent Ankara'da topu topu 12 tiyatro binası var ve sayıları giderek azaltılmaya çalışılıyor. Anılarımıza ve sahnelerimize sahip çıkmak için tüm Ankaralıları temsilen işte buradayız. Emek İnşaat Atatürk Orman Çiftliği, Türk Hava Yolları, Türk Kızılayı ve SGK gibi kurumların iştiraki ile kurulan bir kamu ortaklığıdır. Bazı kişiler veya şirketler kârlarına kâr katsın diye değil, devlet tarafından halk yararına yatırımlarının artırılması için kurulmuş bir işletmedir. Şimdi halkın vergileri ile kurulmuş bu işletme halkın malını satacağını söylüyor. Akün ve Şinasi'nin satışı ve yıkılmasını durdurmak için kalıcı bir önlem alınmasını, binaların iş merkezi ünitesinden ayrılarak korunmasını talep ediyoruz.” İhale ise şartnameye uygun teklif gelmediği için şimdilik ertelendi.

19 Temmuz 2014 Cumartesi

Altın Portakal, yeniden uluslararası olacak

51. Altın Portakal Film Festivali bu yıl 10-18 Ekim arasında düzenlenecek. Yönetim değişikliğiyle birlikte yeniden uluslararası sulara açılacak festival, tecrübeli isimlere emanet edildi. İspanya’nın konuk ülke olacağı festivalde Haldun Dormen, Nilüfer Aydan ve Tarık Dursun Kakınç’a onur ödülü verilecek.İstanbul Film Festivali’ni ayrı tutarsak ülkemizdeki film festivallerinin kaderinin yerel yönetimlerin elinde olduğu herkesin malumu. Her yerel yönetim değişikliğinde Anadolu’daki festivallerin akıbeti hakkında kafalarda soru işareti oluşur. En ‘köklü’ festivalimiz Altın Portakal için bile durum böyle. Malum, 30 Mart’taki yerel seçimlerde Antalya Büyükşehir Belediye Başkanlığı el değiştirdi. 2004-2009 yılları arasında bu görevi yürüten Menderes Türel, yeniden belediye başkanı seçildi. O günden itibaren, Altın Portakal’da ne gibi değişiklikler olacağı merak konusuydu. Zira Türel’in ilk icraatlarından biri, son beş yıldır festivali organize eden Antalya Kültür ve Sanat Vakfı (AKSAV) ile çalışmayacağını duyurmak olmuştu.Menderes Türel ve 51. Altın Portakal Film Festivali düzenleme komitesi dün İstanbul’da Yıldız Sarayı Tiyatro Salonu’nda basının karşısına çıktı. Bu yıl, 10-18 Ekim arasında düzenlenecek festivalde, AKSAV’ın devre dışı kalmasıyla oluşan organizasyon boşluğu ‘festival komitesi’ ile dolacak. Festivalin genel sanat yönetmenliği Elif Dağdeviren’e teslim edildi. Komitedeki diğer sinemacılar ise deyim yerindeyse ‘garanti’ isimler. 13 yıl boyunca İstanbul Film Festivali’nin yöneticiliğini yapan Hülya Uçansu, Altın Palmiye ödüllü yapımcı Zeynep Özbatur Atakan, FIPRESCI ve SİYAD başkanı Alin Taşçıyan... Ulusal bölümün program yöneticiliğini Serap Engin üstlenirken uluslararası programdan Nesim Bencoya sorumlu olacak.‘KURUMSALLAŞMA’: BU SEFER KESİN!51 yılı geride bırakmasına rağmen, her yıl sanki birinci yılındaymış gibi kurumsallıktan uzak bir görüntü veren Altın Portakal’ın, yeni dönemde nasıl bir yol izleyeceği merak ediliyordu. 2009’dan önceki beş yıllık Türel döneminde uluslararası sulara yelken açan festival, Mustafa Akaydın döneminde yüzünü ‘yerel’e çevirmişti. Menderes Türel, festivali yeniden uluslararası boyutlara taşımaya kararlı görünüyor. Uluslararası Film Yapımcıları Birliği Federasyonu’na (FIAPF) başvurarak Altın Portakal’ın ‘A sınıfı’ kategorisine alınması için başvuru yapılmış. Ayrıca kurumsal hafızayı güçlendirmek için geriye dönük dijital arşiv oluşturma çalışması da başlatılmış. Geçen yılın para ödüllerinin hâlâ ödenmediğini söyleyen Türel, bu ödemeleri en kısa sürede yapacaklarını, bundan sonrası için de en geç 31 Aralık’a kadar para ödüllerinin sahiplerine teslim edileceğini ifade etti. “Sanat dünyası günlük siyasetin cazibesine kapılıp gölgede kalmamalı.” diyen Türel, Altın Portakal’ın belediye başkanının değil Antalyalıların olduğunu, festival başvurularında filmleri siyasi yönden engellemeyeceklerini ve kapılarının herkese açık olduğunu belirtti. Mustafa Akaydın döneminde her yıl bir ‘tema’sı olan festivalde bu yıl tema yok. Festivalin sanat yönetmeni Elif Dağdeviren’in açıkladığı ‘Gelenekten geleceğe’ mottosu ise 100. yıla uygun görünse de biraz aceleye gelmiş gibi. Komitenin festival programını şekillendirmek için iki aydan az bir süresi var. Haliyle ana program dâhil olmak üzere ayrıntılara dair sorular “Üzerinde çalışıyoruz, yakında açıklayacağız, internet sitemizde göreceksiniz” gibi nazik cevaplarla geçiştiriliyor. Ancak ekibin tecrübesiyle bu işin üstesinden geleceği söylenebilir. Ayrıca festivalin düzenlendiği AKM salonlarının kangren haline gelen teknik sorunlarının “bu yıl düzeleceği”nin bir kez daha yinelendiğini de hatırlatalım.Geçtiğimiz yıllarda ulusal yarışmadaki film seçkisinin niteliğini bir hayli düşüren ‘prömiyer’ şartı bu yıl Altın Portakal’da yok. 100. yıla özel olarak, filmlerin ilk kez Antalya’da yarışma şartı kaldırıldı. Buna göre, en iyi film ödülü hariç, diğer festivallerde ödül kazanmış filmler Altın Portakal’a başvurabilecek. Bu kuralın kalkması için ısrarcı olduğunu söyleyen Alin Taşçıyan, Altın Portakal’ın ‘keşif’ yönünün abartıldığını düşünüyor. ‘Yeni’ için ‘iyi’nin feda edilemeyeceğini ifade eden Taşçıyan, yenileri dışlamadan niteliği öne çıkarmayı planladıklarını belirtti. Üç isme onur ödülüTürk sinemasının 100. yılında Altın Portakal’ın onur ödülleri, Haldun Dormen, Nilüfer Aydan, Tarık Dursun Kakınç’a verilecek. Konuk ülke ise İspanya sineması olacak. Yarışma başvurularının bugünden itibaren başladığı festivale son başvuru tarihi 26 Ağustos.

18 Temmuz 2014 Cuma

Sinyale inanma sinyalsiz kalma

Bağımsız bir bilim-kurgu örneği olan ‘Sinyal’, türler arasında keskin çizgilerle ve kolayca geçiş yapan anlatım dili ile dikkat çekiyor. Film, ilk yarısındaki heyecan ve merak duygusunu bir süre sonra kaybediyor.Bağımsız bilim-kurgu filmi ‘Sinyal’, ilk yarısında tetiklediği heyecan ve merak duygusunu, ikinci yarıda yavaş yavaş elimizden alıyor. Verdiği burukluk ile 2012 yapımı ‘Tetikçiler / Looper’ filmini hatırlatıyor.Kendi halinde iki hacker olan MIT üniversitesi öğrencisi Nick ve Jonah, arkadaşları Haley’i yeni okuluna götürmek için yola çıkar. Yolculuk sırasında Nick ve Jonah, ‘Göçmen’ adlı bir hacker’dan sinyal alır. Bunu bir meydan okuma olarak gören iki kafadar, Göçmen’in yerini tespit eder. Onu görmeye gittiklerinde ise harabe bir barakayla karşılaşırlar...‘Sinyal’, bilim-kurgu evrenine varmadan önce birkaç durağa uğruyor. Gençlik filmi kodlarıyla başlayıp yol hikâyesi tadında devam eden film, rotayı aniden korku sularına çeviriyor. ‘Blair Cadısı’ efektiyle kotarılan baraka bölümü, korku klişelerine dokunup geçtikten sonra salgın filmlerinin sahasına giriyor. Bir süre burada oyalanıp seyircinin merakını yeterince köpürttüğüne kanaat getirince erken bir firar olayı ile yeniden yol hikâyesine dönüyor. Derken, kaçakların izinin sürüldüğü bir western tadında ilerliyor bir süre. Finale geldiğinde ise ‘Truman Show’ şıklığında ama sert bir geçişle bilim-kurgu evrenine dalıyor.YÜRÜYELİM Mİ, KOŞALIM MI?2012 yapımı bağımsız bilim-kurgu örneği ‘Looper’, atmosfer kurmadaki ve zamanda yolculuk temasını yeniden üretmedeki başarısını hikâye anlatımında gösteremediği için belli bir seviyeyi geçememişti. Sinyal de aynı dertten mustarip. 97 dakikalık süresinde türler arasında bu kadar keskin çizgilerle ve kolayca geçiş yapıp da rahatsızlık vermeyen ‘Sinyal’in fikir planındaki parıltısı, hikâye anlatımındaki zaaflarından dolayı hedefe ulaşamadan sönüp gidiyor. Fakat ‘Sinyal’, garip bir şekilde, gösterdiklerinin ötesinde, anımsattıkları ve çağrışımlarıyla kendi halimizi seyretmeye yönelik bir okuma penceresi açıyor. Film, kabuğunu kırma metaforundan hareketle Amerikan gençliğinin içinde debelendiği sıkışmışlık duygusunun yansıması şeklinde okunmaya müsait. Başkalarının bilgilerini çalan iki hacker’ın hayatının uzaylılar tarafından çalınmasından yola çıkarak bambaşka bir alana da varılabilir. Sadece Amerikan gençliği değil, genel olarak gençliğin içine düştüğü sıkışmışlık duygusu...Hadi kendimizi soyutlamayalım; bu topraklarda yaşayan bizler de, kaç nesildir aynı fasit dairede dönüp duruyoruz. İsimler ve takvimler değişiyor ama aynı küçük, dar ve boğucu kabuğun içinde debelenip duruyoruz. Çağın dejavu mahkumları olarak her nesilde aynı dersten kalan tekrarlı öğrenciler gibiyiz. Öyle ki, yaşadığımız hadiseler karşısında “Biz bu filmi görmüştük.” diyecek kadar bir farkındalığımız bile kalmadı. Kötülüğün her gün daha derin, daha karanlık çukurlara yuvalandığını gördükçe hayret duygumuzu da kaybettik. ‘Sinyal’deki genç Nick, içinde bulunduğu kabuktan iyice bunalınca kendisine monte edilen takma ayaklar ile delice koşuyor. Hapsolduğu duvarları yıkmak için çılgınca koşuyor ama vardığı yerde daha büyük bir duvarla karşılaşıyor. Tanıdık geldi mi? David Le Breton’ın eşsiz güzellikteki kitabı Yürümeye Övgü’yü hatırlayalım: “Yürümek, ruh yetmezliği yaşamaktır, daha doğrusu ruh yetmezliği yaşayıp kendini kendinden dışarı atmaktır. Kendine katlanamadığın noktada kendinle barışmak için kendini yollara vurmaktır.’’ Wong Kar-wai’nin birbirine değip geçen hayatları resmederken, zamanın herkes için farklı akıp gittiğini fısıldadığı filmi ‘Chungking Express’te 223 numaralı polisi getirelim gözümüzün önüne. Takeshi Kaneshiro’nun oynadığı polis, her sabah ayrılık acısını ve dertlerini unutmak için koşuyordu. Koştukça unutuyor, unuttukça koşuyor. Tekrar Yürümeye Övgü’ye dönersek: “Coşkulu bir yürüyüş çok büyük olasılıkla, her türlü dar kafalılıktan ve gururdan, kibirden uzaklaştırmıştır sizi ve içinizdeki merak duygusunun özgürce harekete geçmesini sağlamıştır.” Keşke! Yanlış sinyallerin peşine takılıp geldiğimiz nokta gün gibi ortadayken hepimizin daha çok yürümeye ve her gün daha coşkulu yürüyüşlere ihtiyacı var. Hatta belki de koşmaya!

17 Temmuz 2014 Perşembe

Bu vebali taşıyamazsınız

Hükümetin, Risale-i Nurların basımını tekeline almak istemesine okurlar da tepki gösteriyor. Milletvekillerini e-mail yağmuruna tutan okurlar ortak yazdıkları mesajda, “Hiç kimse, bu eserlerin inançlarımıza ve hukuka aykırı olarak bir inhisarcılığa hapsedilmesine yol açmanın millet ve tarih önündeki ağır vebal ve sorumluluğunu taşıyamaz.” diyor.Risale-i Nur basımını devletleştirme girişimine tepki gösteren okurlar, Meclis ve milletvekillerini mesaj yağmuruna tuttu. Genel Kurul’da görüşülen düzenlemenin geçmesini istemeyen okurlar, vekillere “Hiç kimse, bu eserlerin inançlarımıza ve hukuka aykırı olarak bir inhisarcılığa hapsedilmesine yol açmanın millet ve tarih önündeki ağır vebal ve sorumluluğunu taşıyamaz.” uyarısı yapıyor.-Risale-i Nurların, devlet tekeline alınmasını istemeyen vatandaşlar, bu konudaki demokratik haklarını kullanıyor. Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın Risale-i Nurların basımı için yayınevlerine bandrol vermemesi ile başlayan ve hükümetin Risaleleri tekeline alma girişimi ile süren süreç endişeyle izleniyor. Plan ve Bütçe Komisyonu'nda görüşüldüğü günlerde de tepkilerini komisyon üyesi vekillere ileten vatandaşlar şimdi de tüm milletvekillerine tepki e-mail'i gönderiyor.Tepki mesajları konusunda öncülük eden vatandaşlardan Hayati Binler, iktidar ve muhalefetten bütün parlamenterlere gönderilmek amacıyla düzenlemenin yanlış olduğunu belirten mesaj kaleme aldı. Mesaj metni kısa sürede yayılarak geniş bir ağa ulaştı. Türkiye'nin her yerinden vekillerin posta kutularına binlerce mail atıldı. Konu ile ilgili konuşan Hayati Binler, milletvekillerinden şimdiye kadar bir cevap alamadıklarını ancak onların konunun önemini anlamalarını sağlamak üzere bu çalışmayı başlattıklarını ifade etti. Binler, genel kurul boyunca mail trafiğini sürdüreceklerini, amaçlarının milletin vekili olan insanlara, milletin rahatsızlığını iletmek olduğunu söyledi."BU DÜZENLEMEYE GEÇİT VERMEYİN"‘Sayın milletvekilimiz' diye başlayan ve milletvekillerine gönderilen mesaj şöyle: "Risale-i Nur eserlerinin basım ve yayınına Kültür ve Turizm Bakanlığı'nca uygulanmaya başlanan bandrol engeliyle girilen süreç, eserlerin devlet tekeline geçmesi gibi bir mecraya sürüklenmiştir. Plan ve Bütçe Komisyonu'ndan geçen tasarıyla, Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu'nda yapılan düzenleme yasalaşırsa, başta Risale-i Nur olmak üzere, memleket kültürü açısından önemi haiz bütün eserler kamulaştırılacak ve yayımlanması inisiyatifi Bakanlar Kurulu'na bırakılacaktır. Bunun sonucunun nereye varacağını hiç kimse kestiremez.Konuyla doğrudan ilgili kişi, kurum ve yayın organları tarafından delillere dayalı olarak yapılan bilgilendirme ve açıklamalara ve bu çerçevede kamuoyundan yükselen çağrılara rağmen, söz konusu düzenlemenin komisyondan geçmesi üzüntüyle karşılanmıştır. Genel Kurul aşamasında sizden, torba kanundaki bu maddeye geçit vermemenizi bekliyor ve önemle hatırlatıyoruz ki, hiç kimse, bu eserlerin inançlarımıza ve hukuka aykırı olarak bir inhisarcılığa hapsedilmesine yol açmanın millet ve tarih önündeki ağır vebal ve sorumluluğunu taşıyamaz."

16 Temmuz 2014 Çarşamba

Peygamberimiz’e Yazılan piyano konçertosu ortaya çıktı

Fransız piyano virtüözü Henry Herz, 85 yılda 200’den fazla beste yaptı, 8 piyano konçertosu yazdı. Bu konçertolardan altıncısı hariç hepsi kaydedildi, notaları korundu. Altıncı konçertosu ise kayıptı. Aşağıda, Peygamberimiz’e yazılan fakat bugüne kadar kimsenin fark etmediği o konçertonun nasıl bulunduğunu okuyacaksınız.Devlet Opera ve Balesi sanatçısı, besteci-piyanist Dr. Aydın Karlıbel, şimdiye kadar klasik müzik alanında beş albüm hazırladı, sayısız araştırmalara imza attı. Geçen yıl bu zamanlarda yeni albümü için yine notaların arasına gömülmüş iken bugüne kadar kimsenin fark etmediği, fark etse de araştırmadığı bir bilgiye ulaştı. Ona kültürümüzü, yakından ilgilendiren bilgiyi veren kişi, Fransız profesör Laura Schnapper’di.Aydın Karlıbel’in Schnapper’e ulaşmasının nedeni, Alman asıllı Fransız piyano virtüözü Henry Herz’in 1858’de Sultan Abdülmecid’e ithaf ettiği Ulusal Marş’tı. O yıllarda Avrupalı müzisyenler ünlü olmak için, biraz da diplomasi gereği Osmanlı sultanlarına besteler ithaf etmişler. Schnapper ile bir yıl içinde bu nedenle birçok kez iletişim kurduklarını söyleyen Karlıbel, bu görüşmeler sırasında, duyduğumuzda bizi de heyecanlandıran bambaşka bir bilgi ile karşılaşır. 85 yıllık ömründe 200’den fazla beste yapan, 8 konçerto yazan Herz, bu konçertolardan altıncısını Peygamber Efendimiz için bestelenmiştir. Altıncısı hariç diğerleri ülkesinde kaydedilir, notaları korunur. Ulusal Marş ile yine aynı nedenlerle 1858’de bestelenen altıncı konçertonun ise, kaydedilmesi bir yana notaları kaybolur. Karlıbel, olayın peşine düşer. Paris, İtalya ve Belçika’daki müzik okulları ve enstitüler ile bağlantıya geçer, arar, sorar, soruşturur. Fakat oralardan bir şey çıkmaz. 7-8 sekiz ay önce Uluslararası Müzik Notaları Kütüphanesi Projesi www.imslp.org’da esere ulaşır. Ulaşır ama konçerto bu haliyle de eksiktir. Çalınması ve kaydedilmesi şimdilik mümkün değil. Nedenini Karlıbel şöyle anlatıyor: “Eserin notalarını buldum ama orkestra materyali olmadığı için (şef partisyonu da deniyor) şimdilik çalamıyoruz. Piyano ile çalınabilir ama orkestrasyonunu yapmam gerekir. Bu da çok uzun ve emek isteyen bir iş.” Henry Herz, 1803 yılında Viyana’da doğar, 1842’de Paris Konservatuarı’na öğretmen olarak atanır, 1888’de Paris’te hayata veda eder. Yaşadığı yıllarda devrin tüm piyanistlerinden daha ünlü olan Herz adına Paris’te konser salonu inşa edilir. Bu salon çok önemlidir, büyük bestelerin prömiyerleri burada yapılır. Fransız sanatçının notaları ile piyano eğitimine başlayan Karlıbel, “Henry Herz’in romantik devirde virtuozite kelimesini yeniden tanımlamış olan sayılı efsanelerinden biri olduğunu daha sonra öğrendim. Dönemin zirve isimleri Liszt ve Chopin’in yanı sıra Thalberg, Moscheles, Kalkbrenner ve Herz gibi virtüözler sayısız kompozisyon ve didaktik eser kaleme alıp turnelerle değişen müzik tarzlarını Avrupa ve Amerika’ya tanıttılar. Herz, Paris’in kültür hayatına damgasını vurmuş biri” diyor. Karlıbel’e “Peki niye kaydedilmemiş bu eser, bununla ilgili herhangi bir bilgiye ulaştınız mı?” diye soruyoruz. “Belki Müslümanlıkla ilgisi var diye yapmamış olabilir, bilemiyorum. Ama buna benzer başka bestelerin kayıtlarını yapmışlar.” cevabını veriyor.156 yıl önce bestelendiKorolu konçerto da denilen 6. Konçerto, üç bölümden oluşuyor. İlk iki bölümde piyano çalıyor, orkestra ona eşlik ediyor. “Rondo Oriental” adındaki üçüncü bölümde ise koro, kimin yazdığı henüz bilinmeyen aşağıdaki sözleri, Herz’in bestesiyle seslendiriyor. Besteciler, genellikle son bölümde kullandıkları temaları ilk iki bölümden alıyorlar. Yani konçertor baştan sona Peygamberimiz için 1858’de bestelenmiş. Hollanda Kralı’na ithaf edilmesi ise oldukça manidar. Hz. Muhammed (sas)’e yakarış ve Allah’a şükürle son bulan, şairi meçhul koronun sözlerini belgesel önemi nedeniyle, Aydın Karlıbel’in Türkçe tercümesiyle yayınlıyoruz:Rondo Oriental*Peygamberin ahfadı, ey uyanın,Ufukta güneş doğarkenTatlı meltemle tan ağarıyorMağfiret dolu göklerden bize hayır vaad ediyorBir yılan gibi kıvrılan uzun kervanÇölde geçip gidiyorMeşum ve karanlık, yukarıda akbabalar süzülüyorBizden kanlı bir ziyafet çekmeyi umuyorEy yüce Peygamberimiz Muhammed, sana yakarışımızı işit.Başımızdan bütün tehlike savuşsunSana secde eder, senden yardım dilerizEy Muhammed bizi esirge!Fakat tehlike ve felaketi unutalım.Yok, bu aldatıcı serap değil!Sığındığımız bu vaha bizi koruyacak bir yerdir.Haydi o esintiyi, o serin gölgeye, bir adım sonra varacağız!Evet yolculuğumuz sona eriyor.Peygamber'e hamd ü senaAllah'a şükürler, Allah'a şükürler olsun.(Rondo canlı müzik demek. Rondo Oriental, ‘Doğu tarzında rondo' olarak okunabilir)

15 Temmuz 2014 Salı

‘Roboski Müzesi’nin projesi hazır

Şırnak Uludere’ye insanlık suçlarını unutulmaz kılacak bir müze açılıyor. ‘Roboski Müzesi Girişimi’nin çabalarıyla hayata geçen müzenin projesi önceki gün açıklandı.28 Aralık 2011'de Şırnak'ın Uludere (Roboski) ilçesi yakınlarında, sınır ticareti yaparken askeri uçakların bombardımanı sonucu hayatını kaybeden 34 Kürt vatandaşının anısını yaşatmak için kurulacak ‘Roboski Müzesi'nin projesi belli oldu. Yıldız Teknik Üniversitesi'nden Ozan Öztepe'nin başkanlığında hazırlanan proje birinci seçildi. Seçilen müze projesi, Uludere'de inşa edilerek, hayatını kaybedenlerin anısının yaşatılması sağlanacak.‘Roboski Müzesi Girişimi' adı altında bir araya gelen ve mimarlar, sivil toplum kuruluşları temsilcileri ile Uludere'de katledilen vatandaşların aileleri, Uludere'de bir müze kurulmasını kararlaştırmıştı. Müze için proje çağrısına 56 ekip, 25 ayrı proje ile katıldı. Seçici kurul, 25 proje içinden 5 projeyi değerlendirmeye aldı. Geçtiğimiz cumartesi ve pazar günü Ankara Faruk Eren Avukat Evi'nde gerçekleştirilen değerlendirme toplantısında, bütün ekipler konuyu ele alış biçimlerini ve proje önerilerini paylaştı. Her proje uzun uzun tartışıldı. Diğer tüm katılımcılar gibi yarışmacılar da birbirlerinin projeleri ile ilgili eleştiri ve görüşlerini dile getirdi. Değerlendirmelerin sonunda bütün tasarım ekipleri, hangi proje seçilirse seçilsin ellerinden gelen her türlü desteği vermeye devam edeceklerini belirtti.İki gün süren hararetli tartışmaların ardından finale kalan beş proje içinden Roboski Müzesi ve Anma Yeri olarak inşa edilmek üzere Ozan Öztepe'ye ait proje birinci seçildi. Bunun yanında 25 proje arasından öne çıkan bazı projeler de anma kültürüne ve mimarlık ortamına katkılarından dolayı özel ödüle layık görüldü.Bu aşamadan sonra Uludere'de kurulması planlanan müze için çalışmalara başlanacak. Müze, katledilen vatandaşların mezarlarının bulunduğu ve ailelerin müze için kullanıma sunduğu arazi üzerinde yapılacak. Müze inşası için gerekli paranın bağışlardan elde edilmesi planlanıyor. Bağışların yanı sıra konser, sergi gibi faaliyetlerden gelecek gelirler de müzenin yapımına harcanacak.Roboski Müzesi ve Anma Yeri kaynak bulunursa bu yıl açılacakRoboski Müzesi Girişimi, Uludere'de hayatını kaybedenlerin yakınlarının yanı sıra sanatçı, hukukçu, sivil toplum örgütü temsilcileri gibi farklı kimliklerin bir araya gelmesi ile 2013 yılında kuruldu. Girişim, ‘Uludere olayının şahsında bölgede yaşanan tüm insanlık suçlarını görünür ve unutulmaz kılmak için kalıcı bir yapı olmalı' düşüncesinden hareketle, müze fikrini geliştirdi. Müze için proje yarışması düzenlenmesine karar verildi. Yarışmaya başvurular 16 Nisan ile 1 Temmuz tarihleri arasında alındı. Kaynak bulunursa, müzenin 2014 sonuna kadar bitirilmesi hedefleniyor. Müzede sanatçıların Uludere için yaptığı resimler, heykeller, fotoğraflar sergilenecek. Hayatını kaybedenlerin ailelerinin bağışlayacağı çeşitli hatıra eşyaları da müzede yerini alacak. Müzede dinleti ve anma programlarının yapılacağı mekânlar ile kütüphane de olacak.

14 Temmuz 2014 Pazartesi

‘Türkülere kulak kesilmek artık işimize gelmiyor’

Türkü üzerine söylenmiş en etkili dizelerden biri Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun ‘Nerede bir köy türküsü duysam/Şairliğimden utanırım’ dizesidir. Uzun yıllardır TRT Erzurum Radyosu’nda yapımcı olarak çalışan İsmail Bingöl ise türkülerimizle ilgili en orijinal kitaplardan birini yazdı. Atalar Mirası Gönül Yarası (Ülke Edebiyat), Bingöl’ün Anadolu türküleri üzerine yirmi yıldır kaleme aldığı denemelerden oluşuyor.Türküler söylenir, dinlenir, hikayeleri anlatılır. ‘Türkü denemeleri’ ne demek?Bu sorunuza cevap vermem için biraz gerilere gitmem lâzım. Ta çocukluğuma… Öyle ki; yıllardır türkü söyleyen, hani o bilinen tabirle, çocukluğumdan beri türkülerin ve şarkıların meftunu biriyim. Daha henüz ilkokula başlamamışken, ezberimde türküler olduğunu ve büyüklerin beni yakaladıklarında türkü söylettiklerini hatırlıyorum. Bu merak, bu sevgi bu güne kadar devam ediyor olsa da; bazı özel sebeplerden; türkü söylemeyi sanat haline getiremesem de; müziğimizin sürekli icra edildiği bir kurumda, TRT de prodüktör olarak çalışmak nasip oldu ve söyleyenlerin seni duyurmayı, yaptığım programlarda türküler üzerine metinler yazmayı iş edindim. Türkü hikâyeleri türkülerle ilgili alışılagelmiş bir aktarım biçimi olduğundan, serde biraz şairlik ve yazarlık da olduğundan, bundan farklı olarak, dinlediğim türkülerin bende uyandırdığı hisleri, çağrışımları yazıya dönüştürmek suretiyle; deneme biçiminde yazmaya çalıştım bunları. Yıllar içerisinde buna dair okuduklarım ya da şöyle söyleyeyim, bu şekilde yazılmış olanlar, bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıdaydı. Ben; yaptığım programların da etkisiyle, bu yoldaki çabalarımı sürdürdüm ve yaklaşık yirmi yıl sonra böyle bir kitap ortaya çıktı. Türkü üzerine yazılmış ilk deneme kitabı da diyebiliriz belki de… Aslında her insan; bizim olan, bize bizi anlatan, bir anlamda millet olarak Anadolu’ya gelinceye kadar ki serencamımızı gizlediğimiz türkülerimizi dinlediklerinde, yürekleri bir hoş olur, gönül dünyaları dalgalanır ve etkilenirler. Zaten bu coğrafyanın türkülerini dinlerken bunları yaşamayanların, yüreğinden gâh hüzün, gâh sevinç bulutları geçmeyenlerin bizi anlamaları mümkün değildir. Rahmetli Nevzat Kösoğlu büyüyüğümüzün cümleleriyle; "Millî kimliğimize sahip mi olmak istiyorsunuz; farklı olmak, bilinmek, onurlu ve başı dik mi kalmak istiyorsunuz? Türkü dinleyin ve türkü söyleyin. Çünkü, millî kültürümüzün ana sütunlarından biri musikimizdir ve musikimizin kalbi de türkülerimizdir.”Kısacası; işte biz de bunu yapmanın gayreti içerisindeyken, yanında da türkülerimize dair hissettiklerimizi deneme şeklinde kaleme aldık. Sonrasında ise; diğer deneme kitabımız olan “Ey Kelime … Ve Ey Ses”le birlikte; çok değerli insan, kültür dünyamızın değerli şahsiyeti Ezel Erverdi ağabey vasıtasıyla; Mart ayında Dergâh Yayınları Ülke Kitapları’ndan yayınlanarak okuyucuya ulaştı. Teşekkürlerimi ve şükranlarımı arzediyorum sizin aracılığınızla buradan kendilerine ve diğer emeği geçenlere…“Acaba kaçımız yöremize ait bir türküyü baştan sona söyleyebiliriz?” cümlenizi okuyunca insan kendini teste tabi tutmak istiyor. Sizce bu testi kaçımız geçebiliyoruz?Sizin de bildiğiniz gibi, millet olmanın ya da bir millet olduğunu iddia etmenin en başta gelen unsuru; kendinize ait kültürel değerlerinizin olması. Ve tabii ki; ardından da onlara sonuna dek sahip çıkmanız. Eğer; çocukluğunuzda kendinize dair bir oyunu oynamamışsanız, bir türküyü sesiniz güzel olmasa da söylemeye çalışmamışsanız, nenenizden, büyüklerinizden bir masalınızı bile olsun dinlememişseniz ve daha bunun benzeri, adına bugün topluca halk kültürü ya da folklor dediğimiz ögelerle zihninizi, millet olma hafızanızı beslememişseniz, millet kavramından, millet olabilmekten sözetmeniz, bunu iddia etmeniz zordur. Küçük bir misalle bunu daha da açayım:Bir arkadaşım; uzak doğu da bir üniversiteye bilimsel çalışma yapmak üzere kırk beş günlüğüne davet edilir. Değişik ülkelerden çok sayıda bilim adamı da vardır orada… Çalışmanın bitiminde bir veda gecesi düzenlerler ve gecede de; herkesin kendi milletine ait bir halk kültürü ögesini sergilemelerini rica ederler. İşte kimi şarkı söyler, kimi dans eder, kimi başka bir şey yapar. Diyor ki arkadaşım; ben de bir şey yapayım diyorum, ülkemin türkülerinden bir tane okuyayım istiyorum ama, ne yazık ki aklımda bir tek türkü bile yok. Ancak yöreme ait bir türkünün iki mısrası var aklımda ve ben de onu söylemeye başladım. Biraz hareketli olan türkü çok beğenildiği için, alkışlar sonucunda aynı sözleri bir kaç sefer tekrar ettim ve böylece durumu kurtarmış oldum. Ancak, kimseler anlamasa da bu hale düşmüş olmaktan büyük üzüntü duyduğumu söyleyebilirim. Çünkü; hangi milletten olduğumuzu bağıra çağıra söylesek de, asıl bunun içini doldurmamız gerektiğini orada acı bir şekilde gördüm ve anladım.” İşte biz de, yıllardır büyüklerimizin bizi beslediği gibi, eğer çocuklarımızı, gençlerimizi kültürümüzün kaynaklarından nasiplendirmez, onları kültürel arka plana dayalı böyle bir bilinçle yetiştirmezsek, milliyetleri konusunda her hangi bir aidiyet düşünceleri, inançları kalmaz ve ortada; bu kadar büyük devletler, medeniyetler kurmuş olan “millet” kalmaz. Bunun sonucunun ne olduğunu düşünmek bile istemiyorum, ama ne var ki, gerektiği yerde kullanılmazsa; bugünün dünyasında insanı yalnızlaştıran ve kendinden uzaklaştıran teknolojinin bedelinin çok ağır olacağı da bir gerçek.Bir Azeri atasözü “Derdi olan türkü söyler.” der. Türkü söyleyen bir yana, dinleyen bile ne kadar azaldı? Peki şimdi kimsenin derdi yok mu? Musiki, bir milletin medeniyet kurma ve medeni olma yolunda meydana getirdiği en esaslı birikimlerindendir. Ahmet Hamdi Tanpınar "Bizim musikimiz kendi içinde değişene kadar hayat karşısında vaziyetimiz değişmez, çünkü onu unutma ihtimali yok." der. Dolayısıyla bir toplumun müziği bozulmuş, sonra da unutulmuşsa, o toplumda pek çok mefhumun da bozulduğuna hükmedilebilir. Buradan hareketle denilebilir ki; bugün de çok derdimiz var ve bu dertler sadece bizimle ilgili değil. Evet; dört bir tarafımızda acının sesi yankılanıyor her dakika… İşte onun için de; bunu kimi türkü söyleyerek dile getirebilir, kimi yazıyla, kimi şiirle… Ancak sesle dile getirmek; acıya sesten bir elbise giydirmek gibidir ve bu da bir çığlık gibi düşer ortalığa… Etkisi büyük olur. Bir ağıt, bir isyan, bir tepki çıkar ortaya ve bakışları daha çok çeker o yana… Bu sesleniş için bir şey yapamayacak olanlar bile başlarını çevirirler oraya doğru en azından ne oluyor diyerek… Türküler; bazılarının dünyasından çıkmış olsa da, birileri bugün farklı müzikler dinlese de, türkülerin sevdalıları yine var ve dertleri seslendirmeye, sevinçlere yoldaş olmaya devam ediyorlar kendilerince… Etmeliler mutlaka… Bir şeylerin yaşaması, bir şeylerin ayakta kalması adına…Şehir hayatının, şehir insanın türkülerle arası çok açıldı bence. Anadolu’da bu mesafe ne durumda? Aslında türkü dinlemenin şehirle-köyle pek alakası yok. Aranın açılması şehirleşmeden değil de;hayatı anlamanın ve hayat üzerinde düşünmenin uzağındaki koşuşturmacadan, türkülerin dünyasına olan yakınlığımızı kaybetmemizden, türkülerimizin söylediklerine kulak veremeyişimizden kaynaklanıyor. Maddenin, hızın ve birbirini anlamamanın giderek çoğaldığı bir zamanda; sözleriyle, nağmeleriyle bize çok şey söyleyen; ruhumuza, kalbimize insan olmanın derin ve ince taraflarını, erdemini anlatmaya çalışan -ki bu da emek ve ilgi ister-türkülere kulak kesilmek işimize gelmiyor. Onu eski bir eşya gibi kabul edip, saklamaya, bir köşede tutup, sadece meraklılarına göstermeye çalışıyoruz. Oysa; bırakın daha eskiyi, 50 yıl önce yazılmış bir yazının bugünkü nesil bazı yerlerini anlayamasa da, türkülerdeki sesi, sözü; ne kadar eski olsa da anlayabilir, mesajını öğrenebilir. Türkülerin niçin önemli olduğunu buradan da çıkarabiliriz.Radyonun altın çağını yaşadığı dönemde çocukluğunuzu geçirdiniz. TRT Erzurum Radyosu’nda program yapıyorsunuz. O çağın, sizdeki etkisi hala devam ediyor galiba?. Şimdi hangi çağını sürüyor radyo? Peki programlarınızın günümüz insanındaki etkisi nedir? Yani kim dinliyor radyoları ve türküleri?Çok kapsamlı bir soru ama, gerçek şu ki içinde, bize dair, bana dair bir çok yönü barındırıyor. Radyonun altın çağını yaşadığı zamanlarda; küçücük bir el radyosu en yakın dostlarımdan biriydi. Özellikle de tatil günlerinde, onu koynuma alır, bir arkadaş gibi, anlattıklarını dinler; çalınan türküleri, şarkıları bir bir kaydederdim küçücük defterime... Anlatılmak istenen dünyayı tam olarak kavrayamasam bile; nağmeleri, sözleri, ruhumda bir başkalık meydana getirir, bu duygularla alabildiğine coşardım... Ortam müsaitse eğer, "Sesime ses verin yaralı dağlar" mısraında olduğu gibi, ben de haykırır, olanca sesimle katılırdım radyoda çınlayan seslere... Ne yılların geçişi eksiltti türkülere duyduğum sevgiyi ve ne de yaşadıklarım, gördüklerim... Aradan yıllar geçince; uzun kurslar ve imtihanlar sonucunda, TRT’nin tek olduğu, başka yayın kuruluşunun olmadığı bir dönemde, 1988 yılı nisanında girdim radyoya… Sizin de dediğiniz gibi, bırakın televizyonu, radyo bile hala altın çağını yaşıyordu o yıllarda ve bir yere programa gittiğimizde ilgi üst düzeydeydi. Sonra işte başkaları çıktı meydana ve bugün bile henüz altyapısı oluşturulmamış özel yayıncılık sektöründe ortalığı velveleye verdiler. Sonra da bu alandaki bir çok şeyin önemi azaldı. Ama böyle olsa da; bendeki etkisi, sevgisi, itibarı bir kenara, radyo hala çok önemli. Altın çağını çok gerilerde bıraktı belki, fakat sadık dinleyicileri ve yeni oluşturulmaya, bağlantı kurulmaya çalışılanlar, onu dinlemeye devam ediyorlar. Televizyona ve diğer iletişim araçlarına göre bazı avantajlı durumu var ve bu da radyoyu gelecekte de ayakta tutmaya devam edecek. Ulaşma ve dinleme kolaylığı, bilginin hazır olarak sesle aktarılıyor oluşu, bunlardan sadece bir kaçı. Programlarımızın etkisini bize yakından hissettiren ve arayan dinleyicilerimizle, yeni programlarda buluşmaya devam ediyoruz. Çünkü bir tutkudur radyo dinlemek ve farklı bir alışkanlıktır; özellikle de eğitim-kültür programlarına kulak vermek. Sosyal medya kendine yeni ve hızlı bir alan açsa da hayatımızda, radyo onların rakibi olmadığından ve hatta radyo programlarının onlarda reklamı, tanıtımı yapılabildiğinden; pozitif bir bakış açısıyla iyi bile olmuştur denebilir bu konuda. “Şimdi Türkü Söylemek İstiyor Yüreğim” denemenizde, Eşkıya’nın film müzikleri albümüyle ilgili bir düzeltme yapıyorsunuz ve son yıllarda çıkan türkü albümlerinde ‘affedilmez’ hatalar yapıldığından bahsediyorsunuz. Bu konuyu açabilir misiniz?Bugün hâlâ, kendilerine yakınlık gösterenlerin yüreklerini dolduran duyguların en iyi tercümanıdırlar türküler... Geçmişin güçlü seslerinin yeri doldurulamasa bile; günümüzde de bu işi hakkıyla yapmak için gayret edenler var. Yaşatma ve dönüştürme vesilesiyle; Emrahlar, Sümmaniler, Pir Sultanlar, Karacaoğlanlar ve daha niceleri, asırlar ötesinden yankılanan sesleriyle yeniden aramıza döndüler, yeniden girdiler gönül dünyamıza... Yaşadıklarını, eserleriyle bir daha, bir daha ispatlayıp, bir daha duyurdular hepimize... Özellikle de, türkü dostlarının, türkü meraklılarının dışındakilere...Bizim öz müziğimizin motifleri, hafif batı müziği tarzında yapılan müziklerde bile çokça kullanılır oldu artık. Böylece; daha fazla ilgi çekti, daha fazla mal oldu kitlelere türkülerimiz. İnsanımızın doğasından gelen bir ilgiydi bu. Yıllardan beri halkın dilinde ve gönlünde yer etmiş, kolektif şuurun, halk irfanının, halk muhayyilesinin ürünleri; filmlerde, dizilerde de kullanılmaya başlandı. Hatta, bazı dizilerin bu kadar ilgi görmesinin, seyredilmesinin altında yatan sebeplerden biri de, o diziye eşlik eden türkü ya da türkülerdir belki de… Göçle büyük şehirlere gitmiş Anadolu insanının kendini bulduğu müziklerdir bunlar…Ne var ki; Anadolu'nun hemen her köşesinin rengini, kokusunu, güzelliğini taşıyan türkülerin, filmlerde kullanılması, halk kültürümüz adına sevindirici bir olay olsa da; kullanılan müziklerden, anonim olanlar dışındaki türkülerin ve gazellerin sözlerinin kime ait olduğu konusu titizlikle ele alınmalı ve yanlışlık yapılmamalıdır. Zira; üretene ve üretilene saygı bunu gerektirir. Bu konuda bir denetimin olmaması ve çoğu kişinin maddî kaygılarını ön plana çıkararak bu işi yapması, böyle durumlara yol açıyor. Ama yine de; bu tür yanlışlıklara rağmen, bu sahada yapılanların, halk kültürümüzün daha geniş kitlelere duyurulmasına önemli katkı sağladığını da belirtelim.Denemelerinizde hep acıdan, hüzünden süzülen türkülerimizden bahsediyorsunuz. Neşeli, umut veren türkülerimiz yok mu?Tabii ki var, ancak biz millet olarak öyle bir coğrafyada yaşıyoruz ki; yüz yıllar boyunca üzerimizden kötü göz, toprağımızdan düşman ayağı eksik olmamıştır. Sultan Abdulhamid’e ait olduğunu sandığım bir söz şöyledir: “Anadolu; Sırtlanların geçiş yeridir”. Onun için de; geçmişte yaşanılan topraklar gibi, elimizden kalanlar da bize çok pahalıya patlamıştır. Dolayısıyla halk müziğimizde hüzün teması oldukça baskındır; ölene, itene, gidene, gidipte gelmeyene yakılan ağıtlar, türküler yanında, sevince vurgu yapanların sayısı daha azdır. Çünkü; şehitlerimizin, daha yakın zamana kadar arkası gelmemiştir. Yani mutlu bir millet olamamışızdır; kahramanlarımızın çokluğu yüzünden… İşte bu sebeple yakılan türkülere ve o türkülerin adına yakıldığı vatana iyi bakmalıyız; birlik ve beraberliğimize ve onların nişaneleri olan değerlerimize gönülden sahip çıkmalıyız.“Türküleri yakanlar, yasaları yapanlardan daha güçlüdür”. Bu söz kime ait?Yine bir Anadoluluya… MÖ 620 civarında, batı sahillerinde, Milas’ta yaşayan filozof Thales’e… Ki gerçekten öyle değil midir; yüz yıllardır nice yasa yapıcılar ve yaptıkları yasalar kaybolmuştur ama, türküler ayaktadır ve onları yakan halk, ozan ve şairler hala bilinmekte ve söylenmektedir.“Nerede bir köy türküsü duysam/Şairliğimden utanırım” Türkülerimizi anlatan en iyi dize bu sanırım.. Türküler üzerine yazılmış şiirlerin en meşhurlarından olduğu için böyle düşünülebilir. Ya da; bu şiir yazıldığında; diğerleri henüz yazılmamıştı da denebilir. Ancak, “bazı şeyler hariç, her şeyin daha iyisinin ortaya çıkma ihtimali vardır” diye düşünüp, “en” kelimesini kaldırarak ifade edersek; şair Bedri Rahmi Eyüboğlu gerçekten güzel anlatmış bu şiirinde türküleri ve o türkülerin dünyamızda edinmesi gereken yeri… “Atalar Mirası Gönül Yarası Türküler” adlı kitabımızdan kısa bir bölümle son verelim söyleyeceklerimize: “Gönlü yaralının neyi vardır türkülerden başka... Maddiyattan ayrı hiç bir şeyin para etmediği bu zamanda, yalnızca mevkiin, makamın konuştuğu, insanların birbirlerinden selâmı bile esirgediği bu çağda, yüreğindeki sevdasından başka hiç bir şeyi olmayanın yüzüne kim bakar? Hissiyatına türkülerden daha iyi kim tercüman olabilir? Binlerce yıldır kimseye zulmetmemiş, zalimlik nedir bilmemiş bu milletin, kötülüklerden uzak kalmasında, mazluma acımasında, dilden dile, gönlüden gönüle dolaşıp duran türkülerin büyük payı vardır. Ve hâlâ unutulmadıysa türküler... Hâlâ yaşıyorsa... İnsan olduğunu unutmayanlar sebebinedir.”

12 Temmuz 2014 Cumartesi

Yunus Emre, hayal perdesinde

Gölge sanatı Karagöz’ün toplum nezdindeki algısı çocuk oyunu olmaktan öte geçmiyor. Ramazan’dan ramazana hatırlatılan, eğlencelik, sıradan, hatta basit bir sanat olarak görülüyor.Oysa Karagöz hiciv sanatı. 2008’de kaybettiğimiz Karagöz araştırmacısı Metin And’ın ifadesiyle Karagöz’ün aslı siyasi taşlamaya dayanıyor. Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren ‘aman devlete laf gelmesin’ diye bu yönü törpülendiği için, maalesef günümüzde basit bir içerikle, yılın bir ayında ortaya çıkıyor. Bu algıdan rahatsız olan ustalar var elbette. Kukla sanatçısı Mahmut Hazım Kısakürek, sırf bu amaçla 2012’de politik bir Karagöz oyunu yazmış ve Bursa’da oynatmıştı. Karagöz deyince akla gelen önemli isimlerden biri olan Alpay Ekler de sözkonusu algıya direniyor. Mesela 3-4 yıldır çocuklar için Karagöz oynatmadığını ve eskiden yapıldığı gibi büyükler için oyunlar yazdığını söylüyor. Bugün Üsküdar sahilinde prömiyeri yapılacak olan “Yunus Emre Hayal Perdesinde” oyununu da bu amaçla yazdı ve izlemek isteyen herkese iftardan sonra oynatacak.2007’den bu yana Kocaeli Üniversitesi Sahne Sanatları bölümünde geleneksel Türk tiyatrosu öğretim görevlisi olarak eğitim veren Ekler’in, Karagöz konusunda günümüzün en yetkin isimlerinden biri olduğunu söylemek yanlış olmaz. Malum, Karagöz 2009’da UNESCO tarafından Türkiye’nin Somut Olmayan Kültürel Mirası Listesi’ne alındı. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın UNESCO’ya sunduğu dosyada tasvir tarihi ve tasvir yapımını Milletlerarası Kukla ve Gölge Oyunu Birliği (UNİMA) üyesi olan ve şu anda UNİMA İstanbul’un başkanlığını yürüten Alpay Ekler geniş bir makalede anlatmıştı.Bu akşamki oyuna dönersek, Ekler’in ifadesine göre oyun birkaç açıdan önemli. İlk defa gölge oyununda halk şairi Yunus Emre anlatılacak. Ayrıca oyun için Yunus Emre’nin dedesi, ninesi, atı Akkız, Tapduk Emre ve Hacı Bektaş’ın da aralarında bulunduğu 70’ten fazla tasvir yapıldı. Yani Yunus Emre Hayal Perdesi’nde bugüne kadar oynatılan en fazla tasvirli oyun olacak. Yunus Emre’nin eserleri dikkate alınarak 6 ayda 12 kişilik ekip tarafından hazırlanan oyunda dört önemli sahnede bulunuyor: Yunus Emre’nin Taptuk Emre, Hacı Bektaş-ı Veli, kendi aklı ve nefsiyle karşılaşması.Gölge oyunlarında alışık olduğumuz komik taklitler Yunus Emre’de yok. Klasik Karagöz oyunlarından Ferhat ile Şirin, Leyla ile Mecnun’da olduğu gibi bir hikâye anlatacak Hacivat seyirciye. Karagöz de zaman zaman hikâyenin içine -Şeyh Küşteri meydanına- atlayıp biraz muzırlık yapıp hikâyeden çıkacak. Yunus Emre’nin köyünde başlayıp Tapduk Emre’nin kapısında bitecek oyun için Alpay Ekler, “Yunus Emre’nin 19, 30 ve 40 yaşlarını canlandırıyorum. Oyun, Karagöz ile Hacivat’ın itiş kakışmasıyla başlayacak. Daha sonra Hacivat, Karagöz’e ‘Şimdi sana bir hikâye anlatacağım, dinle’ dedikten sonra Yunus Emre’nin hikâyesinin anlatılacağı bölüme geçilecek. Yunus Emre’nin Turna ile konuştuğu bir sahne var oyunumuzda. Turna, Bektaşi kültüründe çok önemlidir. Hz. Ali’nin sesinin turnada olduğu söylenir. Yani boş bir metnimiz yok. Bilenler anlayacak konuyu. Ayrıca Osmanlı İmparatorluğu’nun kurucusu Osman Gazi’yi de anlatıyoruz.” diyor.Yunus Emre Hayal Perdesi için bugün Üsküdar sahiline, 1,2 x 4,5 metrelik özel bir sahne kurulacak. Alpay Ekler’in senaryosunu yazıp seslendirdiği ve yönetmenliğini yaptığı oyunun yapımcılığını Volkan Kara üstleniyor. Oyun için Levent Çelik özel müzikler besteledi, bu besteleri canlı olarak Hayal Musiki Topluluğu seslendirecek.

11 Temmuz 2014 Cuma

Maymun gözünü açtı

Maymunlar Cehennemi, sinema tarihinin en uzun serisi James Bond kadar olmasa da Star Wars yolunda ilerliyor.Fransız romancı Pierre Boulle’nin 1963’te kaleme aldığı bilimkurgu romanın sinema macerası çok hızlı başlamıştı. 1968’de yola çıkan seri, 1973’e kadar peş peşe çekilen beş filmden sonra uzun süre sessizliğe bürünmüştü. 2001’de Tim Burton’ın ‘talihsiz’ uyarlaması serinin üzerindeki ölü toprağını silkeleyemedi. Ve nihayet 2011’de bir umut ışığı ile kıpırdanan seri, bugün gösterime giren ‘Maymunlar Cehennemi: Şafak Vakti’ ile güçlü bir geri dönüş yapıyor.Rupert Wyatt’ın yönettiği ‘Maymunlar Cehennemi: Başlangıç’ (2011), serinin yeniden başlatılması için verimli bir damar yakaladı. Hapishane filmlerinden Frankenstein öyküsüne, westernden baba-oğul temasına kadar bir yığın bileşeni harmanlayan filmin temelinde bilim-teknolojinin doğaya müdahalesi ve onun genleriyle oynamasının yol açtığı tehlike vardı. Matt Reeves imzalı ‘Maymunlar Cehennemi: Şafak Vakti’, ilk filmin açtığı zeminde insanlık tarihinin de alegorisi sayılabilecek sağlam ve gösterişli bir bina inşa ediyor.Genleri değiştirilmiş, isyancı maymun Sezar’ın kaçışının üzerinden on sene geçmiştir. Genetiğiyle oynandığı için daha da zeki bir maymun olan Sezar, ormanda büyük bir maymunlar ordusu kurmuştur. Bu süre içinde dünyayı saran ölümcül virüs insanlığın büyük bölümünü yok etmiş, kalanlar ise koloni halinde yaşamını sürdürmektedir. San Fransisco’daki koloniden bir grup insan, yegane güç kaynakları olan hidroelektrik santrale ulaşmak için Sezar’ın kontrolündeki ormana gelir. Birkaç tatsız olaydan sonra insanlar Sezar’ı ikna ederek silahlarını bırakmak şartıyla santralde çalışmaya başlar. Ancak insanlar ve maymunlar arasında kırılamayan önyargılar ve geçmiş hesaplar, iki tarafı yeniden çatışma ortamına sürükler.ANDY SERKIS GÖZ DOLDURUYOR‘Maymunlar Cehennemi: Şafak Vakti’, serinin en iyisi olmakla birlikte, söylem olarak da seriyi özüne döndürüyor. Pierre Boulle’nin evrim teorisini tersyüz eden romanı, aynayı tersine çevirerek insanlığın durumuna bakıyor; acımasız bir toplum, ahlak ve medeniyet eleştirisine soyunuyordu. Cem Yılmaz’ın A.R.O.G.’da Arif’e söylettiği “Maymundan mı geldik bilmiyorum ama maymuna doğru gidiyoruz” önermesi, Boulle’nin romandan muradını karşılayacak bir cümle. Boulle de, evrim teorisinin doğruluğu-yanlışlığı gibi o dönem bilim dünyasının içine düştüğü kısır döngüye takılmadan onu bir toplum eleştirisi olarak kullanıyor.Matt Reeves’in yönettiği ‘... Şafak Vakti’, tıpkı Boulle gibi evrim teorisiyle oyalanmak yerine, insanlık tarihinin alegorisine girişiyor. ‘Öteki’nden hareketle ahlak, iyi-kötü, erdem ve birlikte yaşama üzerine güçlü söylemleri olan film, insanlığı hedef alıyor. Sezar liderliğindeki maymunlar ordusu ile Dreyfus önderliğindeki insanların kolonisini eş karakterler, benzer dertler, aynı kötülükler ve hayatta kalma isteği gibi ortak meseleler ile denkleştirilerek her iki tarafın da birbiri için ‘öteki’ olduğu başarıyla vurgulanıyor.‘Maymunlar Cehennemi: Şafak Vakti’nin en güçlü yanı, hikâyenin insanların gözünden değil, Sezar’ın bakış açısıyla perdeye gelmesi. Sezar’ın geçmişin yükünü taşıyan gözlerinde başlayan film, yine Sezar’ın geleceği görüp de olacakları engelleyemeyen mitolojik karakter Cassandra’nın çaresizliğini yansıtan bakışları ile bitiyor. Sezar, sadece ismiyle değil, iç dünyası ve etkileşimde olduğu karakterler itibarıyla da Shakespeare’in Julius Sezar’ı. Lideri olduğu canlıları huzur dolu bir dünyada bir arada tutma ideali; iktidar arzusu, hırs, kin ve öfke ile dağılıyor.Hikâyenin güçlü söylemi, katman aralıkları ve karakter derinliği, teknik üstünlük ile birleşince film bir kademe daha atlıyor. Performans yakalama tekniğinin (motion capture) bugüne kadarki en mükemmel örneğinin verildiği filmde, Sezar’ı oynayan Andy Serkis, her türlü takdirin üzerinde bir iş çıkarıyor. Yüzüklerin Efendisi ve Hobbit filmlerinde aynı teknikle Gollum’u oynayan Serkis, 2005’te King Kong’un yeni uyarlamasında da sinemanın ünlü gorilini canlandırmıştı. Filmin set tasarımı, atmosfer oluşturmadaki başarısı, sanat ve görüntü yönetimi alanlarındaki başarısı ise görülmeye değer.

10 Temmuz 2014 Perşembe

Dünyanın şiiri bu arşivde

Dünyanın en büyük sesli şiir arşivine sahip Poetry Archive (Şiir Arşivi) adlı site, yeni yüzü ve zenginleşen arşiviyle yeniden yayına başladı. Ayda 250 bin ziyaretçisi olan sitede klasik şairlerin kendi sesinden şiirlerinin yanı sıra günümüz şairlerinin eserlerine de yer veriliyor. Ülkemizde de böyle bir sitenin kurulması Türk şiirine katkı sağlayacaktır kuşkusuz.Şiirimizin büyük ustalarından Behçet Necatigil, yetmişli yıllarda Almanya'ya gittiğinde kasetli küçük bir teyp alır. Kullanma kılavuzunu büyük bir dikkatle okuyan şair, en nihayetinde teybi çalıştırmayı başarır. Günlerce odasına kapanıp şiirlerini kasete kaydeden şairin bu çabası olmasaydı, biz okurlar onun sesinden şiirlerini dinlemekten mahrum kalacaktık. Bu şiirler, geçtiğimiz yıl şairin ölümünden 33 yıl sonra "Solgun Bir Gül Oluyor Dokununca" (YKY) adıyla yayımlandı. Kendi şiirini sesli okumanın kimi şairler için zorluğu olsa da, kimi şairler şiirlerini başkalarından dinlemeyi tercih ediyor. Hilmi Yavuz'un kendi şiirlerini seslendirdiği “Hüzün ki En Çok Yakışandır Bize” adlı iki CD'lik albümü de geçtiğimiz günlerde yayımlandı. Kendi şiirlerini ve sevdiği başka şiirleri sesli okumayı sevdiğini söyleyen Hilmi Yavuz, Ali Çolak'ın "Peki şiir sesli okunmak için midir, sessiz yani gözle okunmak için mi?" sorusuna "Ben kendi şiirim adına konuşayım: Bazı şiirlerim yüksek sesle okunmalıdır, diye düşünürüm;- bazı şiirlerim de alçak sesle..." cevabını vermişti. Yıllar önce Yahya Kemal, Necip Fazıl, Erdem Bayazıt ve İsmet Özel'in şiirleri kendi seslerinden okura ulaşmıştı. Yakın dönemde Nâzım Hikmet, Orhan Veli, Özdemir Asaf, Oktay Rifat ve Behçet Necatigil'in sesli şiirleri yayımlaması dışında, sesli şiir adına ülkemizde öyle elle tutulur bir faaliyetin olduğu söylenemez. İngiltere merkezli, dünyanın en büyük sesli şiir arşivine sahip Poetry Archive (Şiir Arşivi), www.poetryarchive.org adlı site yeni yüzü ve artan arşiviyle yeniden yayına başladı. Şiirin pek okunmadığı genel yargısını bir kenara bırakırsak Poetry Archive, ayda yaklaşık 250 bin ziyaretçi alıyor. Arşivini sürekli genişleten sitede, T. S. Eliot, Sylvia Plath, Ezra Pound, W. H. Auden, E. E. Cummings ve Dylan Thomas gibi klasik şairlerin yanı sıra günümüz şairlerinin sesli şiirleri yer alıyor. Britanya'nın 1999'daki milli şairi Andrew Motion'ın ve yapımcı Richard Carrington'ın yaklaşık on yıl önce kurduğu site, pek çok şairin şiirini okurken bir kaydının olmamasından yola çıkmış. "Bir şiirden nasıl zevk alırız? Hem gözümüzü hem kulağımızı kullanarak..." diyen Motion, sesin anlam ve duygularla iletişim kurduğu düşüncesinden hareketle bu siteyi kurduklarını dile getiriyor.KULAK EN İYİ OKUYUCUDURŞiir metinsel bir forma sahip olmadan evvel sözlü bir sanat formuydu. Homeros'un şiirleri metne geçmeden önce dilden dile dolaşıyordu. Bir şairin şiirini seslendirmesi okura bir taraftan zevk verirken öte taraftan da eserin daha iyi anlaşılmasına yardımcı olur. 19. yüzyılın başlarında kayıt teknolojisinin olmaması pek çok şairin kendi sesinden şiirlerini dinlememize engel olurken, teknolojinin çağ atlayıp kılık değiştirdiği 20. yüzyılda bile böyle bir eksiklikten söz edilebilir. Poetry Archive, bu eksikliği gidermek için yola koyulurken, klasik şiirler için seslendirme sanatçılarıyla veya başka şairlerle işbirliğine gidiyor, günümüz şairlerinin ise kendi sesinden şiirlerine yer veriyor. Teknolojinin imkânlarını kullanarak şiirin yeniden dolaşıma girmesi, okunması ve dinlenmesi için çaba harcayan Poetry Archive, özellikle yeni nesilleri, uçsuz bucaksız şiir dünyasına davet ediyor. İngiliz Sanat Konseyi (Arts Council of England) ve çeşitli bağışlarla sesli şiir üretimlerini gerçekleştiren Poetry Archive, bu arşivin bir sonu olmadığının farkındalığı içinde arşivine sürekli yeni şiirler ekliyor.Şık tasarımıyla, sosyal medyada da şiirlerin paylaşımına imkân veren site, bünyesindeki seçici kurulun katkısıyla farklı türden sesleri ve şiir anlayışlarını meraklısına sunmaya çalışıyor. Siteyi ziyaret eden şiir meraklılarının da taleplerini göz önünde bulunduran site, çocuk şiirleri için ayrı bir kategori oluşturmuş durumda. Siteden dinlenebilen şiirleri meraklısı indirebiliyor veya satın alabiliyor. Bu sayede gelir elde eden Poetry Archive, daha fazla şiiri arşivine eklemeye çalışıyor. Sesli şiire artan ilgi düşünülünce, Poetry Archive gibi bir sitenin benzeri Türkiye'de neden hayata geçirilmesin diye düşünmekten kendini alamıyor insan. Türk şiirinin de bir sesli hafızaya ihtiyaç duyduğu kesin. Amatörce hazırlanmış siteleri bir kenara bırakırsak, böyle bir çalışma Türk şiirine büyük katkı sağlayacaktır. Amerikalı şair Robert Frost'un (1874-1963) dediği gibi, 'kulak en iyi okuyucudur'. (www.poetryarchive.org)

9 Temmuz 2014 Çarşamba

Zeki Müren de devleti görecek mi?

Kültür Bakanlığı, Risale-i Nurların kamulaştırılmasının yolunu açan maddeyi, Zeki Müren’in ‘Beklenen Şarkı’ eserini gerekçe göstererek savundu. Ancak dün dershanelerde kullanılan ‘dönüştürme’ taktiği bugün Risale-i Nurlara, yarın tiyatro, opera ve baleye de uygulanacak.Soma'daki maden faciasında ölen 301 madencinin haklarını korumak üzere Meclis'e getirilen fakat sonra iktidara yakın işadamlarına rant kapısını ardına kadar açan torba yasaya eklenen ve Risale-i Nurları kamulaştıran madde, Plan ve Bütçe Komisyonu'nda kabul edildi. Torba bu şekliyle yasalaşırsa, Risale-i Nurların basımı artık Bakanlar Kurulu'nun yetkisine geçiyor. Maddede Risale-i Nur adı geçmiyor, “Memleket kültürü için önemli görülen eserler üzerindeki hakların, hak sahiplerinin münasip bir bedel talep etme hakları saklı kalmak kaydıyla eser sahibinin ölümünden sonra, koruma süresinin bitiminden önce Bakanlar Kurulu kararıyla kamulaştırılabilmesine…” deniliyor. Bu düzenlemenin, yayınevlerine bandrol verilmediği için uzun süredir basılamayan Risale-i Nurlar için yapıldığı biliniyor.Kültür Bakanlığı, şu ana kadar aksi yönde bir açıklama yapmış değil. Kamuoyunda aylardır tartışılan ve hem yayıncıların hem de okurların endişe içinde olduğu bir konuda bakanlığın bir tek kelime açıklama yapmamış olması, kamuoyuna rağmen keyfi bir çalışmanın yürütülmekte olduğu şüphesini artırıyordu. Dün Hürriyet gazetesinde yer alan haberden, Kültür ve Turizm Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Nihat Gül, “Tek bir konuya odaklanmamak gerekir. Zeki Müren'in ‘Beklenen Şarkı' adlı çalışmasını Muazzez Abacı ile Ajda Pekkan düet albümlerine almak istiyor. Ama vârislikle ilgili sıkıntı nedeniyle koyamıyorlar. Bu tür sorunlar da var.” dediğini öğreniyoruz. Bu açıklama, maddenin Risale-i Nurlar için getirildiğinin kabullenilişi. Zeki Müren de galiba olayın magazin kısmını tamamlıyor. Yani devlet sansürünü Zeki Müren de görecek; bir başka deyişle, Zeki Müren de devleti görecek! Tabii, öte yandan, bakanlığın, iki sanatçının bir şarkısı albümlerine koyamadıklarından haberdar olup, bu sorunu çözmek için Soma madencileri için Meclis'e gelen torba yasaya madde ekleme duyarlığı insanı duygulandırıyor.DÜN DERSHANE, BUGÜN RİSALE-İ NUR, YARIN TİYATRO-OPERA VE BALEAK Parti hükümeti, ne yazık ki pek çok konuda inanılırlığını yitirdi. Dün Taraf gazetesinde yer alan, “Torbaya her gün, 17-25 Aralık yolsuzluk operasyonları zanlılarını kurtaracak ya da AKP'ye yakın işadamlarına yarayacak bir madde ekleniyor.” haberi, bu konudaki endişeleri güçlendiriyor. Dershaneleri kapatacak yasa gündeme geldiğinde, Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı ve müsteşarı başta olmak üzere bakanlar ve parti yetkilileri, bunun bir kapatma değil, dönüştürme olduğunu iddia etmişti. Fakat öyle olmadığı, olmayacağı, gün gibi ortadaydı ve geldiğimiz noktada, ‘dönüştürücü' hiçbir somut adım atılmadan dershaneler kapatıldı. Yapılan bütün açıklamalar, kamuoyunu yatıştırma ve hazırlama çabasıydı. Daha açık söyleyelim, ortada bal gibi bir takiyye vardı. Aynı uygulama, şimdi Bediüzzaman Said Nursi'nin dev külliyatı Risale-i Nur için yapılıyor. Zeki Müren'in bir şarkısının başka sanatçıların albümüne alınması gibi gülünç bir gerekçe üretilip takiyye yoluna gidiliyor. Sonuç: Risalelerin basımı devlet tekelinde! Bundan 12 yıl önce, ‘devleti küçültmek' vaadiyle iktidar olan bir partinin, bugün ceberut devletin yerine geçtiği zannıyla her şeyi devletleştirme gayretine girişmesi, hakikaten trajikomik.Dün dershanelerin, bugün Risale-i Nurların başına gelenin, Türkiye Yayıncılar Birliği Başkanı Metin Celal'in dediği gibi yarın Nazım Hikmet'in, Necip Fazıl'ın, Sabahattin Ali'nin başına gelmeyeceğini kim garanti edebilir? Aynı şekilde, Türkiye'deki bütün sanat kurumlarını tek elde toplama amacı güden Türkiye Sanat Kurumu (TÜSAK) yasa tasarısında bu filmi bir kez daha izliyoruz. 2013 Mayıs ayından bu yana sanat dünyasında bir hayalet gibi dolaşan TÜSAK söylentileri, bakanlık yetkilileri tarafından önce yalanlanmış, 2014 Ocak ayında ise kabul edilmiş, fakat "Hiçbir sanat kurumunun kapanması söz konusu değil." denilerek "mevcut kurumların yeniden yapılandırılacağı" söylenmişti. Ne kadar tanıdık değil mi? 12 Kasım 2013'te ‘eğitime darbe' başlığıyla yayınlanan dershane kapatma düzenlemesi de önce inkar edilmiş, daha sonra kabul edilmiş ama "içerik farklı" denmişti. Çok geçmeden bizzat Başbakan ve Milli Eğitim Bakanı tarafından ‘dönüştürme' adı altında dershanelerin kapatılacağı dillendirilmişti.TÜSAK’ta da bizi bekleyen manzara aşağı yukarı aynı. Sanat kurumları ile ilgili tüm yetkilerin 11 kişilik bir kurula devredileceği tasarıya göre, bu 11 kişilik heyet Bakanlar Kurulu tarafından belirlenecek. Yani, Türkiye'de tiyatro, opera ve bale alanında alınacak her karar doğrudan hükümete bağlanacak. Dershanelerden bugüne gelinen süreçte artık daha net görülüyor ki TÜSAK, hükümetin yargı-medya-iş dünyası ile yetinmeyip hayatın ve sanatın her alanınında tahakküm kurma anlayışının yeni ürünü. Geçen yıl Devlet Tiyatroları'nda yapılmak istenen fakat sonuçlandırılamayan girişimler de TÜSAK'ın kurumsallaşmasıyla hayata geçirilecek. Böylece, dün dershanelerde hükümetin istediği gibi sonuç veren ‘dönüştürme' formülü bugün Risale-i Nurlara, yarın tiyatro, opera ve baleye, belki Metin Celal'in endişeyle belirttiği gibi Nazım Hikmet, Necip Fazıl ve Sabahattin Ali'ye de uygulanacak. KÜLTÜR-SANAT

8 Temmuz 2014 Salı

Bakkal dükkânından yedi roman çıkardı

Yıllarca Balıkesir Zağnos Paşa Camii’nin karşısında bakkal dükkanı işletti, bir yandan da kendini kitaplara adadı. 2005 yılında TYB Roman Ödülü alan Metin Savaş, o küçük mekanda yedi roman yazdı. Şimdi ise bir İstanbul üçlemesi üzerinde çalışıyor.O, taşranın toprağında yeşeren bir roman bahçesi. İkinci bir Sabahattin Ali. Birçokları tarafından Kürk Mantolu Madonna'daki Raif Efendi'ye benzetiliyor. Edebiyat ortamlarının uzağında kalması da içe kapanık kişiliğinden kaynaklanıyor. Yıllarca Zağnos Paşa Camii'nin karşısında bir yandan bakkal işletti bir yandan da kitaplar okudu. Yerel bir gazete fotoğrafını basana kadar kimse yazar olduğunu bilmiyordu. Şimdilerde, vaktinin çoğunu Balıkesir Türk Ocağı'nda akademisyenler, öğrenciler ve ocağın müdavimleri arasında önceki hayatına nazaran daha sosyal bir ortamda geçiriyor. "Zemheri Kuyusu" adlı romanı 2005'te Türkiye Yazarlar Birliği Roman Ödülü'nü almıştı. En son yedinci romanı "Milli Mücadele'nin Hazinesi"ni yayımlayan Metin Savaş, şu sıralar İstanbul üçlemesi için çalışıyor. Birinci kitap hazır, yayıncısına teslim edilmek üzere hazır; ikinci roman üzerinde düşünmeye başlamış.Metin Savaş, romanlarında Türk mitolojileri ve geleneklerinden çokça yararlanıyor. Modern dünyaya karakterler aktardığı gibi, modern hayatın insana yaşattığı durumlardan da besleniyor. Örneğin "Erlik" romanı, eski Türk anlatılarında iyilik ve kötülüğü simgeleyen Körmesler ve Arkarlar üzerinden Balıkesir'e yerleşen kadın bir hikâyeci ile tek başına yaşayan bir adamın hikâyesine odaklanıyor. "Kargalar Derneği"nde, büyükşehirde bir yerel gazetecinin modern hayatı ile eski Türklerin Amazon kadınlarını andıran Çömçe Gelin karakteri şaşırtıcı bir doğallıkla kesişebiliyor. Savaş, romanlarında fiziğin dışına çıkmaktan çekinmiyor. Bilinç akışı, romanlarının çoğunda önemli bir yer işgal etse de birçok teknik arasında dolaşıyor.ASLINDA TÜCCAR OLACAKTI AMA...Aslında Savaş, yazar olabileceğini pek düşünmüyordu. Küçük yaşlarda kitaba ilgisi vardı. Dayılarının evinde bulunan Tercüman ve MEB temel eser serilerini hatmederek başladığı okuma macerasına, babasının cebinden para aşırıp Beyazıt Sahaflar Çarşısı'ndan kitaplar alarak devam etti. Tüccar olan babası, yıllar sonra bu küçük hırsızlığın farkında olduğunu fakat kitap aldığı için bir şey söylemediğini itiraf etmişti. İlk yazarlık deneyimi, yeğenlerine okumak için yazdığı masallar. Şimdi o yeğenler büyümüş ve onlardan bazılarının çocuklarıyla, romanlarını tartışıyor. Daha sonra kısa hikâyeler yazmaya başlayan Savaş, birkaç dergide hikâyelerinin yayınlanmasıyla cesaretlenip ilk romanı "Efendi Dayı'nın Kozalakları"nı yazdı. "Yeşil Çeşme"de olduğu gibi büyük dayısının anlattıklarından ilham alan bu romanı Tuzla Belediyesi'nin roman yarışmasında birinci olunca romancılığa devam etmeye karar verdi.Sürekli okudu. Özellikle sosyoloji ve psikoloji, romanlarında izleri görüleceği üzere, okuma iştahının yoğunlaştığı alanlardı. “Okusaydım sosyoloji bitirmek, akademisyen olmak isterdim.” diyor. En çok beğendiği romanının, Türk insanının hayatını mercek altına alan "Melengicin Gölgesinde" olduğunu söylüyor. Çocukluğu Fatih Çarşamba'da geçen yazar, Vefa Lisesi'ni birinci sınıfı geçemeyince terk etti. Tüccar olan babası, hayatı öğrensin diye onu bir İtalya seferinde yanında götürdü. Venedik'te bir pansiyona bir yıllığına, pansiyon sahibi kadının gözetimine bırakıp Türkiye'ye döndü. "Zemheri Kuyusu"nda geçen Venedik dekoru, bugünlerden izler taşıyor. Savaş, “Belki şimdi bile gitsem, Venedik'in sokaklarını tanırım. Biraz içine kapanık olduğumdan çok kimseyle konuşmadan şehri dolaşırdım. İtalyancayı çok iyi öğrenemedim, sonra unuttum.” diyor. Ancak, bir yıl olarak planlanan Venedik macerasına üç ay dayanabilir Metin Savaş. Babasının işleri bozulunca, ailesiyle birlikte Balıkesir'e dönüp yaklaşık 30 yılının geçeceği Zağnos Paşa Camii'nin karşısındaki dükkânda bakkal işletmeye başlar. 2012 yılında emekli olduğu bakkalın yerinde artık bir kıraathane var. Onun arka tarafında yer alan, bir kısmı yıkılmış yapı ve bahçe ise "Zemheri Kuyusu"ndaki konağın ilhamını veren mekânlar.Metin Savaş, şimdi 50 yaşında. Hiç evlenmedi. Annesi ve babasıyla Balıkesir'de mütevazı bir hayat yaşıyor. Seyahat etmeyi sevmediği için Balıkesir'den dışarı pek çıkmıyor. Romanlarıyla ve aslında biraz da romanlarda yaşıyor.

7 Temmuz 2014 Pazartesi

Yahya Kemal Beyatlı Oratoryosu 6 yıl sonra sahneleniyor

Devlet Opera ve Balesi sanatçısı, müzik yönetmeni ve piyanist Dr. Aydın Karlıbel’in, Yahya Kemal’in 12 şiirini bestelediği oratoryosu yeni sezonun repertuarına alındı. Karlıbel, şairin 50. ölüm yıldönümü için yazdığı, fakat altı yıl gecikmeyle seslendirilecek olan bestesinin hikâyesini anlattı.Yahya Kemal Oratoryosu’nu ne zaman bestelediniz?2008 yılında, şairin 50. vefat yıldönümünde besteledim. Bu eser üzerinde 6 yıl çalıştım. Ama maalesef o yıl çaldıramadım.Neden çaldıramadınız?Çünkü zor bir eser. Muazzam bir kadro gerekiyor. Bakın kadroyu söyleyeyim. Büyük bir orkestra var, Türk sazları (ud, kemençe, yaylı tanbur) var... Böyle bir esere girişirken Yahya Kemal’in felsefesini hesaba katmam gerekiyordu. Eserin kurumda kabul görmesi zaman alıyor. Hazırlık aşaması uzun.Niye başka bir edebiyatçı değil de Yahya Kemal? Hepsinin ölüm, doğum yıldönümü gelip geçiyor...Çünkü Yahya Kemal’in şiir dünyasına çok aşinaydım. Çocukken, rahmetli babam, şiirlerini bize ezbere okurdu. Kabataş Lisesi mezunuydu kendisi. Ayrıca hocaların hocası olarak ünlenmiş bir efsanenin, Salim Rıza Kırkpınar beyefendinin yakın dostuydu. Bu arada Aşiyan’dan yansıyan ruhun; Yahya Kemal’i Sevenler Derneği’nin, merhum Eşref Denizhan’ın Saint Michel, Robert Kolej ve Boğaziçi Üniversitesi’ndeki değerli edebiyat hocalarımın bana tuttukları ışık, verdikleri feyiz için şükran borçluyum.Çocukluğunuz edebiyatçıların arasında mı geçti?Evet ama devamı var. Babam Büyükada’daki Anadolu Kulübü’nün müdürlüğünü yaptığı sırada da edebiyatçılar hep çevremizdeydi. Orada Faruk Nafiz Çamlıbel, Orhan Seyfi Orhon, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Samet Ağaoğlu, Yusuf Ziya Ortaç’ı tanıdım. Yahya Kemal de daha önceleri Büyükada’da kalırmış. Ama beni ona yaklaştıran küçük bir ayrıntı daha vardır…Nedir o ayrıntı?Şairin son yıllarını geçirdiği Park Oteli vardı, Taksim Gümüşsuyu’ndan aşağı inerken. Cemal Reşit Rey hocam, senfoni orkestrasını yönetirken provaları bu otelde yapardı. Provalara beni de götürür, orkestraya katardı. Eserlerinde, çelestayı (konsol, piyanoya benzeyen vurmalı orkestra çalgısı) ben çalardım. Orkestranın ses dünyasına girmem için yapardı bunu. Onun sağ koluydum, asistanlığını yaptım. Bana çok şey öğretti. Orada çok güzel anılarımız oldu.Hocanızla unutamadığınız anılar ve Yahya Kemal’in de orada yaşamış olması mı size ilham verdi?Bütün bu güzel anıların birikimiyle mümkün olmuştur şüphesiz. Bir de yine hocam derste anlatmıştı. İki dev sanatçı bir gün Fransa Dinard’da karşı karşıya geliyor. Burası med-cezir olaylarıyla ünlü bir sahil beldesi. Nasıl olduysa orada bir gün buluşmuşlar. Yahya Kemal, Cemal hocama Shakespeare’den soneler okumaya başlamış. Fakat bir anda deniz yükseliyor, zor kaçıyorlar.Oratoryo için Yahya Kemal’in kaç şiirini bestelediniz?12 şiirini. Şarkı, Bebek Gazeli, Erzurum Gazeli, 1918, Bedri’ye Mısralar, Bir Tepeden, Bir Başka Tepeden (iki ayrı beste), İstanbul’un Fethini Gören Üsküdar, Mahurdan Gazel, Baki’nin Gazeli ve Perestiş. Baki’nin Gazeli niye var? Şiirleri bestelerken kendinize yakın bulduklarınız oldu mu?Yahya Kemal, Baki’yi çok severdi, bu nedenle onu besteledim. Babamın adı Bedri olduğu için Bedri’ye Mısraları kendime yakın hissettim. Bir Başka Tepeden’i ise iki kez besteledim. Aynı şiire iki ayrı müzik yazarak başka tepeden/makamdan anlatmak istedim. Üsküdar şiirinin güzelliğini anlatamam, beni çok etkiledi. Eser, iki bölümden oluşuyor. Şiirleri koro okuyor, enstrümantal bölüm var arada. Sonrasında da Perestiş ile sona eriyor.Perestiş ne demek?Derin hayranlık demek. Yahya Kemal bu şiiri, muhtemelen Abdülmecit devrinde yaşamış bir güzele ithaf ediyor. Şiirde bir kadına duyulan büyük hayranlık, aşk var. Fakat Perestiş için öyle bir müzik yazdım ki, sevgilinin aşkından ilahi aşka yöneliyor. Yürük semai üslûbunda yazıldı.Eseri biz ne zaman dinleyebileceğiz?Yeni sezonun repertuarına alındı. Yahya Kemal’in vârisi Sinan Özbalkan beyefedinin ilgisi ve desteği için müteşekkirim. Bestem, şu anda çalınmaya hazır. Provaların tarihi henüz belli değil ama besteci olarak çok heyecanlıyım. Orkestralı, korolu bir eserim icra edilecek.Cemal Reşit Rey'in Çelebi Operası yayımlanmayı bekliyorAydın Karlıbel, 1980’de vefat edene kadar Cemal Reşit Rey’in 19 yıl öğrencisi oldu. Önce Nişantaşı’nda, sonra Beşiktaş Serencebey’deki evine ders için çok gidip geldi. Rey’in 40 yılını verdiği Çelebi Operası’na ve daha birçok bestesinin yazılmasına o evde yakından tanıklık etti. Fakat ünlü besteci vefat ettikten sonra Çelebi Operası ortadan kaybolmuştu. Daha doğrusu Ankara Devlet Opera ve Balesi’nin kütüphanesinin arşivinde unutulmuştu. Hocasının el yazısı ile yazdığı o eseri 2005’te tozlu raflarda bulup ortaya çıkaran Karlıbel, o günden beri eserin notalarının bilgisayara aktarımı için uğraşıyordu. Devamını kendisinden dinleyelim: “Sekiz yıl boyunca notalarını temize çektim. 430 sayfalık eser oldu. Ayrıca hocamın Fatih Senfonisi ve diğer piyano bestelerini bilgisayara aktardım. En büyük arzum bunların yayınlanması. Yayımlanırsa öncelikle hocamın eseri basılmış olacak. Bugüne kadar hiç yapılmadı bu. Ayrıca Türkiye’deki müziği merak edenlerin işine yarayabilir bu eser. Müzik ansiklopedisi niteliğindedir. Lale Devri’nde yaşayan Çelebi Mehmet Efendi ve Fatma’nın aşkını anlatan opera dört perdelik bir abide. Cemal Reşit Rey burada bütün hünerlerini gösteriyor. Sanatını en mükemmel haliyle temsil eden, bize öğreten, ondan kalan en büyük yadigarlardan. 40 yıldan fazla üzerinde uğraştığı bir eser. Kuyumcu titizliği ile işlemiş.” Aydın Karlıbel’in Yahya Kemal Oratoryosu dışında Eyyubiler ve Piri Reis operaları, Atatürk Senfonisi ve marşları bulunuyor. Karlıbel’e bunlar ne zaman seslendirilecek diye soruyoruz: “Daha büyüklere yer veriliyor; Verdi, Puccini, Rossini gibi. Aslında aziz hocamın Çelebi Operası’nın sahnelenmesi en büyük arzumdur.” diyor.

2 Temmuz 2014 Çarşamba

Yahya Kemal’lerin Dergâh’ı 91 yıl sonra elimizde

Yahya Kemal ve arkadaşları tarafından 1921 ile 1923 yılları arasında 42 sayı çıkarılan Dergâh dergisi, Türk Tarih Kurumu tarafından 4 cilt halinde yeniden yayımlandı. Dr. Arslan Tekin ve Dr. Ahmet Zeki İzgöer’ün hazırladığı derginin tamamı günümüz Türkçesine aktarılmış.Ahmet Hamdi Tanpınar, “Yahya Kemal” isimli kitabında dönemin (1920 başları) zor şartlarında çıkarılan Dergâh dergisinin hikâyesini anlatır ve derginin baş üstlenicilerinden Yahya Kemal’in onlar için öncülüğünü şu sözlerle ifade eder: “Bize dilin, düşüncenin ve meselelerin kapısını açmıştı. Hulâsa, 1830 yıllarında Fransız şiiri için Hugo, 1890 senelerinin şiir gençliği için Valéry ve Gide, Pierre Louijs için ve daha yaşlıları için Mallarmé ne ise Jaurès ve Barrès, Morèas daha sonraki nesiller için ne olmuşlarsa, Yahya Kemal de bizim için oydu. Yeninin ve millî olanın bayrağıydı.”Milli Mücadele devam ederken İstanbul’da iki haftada bir çıkan Dergâh dergisi, Tanpınar’ın da değindiği gibi Yahya Kemal’in gayreti ve bir nevi öncülüğüyle yayınlanır. Karşılaşılan bütün zorluklara, sansürlere ve Anadolu’ya geçişte yaşanan problemlere rağmen 42 sayı çıkarılabilir dergi. İtilaf devletlerinin işgali sırasında girişilen bu zorlu ‘macera’da sıklıkla vurgulanan konulardan biri, Anadolu hareketine inanç, bir diğeri ise özellikle şiirde yeni bir ses, biçim ve anlam arayışı olur. Toplamda 876 satırı sansüre uğrayan dergide sadece Milli Mücadele ve şiir değil, aynı zamanda felsefe, psikoloji, kitap ve yazar eleştirileri, güzel sanatlar, mimari, şehir yazıları, tiyatro, hikâyeler ve makaleler de yer alır.Dergâh’ın ana kadrosu tam anlamıyla bir edebiyatçılar geçididir. İstanbul Darülfünûn’un hocaları başta Yahya Kemal, Mustafa Şekip Tunç, Mehmed Fuad Köprülü, Mustafa Nihad Özön, öğrencileri ve yeni mezunları Ahmet Hamdi Tanpınar, Hasan Âli Yücel, Mehmed Kadri Yörükoğlu gibi şair ve yazarlar, yazı kadrosunun değişmez isimleri. Dergâh’ın iki yıl kadar süren yolculuğunda Abdülhak Şinasi bir şiir ve 6 makalesiyle, Ahmed Hâşim dokuz makale ve 7 şiiriyle, Halide Edib Adıvar 5 hikâyesiyle, Mehmed Fuad Köprülü 6 makalesiyle, Yakub Kadri ise 25 yazısıyla katkıda bulunan isimler arasında.Derginin kitap ve yazar değinileri ise daha çok tartışma çıkarmaya yönelik kaleme alınır. Beş Hececiler’in hazırladığı Ümit dergisine karşı çıkarılan Dergâh’ta Faruk Nafiz Çamlıbel, Enis Behiç Koryürek, Halit Fahri Ozansoy, Yusuf Ziya Ortaç ve Orhan Seyfi Orhon’un adı sanı anılmazken Cenab Şahabeddin, Refik Halid Karay, Rıza Tevfik Bölükbaşı, Halil Nihad Boztepe gibi isimler ise alaya alınır. Örneğin Fevzi Lütfi’nin “Refik Halid Bey’e Mektup”unda söylediği sözler, hiç de yenilir yutulur cinsten değil. Lütfi, dönemin edebiyat ortamını kızıştıracak şu cümleleri yazmaktan kaçınmaz: “Fikirle işiniz yoktu ki, sizi o tarafınızdan görelim. Sanatla alâkanız yoktu ki, sizi o yanınızdan tutmaya çalışalım. Vâkıa, evet yazı yazarsınız. Fakat ne yazarsınız? Dediğiniz gibi nakş-ı ber-âb… Söylediğiniz gibi dolmalar, marullar, lokantalar, yiyecekler, içecekler ve belki de birkaç övünmeye değmez sönük ve bozuk hatıralar...”Sadece edebi hususlarda değil, Milli Mücade-le’den uzak duran yazarlar da bu alaycı üsluptan yer yer nasibini alır. Bütün bu eleştirilerin yanında takdir edilen kalemler ise yine derginin yazarlarından Ahmed Hâşim, Yakub Kadri, Halide Edib gibi isimlerdir. Dergâh ciltleri, 1920’li yılların başında, “memleket edebiyatı”na giden yolların nasıl açıldığını ve bir dönemin ruhunu anlamak için hazine değerinde... “Şiir maddileşiyor”Yahya Kemal, Dergâh’taki yazılarında sık sık şiir konusuna değinir ve şiirin ruhunu yitirdiğinden söz eder. 1920’lerin edebi hayatını ve şiirini anlamak için Yahya Kemal’in yazlarına bakmak, sesine kulak vermek gerek. Yahya Kemal’e göre “Bir naaş nasıl yavaş yavaş solar, çürür, lime lime olur, bir kemik çerçevesi kalırsa Türk şiirinin de öyle, önce ruhu çekildi, sonra yavaş yavaş lisanı çürüdü, vezni bozuldu, âhengi çetrefilleşti. Nihayet kuru bir iskeleti kaldı.” Bu kadarla da sınırlı değil Yahya Kemal’in o günün edebiyatına sitemleri. “Bu gövdenin bir ruhu olsaydı hiç böyle çürür müydü?” diye soruyor başta ve sonra ekliyor: “Hâsılı şiir bir zaman sırf maneviyken şimdi maddileşiyor.”